Vahiy-Peygamberlik ile temellendirilen İlahi dinin doğası doğru kavranmadığı takdirde, cehalet, kör inanç, taklit, şiddet ve din sömürüsü, kolayca meşrulaştırılabilir. Oysa, İlahi dinin doğası, sürekli düşünceli-eleştirel olma, barışsever ve merhametli olma, adil ve paylaşımcı olmadır. Kur’an’da bu içerik doğru “İman ve Salih Amel” olarak nitelenir ve yüzlerce tekrarlanır. İkisinin toplamı ise “Takva” kavramı ile ifade edilir. Yani hakiakatı bulma ve yapma hususlarında sürekli tetikte ve teyakkuzda olma durumu (Beyne’l-Havf ve Raca=Endişe ve Umut arasında olma/kalma). “Dindarlık” su, hava, güneş gibi “Hayatî” ve/fakat renksiz/şekilsiz bir tarz/tavır/haldir. Gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma değildir: “Yeryüzü mescittir”. “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Hâlık bilir.” “Her geceyi, Kadir; her geleni, Hızır bil.” “Her gün Aşure; her yer Kerbela.”…
Spinoza’nın
doğru teşhis ettiği gibi: “Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedirler.”
İnsan, Rabbine karşı çok nankördür; buna kendisi de şahittir; menfaatine çok
düşkündür.”(100/6-8) ayetleri de, bu gerçeği doğrular. Bundan dolayı, “Yükte
hafif, pahada ağır” şeylerden kendilerine bir ajanda oluştururlar. Oysa,
Kur’an’ın ifade ettiği gibi, dinsel denenme olarak “Emanet”, “Göklerin, yerin
ve dağların, yüklenmekten kaçındıkları düzeyde ciddi bir sorumluluktur.(33/72).
“Emanet” in ağırlığı, büyüklüğü, onun “önemini/azametini” ifade eder; yoksa onu
taşımanın “zorluğunu/imkânsızlığını” değil. Teklif edilen varlık
formasyonlarının “iradesiz” olduklarına dikkat etmek gerekir. Benzetmenin yönü,
“taşınanın” değeridir; “taşımanın” imkânsızlığı değil. Altının, zümrüdün,
incinin, mücevherin “taşınması” gibi. Emanet veya sorumluluk, “ Hakikat”ı bilme
ve yapma anlamında bir hikmete sahip olmayı, ciddi bir cehd(cihat-içtihat),
kaygıyı, titizliği ve sabrı gerektirir.
“İlm-i
hal” kavramı, özünde içinde bulunulan tekil durumun-ilişkinin/halin şuurlu bir
halde “bilinmesini” ifade ederken; Tanrı’yı kandırma peşinde olan kitleler,
bundan, ezber halinde bir “İtikad/Akaid(Amentü)” ve alışkanlık/taklit olarak
tekrar ettikleri birkaç ibadeti/ritüeli anlayıp “Dindarlık” ajandasını
kapatırlar. Oysa, “İtikat”, canlı ve sürekli tazelenmesi gereken “İman”
olmadığı gibi; “İbadet” ler de, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızın tamamı
değildir. Ortada hemcinsimize karşı kallavi bir “Ahlak” yani adalet ve merhamet
sorunu vardır.
Kur’an,
baştan sona kadar, vicdanı diri(…Li yunzire men kâne hayyen-36/70) can kulağı
ile dinleyen (Üzünün vaiyeh-69/12) ve sürekli düşünen (tefekkür, takkul,
tezekkür, tedebbür, teemmül, taabbur, tafakkuh…) ve Allahtan sürekli yardım
talep eden(dua) mümiler/muhsinler yetiştirmeye çalışırken; Ulema heyeti,
kör-inancı ve “Taklit”i meşrulaştırarak (Mezhep-Tarikat), Vicdanı dumura
uğratarak “Hile-i şeriyye”yi ve “Kitabına uydurma”yı meşrulaştırdı. K ur’an:
“Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”(29/68,61/7) diye dehşetli bir
soru sorarken; Ulema, “Kader” ve “Alın Yazısı” inancını geliştirerek, iftirayı
“sevap” ve “dindarlık” olarak vazetti.
Kur’an,
sadece “zalimliği” düşmanlık olarak tanımlarken (60/8-9); “Zalimlerden
başkasına düşmanlık yoktur.”(2/193) derken; Fatihler, tanımı değiştirip
müşrikliği ve gayri müslimliği “düşmanlık” olarak vazederek,
“Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” kavramları ile “Sürekli savaş” ortamı oluşturdu.
“Fetih” kavramı, Kur’an’da anlaşma yolu ile İslam’ın tebliğ edilmesi ve
yayılması için “Kapı açma” iken (48. Fetih Suresi); Fatihler(Araplar), durduk
yerde ülke işgal etmeyi (Fütuhat) meşru hale getirdiler.
Fakihler,
hırsızlık suçunu ve cezasını özel mülk için kılı kırk yararcasına tanımlarken;
kamunun mülkünü korumak için bekçiler olarak atanan bürokrat ve siyasetçilerin,
nüfuzlarını kullanarak yaptıkları kamu/miri malı hırsızlıkları (“Deveyi hamudu
ile götürmek”) “suç/günah/haram” bile sayılmadı.
Alimler,
dinlerde Tanrı’nın gazabını ve rızasını celp eden, Tanrı’ya veya insanlığa
karşı işlenen “Büyük” ve “Küçük” “Günah” ve “Sevap”ların özgül ağırlıklarını
ortaya koyacak gerekçeli bir temellendirme ve sıkala yapmamışlardır. Helal ve
Haramın, işlenen sevap ve günahın faturasının, bireylerde yarattığı maslahat ve
mefsedetin/mazarratın, hüsranın, acının, ıstırabın yoğunluğuna ve etkilediği
insanların sayısının/kapsamının/eriminin(müteaddiyat) genişliğine bağlı olması
gerektiğini ortaya koymadılar. Tanrı’yı kandırma peşinde koşan kitleler ve
yalaka teologlar, kendi vehimlerine göre bir “Büyük Günah-Büyük Sevap” ve
“Küçük Günah ve Küçük Sevap” ajandası oluştururlar. Örneğin: “Kandil”
gecelerinde yapılan ibadetlerin, bir yıllık bütün günahları sildiği; “Lailaheillelah”
diyen, herkesin cennete gideceği; Abdest alırken, kıl-dibi kadar kuru yer
kalanın, Cehennemde 80 sene yanacağı; Namazını, taammüden terk edenin
dövüleceği, hapsedileceği, hatta öldürülebileceğine fetvası verdiler. Ceza
için, “cehennem” yetmiyormuş gibi; -eften-püften şeylere- ölüm anından itibaren
Kıyamet kopuncaya kadar “Kabir Azabı” takdir edilir. Günahlar için cehennemin
üzerine “kıldan ince-kılıçtan keskin” Sırat Köprüsü kurudular ve çoğunluk,
oradan aşağı attılar…. “Allah, sizin yüzünüze, şeklinize bakmaz; kalplerinize
ve amellerinize/işinize bakar” Hadisine rağmen; şekil-şemail, cübbe-sarık,
sakal-bıyık, peçe-çarşaf, riya-gösteriş ile mükemmel “dindar”lıklar vehmedildi.
Sahici
dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli husus, kendilerini
dinin “Temsilcisi” olarak gören “dindar” lar veya kendini Tanrının temsilcisi
olarak gören “Din adamları” ve siyasetçilerdir(zıllullah). Kur’an’ın, “Kitap
yüklü eşekler” olarak nitelediği Yahudi “Din adamlarına Hz. İsa, Kudüs’teki
mabette şöyle çıkışmıştı: “Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde
otururlar; size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin; ama, onların
yaptıklarını yapmayın. Çünkü, söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve
taşınması güç yükleri bağlayıp, başkalarının omuzlarına koyarlar da; kendileri,
bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Yaptıklarının tümünü,
gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini
uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, Havralarda en seçkin yerlere kurulmaya
bayılırlar. Meydanlarda selamlamaktan ve insanların kendilerini “Rabbi” diye
çağırmalarından zevk duyarlar.”( Matta. 23. Bölüm: 1-7). “Vay halinize ey din
bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin hükümranlığının kapısını
insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeriye giriyorsunuz; ne de içeri
girmek isteyenleri bırakıyorsunuz…Tek bir kişiyi dininize döndürmek için
denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat
daha cehennemlik yaparsınız…”(13-15). “Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler
soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız…”(33).
Nietzsche
ise, “Deccal: Hırıstıyanlığa Lanet” adlı kitabında Kilse ve Hırıstıyan Din
adamları şöyle eleştirmişti: “…Sonunda ‘hastalıklı barbarlık’, kendisini
“Kilise” olarak örgütleyerek güce ulaştı. Kilise: bu, ruhun her dürüstlüğüne,
her yüceliğine, ruhun her yetiştirilmesine, her özgür yürekli, iyi yürekli
insancılığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimidir.”(Nietz sche, Deccal. Çev: Oruç
Aruoba. İst. 1995. S 54). “ Dürüstlükle en ufak bir alışverişi olan kimse,
bugün bilmek zorundadır ki; bir teolog, bir rahip, bir papa, söylediği her
cümle ile, yalnızca yanılıyor değil; yalan söylüyordur.”( a.g.e. 55)
“Aldanmayalım: “Yargılamayın” derler; ama yollarında duran her şeyi cehenneme
gönderirler. Tanrı’nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar. Tanrı’yı
yüceltmekle, aslında kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri-
dahası, üstte kalmak için gereksinim duydukları- erdemleri ‘teşvik etmekle’
kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar/ erdemin egemenliği için savaşıyorlar
görünümü verirleer.”(a.g.e. 65)
Müslümanların
durumu ise, Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde detaylı olarak tasvir
etmiştir. Onun şu mısraları, bu eleştiriyi özetler niteliktedir: “ Müslümanlık
nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…/Alem aldatmaksa maksat; aldanan yok,
nafile!/ Kaç hakiki Müslüman gördüm ise, hep makberdedir;/ “Müslümanlık”,
bilmem amma; galiba göklerdedir.”(M.Akif. Safahat.İst.1981. s311)
Nurettin
Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı kitabında bu mevzu ile ilgili şöyle diyor:
“Zamanla yıprana yıprana birer otomatik hareket haline getirilen ve bu şekilde
emr olunduğu anlatılan ibadetler ise, iyi hesaplayan ve dikkatle kaydeden
meleklerin takip ettiği bedende bir takım şekil değişmeleri haline getirildi.
El, ayak, baş, beden hareketlerinde maharet, dindarlığın şartı oldu; bunlar,
dinin esasları oldu. Bütün ruh ve manasından sıyrılan dini hayatın bu
şekilperestliğine “Zühd-Takva” adını verenler, bu vehimlerinin kaskatı gururu
içinde gömülüp kaldılar. Ve bu yolda yürürken, Allah’a götüren ahlak yolunun
izlerine bile rastlamadılar.”(N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. S33).
Allah,
müşriklere: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”(6/91) demişti. Maalesef
Yahudiler de, Hırıltıyalar da, Müslümanlar da aynı hataya düştüler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.