Osmanlı Devleti kurulduğu günden 16. yüzyıla kadar her dönem sınırlarını büyütüp iktisaden gelişiyordu; Avrupalılar da bu dönemin ilk yarısında iç çatışmalarla sürekli bölünüyorlardı.
Daha sonra Kilisenin
“uluslararası veya devletlerüstü” bir statüyle ortaya çıkıp otoritesini tesis
etmesiyle Avrupa’da “devletçikler” arası çatışmalar azaldı.
İşbirliği içinde rekabet,
uzlaşma, ortaklaşma ve sözleşme hukuku ve muhasebe tekniklerinin gelişmesiyle
bütün Avrupa iktisaden sürekli gelişmeye başladı.
Bu gelişmelere rağmen her
şey Osmanlıların lehine görünüyordu.
Avrupalıların, Osmanlı
Devletiyle rekabet etmek gibi bir umutları da niyetleri de yoktu.
Bu dönemde, “işletme
sermayesi ve mülkiyet haklarına hukuki güvence” sağlamanın, en büyük siyasi güç
kaynağı olabileceği henüz bilinmiyordu.
Tarihi süreçler,
Osmanlılarda “işletme sermayesi ve özel mülkiyet hakları”nı her geçen gün
zayıflatırken; Avrupa’da her geçen gün güçlendiriyordu.
Avrupa’daki “siyasi
fetret döneminde” devletçikler birbirlerine karşı hegemonik bir askeri ve
siyasi üstünlük oluşturamamıştı.
Yenişememe, çatışmaların
süresini uzatıyordu; bu da devletçikleri finansal açıdan mahvediyordu.
Hiç beklenmedik bir anda
Gregoryen Reformu sonrasında oluşan yeni bir dinamik, yani yeni Kilise,
“devletlerüstü veya uluslarüstü bir güç ve hakem” olarak ortaya çıktı ve kendi
ilkelerini bütün devletçiklere dayattı.
Kilisenin dayattığı bu
ilkeler siyasi özneler olan devletçikleri, müzakere, pazarlık, uzlaşma ve
ardından işbirliğine yöneltti.
Bu dönemde Kilise,
Avrupa’da “özel işletme sermayesi ve özel mülkiyet haklarını adeta kutsal bir
zırhla” koruma altına aldı.
Bu istikrarlı işbirliği
ortamı hem “işletme sermayesi ve özel mülkiyete” koruma sağladı hem de
Avrupa’da yağma, aşırı vergi ve müsadere gibi sermaye düşmanı uygulamaları
neredeyse bitirdi.
“Devletçikler” adeta
sermayenin çıkarını koruyan birer aygıta dönüştü.
“Büyük işletme
sermayeleri ve mülkiyet hakları” Osmanlılarda istikrarsızlığın bir unsuru
olarak görüldüğü için planlı bir şekilde kısıtlanırken; Batıda, işletme
sermayeleri ve mülkiyet hakları her geçen gün biraz daha kök salıyordu.
Güçlenen sermayeyle
birlikte, Batı da bankaların, merkez bankalarının, sigorta şirketlerinin ve
borsaların etkisi ve faydası belirgin ölçülerde artmaya başlayınca; Osmanlılar
ve Avrupa arasındaki güç farkı zamanla kapandı sonra da Avrupalıların lehine döndü.
Bu “İktisadi ve askeri
güç farkı” her geçen gün açılmaya devam etti.
Gelişim süreçleri farklı,
bürokratik yetkinlikleri farklı, kurumları farklı, siyasi yapısı farklı ve
kültürleri farklı fakat yan yana yaşayan iki ayrı dünya, oluşmuştu.
Bu “iki farklı dünyanın
oluşumunda” İslam ve Hristiyanlık öğretilerinin doğrudan ve belirleyici bir
etkisi olduğunu düşünmüyorum.
Yani ne İslam “geri
kalmışlığın” ne de Hristiyanlık “gelişmişliğin” kök sebebiydi.
GANİMET, MÜSADERE VE
VERGİLEME
Soru: Tüm bunlar olup
biterken Osmanlılar uyuyor muydu?
Açıklama: Osmanlıların,
Avrupa’da olan bitenlerden haberdar olmaması imkansızdı.
Çünkü İstanbul, İzmir ve
İskenderiye gibi şehirlerde ticaretle uğraşan, Avrupa şehirlerine gidip gelen
yüzbinlerce Avrupalı ve Levanten yaşıyordu.
Bunlara ilaveten Osmanlı
Yahudileri de diğer Yahudiler gibi uluslararası bir network’ün parçasıydılar.
Avrupa’nın gelişmişlik
seviyesiyle ilgili “gözleme dayalı her türlü bilgi” Osmanlı topraklarına
akıyordu.
Peki sonuçları da gören
Osmanlı ne yaptı?
Mevcut tahkiyemize
(anlatıya) göre Osmanlı’nın, Avrupa’daki bu başarıları görünce; işletmeler
kurdurup “sermaye birikimi ve özel mülkiyeti” geliştirmesi beklenir.
Yapmadı ve bildiği
yollardan ilerlemeyi tercih etti.
Bildiği yollar:
1) Önce Avrupa’nın bu
zenginliğine yağma ve ganimet yoluyla ulaşmaya çalıştı. II. Viyana Seferi,
(1683) bu tip arzuların etkisinde hazırlanmış olmalı.
Sonucu biliyoruz:
Hezimet.
2) Osmanlılar, Avrupa’da
artık yeni ülkeleri feth edemeyeceğini anlayınca, bu defa “iç fetihler”e
yöneldiler.
Prof. Dr. Yücel Özkaya,
“Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Ayanlık” adlı kitabında, 18. Yüzyılda Anadolu
ve Rumelide Ayanlık Kurumunun güçlendiğini ve ayanların o güne kadar özel
kesimde görülmemiş tutarlarda sermayeye sahip olduklarını belirtir.
Devletin, “ticari sermaye
ve özel mülkiyeti güçlendirme” bağlamında ayanların sermayesini meşrulaştırması
ve zengin sayısını artırmaya çalışması beklenirdi.
Yapmadı.
Uzatmadan söyleyelim;
Osmanlı Devleti yapması gerekenin tam tersini yaparak yani bir yüz yıl
uğraşarak Ayanların tamamını tasfiye etti ve mal varlıklarına el koydu.
KÜÇÜK KAYNARCA ANTLAŞMASI
Küçük Kaynarca
Antlaşması, Osmanlı Devletinin askeri ve lojistik gücü bakımından ayakta
duramayacak kadar zayıfladığını gösteriyordu.
Osmanlı Devleti, 1768’den
itibaren Rus Çarlığına kaybettiği ardışık savaşlardan dolayı, 1774 Küçük
Kaynarca Antlaşmasıyla, kaybettiği topraklara ilave olarak nakdi tazminat da
ödemek zorunda kaldı: 7.500.000 Kuruş.
[Bilgi: 7.500.000 Kuruş=
15.000 kese gümüş para =4.000.000 Ruble = 2.500.000 Osmanlı Altın Lirası =
8.625.000 gram altın = Bir milyar 200 milyon dolar (2026 Ocak)]
Soru: Avrupalılar için
çok da büyük olmayan bu parayı acaba Osmanlı Devleti nasıl temin etmişti?
Osmanlı Hazinesinin bu
tazminatı ödeyebilecek parası yoktu.
Çare olarak saraylarda
atıl olarak duran eski altın ve gümüş eşyalar eritilerek sikkeye çevrildi.
Bu da yetmedi.
Tarımsal vergi kaynağı
toprakların çoğu “malikane sistemiyle satıldığı için” bu defa gümrük
gelirlerini “Esham” ihaleleriyle satmaya başladı.
Velhasıl “Tazminat”
parasının toplanıp Rusya’ya ödenebilmesi üç yıl sürmüştü.
Tımar Sisteminden sonra
Devlet, öşür benzeri vergileri toplamak için “İltizam” sistemine geçmişti.
İltizam vergileri,
Mültezim denilen kişilere “yüzdelik” verilerek toplanıyordu.
Hazinenin paraya ihtiyacı
artınca bu defa “Malikane Sistemine” geçilmişti.
Şimdi de bir nevi nakdi
iç borçlanma olan Esham satışları başlamıştı.
[BİLGİ: Malikane için bir
örnek: Yıllık bin altın geliri olan bir “miri arazi” yani tarım toprağı “kaydı
hayat şartıyla” ihaleye çıkarılırdı.
Bu araziler yıllık
gelirinin 6 - 10 katı fiyatlara satılırdı. Örneğimizde 6.000 - 10.000 altın.
Satın alanların neredeyse tamamı Osmanlının yüksek makamlardaki yöneticileri ve
sarraf ortaklarıydı.
Esham’ın kelime anlamı
“bölünmüş paylar” demektir.
Esham için bir örnek:
Varsayalım ki Haydarpaşa limanı'nın yıllık 100.000 altın geliri olsun. Devlet
bunu 100 paya böler ve bu payları, “kaydı hayat” şartıyla 6 -12 katına satardı.
Esham sahibi ölünce, bu paylar tekrar hazineye geçerdi. Bizim gelir ortaklığı
senetlerine benziyor.]
YAĞMADAN KOLAY BALDAN
TATLI: İÇ BORÇ
Esham Satışı yöntemiyle
“iç borçlanmanın tadını alan yöneticiler” burada durmayacak ve iç borçlanma
mekanizmalarını çeşitlendireceklerdir: Esham, Faizli Kaime, Eshamı Mümtaze,
Hazine Tahvili, Tahvilatı Mümtaze, Eshamı Cedide, Eshamı Umumiye vs.
Yağma, ganimet, müsadere
ve vergileme çeşmeleri kuruyunca devlet bu defa borçlanma yöntemlerini
artırmaya başladı.
Öyle görünüyor ki, yok
olmaktan korkan Osmanlılar, 19. yüzyılda kendilerine şu sözlerle teselli
etmişlerdir: "borçlanarak batmak, savaşarak batmaktan daha iyidir?
Not: Gelecek yazılarda
"Osmanlının borçlanma yüzyılı olan 1854 - 1954” dönemini, yani Finansal
Çöküş Merdiveninin [Ganimet -> Tımar -> İltizam -> Malikane ->
Esham -> Tahvil -> İç borç -> Dış Borç] son basamağı olan dış borç aşamasına
değineceğiz.
Dış borçlar konusunda
üretilmiş çarpık ve ideolojik anlatıları da gözden geçireceğiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.