Doksanlı yılların ilk yarısı bitmek üzereydi. O tarihte işim ve evim Ankara’daydı. Bakanlıklar semtinde, Yargıtay binasının tam karşısında bulunan reklam ajansımda mesai bitmiş, ekibimin çoğu çıkmıştı. Resepsiyon görevlisi arkadaşım, apar topar odama daldı ve yarı endişeli ses tonuyla “iki asker sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” deyiverdi. 7-8 dakikalık yürüyüş mesafesinde olsa da Genelkurmay’dan birileri haber vermeden sizi ziyaret ediyorsa, ortada bir tuhaflığın olduğu kesindi.
Yanlarına gittim ve resepsiyonda
bekleyen konukları odama davet ettim. Üniformalarından kurmay albay olduklarını
gördüğüm ziyaretçilerimin vücut dillerinde tehditkâr bir hava yoktu; aksine
fazlaca kibar davranıyorlardı.
Terörün zirve yaptığı yıllardı.
Sınır ötesine yapılan askeri operasyonlar, büyük şehirlerde ve turizm
merkezlerinde patlayan bombalar, şehitler, yaralılar… Neredeyse örtülü bir
savaş sürüyordu. Medya, asker, polis, öğretmen onlarca insanın üzücü hikayelerini
ve “Beyaz Toros” haberlerini aktarmakla kalmıyor, bölünme korkusu pompalandıkça
pompalanıyordu.
Davranışlarından daha kıdemli
olduğu anlaşılan kır saçlı, uzun boylu kurmay albay ziyaret sebeplerini izah
etmeye başladı: “Terörle mücadelede yaralanan Mehmetçiklerin uzun süreli tedavi
ve bakımları için ilave kaynağa ihtiyacımız var. Sizin, sektörün en
büyüklerinden biri olduğunuzu öğrendik. Belki bize bir yol tavsiye edersiniz
diye geldik.”
“Muhtemelen benim re’sen emekli
edilmiş bir muvazzaf subay olduğumu bilmiyorsunuzdur?” diyerek sohbeti
başlamadan sonlandıracak oldum. Bu sefer, daha genç gözüken albay: “Tam tersine
komutanım, size yapılan hukuksuzluğu iyi biliyoruz. Ama ordunun hassasiyetlerini
ve devletin dilini daha iyi aktarırsınız diye öncelikli olarak sizi ziyaret
etme kararı aldık” dedi.
Beni kalbimden yakalamışlardı. İki
konuğuma, iyi bir iletişim kampanyasının hakikati anlatması gerektiğini,
gazilerle birebir konuşmama imkân sağlanırsa, bir kampanya çalışabileceğimizi
anlattım. Gazilerle konuşacak, notlar alacak, belki bazı prova çekimler yapacak
ve kendilerine fikrimi ve aşamalarını sunacaktım.
Bir sonraki hafta GATA’nın kapıları
bana açıldı. İki üç günümü geçirdiğim askeri hastanede gördüğüm manzaranın bir
iletişim kampanyasında kullanılabilmesi mümkün değildi. O hakikat, topluma
gösterilebilecek bir hakikat değildi.
Muhataplarıma düşüncelerimi
anlattım. Yapılması gereken, bir reklam kampanyası değil, medya kampanyası
olmalıydı. Hiçbir şey gösterilmeden medyada bir yardım kampanyası
başlatılmalıydı.
Birkaç hafta sonra, Ankara
Gazeteciler Cemiyeti öncülüğünde, TRT’nin de desteklediği iki günlük
“Mehmetçikle Elele Kampanyası” başlatıldı. Kısa sürede toplanan 2,5 trilyon
lirayı aşkın bağışın kuruşuna dokunmadan TSK Elele Vakfı kuruldu. Bu parayla
birkaç yıl sonra da Bilkent’te büyük bir Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi inşa
edildi. Biz de ajans olarak bu merkezin kurumsal iletişim işlerini gönüllü
olarak üstlendik. TSK Elele Vakfı Rehabilitasyon Merkezi sadece ülkemizin
değil, tüm dünyanın kendi alanındaki en önemli merkezlerinden biri oldu.
HAKİKAT VE TOPLUMSAL İKNA
Geçtiğimiz haftalarda, Türkiye
Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Lokman Aylar’ın kendisini dinleyen TBMM
Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyelerine, protez gözünü
çıkarıp masanın üzerine koyarak konuştuğunu okudum medyadan. Sn. Aylar’ın
“Bakın elime aldım gözümü. Niye? Bu vatan toprakları için, bayrak için, sizin
için, millet için…” dediğini Kandıra’daki hücremde öğrendiğimde GATA’da
gördüğüm gaziler geldi hatırıma. Bir kez daha tüylerim diken diken oldu, o genç
insanların yürekleri parça parça eden hikayeleri canlandı.
Vakıf başkanı Lokman Aylar’ın
masanın üzerine ansızın bıraktığı protez gözün, komisyon üyelerinde yaratmış
olduğu şoku tahmin edebiliriz. “Sürece tam destek veriyoruz ama millete kurşun
sıkmış örgüt üyelerinin ellerini kollarını sallayarak gezmeleri ve Öcalan’ın
serbest bırakılması gazileri üzer” dediğinde, komisyon üyelerinin, çözüm
sürecinin ne denli zor olacağını çok daha iyi idrak ettiklerini de
öngörebiliriz.
Ekim 2024’te partisinin meclis grup
toplantısında yaptığı konuşmayla “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan MHP Genel
Başkanı Sn. Devlet Bahçeli de herhalde “hakikatin” ne büyük bir engel olacağını
biliyordu. Buna rağmen muhtemelen, siyasi irade ve medya gücünün etkisine
güveniyordu. Oysa ki, hakikatlerin kitlelerin ruhuna yerleşmesi uzun zaman alır
ve unutulmaları için gereken süre de ondan kısa değildir.
“Terörsüz Türkiye” dediğimizde,
nüfusun yaklaşık yüzde yirmisinin, birinci derecede bir yakınının ölümüne,
yaralanmasına, tutuklanmasına şahit olduğu, çok büyük ve derin bir sorundan söz
ediyoruz. Böyle bir sorunu çözmek elbette zaman alır. Özellikle de hakikatin
tartışılmasını, yeniden yapılandırılmasını veya yeni anlamlarla içinin
doldurulmasını sağlayacak, toplumsal iknayı hedefleyen güçlü bir iletişim
kampanyasını sürece dahil etmemişseniz…
TOPLUM NEDEN İKNA OLMUYOR
Bugünlerde pek çok kişi sürecin ilk
aşamasının tamamlandığını ama ikinci aşamaya bir türlü geçilemediğini
düşünüyor. Bizce bunun üç temel nedeni var:
Birinci neden, sorunun
çözülebileceğine ilişkin inancın düşük olması. Kasım 2025 tarihli “Kürt
Meselesi, Toplumsal Barış ve Çözüm Algısı” adlı Veri Enstitüsü raporuna göre
ülke nüfusunun %64’ü, on yıl sonra bile sorunun çözülmüş olabileceğine
inanmıyor. Aynı araştırmaya göre, nüfusun sadece %21’i PKK’lıların silah
bırakmasından sonra eve dönmelerini destekliyor. %41’i ise kesinlikle eve
dönüşe karşı çıkıyor.
İkinci neden, ABD ve İsrail gibi
dış güçlerin çıkarlarının sürecin önünde engel olduğuna inanılıyor olması.
Araştırmaya göre, nüfusumuzun %69’u tam olarak böyle düşünüyor. Neredeyse her 3
kişiden 2’sinin inancı bu yönde. Aralık ayı boyunca yaşanan bazı gelişmelere
bakınca, toplumun bu düşüncede olmasına hak vermemek zor: Suriye merkezi
yönetimiyle SDG’nin ülke yönetiminin şekli ve geleceği konusunda uzlaşmayı hala
başaramamış olması… SDG ile İsrail arasında bazı iş birliklerinin olduğuna
ilişkin medyaya yansıyan haber ve yorumlar… IŞİD’in bir tehdit olarak yeniden
ve sürpriz biçimde yükselmekte olduğuna ilişkin emareler…
Türkiye’nin, Suriye’nin toprak
bütünlüğüne ve üniter devlet yapısına bu denli odaklanması, Suriye’de istikrar
sağlanmadan ülkemizde istikrarın mümkün olamayacağı gerçeğine dayanıyor. Zaten,
“Terörsüz Bölge” söylemi de bu sebeple geliştirildi. İç cepheyi tahkim ederek
güvenlik ve istikrar getirecek bir “Terörsüz Türkiye” vizyonu doğal olarak
ulusal sınırların dışında da terörden arınmış, demokratik istikrara ve modern
hukuk düzenine kavuşmuş bir bölgeyi gerektiriyor.
Sürecin ikinci aşamaya geçemediğine
inanılmasının üçüncü nedeni ise siyasi iktidarın niyetine ilişkin toplumda var
olan derin kuşku. Yine araştırmaya göre, vatandaşların %59’unun, iktidarın
seçim kazanma hedefiyle Terörsüz Türkiye sürecini gündeme getirdiğine
inandığını gösteriyor. Toplum sürecin önündeki en büyük engel olarak iktidarı
görüyor ve iktidar bileşenlerinin samimiyetine inanmıyor! İktidarın
samimiyetine inananların oranı sadece %21! Araştırmanın en düşündürücü tarafı
şu: AK Parti seçmenlerinin %45’i, MHP seçmenlerinin %31’i ve DEM seçmenlerinin
%55’i iktidarın süreci sadece kendi siyasi emelleri için başlattığına inanıyor!
ÇÖZÜM ARAYIŞI MI, SEÇİM YATIRIMI
MI?
Dünya yeni bir paylaşım savaşına
doğru sürüklenir ve içinde bulunduğumuz ittifaklar çatırdarken, biz de elbette
öncelikle ülkemizin güvenlik içinde olmasını istiyoruz. Bu amaçla, bir yandan
“iç cepheyi sağlamlaştırma” hedefi önümüze koyuluyor ama bir yandan da siyasi
rakipleri saf dışı etmek, demokratik siyasi rekabet şartlarını ortadan
kaldırmak için, yargı başta olmak üzere, tüm devlet kapasitesi kötüye
kullanılıyor; toplumsal güveni ve ekonomik geleceğimizi heba edecek siyasal
kırılmalar tetikleniyor.
Bu önemli kavşakta, Terörsüz
Türkiye hedefinde, toplumsal rıza üretimi sağlanmadan bir sonraki aşamaya
geçilemeyeceği artık daha net biçimde anlaşılıyor. Öncelikli olarak, iktidar
blokunun tam bir uzlaşma ve fikir birliği görüntüsü verebilmesi, yol haritasının
da şeffaf şekilde ortaya konabilmesi gerekir. İktidarın toplumu “barış
isteyenler ve istemeyenler” diye ayrıştırmaktan vazgeçmesi de şart. Bütün
bunlar sağlansa bile, sadece siyasi elitler arasında yapılan bir anlaşmayla
rıza üretimi sağlanamaz. Aynen Sn. Türkan Elçi’nin dediği gibi, “Toplumsal
barış, bir araya gelen birkaç aktörün uzlaşısından ibaret değildir.”
Hele ki, bu yolla iktidar kendi
gücünü koruyup mutlaklaştırmayı hedeflemeye devam ettikçe Terörsüz Türkiye için
şart olan toplumsal rızanın üretilemeyeceği de aşikâr hale geliyor. Böyle devam
edilirse, bu durum iç cepheyi tahkim söylemini boşa çıkarmakla kalmayacak, dış
güçlere verilecek yeni tavizlerin de kapısını aralayacaktır.
Doğru olan, muhalif seslere
ciddiyetle kulak vererek bu köklü sorunun aceleye getirilmiş “çözümünden” uzak
durmak, ama, sabırla ve samimiyetle toplumu ikna edecek süreçleri planlamaktır.
Taşıdığı bütün olumsuz yüklere rağmen, bu sürecin başarıya ulaşma ihtimali
vardır ve bu konuda ülkedeki herkese görev düşmektedir.
Terörün sonsuza kadar bitmesi bu
ülkede yaşayan herkes için o kadar vazgeçilmez bir hedeftir ki, bu yoldaki her
destek, her katkı değerlidir. CHP lider kadrosunun Komisyon’a katılması, bu
konuyu bir muhalefet alanı olarak görmeyip sorumlu davrandığının kanıtıdır.
Buna rağmen, “Bu süreçte demokrasi pazarlığı olmaz” gibi, CHP’nin sorunun
kalıcı çözümüne yönelik taleplerini dışlayan yaklaşımlar, süreçte muhalefetin
desteğinin vazgeçilemezliğini görmezden gelmek ve toplumsal barış hedefine
darbe vurmaktır.
Yeni bir yılın başlangıcında
“Terörsüz Türkiye” kelimelerinin içlerini nasıl dolduracağımız, bir sonraki
aşamaya geçip geçemeyeceğimizi belirleyecek:
Bizim istediğimiz doğrultuda
davranmıyorlar diye, Kuzey Suriye’ye yeni bir operasyon daha mı yapacağız,
yoksa kendi yumuşak gücüne, hukukuna ve demokrasisine güvenen büyük bir ülke
olarak, sabırla, adım adım toplumsal barış hedefine mi yürüyeceğiz?
“Terörsüz Türkiye” projesi yaklaşan
seçimi kazanma yolunda iktidarın bir propaganda aracı olarak mı kalacak, yoksa
bu derin sorunu kökünden çözüp, ulusal birliğimizi tartışılmaz hale mi
getireceğiz?
İkisi birden olmayacak… Ya biri ya
diğeri…
COĞRAFYAMIZ DA ENGEL
Türkiye’nin bir parçası olduğu
Ortadoğu coğrafyası, dün olduğu gibi bugün de dünyanın en istikrarsız, en
kaotik bölgesi. Bu bölge tüm dünyadan terör saldırılarıyla, iç savaşlarla,
faili meçhul cinayetlerle ve suikastlerle net biçimde ayrışıyor.
Bir diğer ifadeyle bu bölge, normal
olmayan ölümlerin en çok görüldüğü tekinsiz bir bölge. Tarih boyunca aşiretler,
kavimler ve milletler bu bölgede varlık sürdürebilmek için tetikte olmak
zorunda kalmış. Bugün de öyle!
Büyük çoğunluğumuzun, içinde
yaşadığımız bu coğrafyayı sürekli tehdit üreten, geleceğe dair plan yapmanın
neredeyse imkânsız olduğu, düşmanlarla dolu bir coğrafya olarak algılaması
normal. Parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin hemen hemen hepsinin,
terörü bitirmek üzere aynı masanın etrafında toplandığını gördüğümüz halde ikna
olmakta zorlanıyor oluşumuz, biraz da bu coğrafyanın kadim hakikatlerinden. Bu
coğrafyayı kitlelerin zihninde tehlikesiz ve öngörülebilir hale getirmedikçe
kimseyi ikna edemezsiniz; kolay kolay.
İKNA KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ
Devasa bir ikna krizinin yaşandığı
ortada. Üstelik zaman geçtikçe toplumsal destekte gerilemeler de yaşanıyor.
Örneğin PanoramaTR’nin Aralık ayındaki “Türkiye’nin gündemi ve Risk Analizi”
raporu süreci desteklemeye devam edenlerin oranının %56 seviyesine indiğini
gösteriyor. Bu oran Temmuz ayında %61 düzeyindeydi.
İnsanlar kesin kanıtlarını
görmedikçe, büyük sorunların çözülebileceğine gerçekten inanmazlar. İkna için
bir yandan kapsayıcı bir vizyon, diğer yandan duygulara hitap eden iletişime
ihtiyaç vardır.
Sürecin bir sonraki aşamaya geçerek
tamamlanması ve çatışmanın tarihe karışması için gerekli siyasi vizyon
güvenlikten ibaret olamaz. Özünde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan
haklarına saygıya dayalı bir kader birliği olmayan vizyon, her halükârda sakat
kalır. Bu nedenle, Kürtlerin kendilerini eşit ve onurlu vatandaş olarak
hissedebilecekleri, siyasi temsil hakkını esas alan bir demokrasi vizyonu ikna
krizinin aşılmasının birincil şartıdır.
Bununla birlikte, toplumun
hafızasında duran hakikatlerin ortak gelecek ve kader birliği adına bir
ütopyaya dönüşebilmesini sağlamak gerekir. Gidilmekte olan hedef konusunda
şeffaf ve samimi bir dilin kullanılacağı, muhalif çevrelerin sesini ve
taleplerini dikkate alan, uzun süreli ve kapsamlı bir iletişim kampanyası,
profesyonel ellerde planlanıp uygulanmalı. İkna krizinin aşılmasının yolu
budur. Aksi halde küçük bir siyasi partinin muhalefeti bile süreci
durdurabilir.
Peki, böyle bir kampanya
stratejisinin ilk aşaması ne olmalı? Örneğin, ülkemizde son dönemde yaygınlaşan
ve derinleşen en büyük korkudan başlanabilir. Çünkü, Terörsüz Türkiye, sıradan
vatandaş için, her şeyden önce, korkusuzca yaşanabilecek ülke demektir.
90’lı yılların ortasında “iki asker
sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” cümlesi toplumun bir
kısmı için ciddi bir tedirginlik kaynağıydı. Doksanlar geride kaldı; iktidar,
güç dengeleri, siyasi atmosfer değişti ama, vatandaşın devletle ilişkilerinde
yaşadığı tedirginlik hissi ortadan kalkmadı, tersine daha da derinleşip
yaygınlaştı.
Veri Enstitüsü’nün Ağustos 2025’te
yaptığı “Korkular Araştırması”, ülke nüfusunun %82’sinin “yanlış bir
suçlamayla, haksız yere hapse girmekten korktuğunu” ortaya koyuyor. An
itibariyle ülkemizdeki en yaygın ve en derin korku bu! En net anlatımla, bu korkuyu
üreten ve besleyen siyasi dinamikler, toplumun “Terörsüz Türkiye” hedefine ikna
olmasının önündeki asıl engeldir.
Özünde rıza olmadığı için toplumsal
sorunların çözümünde korku bir ikna yöntemi değildir. 90’larda da değildi,
bugün de değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.