Ülkemizde “düşünce kuruluşu” etiketi taşımak hâlâ oldukça saygın bir konum ifade ediyor. Ancak bu saygınlığa rağmen, ne yazık ki ülkemizde bırakın kurumsal düzeyde düşünce üretimini, doğru ve metodik düşünme yetisini bireysel düzeyde bile henüz kazanabilmiş değiliz. Yıllar önce, 2005’te Ekopolitik kurulmadan önce, merhum Abdullah Tivnikli bana açıkça şunu söylemişti: “Bu ülkede asıl sorun doğru ya da metodik düşünememe meselesi. Öyle bir kurum kuralım ki bu alan üzerine çalışsın, insanlara düşünmeyi öğretsin.” Bu cümle, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ zihnimde canlılığını korur.
Hatıralarımda yer eden
benzer bir başka örnek ise ilkokuldan yakın bir arkadaşımın anlattıklarıdır.
Kendisi, köklü ve tarihî bir yabancı Katolik kolejine gitmişti. O dönemde
çoğumuzun bu tür okullara gitme imkânı yoktu; ayrıca bu okullarda papaz ve
rahibelerin ders verdiğine dair dolaşan fısıltılar, bizim dünyamızda ciddi bir
tedirginlik ve rahatsızlık kaynağıydı. Arkadaşım, ilk karşılaştığımızda bir
ders anısını anlatmıştı: Derse giren rahibe öğretmen, masasının üzerine yüklü
miktarda eski Latince kitaplar dizmiş; öğrencilerin yüzlerindeki korku ve
tedirginliği fark edince gülümseyerek şunu söylemişti: “Merak etmeyin, bu
kitapların amacı içindekileri size ezberletmek değil; yalnızca nasıl
düşüneceğinizi öğretmek.”
Bu cümle, o yaşlarda bile
bende derin bir merak ve sorgulama uyandırmıştı; çünkü ilk kez, eğitimin esas
meselesinin bilgilendirmek değil, doğru düşünebilme yetisi kazandırabilmek
olabileceği fikriyle bu kadar net biçimde karşılaşıyordum.
Bugün ülkemizde düşünce
metodolojisinin olmamasının bedelini en basit haliyle komplo teorileri veya
bilgi kirliliği ile ödemekteyiz. Bu durum ahlâkî esnekliği besler; çünkü
metodolojik düşünce nedensellik, kanıt ve sorumluluk isterken, komplo zihniyeti
süreci atlayıp fail üretir, kanıt yerine niyet arar ve suçu sürekli
dışsallaştırır. Bu zihinsel rejimde yanlışlanabilirlik ve öz eleştiri yoktur;
birey kendi payını sorgulamaz, “ben” yerine sürekli “onlar” konuşur. Böylece
komplo, düşünmenin değil düşünememenin dili hâline gelir. Ahlâk ilkelere değil
taraflara bağlanır, doğru kimliğe göre değişir, yanlış “bizden” olunca mazur
görülür. Sonuçta metodoloji eksikliği, komployu mazerete; mazereti de ahlâkî
çözülmeye dönüştüren bir döngü üretir. Oysa mesele, bireysel zekâ eksikliği ya
da bilgiye erişim problemi değildir.
Asıl sorun, merakın
-epistemik- bir erdem olarak meşrulaştırılamaması, dolayısıyla eleştirel
düşüncenin hem ahlâkî hem kurumsal zeminden yoksun bırakılmasıdır. Düşünememe
sorunu, en temelde merakın bastırılması sorunudur. Bastırılan merak, yalnızca
pedagojik bir kayıp değil, aklın kamusal hayattan dışlanmasıdır.
Düşünememe problemini
incelerken, ülkemizde özellikle eğitim sisteminde sistematik biçimde gözden
kaçırılan akıl–zeka farkına dikkat çekmek gerekir. Türkiye’de eğitim sistemi ve
özellikle sınav rejimi büyük ölçüde zekâyı ölçmeye yöneliktir. Oysa zekâ, hayvanlarda
da bulunan; hızlı uyum sağlayan, sonuç üreten fakat sorumluluk ve vicdan
taşımayan bir kapasitedir. Akıl ise öncelikle insana mahsustur; sorumluluk
yüklenir, sonuçları muhasebe eder ve bu yönüyle eleştirel düşüncenin
kendisidir.
Antik düşüncede bu ayrım
nettir. Sokrates’in “bildiğini sanmama” hâli, zekâ gösterisine değil, ahlâkî
bir sorumluluk olarak meraka dayanır. Aristo ise bu merakı metodolojik bir
düzene kavuşturur. Çelişmezlik, nedensellik ve tanımın açıklığı, merakın keyfî
bir sorgulama değil; gerekçeli ve denetlenebilir bir arayış olmasını sağlar.
Burada merak, bilgiye ulaşmanın değil, bilgiyi sınamanın aracıdır; yani zekânın
hızını değil, aklın muhasebesini öne çıkarır.
Modern düşüncede merak,
Descartes’la birlikte daha radikal bir anlam kazanır. Metodik şüphe, zekânın
pratik kurnazlığı değil; aklın vicdanlı cesaretidir. Hiçbir otorite, gelenek ya
da metin eleştiriden muaf değildir. Ancak Türkiye ve İslam dünyasında bu tavır
epistemik bir gereklilik olarak değil, ahlâkî bir tehdit olarak kodlanmıştır.
Merak, ilerlemenin değil; şüphenin, güvensizliğin ve sadakatsizliğin işareti
hâline getirilmiştir.
İslam dünyası Aristo’yu
tanımış, onun mantığını, fiziğini ve metafiziğini yalnızca tercüme etmekle
kalmamış, Batı’ya taşıyan ana entelektüel havzayı da oluşturmuştur. Ancak
burada belirleyici bir kırılma yaşanmıştır: Aristo’nun sonuçları alınmış, fakat
onun temsil ettiği sorgulayıcı düşünme rejimi kurumsallaşamamıştır. Mantık,
hakikati test eden bir araç olmaktan çıkmış; mevcut doğruları savunmanın teknik
dili hâline gelmiştir. Böylece düşünce, Popper’ın ifadesiyle, yanlışlanabilir
iddialar üretmekten vazgeçip dokunulmaz doğrular üretmeye yönelmiştir.
Kant’ın eleştirel
felsefesi, merakı keyfîlikten kurtaran en güçlü teorik çerçevelerden biridir.
Kant’ta eleştiri, zekânın sınırsız manevra alanı değil; aklın kendi kendine
koyduğu ahlâkî ve epistemik sınırdır. Akıl burada yalnızca bilginin değil,
ödevin ve sorumluluğun da kaynağıdır. Ne var ki Türkiye’de eğitim sistemi
Kantçı anlamda ne merakı ne de sınırı öğretmiştir. Sonuçta ya mutlak doğrulara
teslimiyet ya da sınırsız ama temelsiz bir sorgulama ortaya çıkmış; zekâ
parlamış, akıl ise inşa edilememiştir.
Hegel bu çerçeveye
tarihsel bir boyut ekler. Merak, Hegel’de statik bir “bilme isteği” değil;
çelişkiyle ilerleyen tarihsel bir akıl hareketidir. Çelişki, zekâ için rahatsız
edicidir; akıl için ise öğreticidir. Ancak Türkiye’de ve İslam dünyasında
çelişki çoğu zaman “fitne” olarak kodlanmış; merak, çelişkiyi görünür kıldığı
ölçüde tehlikeli sayılmıştır. Çelişkinin bastırıldığı yerde merak da
bastırılır; bastırılan merak ise düşünceyi dogmaya, zekâyı ise kurnazlığa
mahkûm eder.
Merakın kamusal bir değer
hâline gelmesi John Stuart Mill ile belirginleşir. Mill’e göre karşıt
görüşlerin bastırılması yalnızca özgürlüğü değil, hakikatin kendisini de
zedeler. Bu yaklaşım Karl Popper’da metodolojik bir ilkeye dönüşür:
yanlışlanabilirlik. Yanlışlanabilirlik, zekânın değil; aklın ve vicdanın
erdemidir. Zekâ yanılmaz görünmek ister; akıl yanılabilirliği kabul eder.
Türkiye’de ise eğitim sistemi, merakı ve yanlış yapma ihtimalini ödüllendirmek
yerine cezalandırmış; doğru cevabı tekrar eden zekâyı makbul, yanlış soruyu
soran aklı sorunlu görmüştür.
Muhammed Âbid
el-Câbirî’nin İslam düşüncesine yönelik teşhisi, bu tabloyu yapısal bir zemine
oturtur. Câbirî’ye göre burhânî aklın geri planda kalması, merakı ya metin
tekrarına ya da sezgisel iddialara hapseder. Oysa burhânî akıl, yalnızca
mantıksal değil; sorumluluk ve gerekçelendirme taşıyan bir akıldır. Bu zemin
zayıf kaldığında zekâ parlar, ama eleştirel ve vicdanlı düşünce gelişmez; merak
ya susar ya da slogana dönüşür.
Sonuç olarak Türkiye ve
İslam dünyasında “Düşünememe sorunu”, yalnızca eleştirel düşüncenin teorik
temellerinin eksikliğinden değil; merakın, aklın sorumluluk ve vicdan
taşıyıcılığıyla birlikte bastırılmasından, buna karşılık zekânın ölçüsüz
biçimde yüceltilmesinden kaynaklanır. Bu çizgide düşünce ya dogmaya ya da
ahlâksız bir kurnazlığa savrulur. Bu çizginin bir diğer sonucu da metafiziğin
ya dogmaya ya mistisizme indirgenmesi ve burhânî aklın merkezî rolünü
kaybetmesidir. Halbuki Aristo’dan Kant’a, Hegel’den Popper’a uzanan çizgi,
düşünebilmenin ancak merak, eleştiri ve ahlâkî muhasebe ile yaşayabildiğini
gösterir. Bu zemin kurulmadıkça ne Türkiye’de ne de İslam dünyasında sahici bir
düşünebilme geleneği üretimi beklemek gerçekçi değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.