Ortadoğu’da zaman doğrusal akmaz. Geçmiş, uygun bir an bulduğunda bugünün içine sızar. Suriye’de, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşananlar tam olarak böyle bir zaman kırılmasına işaret ediyor.
Suriye ordusu, ülkenin en
önemli ve en büyük kenti Halep’in uzun süredir YPG tarafından kontrol edilen
mahallelerine girdi. YPG’nin, (aslında her ne kadar Suriye Demokratik Güçleri
dense de ana omurganın aslında YPG olduğu, SDG içindeki diğer unsurların sadece
“vitrin süsü” yapıldığı artık anlaşılmıştır diye düşünüyorum) Suriye ordusuyla
yaptığı entegrasyon görüşmelerinin tıkanmasının hemen arkasından gelen bu
operasyon, yalnızca askerî bir hamle değil, 2016’nın o soğuk günlerinde
Halep’te yarım bırakılmış bir hesabın da kapanmasıydı.
2012’den itibaren Halep’i
izlemeye başladığımda şehir çoktan parçalanmış ama hiç teslim olmamıştı. Savaş,
tüm yıkımına rağmen kendisini inatçı bir hayatta kalma pratiğine dönüştürmüştü.
Doğu Halep’te insanlar, bombaların ritmine göre gündelik hayatı yeniden kurmayı
öğrenmişti. Fırın saatleri, internete nasıl erişilebileceği, keskin
nişancıların görüş açıları artık kolektif bir bilgiye dönüşmüştü. Gazeteci
olarak ben de bu bilginin misafiriydim. Aylar boyunca haritalardan değil,
insanların hafızasından okunan bir şehirde dolaştım. 2015’te Rus savaş jetleri
Suriye semalarında göründükten sonra Halep sıkıştı evet, ama hâlâ nefes
alabilen bir organizmaydı. Kuşatma olmaması muhaliflerin sadece askerî değil,
psikolojik olarak da ayakta kalmasını sağlıyordu.
ŞEHİR, NASIL BOĞULDUĞUNU
UNUTMADI
2016’nın kışı, Halep için
sadece kuşatma ve bombardımanla değil aynı zamanda devrim fikrinin “çiçek
açtığı” Halep’in, içeriden aldığı yarayla hatırlanır. Doğu Halep’te, rejimin,
Rus hava gücü ve İran destekli militanlarla ilerleyişi sürerken, kuşatmanın tamamlanması
Kastillo Yolu’nun kesilmesine bağlıydı. Bu yol kapandığında, şehir sadece
coğrafi olarak değil, insani olarak da boğulacaktı. Şeyh Maksud’dan gelen top
ve havan ateşi tam bu kritik eşikte devreye girdi. YPG’nin bu hatta müdahalesi,
askerî dengeden çok daha fazlasını değiştirdi. Muhalif Halep’in dünyayla olan
son nefes borusu kapandı. Sonrasında Halep düşünce, “devrim bitti” diye
düşündük. Çünkü devrim biraz, hatta çokça, Halep demekti.
YPG’nin bu hamlesi,
sahada bulunan siviller ve muhalifler tarafından pragmatik bir askerî tercih
olarak değil, açık bir “taraf tutma” olarak okundu. Bu süreçte konuştuğum
sivillerin soruları, askerî analizlerden çok daha sarsıcıydı. “Neden?” sorusu
en sık tekrarlanan kelimeydi. Kürtlerle Araplar arasında, savaş öncesine
dayanan gündelik ilişki hafızası hâlâ tazeydi. Bu nedenle YPG’nin pozisyonu,
rejimin veya Rusya’nın saldırısından farklı bir yere oturdu. YPG’nin rejimle
kurduğu ittifak, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’yi elde tutma karşılığında
muhaliflerin kuşatılmasına katkı sunan bir dengeye dayanıyordu. Bu denge, kısa
vadede bu mahallelerin kontrolünü korumuş olsa da uzun vadede ülkenin geri
kalanıyla derin ve onarılması zor bir güven sarsıntısına yol açtı.
Halep “düştüğünde” olan
şey şuydu: YPG, rejimle anlaşarak Şeyh Maksud’da kalıyor, tahliye otobüsleriyle
şehirden çıkarılan on binlerce insan, yenilgiden öte hislerle dolup taşıyordu.
Aralık 2016’da tahliyeler başladığında, yeşil otobüsleri ilk gördüğüm anı hâlâ
net hatırlıyorum. İnsanlar, arkalarında sadece evlerini değil, hikâyelerini de
bırakıyordu. O kış, Halep’te zaman büküldü. Öncesiyle sonrası arasında sadece
askerî değil, ahlaki de bir boşluk oluştu.
O andan sonra “ihanet”,
siyasi bir kavram olmaktan çıkmış, büyükten küçüğe aktarılan bir hikâyeye
dönüşmüştü. Aradan geçen yıllar bu hikâyeyi sertleştirdi. Çadırlarda geçen
kışlar, yıkıntılar arasında büyüyen çocuklar ve kaybedilen yakınlar, Şeyh
Maksud ve Kastillo Yolu’nu bir askerî mevziden çok bir travma hatırasına
dönüştürdü.
Bütün bu nedenlerden
dolayı, Suriye’nin yeni ordusunun bu mahalleleri ele geçirmesi ve YPG’li
milisleri Fırat’ın doğusuna sürmesi, Halep’in birçok sakini için “gecikmiş bir
adalet” hissi yarattı. Bu duygu, intikamdan ziyade “kapanış” arzusuyla, yarım
kalmış bir cümlenin sonuna nokta koyma isteğiyle tanımlanıyordu. Elbette bu
operasyon ABD’nin çekilme süreci, Türkiye’nin YPG karşıtlığı, İsrail dengesi,
Türkiye’deki “Çözüm Süreci” gibi daha geniş jeopolitik bağlamlardan bağımsız
değil. Ancak makro analizler, sahadaki duygusal sürekliliği açıklamak için her
zaman yetmez. Halep’te bugün yaşananları anlamak için, 2016’da kapanan o yola
da bakmak gerekiyor. O hafıza, görmezden gelindikçe, birgün geri dönüp
siyasetin en sert biçimde konuştuğu anı yaratıyor. Bu yüzden Şeyh Maksud ve
Eşrefiye’de olan biten, birkaç mahallenin el değiştirmesinden çok daha fazlası.
ŞEYH MAKSUD’DAN AFRİN’E
Esasen Şeyh Maksud’da
kurulan denge, o yıllarda Afrin’e uzanan hattın korunabileceği yanılgısını
besliyordu. Ancak bu iki alanı birbirine bağlayan şey coğrafya değil, aynı
uluslararası konjonktürün geçici izniydi. Afrin, haritaya bakıldığında
savunulabilir bir yerdi. Tepeleri, altında tünelleri vardı. YPG’nin ideolojik
olarak en derli toplu olduğu alanlardan biriydi. Kadrolar yerleşikti, anlatı
güçlüydü, “biz buradayız” duygusu neredeyse kurumsallaşmıştı, Türkiye’nin
Batı’yla da ABD’yle de Rusya’yla da arası limoniydi. ABD sahadaydı, Rusya
havadaydı, Batı kamuoyunda YPG sempatisi canlıydı. Buna rağmen YPG Afrin’i
savunamadı.
Sonra birgün, sabaha
karşı bütün dengeler anlamsızlaştı. Esad düştü, Baas yok oldu, IŞİD’e karşı
savaş retoriği YPG için bir zırh olmaktan çıktı. Devrimden sonra ABD’nin ve
Batı’nın YPG’ye bakışı değişti. Artık amaç YPG’ye alan kazandırmak değil, yeni
Suriye yönetimine meşruiyet vermekti. Batı için sihirli bir sözcük olan
“istikrar” denilen şey de tam olarak bu demektir. Nitekim “devletlerin”
sofrasında, örgütler uzun süre oturamaz. İç savaşlar örgütleri büyütür ama
devrimden sonra sahne değişir.
O sahnede kalmak
isteyenlerin, rolünü yeniden yazması gerekir.
YPG NE YAPMALI?
YPG’nin hâlâ tercih için
bir zamanı olsa da bu zaman ideolojik konfor alanlarını kollayacak kadar geniş
değil. Bazı gerçekler fark edilmediğinde değil, fark edildiği hâlde görmezden
gelindiğinde yıkar. Suriye sahası, tam da bu aşamada. YPG, (bazı kaynaklarda
birkaç kat büyütülen) askerî kapasitesine bakarak hâlâ bazı alanları
tutabileceğini düşünebilir ama sürdürülebilir olan bu değil. Bundan sonra
silahlı varlığı merkezden çekip siyasal aklı öne alan bir konumlanma yapmalı.
Silahlı yapı YPG’ye bir dönem alan açtı, bugün ise o alanı daraltan başlıca
unsur hâline geldi. Devletleşme sürecine giren bir Suriye’de, merkezi
otoritenin kalıcılaşması hedeflenirken, yarı-özerk silahlı yapılar “çözülmesi
gereken sorun” olarak görülür.
Bu gerçeği inkâr etmek,
YPG açısından, Halep’te yapılan hatayı tekrarlamak olur.
Belki de en önemlisi YPG,
Türkiye’nin kendisini “güvenlik tehdidi” parantezinden çıkarması için bir
şeyler yapmak zorunda. Çözüm süreci ekseni burada kritik. YPG’nin, Türkiye’deki
Kürt meselesiyle kurduğu doğrudan ilişki, Ankara açısından yapıyı sürekli bir
güvenlik riski olarak kodluyor. Silahı geri plana iten, siyaseti ve toplumsal
teması öne çıkaran bir yönelim, YPG’nin elindeki en güçlü (belki de son)
manevra alanı. Bütün bunlarla beraber örgüt dilini de sadeleştirmeli. Bugüne
kadar ideolojik diskur, YPG için hem bir tutkal hem de bir kalkan işlevi gördü.
Ancak artık bu dil güvenlik üretmekten çok belirsizlik üretiyor. Devrimci
söylemin yerini, hak temelli ve sivil katılım odaklı bir çerçevenin alması
gerekiyor.
Ve son olarak, YPG
devletlerin sofrasında kalıcı olamayacağını kabullenmeli. ABD ve Batı, YPG’yi
bir amaç olarak değil, “dönemsel bir araç” olarak gördü ama o dönem kapandı.
Bundan sonra ayakta kalmanın yolu, devletlerle çatışarak değil, devletleşen
düzenin içinde siyasal bir aktör olarak yer aramaktan geçiyor.
Özetle, YPG için mesele
“direnmeye devam etmek” değil, “neye dönüşeceğine” karar vermek. Halep’te
kaybedilen şey sadece birkaç mahalle değildi. Yanlış okunan bir zaman
duygusuydu. Şimdi hâlâ, o zamanı doğru okumak için dar da olsa bir imkân var.
Ama bu imkân, silahla değil, iradeyle kullanılabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.