Tarih M.Ö. 399 yılında Atina’da durduğunda, demokrasiyle yönetilen bir şehir devleti, kendi varlığına tehdit olarak gördüğü 70 yaşındaki bir ihtiyarı, Sokrates’i yargılıyordu. Şehrin tanrılarına inanmamak değildi suçu, “sormayı, sorgulamayı” gençlerin zihnine bir zehir gibi zerk etmekti. Baldıran zehri içip hayatına son verince, düşünce ve duruşunun da zihinlerden kaybolup gideceği düşünüldü. Ancak, Batı medeniyeti bu ölümü unutmadı; aksine onu hukukun, devlet gücü karşısında hakikati söyleme cesaretinin kurucu miti haline getirdi. Batı, hukuk felsefesini o idamın vicdan azabı üzerine kurdu.
Aradan bin yıldan fazla
bir zaman geçip takvimler Hicri 150’yi (M.S. 767) gösterdiğinde ise, İslam
medeniyetinin başkenti Bağdat’ta, sanık sandalyesinde bu sefer İslam dünyasının
“Sokrates”i, “İmam-ı Azam” lakaplı Numan bin Sabit, yani Ebu Hanife oturuyordu.
Ebu Hanife’nin sonu da Sokrates gibi oldu. İktidarın sunduğu “yargıçlık”
kadehini reddettiği için zindanda zehirlenerek öldürüldü. Ancak onun neden
öldürüldüğünü umursamayan İslam dünyasının trajedisi o gün bu gün devam ediyor.
Batı, Sokrates’in
ölümünden “devleti sorgulayan” bir hukuk felsefesi çıkarırken; İslam dünyası
kendi Sokrates’ini öldürmüş, sonra da onun ismiyle devleti kutsayan, otoriteye
boyun eğen devasa bir “resmi ideoloji” inşa etti. Bugün İslam coğrafyasındaki
hukuksuzluğun, otoriterliğe boyun eğişin ve entelektüel kuraklığın kökleri; Ebu
Hanife’nin fıkhını (kurallarını) alıp onun ruhunu (duruşunu) o zindanda
bırakmış olmanın bedelidir.
İPEK, SERVET VE ÖZGÜRLÜK
Ebu Hanife’yi anlamak
için, onu klasik “ulema” şablonundan tamamen sıyırmak gerekir. O, İpek Yolu’nun
en stratejik kavşağı olan Kûfe’de, dönemin en lüks tekstil ürünü olan “Hazz”
(ipek ve yün karışımı kumaş) ticareti yapan uluslararası bir tüccardı. Bu ticari
ağ, ona hem entelektüel otonomi hem de güçlü bir haber ve iletişim ağı
sağlıyordu.
Devlet hazinesinden
(Beytülmal) gelen tek bir kuruşa bile tenezzül etmedi. Ebu Hanife’nin fıkhında
“Beytülmal” sultanın şahsi kasası değil, hesabı sorulması gereken bir kamu
emanetiydi. Halife Mansur’un ona gönderdiği 30.000 dirhemlik “hediyeyi”
(aslında sus payını) reddederken verdiği cevap bir manifesto niteliğindeydi:
“Bu para kimin? Eğer
Halife’nin kendi alın teri ve şahsi kazancıysa, ben bir sultandan sadaka kabul
etmem. Yok eğer bu halkın parası (vergi/haraç) ise, ben o halkın bir ferdiyim
ve benim payıma düşen bu kadar büyük bir meblağ olamaz. Halka ait olanı bana
veremezsiniz.”
O biliyordu ki; “Cüzdanı
halifenin elinde olanın, aklı hür olamaz.”
İmam’ın yaşadığı Kûfe;
Medine gibi homojen, içine kapalı ve tarım endeksli bir Arap şehri değildi.
Orası Türkler, Farslar, Nebatiler, Hintliler, Hıristiyanlar ve Yahudilerin bir
arada yaşadığı kozmopolit bir “Mevâli” kentiydi. Medine’de hayat öngörülebilirdi;
ancak Kûfe’de her gün enflasyon, kambiyo, şirketler hukuku gibi karmaşık
problemler ortaya çıkıyordu. O dönemin hakim usulü, bir sorunla
karşılaşıldığında “Peygamber şöyle yaptı” diyerek bir hadis rivayet etmek ve
meseleyi o rivayetin lafzına hapsetmekti.
Ebu Hanife, bu literal
(lafızcı) yöntemin yetersiz kaldığını gördü. Sadece “geçmişte ne yapıldığını”
(taklit) değil, “bugün ne yapılması gerektiğini” (içtihat) merkeze aldı. Burada
devrimci bir adım atarak “Ehl-i Rey” (Akıl Ekolü) metodunu zirveye taşıdı.
Nasları, arkasında bir “illet” (rasyonel gerekçe) ve bir “maslahat” (hukuki
gaye) barındıran ilkeler bütünü olarak okudu. “Eğer Peygamber bunu
yasakladıysa, bundaki hukuki gaye nedir?” sorusunu sordu. Bu yöntem, hukuku kör
bir “itaat kültürü”nden çıkarıp, sofistike bir “akıl yürütme sanatına”
dönüştürdü. Ebu Hanife’ye göre otorite, “Ben böyle emrettim” diyemezdi; çünkü
her emrin “rasyonel, adil ve kamu yararına uygun” bir gerekçesi olmak
zorundaydı.
Emevi ve Abbasi
iktidarları, meşruiyet krizlerini aşmak için “Peygamber dedi ki...” diye
başlayan uydurma rivayetleri “din” haline getiriyordu. Ebu Hanife, bu “rivayet
enflasyonu” ortamında Kur’an-ı Kerim’i “filtre” ve “kalkan” olarak esas aldı.
İlkesi şuydu: “Eğer bir rivayet, Kur’an’ın genel ilkelerine, akla ve üzerinde
ittifak edilen sünnete aykırıysa; senet zinciri ne kadar sağlam görünürse
görünsün, o rivayeti Peygamber söylemiş olamaz. Onu reddederim.”
Bu tavizsiz duruşu
nedeniyle, dönemin lafızcı uleması (Ehl-i Hadis) tarafından “dini aklıyla bozan
adam”, “bidatçi” ve “deccal” olmakla suçlandı. Oysa Ebu Hanife hadisi inkar
etmiyor, hadisin, Kur’an’ın evrensel adalet ilkesini gölgeleyecek şekilde “siyasal
bir sopa” olarak kullanılmasına itiraz ediyordu. Emeviler, devleti
Müslümanların evrensel imparatorluğu olarak değil, bir “Arap Krallığı” olarak
yönetiyordu. Arap olmayan Müslümanlara (Mevâli) ikinci sınıf muamelesi
yapılıyor, haksız vergiler alınıyordu. Kendisi de aslen Fars (veya Türk)
kökenli bir aileden gelen Ebu Hanife, bu ayrımcılığın yarattığı öfkeyi bizzat
derinden hissediyordu.
Hicri 122 yılında, Hz.
Hüseyin’in torunu İmam Zeyd b. Ali, Emevi zulmüne karşı isyan bayrağını
açtığında, Ebu Hanife ne kayıstız kaldı ne de postunda oturup öğütler veren bir
mürşid gibi davrandı. Zeyd’e gizlice 10.000 dirhem gönderdi ve şu tarihi fetvayı
verdi: “Zeyd’in bu çıkışı, dedesi Hz. Peygamber’in Bedir savaşındaki çıkışına
benzer.”
İsyan kanlı bir şekilde
bastırıldı. Zeyd’in başı kesildi, cesedi çırılçıplak soyularak Kûfe çöplüğünde
çarmıha gerildi ve yıllarca orada asılı bırakıldı. Ebu Hanife, her gün
dükkanına giderken o cesedin önünden geçiyor ve devletin “kutsal” değil ama
“katil” olabileceğini hafızasına kazıyordu. Bu travma, onun zorba devlet
anlayışı ile asla barışmayacak olan bilincini inşa etti.
Emevi Valisi İbn Hübeyre,
onu yanına çekmek için Hazine mühürdarlığını teklif ettiğinde cevabı netti:
“Bana Vasıt Mescidi’nin kapılarını veya tuğlalarını saymamı emretseydiniz
yapardım; çünkü bu angaryadır. Fakat benden, haksız yere idam edilecek bir adamın
fermanını mühürlememi, ‘şeriata uygundur’ dememi istiyorsunuz. Vallahi, bana
dünyanın tüm servetini verseniz, zalimin suçuna ortak olmam.” Bu ret cevabı
üzerine hapse atıldı ve günlerce kırbaçlandı. Başı şişti, yüzü tanınmaz hale
geldi. Ancak İbn Hübeyre gördü ki, bu adamın iradesini kırmak, bedenini
kırmaktan zordu. Halkın ayaklanmasından korkarak onu serbest bırakmak zorunda
kaldı ve Ebu Hanife Mekke’ye sürgüne gitti.
Hicri 132 (M.S. 750)
yılında Abbasiler, “Ehl-i Beyt’in Rızası” ve “Adalet” sloganlarıyla Emevileri
yıktığında, Ebu Hanife de pek çokları gibi umutlanmıştı. Ancak Abbasi yönetimi
kısa sürede Emevileri aratan bir despotizme dönüştü. Halife Mansur, iktidarını
sağlamlaştırmak için Peygamber soyunu katletmeye başlayınca, Ebu Hanife
yaşlılığına rağmen yine en kararlı duruşu sergiledi. Mansur’un ordusuna
katılmanın haram olduğunu, baskı altında edilen yeminin hükümsüz olduğunu
haykırdı.
Bu fetva sonrası Mansur
için Ebu Hanife artık saygı duyulacak bir alim değil, “devletin bekasına”
tehdit oluşturan bir “nifak ve fitne” unsuruydu. Ancak o, Ebu Hanife’yi
doğrudan öldürmenin, onu halkın gözünde bir “şehit” mertebesine yükselteceğini
ve Kûfe ile Horasan’ı ayaklandırabileceğini biliyordu. Bu yüzden, onu
“itibarsızlaştırarak” yok etme planını, yani “Kadılık Teklifi”ni devreye soktu.
Mansur, Ebu Hanife’ye “Kadı’l-Kudât” (Baş Yargıçlık) teklif etti. Ebu Hanife
ile Mansur arasındaki o tarihi diyalog, bir manifesto niteliğindedir:
Mansur: “Seni
Kadı’l-Kudât olarak atıyorum. Adaleti sen tesis et.”
Ebu Hanife: “Ben bu
göreve ehil değilim.”
Mansur: “Yalan
söylüyorsun! Sen bu işe en layık olan sensin.”
Ebu Hanife: “Hükmü
kendiniz verdiniz ey Emir. Eğer ben yalan söylüyorsam, bir yalancıdan kadı
olmaz. Eğer doğru söylüyorsam, zaten ehil olmadığımı beyan ettim. Her iki
durumda da ben bu görevi yapamam.”
Bu ret üzerine 70
yaşındaki İmam zindana atıldı, her gün pazar yerinde halka teşhir edilerek
kırbaçlandı. Ancak o, “Sultanın ekmeğini yiyen, sultanın kılıcını çalar”
diyerek direnmeye devam etti. Nihayetinde Hicri 150 yılında zorla zehirli bir
şerbet içirilerek şehit edildi. Vasiyeti ise tüm hayatının özeti gibiydi:
“Beni, gasp edilmemiş,
halifenin elinin değmediği temiz bir toprağa gömün.” Vasiyeti üzerine şehir
merkezine 4-5 kilometre uzak devlet elinin değmediği bir kamışlığa defnedildi.
BÜYÜK DÖNÜŞÜM –
DEVLETLEŞEN MEZHEP
Ebu Hanife’nin hikayesi
zindanda biterken, “Hanefilik”in ve bugünkü İslam dünyasının hikayesi tam bu
noktada, onun öğrencisi İmam Ebu Yusuf ile başlar. Ebu Yusuf, hocasının aksine
çok fakir bir aileden geliyordu ve sivil kalmanın “yok olmak” anlamına geldiğini
acı bir tecrübe ile görmüştü. Mezhebin yaşaması için devlet tarafından himaye
edilmesi gerektiğine inanıyordu.
Halife Harun Reşid, Ebu
Yusuf’a Baş Kadılık teklif ettiğinde, o hocasının canı pahasına reddettiği
cübbeyi giydi. Yazdığı “Kitabu’l-Harac” ile yeni dönemin anayasasını oluşturdu.
Ebu Hanife’nin “Zalim sultana isyan haktır” ilkesi, Ebu Yusuf’un kaleminde “Fitne,
zulümden beterdir; itaat esastır” doktrinine evrildi.
Böylece Hanefilik, sivil
bir içtihat okulu olmaktan çıkıp, Abbasilerin ve daha sonra Osmanlıların “Resmi
Devlet Mezhebi”ne dönüştü.
Ancak Ebu Yusuf’un
kurguladığı ve İslam tarihine miras bıraktığı bu sistemde, yargı bağımsızlığını
ve sivil alim tipolojisini neredeyse imkansız hale getiren iki temel yapısal
sorun vardı:
Birincisi, Hazine’nin
nitelik değiştirmesiydi. İslam’ın ilk dönemindeki “Halkın Malı” (Beytülmal)
anlayışı, fiilen “Sultan’ın Şahsi Mülkü”ne dönüştü. Kadı, maaşını halkın
hazinesinden değil, pratik olarak Sultan’ın “lütfundan” almaya başladı.
Hocasının o meşhur uyarısı (“Sultanın kılıcını çalar”) gerçekleşmişti.
İkincisi, geleneksel
siyaset teorisinde Halife hem yürütmenin hem yargının başıydı. Ebu Yusuf’un
sisteminde Kadı, bağımsız bir denetleyici değil, Halife’nin yetkisini kullanan
bir “Naib” (Vekil) statüsüne indi. Hukuken vekil, asile karşı karar veremezdi.
Böylece yargı idarenin meşrulaştırıcı bir alt şubesi haline geldi.
Bu yapısal bozukluk,
İslam dünyasında Batı’dakine benzer “bağımsız entelektüel” sınıfının doğmasını
da engelledi. Batı’da Kilise, Aristokrasi ve Burjuvazi, Kral’a karşı güç
odakları oluşturarak bağımsız düşünürleri finanse edebilirken, İslam dünyasında
Devlet sivil alanı tamamen yuttu. Vakıflar ve medreseler, resmi ideolojiyi
üreten bürokrat (ulema-i rusûm) yetiştirme merkezlerine dönüştü. Ebu Hanife
gibi “özgür orta sınıf aydını” modeli tarih sahnesinden adeta silindi.
Bugün geriye dönüp
baktığımızda, İslam dünyasının neden bir “hukuk devleti” inşa edemediğinin
cevabı, 1250 yıl önce atılan bu yanlış düğümde gizli. Batı’da üniversiteler ve
loncalar “tüzel kişilik” kazanarak devlete karşı kurumsal direnç oluştururken;
İslam dünyasında yargı erki, yürütme karşısında kurumsal bir rakip olamadı,
“iktidarın muhafızı” konumuna indirgendi.
Bu tarihsel miras, modern
dönemde “modern sultan” paradoksuyla daha vahim bir hal aldı. Batı’daki
“kuvvetler ayrılığı” prensibini almadan, sadece merkeziyetçi bürokratik aygıtı
ithal eden modern “İslam” ülkelerinde; devlet başkanları, tarihteki Abbasi halifelerinin
hayal bile edemeyeceği mutlak bir güce (Leviathan) kavuştu. Yargıçlar ise
kendilerini hukukun bağımsız temsilcisi değil, devletin memuru olarak görmeye
devam etti.
Bu sürecin toplumsal
hafızadaki yansıması tam bir “hafıza kırımı”dır. Bugün halkın %90’ı “Hanefiyim”
der ama Ebu Hanife’yi tanımaz. Bilenlerin ekseriyeti de onu sadece bir “ilmihal
hocası” zanneder. Bu tesadüfi değil, bilakis iktidarların bilinçli ehlileştirme
operasyonunun başarısıdır.
Yüzyıllar boyunca
medreselerde toplumun enerjisi “büyük siyaset”ten (adalet, kamu malı, yönetim
ahlakı) uzaklaştırılıp, “küçük siyaset”e (beden, ritüel detayları) hapsedildi.
Bu yüzden bugün İslam toplumları, inancı ve dindarlığı şekli şartlarıyla tanımlanan
ibadetlerle ölçerken, namaz kıldığı caminin önünde haksızlık yapanı, kamu
malını çalanı veya zulmedeni dinin asli konusu değilmişçesine görmezden
gelirler. Çünkü alnı secdeye giderken, vicdanı ayağa kalkamayan bir dindarlık
yerleşti. Ritüelleri kusursuz, ama ahlakı felçli bir toplum oluştu.
Bu, Ebu Hanife’nin değil,
onun mezhebinin bedenini kurtarıp, ruhunu devlete rehin veren, yani hukuk
okulunu ehlileştiren devletçi ulemanın zaferidir.
ZİNDANDAKİ MESAJ
Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın
devasa bir türbesi vardır. Sultanlar yüzyıllardır oraya gidip dua ederler. Ne
büyük ironidir ki; o türbede yatan adam, o sultanların atalarının
adaletsizliklerine boyun eğmediği için öldürülmüştür. İslam dünyası, Ebu
Hanife’nin “cesedini” kutsadı ama “fikrini” gömdü. Bunun sonucu olarak İslam
dünyasında adaletin, devletin lütfu değil, bedel ödemeyi göze alanların söke
söke aldığı bir hak olduğu bilinci yerleşemedi.
Bugün İslam dünyasının
kurtuluşu; yeniden Ebu Hanife’nin zindandaki o yırtık gömleğini giymekle; yani
“sivil, bağımsız ve sorgulayan aklı” yeniden kuşanmakla mümkündür.
Sokrates hala konuşmaya
devam ediyor; çünkü Batı ona kulak veriyor. Ebu Hanife’nin sesi ise kısıldı;
çünkü biz onu dinlemedik, duymadık, anlamadık; sadece türbesini ziyaret ettik.
O sesi yeniden açmak, İslam dünyasının 21. yüzyıldaki varoluşsal ödevidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.