“Devlet bu kez Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bilinçli bir siyaset yürüttü. Süreç devam ediyor ama Rojava’yla birlikte kritik bir aşamadan geçti. Öcalan'ın Rojava yönetimiyle görüşme talebi vardı, bir şekilde görüşmüş olabilirler. Barzani, Talabani, Öcalan'ın içinde yer alacağı, Rojava’nın da ortaklaşacağı yeni bir statü arayışı var. Kürtler artık kendisine oy vermeli"
Sadece iki hafta önce
ülkedeki diğer her dert buharlaşıp uçmuşçasına herkesin sadece Suriye konuşası
vardı. Suriyeli Kürtlerin YPG’si, Arap aşiretlerin Suriye Demokratik Güçleri
(SDG) şemsiyesinden çekilmesiyle birlikte yaşadığı kayıplar, Türkiye sanki nihayet
Kürt sorununu çözmüş gibi bir coşkuyla ele alındı. Sanki Türkiye açısından
mevzu kapanmış, batı final tercihini Ahmed El Şara yönetiminden yaparak
Kürtleri geri dönülmez biçimde terk etmişçesine ileri yorumlara imza atıldı.
Sadece günler geçti ve geçirdiğimiz hafta sonunda SDG yöneticileri Mazlum Abdi
ve İlham Ahmed’in transatlantik ittifakın gözbebeklerinden Münih Güvenlik
Konferansı’nda Batılı liderler tarafından kucaklanması izledik. Fransa
Cumhurbaşkanı Macron’un Mazlum Abdi’ye sarılmasından daha mühim olan kuşkusuz
Abdi ve İlham Ahmed’in Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile birlikte ABD
Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmeye katılmasıydı.
Kürt siyasi hareketinin
önde gelen kadınlarından Sebahat Tuncel ile aslında Münih’teki gelişmelerden
önce randevulaştık. Kendisini geçen hafta Yeni Yaşam gazetesinde kaleme aldığı
‘Emperyalist planlara alternatif çözüm’ yazısını okuduktan sonra aradım. Zira
yazının içinde, Suriye’de yaşananlardan sonra ve İran’da yaşanması muhtemel
şeylerden önce Kürt hareketinin kendi içinde yaptığı tartışmalara dair ipuçları
vardı. Bir anlamda ‘emperyalizmle iş birliği’ tartışmasını kamusal alana
taşımış oldu. Daha fazlasını ise burada okuyacaksınız. Sebahat Tuncel’e göre
Orta Doğu’da yeni dizaynın arkasında da asıl olarak, aynı yüz sene önce olduğu
gibi İngilizler var.
Küresel güçlerin bölgesel
hesaplarının enkazının sadece Suriye ile sınırlı kalmayabileceğini anlatırken
Tuncel, Suriye’de son bir ayda yaşanan gelişmeler esnasında Türkiye’deki
‘süreç’in kopma noktasına geldiğini söyleyen ilk siyasetçi oldu belki de. Tuncel’deki
bilgiye göre Öcalan’ın SDG yönetimine önerilerini iletmesi de Suriyeli Kürtlere
yönelik saldırıların durdurulması da ‘bir biçimde’ sağlandı. Detayları
bildiğini ancak üstü kapalı biçimde paylaşmayı tercih ettiğini düşündüren
cümlelerini ilerleyen satırlarda okuyacaksınız.
Öcalan’ın SDG'nin İsrail
ile ilişkisi hakkında aslında ne düşündüğünü, ‘demokratik Orta Doğu
konfederasyonu’ formülü ile ne kastettiğini Sebahat Tuncel’in yorumuyla
öğreneceksiniz.
Sebahat Tuncel bugün DEM
Parti yönetiminde değil ama Kürt hareketi açısından DEM Parti kadar önemli olan
‘Özgür Kadınlar Hareketi’ TJA’nın yöneticilerinden. Daha önce HDP ve DBP’de eş
başkanlık yaptığını ve Kobani davasından yedi buçuk yıl hapis yattıktan sonra
2024’te serbest kaldığını bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Kuzeydoğu Yönetimi Dış
İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve
Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun da olduğu heyet
ile Münih Güvenlik Konferansı’nda
“Kadın örgütlenmesinin
çatısı TJA, erkek egemenliğine karşı ortak mücadele alanı”
-Şöyle bir durum var;
Gültan Kışanak, Ayla Akat Ata ve siz DEM Parti’nin öncülü olan partilerin kadın
yöneticileri olarak Kobani davasından yatıp çıktıktan sonra Özgür Kadınlar
Hareketi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz TJA içinde (Tevgera Jinên Azad) çalışmalarını
sürdürüyorsunuz. Hem Suriye’de son yaşananların ardından Rojava meselesine
dikkat çekmek hem de Öcalan’ın özgürlüğü için düzenlenen mitinglerde TJA önemli
rol oynuyor. TJA’nın fonksiyonunu siz nasıl tarif edersiniz?
Siyasi partide, sendikada
ya da bağımsız kadın örgütlenmelerinde, yerel yönetimde, ekoloji hareketinde
çalışan bütün kadınların oluşturduğu ortak bir çatı örgütlenmesi TJA. Benim
için HADEP’ten itibaren hep kadın çalışması esas çalışma oldu. O yüzden de cezaevinden
çıkınca burada siyaset yapmayı çok daha önemsedim. “Demokratik ekolojik kadın
özgürlükçü paradigma” diye ifade ettiğimiz paradigmanın kadınlar açısından ne
ifade ettiğini, erkek egemenliğine karşı kadınlar olarak nasıl mücadele
edeceğimizi, bunun pratik politikasını nasıl geliştireceğimizi tartıştığımız ve
bunu koordine ettiğimiz bir yer TJA. Ve ben de TJA’nın yönetiminde yer
alıyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi Gültan Hanım’ın, Ayla Hanım’ın ve daha
pek çok arkadaşımızın yıllarca siyasi mücadele içinden süzülen bir deneyimi
var. O deneyimin de verdiği bir özgüven de oluyor aslında. Milletvekilliği
yapmış olmanın bir tanınırlığı, toplumsal karşılığı da olunca o açıdan daha çok
öne çıkıyor gibi görünüyoruz bizler. Ama belki çok popüler olmayan ya da
isimleri bizler kadar bilinmeyen çok arkadaşımız var. TJA’da çalışan binlerce
kadından bahsediyoruz şu an.
“Öcalan inançların
toplumdaki yerini demokratik ekolojik bir yerden yorumluyor”
-Kürt siyasi hareketi
içinde yer alan kadınlar açısından seküler siyasi hat hayati bir konu olageldi.
Abdullah Öcalan’ın bu konudaki müktesebatı yadsınamaz. Ancak gelinen noktada,
devletin ‘Terörsüz Türkiye’ diye kodladığı son bir buçuk yıllık süreçteki söylemlerine
baktığımızda Öcalan’ın zamanın ruhuna uygun ve muhafazakarların ruhunu
okşayacak vurguları dikkat çekmeyecek gibi değil. Söylemlerinde muhafazakâr
kitlelere hitap etme hedefiyle bazı ince ayarlar yapıyor gibi. Öcalan bu
dönemde bir aktör olarak etkisini sürdürmek için seküler düzen vurgusunu biraz
arka plana atmış olmadı mı?
Aslında bence dilinde bir
değişiklik yok. “Dine devrimci yaklaşım” diye bir değerlendirmesi vardı daha
önce. Sayın Öcalan bütünsel okunan birisi değil. Savunmalarını okuyanlar
aslında bu dilin yeni olmadığını, seküler bir Orta Doğu, kadın özgürlüğü perspektifiyle
bir Orta Doğu perspektifi olduğunu bilir. O açıdan bir dil değişimi yok. Ama
inanç meselesini de önemseyen bir yerden bir dil kuruyor. Orta Doğu halkları
açısından da dünya halkları açısından da inanç önemli bir yerde duruyor. İlk
toplumsal örgütlenme bile inanç etrafında olmuş. Dolayısıyla siz inancı
reddedemezsiniz. Ama bu inancın dincilik diye tarif edebileceğimiz tarafını da
eleştiriyor, aynı mezhepçilik gibi. İnançların ya da mezheplerin birer iktidar
biçimine dönüşmesini ve başkasına yaşam alanı tanımaması halini hep
eleştirdi.
Tabii ki Türkiye’de de
çok farklı inanç yapıları var; Alevi var, Sünni var, Ezidi var, Hristiyan var,
Arap Alevileri var, Türkmen Alevileri var. Bu farklı inanç yapılarının bir
arada yaşayabileceği bir şey nasıl mümkün olur? Bu soruya yanıt ararken sık sık
Medine Sözleşmesi’ne atıfta bulunur. Yani insanların inançları ne olursa olsun
bir hukuk çerçevesinde bir arada yaşayabileceği yaklaşımını benimser. Hatta bu
son manifestosunda Hazreti Muhammed’in Tevhid ilkesine atıfta bulunarak o
birliğin esas itibarıyla toplumsal, komünel yapıdaki rolünü anlatmaya
çalışıyor. Dolayısıyla bu inançları kabul etmek de inançların devrimci yorumu
belki de. Yani birbirlerinin hayatlarına müdahale etmeden dinin radikal
yorumuna karşı dini, demokratik ekolojik bir taraftan yorumlamak. IŞİD gibi, El
Kaide gibi zihniyetleri biz inanç olarak göremeyiz. Bunlar radikal yoruma
sığınarak başkalarının yaşama hakkını tanımayan bir yerde duruyor.
“Orta Doğu'nun yeni
dizaynında da İngiltere siyaseti yine belirleyici”
“Suriye'de çözümsüzlük
siyasetinin yaratılmasında rol oynadılar”
-Biraz önceki sorumu
sadece Türkiye’deki sağ muhafazakâr iktidar bloğu üzerinden sormadım. İki hafta
önce bu köşe için söyleştiğim Doç. Dr. Arzu Yılmaz zamanın ruhunu “Orta Doğu’da
kurulan yeni Sünni eksen” gibi bir yerden anlattı. Keza Remzi Kartal geçen
hafta Yeni Yaşam’a verdiği mülakatta benzer bir analiz yaptı. Cihatçı ya da
işte Selefi gelenekten gelen radikal Sünni grupların batı sistemi tarafından
normalize edilmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durum Kürt hareketi
açısından ne ifade ediyor, edecek?
Orta Doğu’da inanç
merkezli, mezhep merkezli siyasetin çok derin olduğu ortada. İran’a yönelik
müdahale de aslında bir şekilde bununla alakalı; Şii bloğa karşı Sünni bloğu
örgütlemek. Aslında Orta Doğu’ya uzun süredir bu şekilde müdahale ediliyor.
Orta Doğu’ya yönelik müdahale yeni değil, yüz yıllık bir mesele. Tarihçi
değilim elbette ama benim okumalarımda ortaya çıkan şey özellikle İngiltere
siyasetinin bu konuda çok etkili olduğu. ABD aslında gerçek anlamda İran
Devrimi’nden sonra müdahil oluyor. Osmanlı’nın dağılması sırasında İngiltere
ile birlikte Fransa’nın da İsrail’in de etkisi var. Hatırlayın, Osmanlı’dan
sonra 22 Arap ulus devleti ortaya çıktı ama Filistin toprakları da İsrail’e
tevil edildi. Bakın bugün Gazze meselesini tartışıyoruz. Bunun kökenlerinde
İngiliz politikaları vardır. Bugün yaşananları 1917’deki Balfour
Deklarasyonu’ndan bağımsız ele alamayız. Suriye’ye yönelik müdahale de yine
oralardan başlıyor. Bugün biz Kürt sorunundan, Kürdistan sorunundan
bahsediyorsak yine İngiltere’nin buradaki rolü belirleyicidir.
Mazlum Abdi ve Fransa
Cumhurbaşkanı Macron, Münih Güvenlik Konferansı’nda
“Şara belli ki önceden
eğitilmiş gelmiş”
“Emperyalistler onu
‘Esad'a karşı kabul edilebilir lider’ olarak karşımıza çıkarttı”
-Bugün Suriye’de
yaşananlarda size göre ABD ve İsrail’den çok yine Britanya’nın mı etkisi
var?
Bence hâlâ öyle. Son
süreçte de çözümsüzlük siyasetinin yaratılmasında İngiltere olumsuz rol oynadı
bence. Mesela Ahmed El Şara birdenbire nereden çıkıverdi? Sakalını kesip takım
elbise giydirince bir anda o kişi hemen demokrat ve özgürlükçü birisi olmuyor,
zihniyeti devam ediyor. Onu emperyalistler Esad’a karşı, kabul edilebilir bir
lider olarak karşımıza çıkarttılar. Öncesinden de belli ki eğitilmiş
gelmiş.
Rojava’daki bütün bu 100
yıllık geçmişe baktığında Fransızların da orada bir etkisi var. Bu yaşananlar
biliyorsunuz Sykes Picot Anlaşması’nın güncellenmesi bağlamında çok
tartışılıyor. Bence bu, yabana atılır bir tartışma değil. Kürtlerin
coğrafyasını dörde bölen şey de odur, gizli anlaşmalarla şekillenen bir şeydir.
Bu durum şimdi de yeni bir anlaşmayla yeniden dizayn ediliyor. Suriye’de
yaşananları son birkaç ayla ifade etmeye çalışırsak eksik kalır. Suriye’ye
aslında 2011’den beri müdahale ediliyor.
“Rojava’da Kürtlerin
emperyalistlerle ittifakı taktiktir, stratejik değil”
“Güvendikleri için
kurmuyorlar o ilişkileri”
-Batının müdahalesine
dönük tarihsel okumanıza itirazım yok ancak sizin bugün “emperyalist projeler”
olarak atıf yaptığınız süreçlerin başat aktörleri düne kadar Suriye’deki
Kürtleri kendi projelerindeki ‘ana aktör’ olarak gördü. Bu aktörler dün SDG’ye
yatırım yaparken ‘emperyalist’ değil miydi? Kürt siyaseti kendi içerisinde bir
eleştiri veriyor mu bu hususta?
Rojava yönetimindeki
Kürtler, ABD, İsrail, Rusya ve birçok ülkeyle ittifak ve ilişki kurarken
bunların bir kısmını stratejik, bir kısmını da taktik ittifaklar olarak
gördüler. Kürtler esas olarak halklarla stratejik ittifaklar kuruyor. Sosyalist
güçlerle, ezilen emekçilerle stratejik ittifaklar kuruyor. Emperyalist güçlerle
ittifakları ise daha taktik. Yani onlara çok güvendikleri için kurmuyorlar bu
ilişkileri ya da ittifakları. Ama en nihayetinde Orta Doğu’da bu güçlerle
ilişki içerisinde girmeden yürümeniz zor. Diplomasinin gereğidir bu. Türkiye de
bugün birçok ülkeyle ilişki ve diyalog içerisinde, olmak durumda. Ama burada
Kürtler açısından en önemli şey bu ilişkilere tamamen güvenmek yerine
çıkarların ortaklaştığı bir yerden siyaset yürütmek.
Kürtler eskiden beri hem
ABD’nin hem İsrail’in hem İngiltere’nin hem de Fransa’nın rolünü stratejik
olarak ele almadılar. Bu ilişkiler zorunluydu. ABD de IŞİD’le mücadelenin bir
parçası olarak SDG’ye ve Kürt siyasetine yaklaştı. Ama Kürtler orada başka bir
hayat kurdular. Sadece IŞİD’e karşı mücadele ile yetinmediler, aynı zamanda
demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü, sosyalist bir yaşam örmek istediler.
Kendi geleceklerine kendileri karar vermek istediler. O savaş koşullarında
öylesi bir hayat inşa ettiler.
Türkiye çok uzun süre
ABD’ye de İsrail’e de “Kürtlerle değil bizimle iş yap” diye baskıda bulundu.
Esad’ın bir günde çıkıp gitmesi dikkat çekici değil mi? Bir günde boşalttılar,
hiç direniş olmadı. Bu şunu gösteriyor; aslında iktidar Ahmed El Şara’ya teslim
edildi ve yeni bir politika belirlendi. Kürtlerle de yeni bir ilişki kuruldu.
Hatırlarsanız 1 Nisan anlaşması yapıldı, Kürtlere karşı bir saldırı olmadığında
da Kürtler kendi mahallelerinin savunmasını alacaklardı. Çünkü Suriye’de hâlâ
şöyle bir sorunsal var; Kürtler de Araplar da Aleviler de Dürziler de hâlâ
saldırı altında, yani güvenli bir ortamda yaşamıyorlar. Bu halkların güvenliğe
ihtiyacı var. İkincisi, mesela 10 Mart Mutabakatı'yla Kürtler aslında hem kendi
kendini yönetmek hem de demokratik bir Suriye Cumhuriyeti’nin de yönetiminde
yer almak konusunda samimiyetlerini ortaya koydu. Buna açıkça da deklare
ettiler.
“Suriye'de devreye giren
çözümsüzlük siyaseti Şara'nın değil Türkiye'nin”
-Deklare ettiler ama
entegrasyon konusunda ayak dirediler. Saldırı altında kalana kadar
taahhütlerini tam olarak yerine getirmediler.
Bu doğru değil. Zaten
bakın bu devletlerin en temel stratejisi nedir? Bir yalanı doğruymuş gibi
toplumlara yaymak. 10 Mart Mutabakatı'nın uygulanamamasında Kürtlerden çok Şam
yönetiminin sorumluluğu var. Türkiye de bunu aslında çözümsüzlük siyasetin bir parçası
haline getirdi. Hakan Fidan’ın Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’ndan çok,
Suriye’nin İçişleri Bakanı gibi davranması boşuna değil. Türkiye, çok uzun
süredir Suriye politikasını kendi iç meselesi olarak gördü. Türkiye’deki çözüm
süreciyle de bağlantılı olarak ele aldı. Devamlı “SDG de silah bırakacak”
denildi. Yani Türkiye, içeriyle birlikte devamlı orayı konuştu. Dolayısıyla da
Suriye’de esas itibarıyla Ahmed El Şara’nın değil Türkiye’nin çözümsüzlük
siyaseti devreye girdi.
“Türkiye'nin ‘Kürtler
masadan en az şeyle kalksın’ stratejisi var”
-ABD Başkanı Donald
Trump’ın söylemlerinden Suriye’de Şara yönetiminin gayrı resmi garantörü olarak
Türkiye ve Suudi Arabistan’ı gördüklerini anlıyoruz. Katılır mısınız?
Ahmet El Şara’yı
Türkiye’nin çok desteklediği ve onun politikasında belirleyici olduğu gerçeği
ortada. Tabii ki Suudi Arabistan’ın da rolü var. Bir Sünni hat oluşturma hedefi
yabana atılır bir durum değil. İşte o Sünni blok içerisinde Türkiye’ye de rol biçildi.
6 Ocak’ta Paris’te İsrail ile Şam yönetimini buluşturan anlaşma yapılırken evet
Türkiye belki masada yoktu ama orada Türkiye’ye Kürtlere yönelik saldırıda
yeşil ışık yakıldı. Bu da Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere yönelik
politikasından, Suriye politikasından bağımsız ele alınamaz. Şimdi “Türkiye iç
barışını yapmaya çalışırken Suriye’deki Kürtlerle çatışmayı neden destekliyor?”
diye soracaksınız. Esas itibarıyla Türkiye’nin çok uzun süredir Kürtlerin hak
ve özgürlükler noktasında en az şeyle masadan kalkması yönünde bir stratejisi
var. Dolayısıyla da bu tutum onlar açısından çelişki gibi görünmüyor. Aslında
Kürt karşıtı siyasetinin bir şekilde güncellenmesidir bu. Kürtlerin
kazanımlarını ortadan kaldırmaya dönük bir yaklaşımdır. Ama Kürtler buna direndi.
Dünyanın her yerindeki Kürtler ayağa kalktı.
“Barzani, Talabani,
Öcalan'ın içinde yer alacağı, Rojava’nın da ortaklaşacağı yeni bir statü
arayışıdır bu”
-Orada en çok dikkat
çeken şey Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Başkanı Mesud Barzani’nin
tavrı oldu ki sizin Barzani’nin politik hattına yönelik eleştirileriniz
bilinir. Barzani’nin Rojava yönetimine arka çıkması ve müzakere masasını
kurması size sürpriz oldu mu?
Bence sürpriz değil.
Siyaseten eleştirilerimiz ayrı. hâlâ çizgi olarak başka bir perspektiften
bakıyoruz doğal olarak. Ama Kürtlerin birliği açısından baktığımızda bu başka
bir şey. Mesud Barzani de son gelişmeleri kendisine tehlike olarak gördü. Sayın
Barzani konjonktürü okuyan birisi. Bafıl Talabani de keza. Rojava’daki
Kürtlerin kazanımları ortadan kalkarsa sıranın Başûr’a, yani Irak Kürdistan’ına
da geleceğini öngörerek bu tehdidi ortadan kaldırmak istediler. Rojava’daki
kazanımlar Kürtler açısından çok hassas ve duygusal bir konu. Bu süreçte
İran’dan Rojava’ya nerede olursa olsun Kürtlere yönelik bir saldırı bütün
Kürtlere yönelik olarak algılandı. Bu kolektif bir iradedir. Hatırlayın,
2014’teki Kobani direnişi sırasında da böyle olmuştu. Bütün dünyadaki Kürtler
ve Kürtlerin dostları ayağa kalkmıştır. Rojava belki en küçük parça Kürtler
açısından ama kuvvetli bir duygu bağı var oranın herkeste. Bu son durumda da
sokak Kürtlere “Birlik siyaseti yapın” dedi. Şimdi birlik zamanı. Sayın
Talabani, Sayın Barzani, Sayın Öcalan’ın da içerisinde yer alacağı, yine Rojava
yönetiminin de belki ortaklaşacağı Kürtlerin hak ve özgürlüklerini güvence
altına alacak bir statü arayışıdır bu Orta Doğu’da.
PKK lideri Abdullah
Öcalan, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafıl Talabani, Kürdistan
Demokrat Partisi (KDP) Başkanı Mesud Barzani
“Öcalan'ın ‘Demokratik
Orta Doğu Konfederasyonu’ diye formüle ettiği şey hâlâ bir ihtiyaç”
-Şimdi bu statü arayışını
siz üç-dört ülkeyi de telaffuz ederek dile getirince, nasıl bir statüden
bahsettiğinize açıklık getirmeniz gerekecek. Barzani federalist bir çizginin
sembolüdür. Sizin de içinde yer aldığınız siyasi hareket ise bağımsızlık hedefinden
vazgeçip ‘demokratik özerklik’ durağında durdu. Siz şimdi KDP, KYB, Öcalan ve
YPG/PYD’nin koordinasyonunda bir statü arayışından bahsettiğinize göre,
‘konfederasyon’ demiş olmuyor musunuz aslında?
Kürtlerin hem kendi hak
ve özgürlüklerinin güvencede olacağı hem de aslında bütün Orta Doğu halklarıyla
birlikte ortak bir gelecek kurabileceği bir düzenden bahsediyoruz. Dediğiniz
gibi Sayın Öcalan, “Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu” diye bir formülasyon
yapmıştı. Evet bu hâlâ bir ihtiyaç. Statüyü biz şöyle tanımlıyoruz; Kürtlerin
kendi bulunduğu yerde eşit yurttaşlık temelinde hem kendi kendini yönetmeleri
hem de yönetime katılmaları. Mesela işte Irak’ta olan. Ya da Rojava’da da
örneğin Kürtler hem kendi kendini yönetecek ama aynı zamanda Suriye
Cumhuriyeti’nin bir parçası olacak. Türkiye açısından da aslında... Kendi
kendini yönetecek.
“Suriye'de Kürtlerin
kurdukları yerel demokrasi henüz tam güvence altına alınmış değil”
-Türkiye kısmına gelmeden
Suriye kısmını bir tamamlayalım. Gelinen noktada, YPG kontrolü altında olan
coğrafyada Kürtlerin kendini yönetmeye devam edip etmeyeceği muğlak. Siz
katiyetle “evet yönetecekler” diyebileceğiniz bir durum görüyor musunuz ki deminki
cümleyi kurabildiniz?
Hayır, tam değil ama
sonuçta Kürtlerin hedefi bu. Rojava’da kurdukları yerel demokrasinin bir
şekilde güvence altına alınması. Bunun da yerel demokrasi yöntemiyle
çözümlenmesi mümkün. 30 Ocak Anlaşması’na giden yolda, süreçler askeri bir iş
birliği çerçevesinde ele alındı. Aslında siyaseten iş birliğine ihtiyaç var ve
halk bunu talep ediyor.
Sayın Öcalan’ın yirmi 27
Şubat çağrısındaki en önemli şeyleri hatırlayalım. Yani PKK’nın ortaya çıkış
koşullarının ortadan kalkmış olması, ulus devlet anlayışın aşılması, devletin
inkâr imha ve asimilasyon politikasının bir şekilde anlamsızlaşmış olmasına
yapılan vurguları. Ama yine de Kürtlerin kimliğinin tanınmasına dönük sorunsal
devam ediyor. Kürt kimliği Türkiye’de hâlâ anayasal olarak inkâr ediliyor. Kürt
kimliğinin eşit yurttaşlık temelinde tanınması ve Kürtlerin yurttaş olarak tüm
haklarının verilmesi gerekiyor. Mesela o zaman Kürtler açısından anadili eğitim
sorunu olmaktan çıkacak.
“Türkiye’de anayasa
değişikliği olmak zorunda”
-Bahsettiğiniz şey bir
anayasa değişikliği gerektirir.
Sonuçta bir anayasal
değişiklik olmak durumunda. Kürtler hukuken dışlandıkları için hakları yok
sayılıyor. Bu devlet Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de olmak zorunda. Eğer
Kürtlerin de devletiyse o zaman Türklere uygulanan hukuk, Kürtlere de
uygulanmak zorunda.
“Hukuk, Kürt siyasetini
dizayn etmek için araçsallaştırılırken toplum itiraz etseydi bugüne
gelinmeyebilirdi”
-Gelinen noktada hukukun
uygulanmasıyla ilgili sorun sadece Kürtlere özgü kalmaktan çıktı. Hukuk ya da
anayasa Türkler için de askıya alınabiliyorken bu tartışmayı sadece Kürtler
üzerinden yapmak biraz fazla eski dönemin kodlarıyla konuşmak olmuyor mu?
Doğru. Ama buraya
Kürtlere yıllardır uygulanan kriterler üzerinden gelindi. En başta Kürtler
nedeniyle hukuk bu kadar araçsallaştırıldı. 2009’dan beri iktidar, hukuku Kürt
siyasetini dizayn etmenin bir aracı olarak değerlendirdi. O zaman toplum buna
kolektif olarak itiraz etseydi bugüne bu şekilde gelinmeyebilirdi. Bakın biz
cezaevindeyken KCK davalarının altında imzası olan FETÖ üyesi hâkim ve savcılar
yan hücremizde kalıyordu. Çok ilginç diyaloglarımız oldu.
“Cezaevinde yan
hücremizde FETÖ üyesi hâkim ve savcılar kalıyordu, ilginç diyaloglarımız oldu”
-Yürütmüş oldukları
operasyonların bu ülkenin bu noktaya gelmesinde ne kadar etkili bir rol
oynadığına ilişkin bir uyanış ve onunla birlikte gelmesini bekleyebileceğimiz
bir pişmanlık emaresi gördünüz mü bu kişilerde?
Kendi içlerinde ne
değerlendirdiklerini bilemiyorum. Ama mesela bizim yan hücremizde HSYK’ya aday
olmuş bir kadın hâkim vardı. O da artık sistemin mağduru haline gelmişti. Bazen
bize kendi yaşadıkları hukuksuzluğu anlatıyordu biz de ona “Eğer sizler Kürtlere
karşı siyasal davranmasaydınız bugün burada olmayacaktınız, Türkiye adaleti de
bu halde olmayacaktı” diyorduk. Onlar hâlâ devlete hizmet ettiklerini
düşündükleri için “Bu devlet bize bunu nasıl bunu yapar” gibi bir ruh hali
içindeler. Öbür türlü bir farkındalık içindeler mi emin değilim.
“İran'da halklar,
emperyalist müdahale olmadan güçlerini birleştirerek sistemi
dönüştürebilir”
-Biraz önce Kürtlerin
Irak’ta olduğu gibi Rojava’da ve diğer yaşadıkları ülkelerde de haklarını yerel
yönetimler yoluyla almasından bahsettiniz. Bu Türkiye açısından derin bir
tartışma ama İran zemininde şu an için aslında bir tartışma dahi yok. Rejimin geçen
ayki protestoları nasıl bastırdığını izledik. Binlerce ölü, hatta belki on
binlerce var ve gerçek rakamları öğrenebilme ya da doğrulatma şansımız dahi
yok. Siz geçen hafta Yeni Yaşam için kaleme aldığınız yazıya ‘Emperyalist
planlara alternatif çözüm’ başlığını atmıştınız. Bu rejime karşı direnişi meşru
görüyorsunuz ama bir taraftan da bir Amerika ya da İsrail müdahalesine de
karşısınız. İran’daki Kürtler, batıyla iş birliğine açık olmadan rejimi nasıl
devirebilir?
Aslında iç dinamikleriyle
bunu yapabilirler. Çünkü sadece Kürtler değil, şu an İran’daki Farsiler,
Beluclar, Azeriler… Bütün halklar rejime karşı ayaktalar. Bir emperyalist
müdahale olmadan bu güçler birleşerek sistemi dönüştürebilirler. Ama tabii
gönül böyle istiyor da genelde pratikte saha böyle işlemiyor. Bu arada ben
Trump’ın da olası bir müdahaleyi zamana yayma eğiliminde olduğunu düşünüyorum.
Öyle eskisi gibi direkt sıcak savaş koşulları çok gerçekçi değil. Daha ziyade
başka müdahalelerle hizaya getirme ya da kendi politikalarına onay noktasına
getirme hedefiyle hareket ediyorlar. Trump tabii öngörülmez biri, yapabilir de
bunu. Ama bunu yapması İran’a demokrasi getirmez. Demokrasi ancak halkların
kendi çabasıyla ve bu uğurda ortaklaşmasıyla kurulabilecek bir şey. Halklar
kendi içinde kurabilir. Üçüncü seçenektir bu, Rojava’da olduğu gibi. Yani
demokratik çizginin kendi örgütlerine, kendi güçlerine ihtiyacı vardır. İşin
kökenine dönerseniz şu vardır; Suriye’ye emperyalist müdahale olduğunda Kürtler
Rojava’da üçüncü yol çizgisini geliştirdiler ve kendileri IŞİD’e karşı mücadele
ettiler.
-Suriyeli Kürtler başta
kendileri örgütlenmiş olabilir ama bugünkü konumlarına ABD ve genel anlamda
batı desteği sayesinde ulaştılar. Belki daha dikkat çekici olan daha geçtiğimiz
haftalarda İlham Ahmed’in, Mazlum Kobani’nin İsrail’e kendilerine destek için
yaptığı çağrılar değil mi? Bu tam olarak nasıl bir ‘üçüncü yol’?
Bu, şu açıdan anlaşılır
bir şey; halk ciddi ve derin bir saldırı altındadır, varoluşsal bir tehditle
karşı karşıyadır.
“Öcalan, İsrail dahil
hiçbir güç ile stratejik ittifak önermez”
“Ama Kürtlerin zorunlu
hallerde geleceğini güvence altına almak için herkesle iş birliği
yapılabileceğini söyler”
-Şimdi şunu biliyoruz;
Öcalan kendisiyle görüşen heyetlere İsrail konusunda çok eleştirel konuştu.
Hatta Meclis komisyonundan 3 milletvekilinin 2025 Kasım ayında kendisiyle
yaptıkları görüşmenin 25 Ocak’ta yayınlanan tutanaklarına göre, İsrail’in
İbrahim Anlaşmaları ile gerçekleştirmeye çalıştığı projenin Türkiye’nin çıkarı
için uygun olmadığını söylemiş. Ama sonuçta Öcalan ideolojisinin Suriye’deki
taşıyıcısı konumunda olan insanlar İsrail projesiyle tandem içinde hareket
edebileceklerini düşündü. Onlar mı Öcalan’dan farklı tutum aldı yoksa biz
aslında Öcalan’ın İsrail mesajını yanlış mı okuyoruz?
Benim Sayın Öcalan’ı
okuduğumda gördüğüm şu; “Kürtlerin kendi geleceklerini güvence altına alması
için zorunlu hallerde tabii ki uluslararası güçlerle ilişki kurulur ya da iş
birliği yapılır ama onlara asla güvenilmez.” Sayın Öcalan’ın Kürtlerin mücadelesi
çerçevesinde genel stratejisi budur. Bu hiçbir güçle ittifak yaklaşımı
değildir. “Kürtler esasta kendi öz gücüne güvenerek politika geliştirmeli,
hiçbir emperyalist güce güvenmemeli. İsrail kendi güvenliği ve çıkarlarını esas
alır. Kürtlerin kendi güvenceleri için reel siyaset onu gerektiriyorsa ABD’yle,
Rusya’yla ya da İsrail ile ve hatta Türkiye ile ilişki ve diyalog geliştirilir”
diyor. Ben Sayın Öcalan’ın bu konudaki tutumunu bu şekilde özetleyebilirim. Ama
hiçbir güç ile stratejik bir ittifak önermiyor. Daha da önemlisi hiçbir güce
güvenilmemesi gerektiğini düşünüyor. Kritik nokta bu.
“Rojava’daki yönetim de
muhtemelen ‘Başka bir sonuç mümkün müydü?’ sorgulaması yapıyordur”
-Böyle de bir pragmatizm…
En nihayetinde Orta
Doğu’da İsrail politikası önemli, bu yadsınamaz. Keza ABD ve İngiltere önemli
roller oynuyor. Siz bunları yok sayarak var olamazsınız. Tabii ki biz Kürt
siyaseti olarak hep eleştiri ve özeleştiriye bakarız. Nereye kadar doğru
yapıldı? Nereye kadar yapılamadı? Zayıflıkları nasıl güçlendirebiliriz? Bu
soruları sorarız. Pratikte sahada yaşananlara tam vakıf değilim ama doğal
olarak bu son yaşananlar çok sorgulamayı getirdi. Başka bir durum olmaz mıydı?
Başka bir sonuç mümkün değil miydi? İnsanlarda bu sorular var.
Doğal olarak Rojava’daki
yönetim de muhtemelen bu sorulara karşısında kendi değerlendirmesini
yapıyordur. Ama diplomasi önemli bir şey. Çok iyi savaşabilirsiniz ama en
nihayetinde kazanımlar asıl masada güvence altına alacak. Suriye’deki Kürtler
açısından hâlâ tehlike ve risk geçmiş değil. O açıdan o diplomasi hâlâ çok
önemli ve kritik bir yerde duruyor. Kürtlerin orada da anayasal ve yasal
güvenceye kavuşması önemli. Tabii şimdi Trump üzerinden siz bana Venezuela’yı
hatırlatarak “Ulusların egemenliği, BM hukuku falan kalmadı” da diyebilirsiniz…
ve haklı olursunuz. Ama buna rağmen yine de halkları, kadınları korumak için
müzakere, masa, meşru zemin ve yasalar için mücadele edilmesi gerekiyor.
“Öcalan Kürt sorununun
çözümü için hâlâ sosyalist bir perspektif öneriyor, esas itibarıyla çok
revizyon yapmış değil”
-Öcalan’ın emperyal
güçlerle ilişkilere bakışı üzerinden yaptığınız analiz bana şunu düşündürtüyor;
o da aslında en az devlet kadar pragmatist davranıyor. Devlet Bahçeli’nin bu
işin taşıyıcılığını üstlenirken ülkeyi bölgedeki savaşlar esnasında daha kuvvetli
tutmak için içeride Türk-Kürt birliğini sağlamayı hedeflediğini, aslında
demokratik bir ülke falan hedeflemediğini yaşayarak gördük. Zaten Erdoğan’ın
bambaşka bir ajandası var. Bu karşılıklı pragmatizm gerçek bir çözüme engel
olan şey değil mi bir taraftan da? Mütemadiyen rakibi yoklayan taktik hamleler…
Sonuçta AKP ile MHP
muhafazakâr sağ bir siyaset yürütüyor. Sayın Öcalan ve Kürt siyasi hareketi sol
bir yelpazede siyaset yürütüyor, hatta Kürt sorununun çözümü konusunda
sosyalist bir perspektif öneriyor. Çok radikal bir öneridir normalde.
-Gerçi Öcalan kendi
‘sosyalist’ perspektifiyle ilgili birtakım revizyonlar da yaptı son
dönemde.
Bence çok revizyon
yaptığı bir yer yok esas itibarıyla. Tarihsel perspektiften şunu
söyleyebiliyoruz: Ekim Devrimi 1. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı, Çin
Devrimi 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı, her ikisi de çözüldü. Çin devrimi
de devlet kapitalizminin soldan destekçisi haline geldi. Dolayısıyla esas
itibarıyla demokratikleşemedi, sosyalist bir şey gelişmedi. Sayın Öcalan
önümüzdeki dönem açısından yine sosyalist bir perspektif sunuyor. Toplumların
komünal örgütlenmesinin sosyalist bir yaşam için gerekli olduğunu söylüyor.
Burada önemli olan ise Sayın Öcalan’ın çözümü silahlı mücadeleden demokratik
siyasete geçirme ve Orta Doğu’da halklar arası ittifak stratejisi. Kürt-Türk
ittifakı, Kürt-Arap ittifakı, Alevi-Sünni ittifakı… Yani halklar ve inançlar
arasında bir demokratik sistem talebi bence çakıştı. Bu bir alıp verme süreci
değil. Bu bir mücadele süreci. Bu halkların talebinin çakıştığı yerde de
Türkiye’de devlet bu aşamayı kendi açısından kârlı bir duruma dönüştürmek
istiyor.
-Ezcümle diyorsunuz ki
“Öcalan şu an devletle müzakere ediyor ama bir yandan da klasik hattında
mücadele etmeye devam ediyor.” Doğru mu anladım?
Kesinlikle.
“Öcalan'ın Rojava
yönetimiyle görüşme talebi vardı, bir şekilde görüşmüş olabilirler”
-Peki biz bu “Öcalan hem
müzakere hem mücadele ediyor” mevzusunu Rojava üzerinden okursak… Aslında biz
30 Ocak’ın öncesinde ve sonrasında Suriye’de yaşananlarla ilgili Öcalan’ın
değerlendirmesini gerçek manada bilmiyoruz. Çünkü kamuoyuna açıklanmadı. Hükümet
sözcülerinin “Öcalan çok kızgınmış Kandil’e e YPG’ye” türünde
dedikodu/spekülasyonlarıyla yetinmemiz bekleniyor. Sizdeki bilgi nedir? Öcalan
YPG ile Arap aşiretleri arasındaki çatışmaların şiddetlendiği dönemde Kandil ve
Rojava ile görüştürülmüş mü?
Şöyle; aslında Sayın
Öcalan’ın Suriye’deki Rojava yönetimi ile görüşme talebi vardı. “Mazlum
Abdi’yle İlham Ahmed’le görüşmek istiyoruz” diye ifade ediyorlardı. Bunun
koşullarının olduğunu zannetmiyorum. Olsa yansırdı ama başka bir yöntemle
görüşmüş olabilirler.
“Öcalan’ın o kritik
süreçte müdahale etmesinin sağlanmış olması önemli”
-Fesih ilanı sürecinde
mektup göndermişti YPG yönetimine.
Evet, daha önceki bir
görüşmede darbe dinamiğinin devrede olduğunu söylemiş, bu tehlikeyi ‘habitus’
olarak tanımlamıştı hatırlarsanız. Darbe dinamiğinin Suriye’de devreye girme
ihtimalinin yüksek olduğundan bahsetmişti. 4 Ocak’tan itibaren yaşanan gelişmeler
de tam da onun uyardığı durumu teyit etti. Eğer orada son anda Şam yönetiminin
Dışişleri Bakanı Şeybani masadan kalkmasaydı ve anlaşmayı imzalasaydı 6
Ocak’taki Halep saldırısı olmayacaktı bana göre. Sayın Öcalan’ın bu süreçte
yaptığı ateşkes ve sorunların diyalog ve müzakereyle çözülmesi yönündeki çağrı
esaslıdır. Kendisinin bu konuda görüş ve önerilerini sunarak müdahale etme
olanağının bir şekilde yaratılmış olması önemli diye düşünüyorum.
-Nasıl yaratıldı bu?
Yine işte, dediğim gibi,
bu aracılar vasıtasıyla.
-Biz kamuoyuna
sızan/sızdırılan bir ses kaydından biliyoruz ki 2 Mayıs 2025’de MİT’in organize
ettiği bir video konferans konuşmasında Öcalan İlham Ahmed ile de doğrudan
konuşmuştu. Yine öyle bir imkân mı yaratıldı?
Öyle bir şey olduğunu
zannetmiyorum. Yine belki mektup aracılığıyla önerilerini sunmuş olabilir.
“Suriye'deki Kürt
yönetiminin Öcalan'ın önerileri doğrultusunda adım atması süreci ilerletti”
-O halde Öcalan Mazlum
Abdi’ye “Direnmeyin, çekilin” talimatı mı verdi?
Zaten Sayın Öcalan’ın 4
Ocak’taki perspektifi de Kürtlerin güvenliğinin sağlandığı ve Kürtlerin Arap
halklarıyla demokratik bir ilişki geliştirecek bir iş birliği zeminin
yaratılması yönündeydi. Kürtlerin hem 10 yılı aşkındır yarattığı yerel
demokrasi deneyimini güçlendirecek hem de merkezi yönetime katkı
sunabilecekleri bir model. Bunun yolunun da iki şeyden geçtiğini söylüyor.
Birincisi, Suriye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısına yönelik
demokratik bir anayasanın hazırlanması. İkincisi de güçlü yerel yönetimlerin
oluşması. Yani merkezi yapının Kürtlerin, Arapların, Dürzilerin kendi kendini
yöneteceği yerel demokratik yapıların hukukunu geliştirmesi. Sayın Öcalan’ın
çok uzun süre Suriye'de kalmış olması, Suriye siyasetini biliyor olması, Suriye’deki
halkların durumunu biliyor olması çözümdeki rolünü de önemli ölçüde etkiledi.
Tabii yine de Suriye’deki Kürt yönetiminin Sayın Öcalan’ın görüşü ve
önerilerini önemsemesi ve bu konuda gerekli adımları atması da süreci
ilerletti.
Ama yine de tehlike
geçmiş değil. Çatışma durmuş olabilir ama Suriye’de rejimin henüz nereye
gideceği belli değil. Asıl mesele anayasal çözümdür. Ama bunun için öncelikle
Suriye’nin güvenlikli bir alana dönüşmesine ihtiyaç var. Kürtlerin IŞİD ve El
Kaide tipi yapılara karşı güvenliklerini nasıl sağlayacağı hâlâ öncelikli
konudur. Mesela YPJ gibi bir gerçeklik var orada. Onların varlıklarının
muhafazası ihtiyacı var.
Bahçeli-DEM Parti hesabı:
Erdoğan'ın yeniden aday olması için mi uğraşılıyor?
MHP lideri Devlet
Bahçeli'nin, DEM Parti grubunun elini sıktığı 1 Ekim 2024 tarihli Meclis
açılışı
“Devlet Bahçeli,
Öcalan'ın devlet nezdinde aradığı muhataplığı üstlendi”
“TBMM, ilk kez sorunun
siyasal çözümü konusunda irade gösterdi”
-Biz yine burada dönüp
dolaşıp Abdullah Öcalan’ın rolünü konuşuyoruz çünkü hem Türkiye’de devletin
kendisi hem de Kürt siyasi hareketi bu son sürecin idamesinde Öcalan’a mutlak
bir otorite atfetti. Silah bıraktırma noktasında Öcalan’ın fonksiyonunun önemi
yadsınamaz. Ancak ortaya çıkıyor ki çözümün toplumsallaştırılması ve Türk
kamuoyunun iknası söz konusu olduğunda Öcalan zayıf halka. Öte yandan Öcalan’a
atfedilen bu hiyerarşik rol, DEM Parti açısından bir kendi bacağına sıkma, yani
siyaseten kendisinin etkisizleşmesi durumuna itiraz edemeyecek noktaya gelmek
de değil mi? Kürt siyasi hareketi, devletin dayattığı modele alternatif siyaset
üremez miydi?
Sayın Öcalan aslında bu
süreç başladığında bütün tarafların görüş ve önerilerini aldı. Hatırlarsanız
DEM Parti heyeti de eş başkanlar düzeyinde gitti Sayın Öcalan’la görüştü. PKK
de keza görüştü. Bu kadar kısa sürede kongresini toplayıp karar aldı çünkü ne
demek istediğini biliyorlar. Aslında Sayın Öcalan’ın demokratik siyasete geçiş,
Kürt sorununu savaş ve çatışma zemininden çıkarma girişimleri yeni değil. Çok
uzun zamandır “Bir muhatap arıyorum” diyordu. Devlet Bahçeli, devlet nezdinde o
muhataplığı üstlendi. Onun sayesinde açılan yolda ilk kez Meclis sorunun
siyasal çözümü konusunda bir irade göstermiş oldu. Ben bunun önemli bir aşama
olduğunu düşünüyorum çünkü şimdiye kadar Meclis aslında çözümsüzlüğün ve Kürt
inkarının bir parçasıydı.
Tarihe baktığımızda TBMM,
Kürt isyanlarının ardından kurulan mahkemelerde hep negatif bir rol oynamış.
İdam kararlarını vekiller almış. Şimdi geldiğimiz bu tarihi aşamada tabii ki
örgütün feshini konuşurken buna ancak Kürt halkının kolektif önderliği karar
verebilir. DEM Parti bunu tek başına yapamaz. Ama DEM Parti elbette Kürtlerin
hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi, insan haklarını savunuyor. Zaten mücadele
gerekçesi de bu. O açıdan ben hani böyle birbirine karşıt gibi değil de
birbirini besleyen bir yerden bakmak daha doğru diye düşünüyorum.
“‘Umut hakkı’ sadece
Öcalan ile ilgili bir durum değil”
-Bu soruyu şu açıdan
sordum; mücadelenin en önemli hattı sanki Öcalan’ın özgürlüğü ve ona ‘umut
hakkı’ sağlanması gibi görünüyor. Partinin ve sivil toplumdaki uzantılarının,
sizlerin de, organize ettiği mitinglerin de teması bu. DEM Partili siyasetçiler
elbette yeri geldiğinde eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen
Yüksekdağ’ın özgürlüğünü talep ediyor. Ancak onların özgürlüğü mesela
müzakerenin temel bir parametresi haline getirilmedi. Öcalan’ın ağzından da
böyle bir vurgu duymadık. Bu dikkat çeken bir tavır.
Ama bence bu konuda Sayın
Öcalan’a haksızlık yapılıyor. Mesela bir gün heyetimiz ona kendi özgürlüğü
hakkında ne düşündüğünü soruyor. “Benim özgürlüğüm toplumun özgürlüğüdür” diye
yanıt veriyor. Kendi özgürlüğünü hiçbir zaman kişisel olarak ele almadı. ‘Umut
hakkı’ da sadece Sayın Öcalan ile alakalı bir durum değil. Şu an binden fazla
kişi var, bundan yararlanmayı bekleyen.
“Hiçbir Kürdün yasa dışı
kalmaması, bütün Kürtlerin demokratik siyasetin parçası haline gelmesi önemli”
-Siyasi tutukluların
gündeme gelmesi için illa 25 yıl mı yatması gerekiyor? Mesela siz 7,5 yıl
yattınız Demirtaş ile aynı davadan yargılanıp. Kendisi bu kasımda onuncu yılını
dolduracak.
Tabii ki bu umut hakkı
mevzusu başka bir durum. Ama kişisel bir yaklaşım değil. Şöyle; Sayın Öcalan’ın
özgürlüğü esasta Kürt halkının özgürlüğü açısından önemli ve kıymetli. Biraz
önce söyledim; Sayın Öcalan kolektif önderliği temsil ediyor. Yani Kürtlerin
bütün siyasi iradesini temsil ediyor. Devlet, Kürtler adına Sayın Öcalan’la
müzakere ediyor. Ama öte yandan bütün arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın
özgürlüğü önemli. Sadece Türkiye’deki hapishanelerdeki yoldaşlarımızın değil,
Avrupa’ya göçmek zorunda kalanların özgürlüğü de önemli. Diasporadakilerin
gelmesi, dağdakilerin gelmesi siyasi yaşama katılması önemli. Sayın Hüseyin
Yayman defalarca “Bu bütüncül olmak durumunda” diye ifade etti. Hiçbir Kürdün
yasa dışı kalmaması, bütün Kürtlerin legalleşmesi ve demokratik siyasetin bir
parçası haline gelmesi önemli. Ve Kobani dosyası da bunun bir parçası.
“Diasporadaki
siyasetçilerin gelmesinde de sıkıntı var”
“Devlet bu kez Kürtlere
de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen bilinçli bir siyaset yürüttü”
-Devlet tarafında
konuştuğum bazı yetkililer, “Diasporadaki, yani Avrupa’daki Kürt siyasetçilerin
dönüşünde problem yok. Yasaya da gerek yok. Bir an önce gelebilirler” diyor.
Neden dönüşler henüz başlamadı?
Hayır, söyledikleri gibi
değil ve sıkıntı var. Gerillanın dönüşü konusunda da “Sıkıntı yok,
gelebilirler” denildi ama gördük işte iki barış grubu geldi ve cezaevine
girdiler. Dolayısıyla Kürtler bu konuda devlete güvenmiyor. Ama zaten devlet
aslında tam da bunu yaptı; Kürtlere de Türklere de güven aşılamayı hedeflemeyen
bir siyaset yürüttü. Ve bunu bilinçli olarak yaptı bana göre. Hatırlayın
2013-2015 sürecinde daha böyle toplumsallaşmayı önceleyen bir durum vardı ve
toplumun desteği yüzde 80’e kadar ulaşmıştı. Ama bu sefer AKP toplumun
desteğini zayıflatmak hatta sıfıra indirmek konusunda strateji geliştirdi.
‘Terörsüz Türkiye’ diye sadece silahların bırakılmasına yönelik negatif bir
algı oluşturdu. İkincisi de CHP’ye ve muhaliflere yönelik operasyonlarla
aslında o baskıcı devlet geleneğini devam ettirdi. Esas itibarıyla meselenin
demokrasi ve özgürlük meselesi olmadığını söyledi ve meseleyi silah bırakma
meselesine kilitledi. Oysa silahlar, Kürt sorununun belki en küçük bölümü.
Dünya örneklerinde de öyledir biliyorsunuz, önce hak ve özgürlükler
konuşulmuştur. En son silah konuşulur. Ama bu son süreçte Sayın Öcalan “Madem
silahlar diyaloğun ve müzakerenin önünde engel, o zaman bu engel ortadan
kaldırılsın” diye ön açıcı olmuştur.
Ama biz Kürt kadın
hareketi olarak kendimizi şöyle konumlandırıyoruz; bu geçiş yasası çıksa bile
Kürtlerin özgürlük sorunu çözülmemiş olacak. Bu mücadele devam ediyor bizim
açımızdan. Bu yasayla birlikte kayyım rejiminin ortadan kalkması, düşünce ve
ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyaset yapma özgürlüğü gibi
özgürlüklerin önünün açılması önemli. Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesi
tabii ki devam edecek. Kimlik sorunu çözülmeden Kürtler mücadeleyi bırakmaz.
Siz hatırlattınız burada yolun anayasadan geçtiğini. Evet, bu ülkede bizim
önümüzdeki dönemde konuşacağımız temel konulardan birisi budur, sadece Kürtler
açısından değil bütün Türkiye halkları açısından. Türkiye’nin adalet
mekanizması ortadan kalkmış durumda. Şimdi yeni bir Adalet Bakanı getirdiler ki
adalet karnesi zayıf, bütün siyasi operasyonları üstlenmiş bir isim.
“Süreç devam ediyor ama
Rojava’yla birlikte kritik bir aşamadan geçti”
-Madem sözü yeni Adalet
Bakanı Akın Gürlek’e getirdiniz, o halde ben de onun ‘Terörsüz Türkiye’
sürecinde nasıl bir rol oynamasını beklediğinizi sorayım. Ya da ondan önce şunu
sorayım; çözüm süreci hâlâ devam ediyor mu ki sizce?
Bence hâlâ diyalog devam
ediyor. Yani kesilmemiş olması önemli. Ama Rojava’yla birlikte kritik bir
aşamadan geçti bana göre.
“Masanın devrilmesi
ihtimali vardı, Suriye'de Kürtlere yönelik saldırı durdurulamasaydı başka bir
durum ortaya çıkardı”
-30 Ocak öncesinde
İmralı’daki masanın devrilmesi ihtimali mi vardı?
Bence o ihtimali vardı
evet. Kritik bir aşamaydı gerçekten. Eğer o saldırı durdurulamasaydı, başka bir
durum ortaya çıkardı.
-O zaman şöyle olmuş
olabilir mi; Öcalan devlet tarafına “Şam yönetimiyle konuşun, daha fazla
ilerlemelerinin önüne geçin. Aksi halde ben yokum” demiş olabilir mi
mesela?
Böyle bir şey dedi mi
demedi bilmiyorum. Ama reel durumu değerlendiriyorum. Mesela dikkat ederseniz o
süreç içerisinde hiçbir diyalog da ziyaret olmadı. Ama esas itibarıyla bu
söylediğiniz bir riskti. Şimdi bu sürecin hâlâ devam ediyor olmasını ben önemli
buluyorum. Süreç ilerliyor ki Meclis'te de biraz hareketlenme oldu. Komisyon
yasal konulardaki raporunu hazırlayacak. Ama bu işin en başından beri o
konuştuğumuz çelişki var çünkü devlet demokratik çözümden bahsetmiyor. “Ey
Kürtler size çok zulüm ettik, hak ve özgürlüklerinizi gasp ettik. Bundan sonra
eşit yurttaşlık temelinde bir şey veriyoruz artık. İnkâr politikalarından
vazgeçiyoruz” demiyor. Meseleye Orta Doğu siyasetinin 7 Ekim 2023’te girdiği
yeni evre, yani ‘Üçüncü Paylaşım Savaşı’ üzerinden bakıyor. Ama bu süreç
Kürtlerin hak ve özgürlük talepleri açısından da yeni bir durumu ortaya
çıkarttı. Bu mücadele önemli.
“Adalet Bakanı’nın
değişmesinin çok bir önemi yok, ne olacağına zaten Cumhurbaşkanı karar
veriyordu, yine öyle olacak”
-Dönelim Akın Gürlek’e.
Tarif ettiğiniz bu politik denklem içinde kendisi nasıl bir rol üstlenebilir
sizce?
İşte anlatıyorum, devlet
şu anda ‘negatif’ bir barış yapıyor. Yani demokratikleşme bölümünü eleyip daha
çok silahların bırakılması üzere gidiyor. Mevzu bu olunca da bakan
değişikliğinin çok da bir anlamı olmaz bence. Önceki Adalet Bakanının döneminde
de ne olacağına Cumhurbaşkanı karar veriyordu, yine öyle olacaktır. Siyasi
iktidarın ihtiyaçlarına göre yasalar yapan bir yerde olduğu için doğal olarak
bu değişimin o açıdan çok bir önemi yok. Devletin politikası ne olacaksa ona
göre hareket edeceğini düşünüyorum. Kişilerin değişmesi AKP’nin politikasını
değiştirmez. Ama geçmiş Adalet Bakanı’nın pratiği de çok iyi değildi yani.
Cezaevlerinde hâlâ çok ciddi sorunlar var. Hasta mahpus meselesi çok ciddi
sorun. İdare Gözlem Kurulu kararlarıyla paralel korkunç bir yargılama
yapılıyor. Mesela yine benim son bir yılda tanıklık ettiğim bütün eylemler
yasaklı.
“Süreç ipten döndü ama
Suriye'de yarın ne olacağı belli değil”
-İlerlemeden deminki
hususu tekrar sorayım çünkü önemli. ‘Terörsüz Türkiye’ süreci ipten döndü size
göre. Doğru mu anlıyorum?
Evet, ben o kadar kritik
bir aşamadan döndüğünü düşünüyorum. Ama tabii ne Suriye’de ne Orta Doğu’da
yarın ne olacağı belli değil. Mesela Hakan Fidan’ın Irak’a yönelik son
açıklamalarının yeni bir şey olmadığını değerlendiriyoruz.
“PKK kendini feshetti ama
mecburen Kandil'de duruyor”
“Orada durmaması için
Türkiye’nin yasa çıkartması gerekiyor”
-E tabii yeni değil.
Ankara açısından 30 yıldır bir konudur Kandil’in Irak topraklarında olması ve
PKK’nın karargâhı konumunu sürdürmesi. Ve şu an bir anomali var çünkü örgüt
fesih ve silah bırakma açıklaması yaptı ama Kandil aynı biçimde hayatına devam ediyor.
Sonuçta kendisini
feshetmiş bir örgüt var. Tabii ki mecburen duruyor orada. Durmaması için
Türkiye’nin adım atması gerekiyor. Türkiye yasa çıkarmıyor ki gelip demokratik
siyasete katılsınlar. Feshin tamamlanması için Türkiye’nin gerekli koşulları
hazırlaması gerekiyor. Bese Hozat ne dedi? “Gelip siyasete katılmak istiyoruz”
dedi, değil mi? Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının üzerinden tam bir yıl
geçmek üzere ve yasalar ortada yok. O yasaları çıkartmayan PKK değil, Kürt
Siyasi hareketi değil, devlet. Şimdi önümüzdeki günler bu açıdan önemli.
PKK’nın PKK, sembolik bir
törenle 11 Temmuz 2025'te silah bıraktı
“Sokakta bize, ‘AKP'ye
güven olur mu, kandırılıyor musunuz? diye soruluyor”
-Ve Suriye’de Şam
yönetiminin elinin güçlenmiş olması, YPG kontrolündeki alanın çok daralması ve
stratejik noktaları kaybetmiş olmalarını sanki Öcalan’ı müzakerelerde daha da
sıkıştırmak için kullanacak gibi görünüyor. Yani sizler infaz yasası gibi PKK’lıların
Türkiye’ye dönüşünün önünü açacak yasal düzenlemeleri bekliyorsunuz. Ama Ankara
Suriye’de kazanım olarak gördüğü gelişmelerden sonra, Irak’a da bir askeri
müdahaleyi gündeme alarak tamamen güvenlikçi bir yerden bu işi çözmeye
çalışabilir mi?
Bence Türkiye zaten çok
uzun süredir Kürt meselesine çok güvenlikçi bir perspektiften baktı. Aslında
Türkiye’nin bugünkü rejim krizinin temel nedeni Kürt sorununda izlenen bu
güvenlikçi politikadır. Bu güvenlikçi politika, sadece Kürtlere zarar vermedi, bütün
Türkiye toplumunu geleceksiz, güvencesiz bıraktı ve demokrasisiz bıraktı. Bu
güvenlikçi politika, 12 Eylül’ün faşist anayasasını bile askıya alan bir rejime
dönüştürdü devleti. Dolayısıyla bütün Türkiye kaybetti. Bence Türkiye halkları
da bunu görüyor.
Sorunuza cevaben, “Bu
iktidar kesinlikle böyle bir şey yapmaz” diyemem. Ama böyle bir planı varsa
bile bu ayağına dolanır diye düşünürüm. Türkiye gerçekten çok ciddi bir siyasal
kriz, rejim krizi yaşıyor. Parlamentonun bir etki gücü yok artık. Parlamento
yok, demokratik muhalefet ortadan kalkmış durumda. Cumhurbaşkanı
kararnameleriyle her gece insanların hayatları değişiyor. Ve bunu engelleyecek
bir güç yok. O yüzden Kürt siyasi hareketi hâlâ bence önemli bir yerde duruyor
kadın özgürlükçü perspektifiyle. Biz Kürt siyasi hareketi olarak barışçıl çözüm
konusunda devleti zorluyoruz. Demokrasi güçleri ülkede daha güçlü olsaydı belki
de daha hızlı adımlar atılabilirdi ama işte AKP orayı çok dizayn etti yani.
Demokrasi güçlerine sürekli gözaltı, tutuklama yaparak, toplumu korkutarak,
devletin tüm zor araçlarını toplum üzerinde baskı aracına dönüştürerek
demokrasi taleplerini minimize etmeye çalıştı. Bu açıdan bir zorluk alanımız
var. Ama biz yine de devlete adım attırmak için mücadeleyi örgütlemek
durumundayız.
Evet, uluslararası
gelişmelerin etkili olduğu bir dönemden geçiyor olabiliriz ama esas itibarıyla
önemli olan içerideki dinamiklerdir. Burada hâlâ güçlü bir özgürlük ve barış
talebinin olmasını ben kıymetli buluyorum. Gerçekten değişim isteyen çok geniş bir
toplumsal kesim var, sokakta olduğum için bunu görüyorum. “Tamam barış olsun
ama bunlarla olur mu? Bunlara güven olur mu?” diye AKP’yi kastederek soruyor
halk. Ya da işte “Kandırılıyor musunuz?” sorusu en çok karşılaştığımız şey. Ama
ben bana bunu soranlara şu cevabı veriyorum; “En nihayetinde hiçbir devlete
güven olmaz. Devletler kendi çıkarları için hareket ederler.”
“Kürtler artık kendisine
oy vermeli, birini iktidara taşımak zorunda değiliz”
-Kürtlerin anayasa
değişiklik talebini Cumhurbaşkanı Erdoğan’un kendi kariyer planlamasına göre
kendi paketinin içine yerleştirerek sizleri öyle ikna etmeye çalışması muhtemel
senaryo olabilir. Dolayısıyla da soru maalesef şuraya gelmiş oluyor; kandırıldığından
şüphelenen Kürt seçmen anayasal vatandaşlık havucuyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
dördüncü dönemine ikna edilebilir mi?
Bence hem AKP hem CHP’nin
ya da genel kamuoyunun Kürtlerin oyuna böyle pragmatist yaklaşması sorunlu.
Kürtlerin oyunu kime vereceği tartışması da çok sorunlu. Bence artık Kürtler
kendine oy vermeli. Yani birini iktidara taşımak zorunda değiliz. Tabii bu benim
kendi kişisel görüşüm. Kürtler artık kendi öz gücüne dayanarak stratejik
ittifaklarıyla iktidarı hedeflemelidir. AKP de CHP de mevcut kapitalist düzen
içerisinde bir çözüm öneriyor. İkisinin de programlarına bakın, aşağı yukarı
aynıdır. Birisi biraz daha muhafazakâr sağ, birisi de sosyal demokrasi sosuyla
benzer şeyler sunuyor topluma. Ben sosyalist bir programın, radikal demokratik
bir programın Türkiye halklarını kurtaracağına inanıyorum. O yüzden de artık
Kürtlerin kime oy verecekleri tartışmasından çıkmaları gerektiğini düşünüyorum.
Önümüzdeki dönemde bence temel strateji bu olmalı. Biz birilerini taşımak
zorunda değiliz.
“Türkiye’de rejim 2015’te
masa devrilince değişti”
-Kişisel arşivimi
tararken rastladım. Aralık 2013’te sizinle Hürriyet için yaptığım söyleşide,
Mart 2014 yerel seçimlerine dönük hazırlıklarınızı anlatırken -ki o dönem
HDP’nin Eş Başkanıydınız- “CHP ile ittifaka kapımız kapalı değil” cümlesini
kurmuşsunuz. 2014’ten 10 yıl sonra 2024 Mart’ındaki yerel seçimlerde CHP, DEM
Parti ile bazı belediyelerde iş birliği yaptığı için belediye başkanları ve
belediye çalışanları tutuklandı. İşte Resul Emrah Şahan’ın durumu ortada.
Herhalde sadece bu durum bile, Türkiye’de demokratik standartların 10 senede ne
kadar geriye gitmiş olduğunu teyit eden bir emsal, değil mi?
Bence 2015’ten itibaren
Türkiye’de rejim değişti. Kasım 2015 seçimlerinden sonra Türkiye başka bir
rotaya girdi. Nitekim çözüm masası da tam o dönemde, 2015’te devrildi. Masa
devrilince Türkiye siyaseti başka bir yöne evrildi. Asıl mesele bu ve o günden itibaren
biz bunun faturasını çok ağır ödedik. Bugün rejim böyle bir noktada olabilir
ama çıkış yolu yine de barışa inanan halkın örgütlü mücadelesindedir. Benim
gördüğüm siyasetin çözümsüzlük üretme mecrası olduğudur. Çözüm ancak bu
sistemin mağdurlarının ya da işte bu sistemin hedefinde olanların birleşik
mücadelesiyle gelişebilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.