Kitabınızda görülüyor ki, Atatürk en çok dil, tarih, pozitivist felsefe konularıyla ilgilenmiş. Gerek okuduğu gerek konuştuğu ve yazı yazdığı konular arasında ekonominin tali düzeyde kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Atatürk, son tahlilde,
toplumunu, bir mega proje aracılığıyla dönüştürmeyi hedefleyen bir kurucu
liderdir. Geliştirdiği tasavvur ise bilimin egemen olacağı, “bilimsel ahlâk
temelinde” yükselecek ve “tekil” olduğunu düşündüğü Batı medeniyetini
içselleştirmiş bir toplum modeli olmuştur. O, şekillendireceği toplumun Sosyal
Darwinist mücadelede ezilmemesini, kendi ifadesiyle “galip” gelmesini sağlamak
amacıyla, üyelerine yeni kimlik ve aidiyet vermeyi ve bunun altyapısını
hazırlayacak, Osmanlı ve İslâmiyet ötesine giden bir parlak geçmiş yaratmayı da
zorunlu görmüştür. Bu aslî hedeflerine ek olarak, en gelişmiş siyasî model
olarak gördüğü Üçüncü Cumhuriyet Fransası paralelinde bir “cumhuriyet” ve
“cumhuriyetçi ideoloji” yaratmak istemiştir. Dolayısıyla, bu kapsamlı ve büyük
hedeflere yönelik çalışması, din, felsefe, ahlâk, bilim, antropoloji,
antropometri, sosyoloji, anayasa hukuku, tarih ve dil konulu kapsamlı okuma ve
değerlendirmeler yapmasını zorunlu kılmıştır.
Atatürk’ün ekonomik
kalkınma alanında hamleler yapılmasını arzuladığı şüphesizdir. İstiklâl Harbi
sonrasında bir “İktisad Kongresi” toplanması da bunu ortaya koymaktadır. Buna
karşılık, ekonomi, onun gözünde bir alt başlık niteliği taşımıştır. Kendisinin,
1926 yılında Britanya’nın Irak Yüksek Komiseri Sir Henry Dobbs’a söylediği
gibi, mesele, “demiryolları, fabrikalar ve telgraf hatları [yapmak] değil,
ahalinin tüm zihniyetini kökten değiştirmek”tir.
Tekrar edecek olursak,
onun gözünde, iktisadî kalkınma, şüphesiz, önem taşımıştır. Ancak, temel
hedefi, “ahalinin zihniyetini kökten değiştirecek” bir dönüşümü hayata geçirme,
yeni bir millet inşa etme olmuştur. Bu yapıldığında, bilimin yegâne yol gösterici
olduğu, tekil medeniyet ve “cumhuriyetçi ruh”un içselleştirildiği, üyeleri
kendilerini medeniyet kurucusu, dünyanın ilk dilini konuşan proto-Türkler ile
Anadolu’nun eski medeniyetlerinin torunları olarak gören, parlak tarihini
neolitik çağa taşımış bir toplum yaratılacaktır. Uygulanacak iktisat
siyasetleri, bu kapsamdaki bir proje içinde oldukça talî bir konu olmuştur.
Atatürk bu konuda da değerlendirmeler yapmış, Bismarck’ın, muhalifleri
tarafından Staatssozialismus olarak adlandırılan sosyal reform programını
andıran, “Devlet sosyalizmi” tercihini benimsemiştir. Bu genellikle
varsayıldığı gibi, bir tür “sosyalizm” değil, onun çalışan sınıflar üzerindeki
câzibesini geçersiz kılmayı hedefleyen, “sosyalizm karşıtı” bir siyasettir.
EKONOMİ KİTAPLARI
Çok kitap okuduğunu
biliniyor. Sizin kitabınızda bu açıkça görülüyor. Ekonomiyle ilgili okumaları
nasıldı?
Doğal olarak, ekonomi
konusundaki okumaları fazlasıyla sınırlıdır. Örneğin, Charles Gide’in, Cours
d’économie politique kitabının çevirisinin bâzı bölümlerini gözden geçirmiş,
kapitalizm eleştirisi içeren bir paragrafın yanına işaret koymuştur. Benzer şekilde,
Charles Gide ile Charles Rist’in ortak çalışması olan Histoire des doctrines
économiques depuis les physiocrates jusqu’à nos jours kitabının “Les
Solidaristes” konulu üçüncü bölümünün başlığının yanına içeriğin önemli
olduğunu belirten bir işaret koymuştur. Ancak, antropoloji, tarih, dil, felsefe
benzeri disiplinlerdeki yaptığı ve yaptırdığı kapsamlı okumalar göz önüne
alındığında, sizin de işaret ettiğiniz gibi, Atatürk’ün ekonomi kuramlarına
benzer yoğunlukta bir ilgi göstermediği söylenebilir.
OSMANLI MODERNLEŞMESİ
Osmanlı modernleşme
düşüncesinde de ekonomi ön planda değil. Askeri idari reformlar ve Maarif ön
planda… Sizce de böyle mi? Böyle ise neden böyle?
Belirttiğiniz gibi,
Osmanlı modernleşme düşüncesinde de ekonominin ön planda olmadığı
görülmektedir. Örneğin, ben Tanzimat sonrası basınını, bilhassa da Yeni Osmanlı
ve Jön Türk dergilerini dikkatle gözden geçirmiş bir kişi olarak, bunu birinci
elden gözlemleyebildiğimi düşünüyorum. Tanzimat’ın serbest iktisat
siyasetlerine Yeni Osmanlıların getirdikleri eleştiriler ve korumacılık
talepleri dışında, konu neredeyse bir kenara bırakılmış gibidir. Jön Türk
neşriyatında ise iktisadî konulara nadiren temas olunmuştur, ki bunlar da
iktisat kuramına ilişkin değildir. Bu, ekonomi üzerine düşünceler
geliştirilmediği ve tartışmanın var olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilhassa
II. Abdülhamid döneminde, Sakızlı Ohannes Paşa, Münif Paşa, Akyiğitzâde Musa
benzeri entelektüellerin, popüler düzeyde de Ahmed Midhat Efendi’nin konunun
önemine işaret ettikleri ve çalışmalar yayımladıkları ortadadır. Ancak, sansür
nedeniyle siyasî konuların tartışılamadığı bir dönemde dahi, sınırlamalar
dışında, zararsız bir konu olduğu düşünülen “ekonomi” öne çıkamamıştır. İkinci
Meşrutiyet döneminde belirgin bir farklılaşma görülmüş ve Friedrich List’in
görüşlerinden etkilenen “Millî İktisat” siyaseti ve uygulamaları ve “ekonomik
liberalizm” entelektüel tartışmada kendilerine yer bulabilmiştir. Buna
karşılık, anayasa hakkında, örneğin 35. Madde üzerine kaleme alınan çok sayıda
yazıyla karşılaştırıldığında konunun göreceli olarak ikincil öneme sahip olduğu
söylenebilir.
TÜRKÇÜLER VE EKONOMİ
Türkçülük akımında
ekonominin yeri neydi?
Dönemin, gelecek
tasavvuru geliştiren Garpçı, İslâmcı ve Türkçü yayın organlarında da “iktisadî
tartışma” oldukça arka planda kalmıştır. İktisadın, geliştirilen tasavvuru
etkilediği bir örnek olarak, Sabahaddin Bey taraftarlarının, “Meslek-i
İctima‘î” hareketi gösterilebilir. Bu akımın iki temel sütunundan birisinin
“teşebbüs-i şahsî” olması onu diğerlerinden farklılaştırmıştır. Ancak, bu
yaklaşımın da derinliğinin olmadığını unutmamak gereklidir. Erken Cumhuriyet
entelektüel tartışması için, ki bu modernleşmeye odaklanmış bir tartışmadır,
benzer bir yorum yapılabilir.
Bunun, Osmanlı toplumsal
yapısı ve iktisat anlayışı geleneğinden, geliştirilen modernlik algısına uzanan
nedenleri bulunmaktadır. Modernleşme düşüncesine özgü nedenlere bakıldığında,
bu düşünce, son tahlilde, üst yapı dönüşümleri ile modernleşilebileceği
temelinde fikir üretmiştir. Tanzimat modernleşmesi, İkinci Meşrutiyet Garbçılık
ütopyası ve Erken Cumhuriyet medenîleşme projesinin ortak yönü budur. Atatürk
de “içtimaî inkılâp” kavramsallaştırmasına, sosyal örgütlenme, mülkiyet düzeni,
sınıfsal ilişkiler çerçevesinde yaklaşmamış, görünüm, estetik, yaşam tarzı ve
kültürel bağlamlardaki değişimin, “asrî,” “medeni” ve modern bir toplum
yaratacağını varsayarak bunlar üzerine yoğunlaşmıştır.
ATATÜRK VE GÖKALP
Atatürk-Gökalp ilişkisi
konusunda ne dersiniz?
Yakın çalışma
arkadaşlarının, “koyu ve şeyda bir Türk milliyetçisi” olarak tanımladığı
Atatürk’ün, İkinci Meşrutiyet Dönemi sonrası Türk milliyetçiliğinin ideoloğu
Ziya Gökalp’in düşüncelerinden ve temel yaklaşımlarından ne ölçüde etkilendiği,
şüphesiz, entelektüel tarihimiz açısından büyük önem taşımaktadır. Geçtiğimiz
günlerde vefat eden Taha Parla’nın derinlikli araştırmaları, kurucu lider ile
milliyetçi ideoloğun, benzer kavramları kullanmalarına karşılık, temel
yaklaşımlarda ciddî ayrılıklar yaşadığını ortaya koymaktadır.
Bunların en önemlileri,
Mustafa Kemal’in, Gökalp’in “hars-medeniyet” ayrımını reddetmesi; aynı din ve
mezhebe bağlı olma ve “ümmet” tasavvurunun “millet birliği”ni takviye
edeceğini, etnik farklılıkları törpüleyeceğini ileri süren milliyetçi
sosyoloğun aksine, Renan’dan mülhem, “Din birliğinin bir millet teşkilinde
mü’essir” olmadığı görüşünü benimsemesi; “kavimlerin ırklarla hiçbir münasebeti
olmadığı”nı ileri sürerek, “millet”i “hars (kültür)” temelinde inşa etmeye
çalışan sosyolojik yaklaşımın yerine antropolojik ve antropometrik yaklaşıma
yönelmesi; Garplılaşmanın, Japonları takliden, “Türklüğümüzü ve
Müslümanlığımızı” muhafaza ederek, “din” ve “millî hars”ı koruyarak yapılmasını
talep eden Gökalp’ten farklı, onun “ka‘ide-an‘ane” ayrımını reddeden toptancı
bir Batılılaşma programı benimsemesidir. Bu projenin alt başlıklarında örneğin,
“dil devrimi”nde de halk lisanına geçmiş Arapça ve Farsça kelimelerin dilden
ihracının Türkçeyi, “en canlı kelimelerinden, dinî, ahlâkî ve felsefî
ta‘birlerinden mahrum edeceğini,” sözcük türetmenin ise grameri altüst etmekle
kalmayarak, “sun‘î bir Türk Esperantosu” yaratacağını ileri süren Gökalp’in
tezlerinin zıttı uygulamalar hayata geçirilmiştir. Siyasî alanda ise
Durkheim’ın yaklaşımları üzerine, seçkinci olmayan, katılımcı, çoğulcu ve özerk
alanlar açan bir halkçılık/korporatizm yorumu inşa eden Gökalp’in aksine
Mustafa Kemal, bu fikirlere dayanarak, elitist, katılımı sınırlayan, siyasî güç
temerküzüne hizmet eden ve aşırı ölçüde merkeziyetçi bir halkçılık/solidarizm
geliştirmiştir.
ULU ÖNDER, ULU HAKAN
Tarihe nasıl bakmalıyız?
Ulu Önder ve Ulu Hakan kavramları için ne dersiniz?
Tarihin bir gerçeklik
arkeolojisi değil bir inşa faaliyeti olduğunu, “tarih” değil “tarihler”
olabileceğini unutmamamız gerekiyor. Bunun tersinin geçerli olması, tekil
tarihin, tartışılmaz ve sorgulanamaz biçimde dayatılmasının, bir toplumun
çoğulculuk seviyesinin düşüklüğünü yansıttığını gözden uzak tutmamamız da
anlamlı olacaktır.
Ulu Önder, Atatürk için
sağlığında kullanılan, “Şef,” “Büyük Şef,” “Büyük Millî Şef,” “Ulu Şef,”
“Yaratıcı Şef,” “Yüce Şef,” “Dâhi Başbuğ,” “Ulu Başbuğ,” “Yüce Başbuğ,” “Büyük
Rehber,” “Ulu Rehber,” “Büyük Reis,” “Büyük Millî Reis,” “Millî Rehber,” “Büyük
Yapıcı,” “Büyük Yaratıcı,” “Büyük Yol Gösterici” benzeri sıfatlardan birisi
iken, bilhassa dil inkılâbı sonrasında diğerlerinin önüne geçmiş, ilerleyen
yıllarda ise bu alandaki popüler ifade haline gelmiştir. Bu ve Atatürk’ün
halefi İnönü’ye “Millî Şef” unvânının verilmesinde iki savaş arası dönem siyasî
yaklaşımları ve liderlik anlayışı da önemli rol oynamıştır. Ulu Hakan ise
“Büyük Doğu” hareketi tarafından bir karşıt sıfat olarak kurgulanmıştır.
Nasıl tasvir edildiler?
Bunlardan birincisi
hatadan münezzeh, fikirleri ve görüşleri zamandan etkilenmeyen kurucu lider
şahıs kültü inşa edilmesi faaliyetinin yan ürünüdür. İkincisi ise bir “karşıt
kült” niteliği taşımakla birlikte, aslî olarak kişi kültünden ziyade
“Osmanlı-Cumhuriyet” çatışmasını vurgulayan bir yapısal kültün alt başlığı
niteliğini taşımaktadır. “Ulu Hakan” değerlendirmesi, bunun yanı sıra, resmî
tarihin Bête noire haline getirdiği II. Abdülhamid’in siyasî rehabilitasyonunu
da hedeflemektedir. Dolayısıyla, kurgulanış nedenleri, hedefleri, temel
nitelikleri ve etki alanları açısından iki kavram arasında farklılıklar vardır.
Ancak, güncel gerçeklikte her ikisi de kişi ve rejim kültlerinin tahkiminde
istimâl olunmaktadır. Bunların kullanımındaki yaygınlık derecesi, toplumumuzun
çoğulculuk seviyesini de ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, yanılmaz kurucu
lider şahıs ve Erken Cumhuriyet rejim kültlerinin, âkil sultan şahıs ve Devr-i
Hamidî Osmanlı yapısal kültleriyle çatıştığı, bireylerin hatırı sayılı bir
bölümünün bunlar arasında tercih yaptığı bir toplumun bu alanda iyi bir karneye
sahip olmadığını vurgulamak gereklidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.