Türkiye’de devletin ‘Terörsüz Türkiye’ ismini verdiği bir projeyi yürütmekte olduğundan yaklaşık 15 ay önce haberimiz olduğundan beri, Suriye bu denklemin hep en önemli parçası olarak karşımıza çıktı. Zaten muhteviyatında hakiki bir barış ya da hakiki bir demokratikleşme olmayan bu sürecin bölgede yaşanacaklara paralel bir mayın temizliği motivasyonu taşıdığını da hızla anladık. Esad rejimi 8 Aralık 2024’te düştü, HTŞ Şam’a yerleşti, Suriye bu kez de 10 ay boyunca HTŞ ile Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) önce siyasi çekişmesine ardından da askeri kapışmasına sahne oldu. 2026 başı itibarıyla İran’a saldırma niyetini alenileştiren Trump yönetimi Ortadoğu’daki önceliklerini güncelledi ve artık bu aşamada HTŞ’nin çıkarları ve hedefleri açısından HTŞ’nin SDG’den daha kullanışlı olduğuna kanaat getirdi. Gelinen noktada aslında artık SDG yok, sadece YPG var. Bu yeni konjonktürde YPG’nin silahlı mücadelesini değil siyasi kanadı PYD’nin Şam’daki varlık mücadelesini daha çok konuşacağız pek muhtemeldir ki.
Son haftalarda Suriye’de
değişen kontrol haritasının Kürtler açısından ne anlama geldiğini, Irak
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ‘onursal başkanı’ diyebileceğimiz konumundaki
Mesud Barzani’nin neden bu kadar kuvvetli biçimde denkleme girdiğini alanı en iyi
tanıyan akademisyenlerden Doç. Dr. Arzu Yılmaz yorumlasın istedim. Bu
konuşmayı, Kürdistan Hewler (Erbil) Üniversitesi’ndeki üç senedir devam eden
öğretim üyeliğinin son gününde yapmış olmamız tamamen tesadüf oldu. Ankara
Siyasal çıkışlı Arzu Yılmaz’ın Irak ve Suriye coğrafyasındaki önde gelen karar
alıcılarla birebir temas eden, sık seyahat ederek sahayı bizzat gözlemleyen bir
siyaset bilimci olduğu notunu düşmem elzem. Türkiye’mizde bu tür
akademisyenlerden çok olmadığını akşam ekranlara bakıyorsanız, siz de
görüyorsunuz.
Arzu Yılmaz’a göre, Mesud
Barzani de Öcalan da Ortadoğu’da zamanın ruhunun merkezi yönetimlerde güçlü
olmayı dayattığının farkına vardı. Barzani’nin son hamlelerinin de nihai bir
birleşik Kürdistan hedefinin değil, Kürtlerin bulundukları ülkelerin merkezlerinde
güçlenmesi stratejisinin tezahürü olduğunu düşünüyor. Yılmaz’ın Ortadoğu’da
batının tercihiyle kurulmakta olan yeni Sünni eksen nedeniyle Kürtlerin düne
kadar en büyük avantajı olan seküler çizgisinin yeni konjonktürde dezavantaja
dönüştüğü tespiti çarpıcı.
Kürt hareketi içindeki
Rojava’nın savaşı nedeniyle ötelenen eleştiri ve tartışmaların yeni dönemde
daha görünür hale gelebileceğini söyleyen Yılmaz, yine de Kürtleri kenetleyen
tehdit algısı çözülmeden çok dramatik değişimler beklemenin zor olduğuna inanıyor.
Çünkü ona göre Rojava meselesi bugün farklı ülkelerde yaşayan tüm Kürtlerin
için bir ‘onur meselesi’ne dönüşmekte.
Suriye'deki Heyet Tahrir
Şam (HTŞ) yönetiminin başkanı ve Geçici Cumhurbaşkanı Muhammed el Colani
(sağda) ile SDG Genel Komutanı Mazlum AbdiSDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve
Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, 10 Mart Mutabakatı'nı imzaladıktan
sonra, 10 Mart 2025
“Kademeli entegrasyonun
nereye varacağını bugünden kestirmenin imkânı yok”
-Suriye’de ocak ayı
boyunca süren şiddetli çatışmaların ardından Şam yönetimi ve Suriye Demokratik
Güçleri (SDG) arasında askeri ve idari entegrasyonu öngören bir mutabakata
varıldı. Bu aslında 10 Mart 2025 ve 18 Ocak 2026’dan sonraki üçüncü eşik. 30
Ocak anlaşmasına göre SDG’ye bağlı birimlerden, Suriye ordusu bünyesinde görev
yapacak üç tugaylık bir askeri tümen oluşturulacağını anlıyoruz. SDG
kontrolündeki özerk yönetim bünyesindeki kurumlar kademeli olarak Suriye devlet
kurumlarına entegre edilecek. SDG zaten 18 Ocak’ta sınır kapılarının,
havaalanlarının, petrol ve gaz sahalarının Suriye ordusu kontrolüne geçmesini
kabul etmişti. Bu kez gelinen noktanın “final” olma ihtimalini kuvvetli buluyor
musun?
An itibariyle bütün
ayrıntılarını tam da bilemediğimiz bir anlaşma yapılmış olması durumu var
karşımızda. Ama bu durumun, sorunun nihai bir çözüme kavuştuğu anlamına
gelmediğini düşünüyorum. Çünkü çok akışkan ve henüz taşların yerine oturmadığı
bir süreçten geçiyoruz. Bu aslında, tam bir yapboz süreci. Bu yapboz süreci
sadece Suriye sahasına özgü bir durum da değil, halihazırda küresel ölçekte
olmakta olan her şeyle alakalı bir durum. Zamanın ruhu mu dersin, yoksa Trump
dönemi türbülansı mı dersin? Dünya sanki türbülanstaki bir uçak gibi. O
türbülanstan çıkmadan da kimin başı yarıldı, kimin kolu kırıldı, kim hayatta
kaldı, kim korkudan kalp krizi geçirdi bilemeyiz. Trump türbülansı devam
ediyor. O nedenle de biz şu anda sadece bu en son varılan anlaşma üzerinden
şimdilik bir şey söyleyebilecek durumdayız. Söyleyebileceğimiz en önemli şey de
şu olabilir; taraflar şu an için çatışmadan değil uzlaşmadan yana bir irade
ortaya koymuş durumda. Demek ki asgari müştereklerde uzlaşmışlar ve fakat bu
metindeki “kademeli entegrasyon” ifadesinin günün sonunda nereye varacağını şu
anda kestirmenin bana kalırsa imkânı yok.
“Deyrizor ve Rakka,
aslında Suriyeli Kürtler için ‘kırmızı çizgi’ değildi, oraları elde tutmanın
askerî rasyonalitesi başkaydı”
-Ama nihayetinde şu
söylenebilir; 18 Ocak’a kadar ABD’nin desteğiyle varlığını devam ettirmiş olan
Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi (DAANES) ortadan kalktı.
Yani Suriyeli Kürtlerin Rojava diye tanımladığı bölge tabir yerindeyse çekti,
küçüldü ve Kobani-Haseke-Kamışlı hattına kadar geriledi.
Açık söyleyeyim Deyrizor
ve Rakka’nın elden çıkması benim son bir yılda işin muhataplarıyla yaptığım
temaslar üzerinden edindiğim gözlemlerime çok ters bir durum değil. Bu sadece
benim gözlemlerimle ilgili bir durum da değil. Rakka ve Deyrizor, 2017’deki
tartışmaları hatırladığımızda, birkaç gün önce Mazlum Abdi’nin yaptığı
açıklamada olduğu gibi bir “kırmızı çizgi” değildi. Asıl motivasyon hep
Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgeleri korumak oldu. Rakka ve Deyrizor’u tutmanın
rasyonalitesi ise şöyle izah ediliyordu; “Askeri olarak bulunduğumuz alana
sıkışarak yaşadığımız alanları koruyamayız, daha fazlasını yapmak zorundayız.
Ateşi eşiğin ötesinde tutmak zorundayız ki buraları tutabilelim.”
“Hakan Fidan Suriye’deki
300 solcuyu cidden Türkiye için tehdit olarak tanımlıyorsa, Türkiye’nin çok
daha büyük sorunu var demektir!”
-Kürtlerin kendi
tercihlerinin ötesinde Rakka’nın ABD için, daha doğrusu IŞİD Karşıtı Küresel
Koalisyon için sembolik önemi vardı. Zira Rakka IŞİD’in kurduğu ve kendilerince
“İslam Devleti” diye tarif ettikleri tuhaf yapının da başkentiydi. Yani
Rakka’nın Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol edilmesi Kürtler
kadar batı için önemliydi işin başında, değil mi?
Tabii ki, orada çok
parametre var. Obama döneminin Suriye Özel Temsilcisi Brett McGurk, yıllar
sonra the New York Times ile Foreign Affairs'de yazdığı iki makaleyle o süreçte
alınan kararları çok detaylandırdı. IŞİD ile mücadele denklemi Türkiye açısından
hep ikircikli bir konu olageldi. Bugün de hala öyle. Bu açıdan Dışişleri Bakanı
Hakan Fidan’ın El Cezire’ye verdiği röportaj çok önemli. Hala IŞİD’i bir tehdit
olarak tarif etmek yerine SDG’yi bir tehdit olarak tarif ediyor. Fidan şöyle
bir cümle kurdu: “Suriye’de SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcu
unsurlarına mensup 300 kadar silahlı insan var. Bunlar Türk sol örgütlerinin
üyeleri.” İlk duyduğumda kendi kendime “Acaba ben mi yanlış anladım?” dedim.
Döndüm yeniden baktım, hakikaten de “300 solcu” diyor. Düşünebiliyor musun, bir
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, 300 solcunun varlığını Türkiye için bir
tehdit olarak tarif ediyor. Eğer Hakan Fidan cidden bunu bir tehdit olarak
tanımlıyorsa, o zaman Türkiye’nin bence o 300 solcudan daha büyük bir sorunu
var. Ve bunlar söylenirken Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de hala IŞİD’i
bir tehdit algılanıyor. Ben bunu görüyorum.
“ABD’nin SDG ile çalışma
tercihi, tam bir niyet edilmeyen sonuçtu”
-SDG’nin kurulduğu ana,
yani 2014 parametrelerine döndüğümüzde -ki Brett McGurk de o bahsettiğin
makalelerde bunu anlatır-; PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen YPG’nin bir anda
Suriye’nin üçte birini kontrol eden SDG’nin omurgası haline gelmesi ABD açısından
askeri ağırlıklı bir tercihti. Türkiye’de ise hem hükümet hem de farklı siyasi
spektrumdan kitleler bunun bir politik tercih olduğuna neredeyse emindi.
Gelinen nokta itibarıyla bunun bir politik tercih olmadığı kanıtlanmış mı oldu?
Bu tam bir niyet
edilmeyen sonuçtu (unintended consequence). Benzer bir niyet edilmeyen sonucu
da biz 2003’teki Irak Savaşı sonrasında gördük aslında. Türkiye eğer 1 Mart
Tezkeresi’ni reddetmeseydi, bugün federal bir Irak ve Irak anayasasında
tanınmış bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi olabilir miydi? Tarihin o kırılması,
Kürt çalışmaları literatüründe çok sıklıkla tartışılan bir konudur.
Dönelim Suriye’ye…Eğer
ABD 2014’e gelindiğinde “no boots on the ground” (sahada asker potini
istemiyoruz) doktrinine geçmiş olmasaydı YPG ile bu tür bir iş birliği yine de
gerçekleşir miydi? Tabii orada ABD’nin Suriye’ye asker göndermeme tercihi kadar
NATO üyesi Türkiye’nin IŞİD ile savaşmaya gönüllü olmaması da bir faktördü.
Bunu ben söylemiyorum, Brett McGurk söylüyor. Kürtlerle çalışma dinamiği böyle
bir konjonktürde ortaya çıkmıştı. Yani Suriyeli Kürtlerle askeri ilişki ABD
açısından o dönem “ad hoc” (duruma özel ve geçici) olarak gelişti.
“Amerika ile iş birliği,
YPG içinde aktif bir tartışma konusuydu”
-ABD-YPG ilişkisini
sürpriz, hatta çelişkili hale getiren şey sadece NATO üyesi Türkiye’nin “terör
örgütü” olarak tanımladığı bir yapının uzantısının ağır silahlarla donatılması
değildi. Marksist-Leninist bir çizgide kurulan ve “antiemperyalist” olma iddiasında
olan bir yapının Amerikan silahlarıyla donatılıp onlar tarafından eğitilerek
savaşmayı kabul etmesi kendi içlerinde de çok tartışıldı.
Ben ilk kez 2015’te
Rojava’ya gittiğimde Amerika ile iş birliği YPG’nin birebir konuştuğum askeri
kurmayları arasında aktif bir tartışma konusuydu. Bu kadar idealist solcu bir
grup için Amerika ile iş birliği yapmak öyle kolay kolay kabul edilebilir bir şey
değildi. Ama orada iki taraf açısından da sahanın koşulları üzerinden bir
rasyonelite gelişti. Ve bu rasyonalitenin askeri olarak da doğru olduğu
açıkçası zaman içerisinde teyit edildi. O dönemden başlayarak baktığımda,
Rojava yönetiminin Rakka ve Deyrizor’un ideal sınırları içerisinde olduğunu
düşündüklerine kanaat edebileceğim hiçbir şey gözlemledim. Bireysel temaslarım
da sahadaki gözlemlerim de hiçbir zaman bana bunu söylemedi. İnsanların
varlığına yönelik tehdidi ötelemek için doğal Arap alanları olan Rakka ve
Deyrizor’da SDG’nin kontrolü araçsal oldu. Daha sonra ise bu kontrol alanı,
Kürtler açısından Rojava’nın siyasi statüsünün tanınmasını konusunda hiç
şüphesiz bir kart olarak anlam taşıyordu.
Kürdistan Demokrat
Partisi (KDP) Başkanı Mesud Barzani, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, ABD
Başkanı Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ENKS Başkanı Muhammed
İsmail, Pirmam'daki "Dörtlü Zirve"de
“Suriyeli Kürtler
açısından ‘görev tamamlanmış’ gibi”
“İdeal noktada değiller,
ana doğal minimal noktada hedeflerine ulaşmış görünüyorlar”
Daha önce sorduğun soruya
dönersem… Evet 18 Ocak’a giden yolda kuşatılmış bir Kobane, Haseke ve
Kamışlı’da SDG kontrolünü ortadan kaldırmak üzere alınan askeri ve siyasi
pozisyon Kürtler açısından Rojava’nın kaybedilmesi riskini ortaya koyuyordu.
Ancak 30 Ocak Anlaşması, her ne kadar açıklanan detaylarda hala muğlaklıklar
olsa da günün sonunda Kürtler açısından “mission accomplished” (görev
tamamlanmış) gibi gözüküyor. Belki kendileri açısından ideal noktada değiller
ama doğal minimal noktada hedeflerine ulaşmış gözüküyorlar.
“Ortadoğu’daki yeni
güvenlik mimarisi İsrail-Körfez denklemi üzerinden kuruluyor, Türkiye aslında
bu denklemin periferisinde”
-SDG’nin ABD ve NATO
açısından düne kadar ne anlama geldiğini hatırlarken IŞİD dışındaki diğer bir
faktörü de hatırlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Rusya ve İran’ın Esad rejimin
davetiyle Suriye’de at oynatabildiği zamanlardı. Washington’da gazetecilik yaptığım
o dönemde Pentagon’la sıklıkla “Şii hilali’nin engellenmesi için…” diye
başlayan cümleler duyardım. IŞİD geriletildikten sonra da kuvvetli bir SDG
muhafaza edilmesinin deklare edilmeyen motivasyonu aslında İran’dı. Son iki
senede İran’ın vekil güçleri ciddi manada zayıflatıldı. Esad gitti, Rusya ve
İran’ın Suriye’de izi kalmadı. İsrail’in eli zaten Suriye’nin içinde. İşte
Trump İran’a savaş açmaya hazırlanıyor. Dolayısıyla da Suudi Arabistan ve
Türkiye destekli bir HTŞ, İran’ın çevrelenmesi noktasında SDG’den çok daha
mantıklı bir tercih gibi görünüyor ABD yönetimi için. Bu tespite katılır
mısın?
Kesinlikle katılıyorum.
Ama bu durumun şöyle bir sonucu da var; Türkiye açık bir biçimde Ortadoğu
denkleminin periferisine düştü. İbrahim Antlaşmalarından başlayarak
Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisinin omurgası Körfez-İsrail denklemi
üzerinden kurulmaya başlandı. Türkiye’nin bu yeni kurulan denklemin karşısında
mı yoksa periferisinde mi kalacağı soru işaretiydi. Trump’ın yeniden iktidara
gelmesinin ardından liderler seviyesinde kurulan ilişkinin de etkisiyle bu
aşamada Türkiye bu yeni güvenlik mimarisine eklemlenebileceğinin işaretlerini
veriyor. Ancak en başta söylediğim gibi, halihazırda bir Trump türbülansının
içinden geçiyoruz. Trump türbülansından çıktıktan sonra ne olur bilemeyiz.
“İran’a karşı
kullanılabilecek bir tür ‘Sünni, cihatçı ordu’ hazırlanıyor”
-Bu bahsettiğin
Körfez-İsrail denklemi üzerine kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu dinamiği
aslında Türkiye dışında da çok kırılgan. Evet bir zamanlar Suudların uydusu
gibi olan Birleşik Arap Emirlikleri bugün İsrail ile başka bir hatta alternatif
ilişki geliştirmiş olsa da İran konusunda hilafsız ABD-İsrail çizgisinde
davranması zor olabilir. Anladığım kadarıyla sen yine de HTŞ ile HTŞ’ye katılan
Arap aşiretlerinin bir tür ‘Sünni, cihatçı ordu’ olarak bir aşamada İran’a
karşı kullanılabileceğini mi düşünüyorsun?
Zaten bunlar şimdi o
aşama için hazırlanıyorlar. Tam böyle düşünüyorum. Ama korkunç akışkan bir hal
de var karşımızda. Bir baktık Birleşik Arap Emirlikleri ile İsrail
yakınlaşırken Suudi Arabistan ile Katar hop diye aralarındaki sorunu çözdü.
Pakistan ile Türkiye’nin ve Mısır’la Suudi Arabistan’ın yine Birleşik Arap
Emirlikleri-İsrail yakınlaşmasına karşı dengeleme hamlelerini izledik. Bu
kırılganlıklar devam ediyor şüphesiz. Şu anki durumun Türkiye açısından en
önemli kırılganlığı da Türkiye’nin bu çeperde kalma halinin sebebinin Trump’la
kurulan kişisel ilişkiler olması. Yani ABD ile yapısal sorunlar çözülmüş değil.
Dolayısıyla orta ve uzun vadeli projeksiyonlar yaparken, Türkiye’nin bugünkü
durumunun Trump takımıyla uyumlu çalışmanın getirdiği bir konjonktürel yeniden
merkeze dahil olma hali olduğunu unutmamalıyız.
Sen de biliyorsun ki
Suriye’ye karşı Sezar Yaptırımları bile kalktı ama Türkiye’ye dönük CAATSA
yaptırımları henüz kalmış değil. Türkiye henüz bırak F-35’ler sorununu,
F-16’lar sorununu dahi çözebilmiş değil. Kongre’ye sunulan yeni bir yasa
teklifiyle Doğu Akdeniz’deki ABD-İsrail-Güney Kıbrıs-Yunanistan iş birliği
konsolide oluyor. Türkiye yok hikâyede! Türkiye’nin o çeperde kalmasına neden
olan yapısal sorunlar çözülmediği halde bugün sanki Orta Doğu’da olmakta olanın
merkezinde merkezi bir rol ile yeniden yeri tanımlanıyormuş gibi düşünmek bana
kalırsa yanılgı. Bu yanılgıyı ve kırılganlığı yaratan da Türkiye’nin yapısal
sorunları çözmek için politikalarını değiştirmeden sadece Trump takımıyla
uyumlu çalışma motivasyonuyla aldığı pozisyonlar.
“Türkiye 2018’da Afrin
harekâtı için girdiğinde daha fazlasını almak istedi ama CENTCOM’un rezervi
nedeniyle alamadı”
-ABD’nin Suriye Özel
Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack’ın “SDG’nin sahada IŞİD karşıtı
birincil güç olma amacı büyük ölçüde miadını doldurdu” açıklamasını Türkiye’de
“ABD Kürtleri sattı” diye okuyanlar çoğunlukta. Oysa Washington’dayken 2017-2019
arası farklı Amerikalı yetkililerin açıklamasına dayanan onlarca haber
yazmışımdır ve hepsinde YPG ile ilişkiyi Amerikalılar 3T ile özetlerdi;
temporary, tactical, transactional (geçici, taktik, al-vere dayalı).
Evet adamlar bunu her
zaman söylediler. “Bizim sizinle ilişkimiz taktik, geçici ve işlevsel” dediler.
Kimse kimseye yalan söylemedi yani. Ama orada bir nüans var, onu da atlamamak
gerekiyor. CENTCOM ile ABD Dışişleri’nin ve Beyaz Saray’ın çizgileri hep farklıdır.
Mesela 2018’ta Trump Erdoğan’a Afrin harekâtı için “Buyur gir” dedi, TSK da
girdi Serekaniye ile Gresipi’yi aldı. Ama Türkiye’nin niyeti daha fazlasını
almaktı ama alamadı. Bunun nedeni de CENTCOM’un koyduğu rezervdi.
“Mazlum Abdi, Türkiye’nin
vetosu nedeniyle ABD’ye hiç gidemedi”
“Neyin ne olduğunu
biliyorlardı, hayal dünyası içinde yaşamadılar”
-Donald Trump da son
kertede TSK’nın Fırat’ın doğusuna geçmesine izin vermedi. Hatta bu yapılırsa
Türkiye’nin ekonomisini yok edeceği tehdidinde bulundu.
Aynen. Bütün bunlar
olurken Kürtler de öyle hayal dünyasında falan yaşamıyordu. Neyin ne olduğunu
görüyorlardı. Mesela ABD tarafından Suriye’de yegâne muhatap görüldükleri
dönemde dahi Mazlum Kobani senelerce Amerika’ya gidemedi. ABD vize çıkarmadı.
Daha altı ay önce ABD’nin terör listesinden ismi çıkan Ahmed El Şara
Washington’da ağırlandı ama Mazlum Kobani hiç gidemedi. Ve bunun Türkiye’nin
baskısı ve vetosu nedeniyle olduğunu elbette biliyorlardı. Yani bütün bu yıllar
içinde Kürtler hayal dünyasında yaşamadılar.
Bugünden sonra neler
olabileceği üzerine kafa yorarken şu bilgiyi bir kenarda tutmakta fayda var;
ABD’nin 11 Eylül sonrasında Afganistan’a müdahale tarihi 2001 ve aradan 25 sene
geçmiş bugün bırakın Afganistan için özgürlükleri demokrasiyi falan tartışmayı
adamlar hukuki bağlamda köleliği tartışır noktadalar. Niyet edilenle ortaya
çıkan sonuç başka oldu. ABD’nin tarzı böyledir. Başka bir ülkeyle ilgili
tasarrufları başlangıçla nihai nokta arasında değişebiliyor ve günün
koşullarına göre yeni haller alıyor.
Mazlum Abdi, Duhok
Uluslararası Konferansı'nda
“Afganistan’dan Suriye’ye
bir Sünni aksı oluşuyor, İran çevreleniyor”
“Bu yeni tablo içinde
Kürtlerin daha düne kadar avantajı olan seküler çizgi dezavantaja dönüşmüş
durumda”
-Madem Afganistan
işgalini hatırlattın, o halde ben de milat olarak 2001’i alarak sorayım. 25
senede ABD’nin Ortadoğu politikası bağlamında Kürtlerin yükselişini izledik ama
bugün o yükseliş trendinin sonuna mı gelindi? Gelindiyse neden?
Bugün Afganistan’dan
Suriye’ye kadar olan coğrafyaya baktığımda ben adeta bir Sünni aksı görüyorum
ya da bir Sünni çemberi. Washington’ın HTŞ ile yola devam yönünde yaptığı
tercihi İran’la savaş gündemiyle birlikte okuduğumda, sahadaki durumun bana
düşündürdüğü Afganistan’dan Suriye’ye oradan ta Beyrut’a uzanan sağlam bir
Sünni ekseninin oluşmakta olduğu, İran’ın böyle bir Sünni eksenle yeniden
çevreleniyor olduğu. Ortadoğu denklemini belki 20 sene domine edecek bir eksen
oluşuyor. Tabii hal böyle olunca da seküler bir çizgi ile bugüne kadar bu
coğrafyada farklarını ortaya koyan Kürtlerin daha düne kadar siyasi avantajı
olan şey, yeni tablo içinde dezavantaja dönüşmüş gözüküyor. Bugün HTŞ’nin
Washington tarafından Kürtlere tercih edilmesinin özünde bu var.
Uzun yıllardır
İngiltere’de çalışmalarını sürdüren İran Kürdü bir akademisyen vardır Kamran
Matin… Onun Kürdistan’ın jeopolitiği üzerine bir saptaması vardır;
“geopolitical liminality” der. Yani
jeopolitik olarak eşikte olma hali. Bana kalırsa Kürtler bugün de yine bir
jeopolitik eşiktelik halindeler. Bugüne kadar seküler, özgürlükçü ve eşitlikçi
bir iddia ortaya koyarken bu siyasi hat onların gücüydü ama bugün Ortadoğu’da
batının da tercihiyle Sünni eksenli bir dünya kurulurken Kürtler eski dünyanın
aktörleri durumuna düştüler. Yani son gelişmeler, bu Sünni eksene
eklemlenemeyecek bir yapı oldukları için bugün artık tercih edilmedikleri
gerçeğini ortaya çıkarttı. Amerika’nın bugün HTŞ’ye gösterdiği teveccüh, sadece
Suriye’den ibaret bir planlamanın parçası olamayacak kadar mübalağalı.
Öte yandan bugünün
denkleminde bile Türkiye hala SDG’yi ya da işte YPG’yi şeytanlaştırmaya
çalışıyor. Oysa Rojava’nın Türkiye için bir tehdit olduğunu ne coğrafyayla ne
nüfusla hiçbir şekilde açıklanamaz. Rojava’da ne kadar direnirsen diren, günün
sonunda Rojava’nın kaderini belirleyecek olan diğer üç parçadaki Kürtlerin
vereceği destektir. Bu siyasi matematiğe rağmen Türkiye Rojava konusundaki
söylemini sürdürüyor çünkü Kürtleri bir askeri güç olarak siyasi denklemden
çıkarıp sadece bir kültürel grup parantezine almak istiyor. Türkiye’de de zaten
tam olarak bunu yapmaya çalışıyor, ‘Terörsüz Türkiye’den ben bunu
anlıyorum.
“Rojava aslında Kürtlerin
yaşadığı ülkeler arasındaki zayıf halkadır ama bugün artık tüm Kürtler için bir
onu meselesidir”
-Rojava’nın Türkiye için
asla gerçek manada bir tehdit olamayacağını düşünmenin temel dayanağı
nedir?
Rojava topografik olarak
düzayak, Türkiye için askeri ve stratejik anlamda o kadar kolay bir yer ki. Bak
Irak Kürdistanı öyle değil, İran Kürdistanı da öyle değil, Kandil öyle değil.
İkincisi de Suriye’de 2-3 milyon civarında Kürt nüfusu var ve konsantre olarak
tek bir alanda değiller, dağılmış durumdalar. Bugüne kadar da kendi aralarında
siyasi bir birlik sağlayabilmiş değiller.
İran’da Kürtlerin askeri
gücü hep olmuş. Irak Kürdistanı yüz yıldır kesintisiz var. Türkiye’de en son
tahlilde 1978’den beri bir hareket var. O nedenle diyorum Kürtlerin yaşadığı
ülkeler arasındaki zayıf halkadır aslında Rojava. Ama zayıf halka olmasına rağmen
bütün Kürdistan parçaları için coğrafyasının bir stratejik değeri var. Bunu
akılda tutmak gerekiyor. Ayrıca bugün Rojava stratejik öneminin ötesine geçerek
bütün Kürtler için bir onur mücadelesine dönüştü. Rojava bugün dünya için bir
vicdan meselesi olabilir ama Kürtler için artık bir onur meselesidir.
“Türkiye nihayet Kürtleri
kültürel özne olarak tanıdı fakat şimdi de siyasal özne olarak tanımayı
reddediyor”
“Ankara’nın arzusu
Kürtleri kültürel grup parantezine almak; süreçte tarafların örtüşemediği yer
de burası”
-Biraz önce zaten
‘Terörsüz Türkiye’ projesini hakiki bir çözüm süreci olarak görmediğini
söyledin. Dahası Suriye’deki yeni denklemle birlikte sürecin beyin ölümünün
gerçekleştiğini düşündüğünü katıldığın yayınlarda söylediğini takip ettim.
Ben bunu en baştan beri
söylüyorum, bu bir barış projesi değil. Adamlar zaten bunun büyük bir savaş
gelmekte olduğu için iç cepheyi güçlendirme projesi olduğunu açık açık
söylediler. Bu sürecin ortaya koyduğu bir gerçeklik var. Türkiye neredeyse yüz
yıl aradan sonra Kürtleri nihayet kültürel bir özne olarak tanıdı fakat şimdi
de siyasal özne olarak tanımayı reddediyor. Ankara’nın arzusu Kürtleri kültürel
grup parantezine almak. Süreç bağlamında tarafların pozisyonlarının örtüşmediği
yer de burası. Evet PKK silah bırakarak askeri bir güç olarak denklemde
kalmamaya olurunu verdi. Ama bunun karşılığında siyasi denkleme dahil olmak
istiyorlar ve “siyasi statümüzün tanınmasını istiyoruz” diyorlar.
“Askeri bir güç olarak
ben silah bırakıyorum” demekle aslında PKK de buna onuru verdi. Orada
anlaşılmayan ne? O kültürel grup parantezine girmek istemiyorlar. Onlar askeri
güç olarak tamam, denkleme dahil olmayacağız ama bunun karşılığında biz siyasi
denkleme, siyasi statümüzün tanınmasını istiyoruz diyorlar. Zaten “Kürt sorunu”
dediğimiz şey de Kürtlerin bireysel olarak siyasi haklarının tanınması değil,
Kürdistan’ın siyasi statüsünün tanınmasıdır. Anlaşamadıkları noktanın bu
olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Kürt sorununu ele alışını ben şuna
benzetiyorum; Türkiye yola çıkıyor ama hep bir sonraki istasyondaki treni
yakalamaya çalışıyor. Son gelişmelerle birlikte zaten bu yeni jeopolitik eşikte
Türkiye bence ortağını seçti, seçtiği ortak o kurulmakta olan cihatçı ordu ve
Kürtler değil.
“‘Kandil Öcalan’ı
dinliyor mu?’ sorusu 1999’dan beri süregelen bir tartışmadır”
“15 yıllık savaşta
kazanılan başarı üzerinden Rojava kendi siyasi aktörlerini üretti”
-SDG’nin 10 Mart
mutabakatını uygulamaya ayak diremenin sonucunda hem toprak hem nüfuz
kaybetmesinin ardından Türkiye’de hükümete yakın yorumculardan ve medyadan
sıklıkla “Mazlum Abdi Öcalan’ı değil Kandil’i dinledi” hikayesi dinliyoruz. Bu
doğruysa, örgütü Öcalan’ı dinlemiyor demektir ki bu bir buçuk senedir işlenen
anlatıyı çökertir. Sana göre de Mazlum Abdi aslında 10 Mart mutabakatına uymak
istiyordu ama Kandil’in baskısı nedeniyle mi direndi?
Şimdi bir kere şunu
hatırlatmam lazım; “Kandil Öcalan’ı dinliyor mu, dinlemiyor mu?” tartışması
Suriye ile ortaya çıkmadı. Bu, Öcalan’ın 1999’da yakalandığı günden beri
süregelen bir tartışma. Bu tartışma Rojava yüzünden çıkmadı ama bu bağlamda da
devam etti ama bu bağlamda devam ederken de hep bir şey gözden kaçırıldı.
Rojava’da konuşulan YPG değil SDG idi. Ve düne kadar SDG’nin yaptıklarını ya da
yapmadıklarını sadece Öcalan ile ilişki üzerinden açıklayamayız. Çünkü SDG
içindeki emir komuta zinciri çerçevesinde Öcalan ve kandil dışında pek çok
faktör vardı. Nitekim Arap aşiretlerinin rolünün önemini son olayda gördük.
Elbette PKK’nin Rojava’daki varlığı inkâr edilebilecek bir gerçek değil. Ama 15
yıllık savaş ve o savaşta kazanılan başarı üzerinden Rojava kendi aktörlerini
üretti. Kandil de söylese, Öcalan da söylese, Rojava’nın siyasi aktörlük ve
karar alma mekanizmalarındaki payını yok sayarak bu soruya cevap veremeyiz.
Öte yandan PKK
spekülasyona yer bırakmayacak şekilde kendini feshetti, silahlarını yaktı,
hatta Türkiye’nin sınırından geri çekildi. Buna mukabil Suriye’de Rojava’nın
statüsünün tanınması konusunda net bir beklentinin İmralı görüşmeleri
bağlamında dile getirildiğini olduğunu biliyoruz. Bunu Öcalan kendi söyledi.
Kandil’dekiler de söylediler. Böyle bir yapıyı ancak ya tümüyle kabul edeceksin
ya bölüp yöneteceksin. Bence tam da bu yüzden biraz önce anlattığım çaba içinde
Ankara, Kürtleri bir kültürel paranteze alma çabası içinde.
“Mesud Barzani ömrünün
son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin birliği üzerinden yeniden tanımlamak
gibi bir pozisyon aldı”
-Mesud Barzani’nin şu an
Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti içinde aktif rolü yok ama olmasına da gerek
yok. Zira o sembolik olarak hala herkesin üzerinde bir şahsiyet ve biz
Barzani’yi son haftalarda Suriye’deki Kürtlerin hamiliğini üstlenmiş ve adeta
masayı yeniden kurmuş bir aktör olarak izliyoruz. Nasıl oldu da Barzani
geçmişte çok itiştiği, hatta belki de ezeli rakibi olarak gördüğü Öcalan’ın
çizgisiyle aynı sayfaya geldi?
Mesud Barzani ve Abdullah
Öcalan. Biri 1948, diğeri 1949 doğumlu. Seksenine gelmiş iki adam. Onlar,
geleneksel Kürt liderler ekolünün son iki temsilcisi. Biyolojik ve siyasi
ömürlerinin son evresinde tarihsel misyonlarını yerine getirme telaşı ve
sabırsızlığı içinde olduklarını düşünmek mümkün diye düşünüyorum. Bunu bir
teslim edelim.
Mesut Barzani bundan 15
yıl önce bir taahhüt altına girdi. “Bundan sonra Kürtler arası savaş bitti”
dedi. Kaldı ki Mesud Barzani KDP’nin başındayken hem PKK ile hem de
Talabani’nin KYB’si ile savaşan bir adam. Böyle bir geçmişin ardından işte 15
yıl önce bir daha hiçbir Kürt grupla savaşmama taahhüdü altına girdi ve aradan
geçen zamanda bu taahhüdü üzerinden çok ciddi sınandı. Ve gelinen noktada benim
anlayabildiğim kadarıyla ömrünün son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin
birliği üzerinden yeniden tanımlamak gibi bir pozisyon almış durumda. Artık
sadece Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bir başkanı ya da KDP lideri olarak
değil, Kürtlerin birliği üzerinden hatırlanmak istiyor gibi görüyorum.
Mazlum Abdi ve Mesud
Barzani, Duhok'ta
“Barzani bağımsızlık
ajandasıyla hareket etmiyor, tam tersine merkezde güçlü statüyle denleme dahil
olmak istiyor”
-Yani bir biçimde bir
çeşit “Birleşik Kürdistan” iddiasına doğru mu yelken açıyor?
Hayır, tam tersine. Adım
gibi eminim ki Mesud Barzani bugün fırsatını bulsa Kürdistan Bölgesel
Yönetimi’nin bağımsızlığını ilan etmeye teşebbüs eder. Barzani’nin nihai
hedefinin hep bu olduğuna benim en azından kişisel olarak bir şüphem yok. Ama
bu sözünü ettiğim kendisini Ortadoğu’daki Kürtlerin temsilcisi olarak
konumlandırma hali zaten bu nihai hedefiyle çelişen bir şey değil. Kürtlerin,
Kürdistan Bölgesel Yönetimi dışındaki parçalardaki etkinliğini konsolide ederek
aslında Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin stratejik derinliğini tesis etmek
istiyor. Yani Kürtlerin birliğini sallamanın nihai politik hedefi bir büyük
Kürdistan bağımsızlığı değil bana kalırsa. Asıl amacı, Kürdistan Bölgesel
Yönetimi’nin stratejik derinliğini de kullanabileceği bir alan yaratmak.
Barzani'nin Rojova bağlamındaki pozisyonunu en özet böyle ifade ediyorum.
Ortadoğu’da bugün bütün
ülkelerde merkezi bir otoritenin kurulmasına dönük bir konsensüs var. Bunun
farkındalığı içinde olan Kürtler de diyor ki; “O zaman ben de bağımsızlık
ajandasıyla hareket etmiyorum.” Mesud Barzani de bunu diyor.
-Ama aynı Mesud Barzani
2017’deki referandum sırasında Irak Kürdistan’ın bağımsızlığı için çok sert bir
pozisyon almıştı.
Mesud Barzani 2017’de o
bağımsızlık ajandasını yürütürken, Güney siyasetindeki bütün aktörler
kendisiyle aynı fikirde değildi. Ama gelinen noktada ortaya çıkan yeni dünyanın
dinamiğine karşı durmak yerine o dünyanın güçlü bir parçası olma stratejisini
benimsemiş görünüyorlar. Yani 2005’ten sonra Erbil’de Bağdat’tan bağımsız bir
dış politika, bağımsız bir maliye politikası, bağımsız bir ekonomi politikası
izlerim kafasındaydı Barzani. Ama 2017’den beri Bağdat’ta güçlü olma meselesine
ağırlık verdi. Ez cümle söylemek istediğim Kürtler Ortadoğu’daki merkezileşme
eforlarına karşı bir bağımsızlık politik ajandasıyla hareket etmek yerine
merkezde güçlü bir statüyle denkleme dahil olmaya çalışıyorlar.
“Suriye’de Kürtler,
alabileceklerini hak mücadelesi üzerinden değil, güç mücadelesi üzerinden
almaya çalıştılar”
“Bugün de ‘Eğer güçlü bir
merkez kurulacaksa siyasi statüm tanınmış biçimde o merkezin parçası olurum’
inadındalar”
-Abdullah Öcalan da
örgütüne bunu söyledi zaten aslında. Hatta Mazlum Abdi’ye de bu yönde mesajlar
verdiğini biliyoruz; “Şam’a ortak olun.” Ancak tabii meclis tutanaklarından da
biliyoruz ki Öcalan’ın Ahmed El Şara’nın Esad türü bir diktatöre dönüşebileceğine
ilişkin kaygıları baki.
Evet Öcalan da merkeze
ortak olmaktan bahsediyor. SDG bunu yapsın da istedi. Ama SDG de “Tamam ben
entegre olurum ama beni kültürel bir grup parantezine alamazsın” dedi
Şam’a.
Bu bir güç mücadelesi ve
Kürtler de alabileceklerini bir hak mücadelesi üzerinden değil ama güç
mücadelesi üzerinden almaya çalıştılar. Politikalarını güç mücadelesi üzerinden
şekillendiriyorlar. Gayet pragmatik bir pozisyonla “Eğer güçlü bir merkez kurulacaksa
o zaman ben de siyasi statüm tanınmış biçimde o güçlü merkezin bir parçası
olurum. Beni bundan da mahrum edemezsiniz” diyorlar. Politikalarını bu inat ve
ısrar üzerinden şekillendiriyorlar.
“Kürtler şu anda
tehditlere karşı ortaklaşıyor, Erbil bugünkü konjonktürde Kandil’e karşı dün
olduğu gibi sert olmaz”
-Mesud Barzani’nin, senin
tarif ettiğin şekliyle, ömrünün son evresinde siyasi liderliğini Kürtlerin
birliği üzerinden yeniden tanımlama iddiasına geri dönerek sorayım. Bu durumda
Erbil’in Kandil üzerinde düne kadar kurduğu baskının gevşemesi söz konusu olur
mu mesela? Kandil’in Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinden
sıkıştırılabiliyor olması Ankara’nın en önemli kozlarından biriydi. Rojava’da
Kürtlerin kaybı nedeniyle Iraklı Kürtleri de etkileyen duygusal travma
dengeleri değiştirir mi? Barzaniler şu ortamda Kandil’e karşı yine de eskisi
kadar sert olur mu?
Bu olmaz. Olmayacak
olmanın ötesinde şu anda yaşanan aslında 2024 momentine benzer bir moment.
Kürtler şu anda ortak tehditlere karşı ortaklaşıyor. Aynı 2014’te IŞİD tehdidi
karşısında nasıl Kürdistan savunmasında bir ortaklaşma olduysa bugün de
tehditlerde ortaklaşıyorlar. Bu nedenle de şu konjonktürde Erbil’le Kandil’in
ayrı düşmesi bana göre mümkün değil. Kürtler silahı da bırakır, Rakka’dan da
çıkar ama o siyasi statüyü tarihin bu anında bir kez daha ıskalamayı kabul
etmezler. Benim gördüğüm o. Direnç denilen şey silah değil, siyasi statü
üzerinden oluşur.
“Kürt siyasi
temsiliyetine yer açarsan bunu yönetebilirsin”
-2014 momentine benzer
bir anda olmak işin Türkiye boyutu açısından nasıl sonuçlar doğurabilir? Sen
bunu dediğin için hızlıca hatırlatmak isterim, aslında bugün Selahattin
Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın cezaevinde olmasının miladı da 2014’teki Kobani
direnişidir diyebiliriz sanırım…Tabii o günün iç siyasi dinamikleriyle bugünkü
bambaşka ama yine de bu tür bir eşikte olduğumuzu mu söylemiş oluyorsun?
Bir toplumsal kalkışma
olur mu? Soru buysa, yanıtını ararken literatür de bize çok yardımcı olmuyor.
Toplumsal kalkışma düşündürecek belli örüntüler var ama bunun arkasından II.
Dünya Savaşı’nın ardından gelene benzer bir sessizlik durumu da gelebilir. Ben
kendi adıma hangisinin olacağını öngöremiyorum şu anda. Ama bildiğim ya da
görebildiğim bir şey varsa o da şu; Kürtler her ne kadar şikâyet etseler de
Kürdistan coğrafyasındaki siyasi mücadelede eksiğiyle fazlasıyla Kürt siyasi
temsilcilerinden yana net bir tablo ortaya çıkmış görünüyor. Dolayısıyla bu
tabloya eğer izin verirsen, bu temsiliyete yer açarsan bunu yönetebilirsin. Ama
bu temsiliyeti zora dayalı yöntemlerle sürekli bastırmaya çalışırsan bunun iki
sonucu çıkabilir. Birincisi, dediğim gibi bastırmada başarılı olursun ve
kitleyi sessizleştirirsin. İkincisi, bu baskı bir kalkışmayla sonuçlanır. Bu
ikisinden hangisinin olacağını bugünden ben kişisel olarak öngörebileceğimi
düşünmüyorum.
öcalan imralı heyetiDEM
Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay
Hatimoğulları, kayyım atanarak görevden alınan Mardin Büyükşehir Belediye
Başkanı Ahmet Türk, hayatını kaybeden TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İstanbul
Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan, DEM
Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve Öcalan'ın avukatı Faik Özgür Erol'un,
Öcalan'ın "Barış ve Demokratim Topplum" çağrısını açıkladığı gün, 27
Şubat 2025
“Kürtlerin hiçbir siyasi
aktörü aslında hedefini gerçekleştirmedi, bu ciddi başarısızlık ve bundan
şikâyet var”
-“Kürtler şikâyet etse
de…” şeklinde ifade ettiğin durum nedir? Neyi kastediyorsun?
Hani Öcalan da diyor ya
“Artık PKK’nin varlık nedeni kalmadı çünkü Kürtlerin varlığı tanındı.” Orada
çok önemli bir nüans var. Evet, Kürtler Türkiye’de bir kültürel grup olarak
tanındı ama siyasi grup olarak tanınması sürecinin sancılarını yaşıyoruz. Son
20 yılın seçim sonuçları haritasını gözünün önüne getir, ne demek istediğimi
anlayacaksın. Ancak öte yandan Kürtlerin hiçbir siyasi aktörü aslında ortaya
koyduğu politik hedefi gerçekleştiremedi. İstersen bugün Rojava’da Kobane,
Kamuşlu, Derik, Amude hattında oluşan direnci düşün. İstersen işte İran’daki
Kürmenşah, İlam üzerinden, Urumiye üzerinden oluşan hattı düşün. Hiçbirinde
hedeflenen politik hat gerçekleşmedi. Çok ciddi bir başarısızlık. Bunu teslim
etmek lazım. Güney (Irak Kürdistanı) siyaseti üzerinden son üç yıllık tecrübeme
dayanarak şunu söyleyebilirim; orada insanlar artık doğru düzgün sandığa dahi
gitmiyor çünkü yolsuzluktan ve siyasi partilerin kendi arasındaki güç
mücadelesinden yıldılar. Ama tüm bunlara rağmen ortaya çıkan net bir tablo var
işte. Kürtler memnun olsa da olmasa da şikâyet etseler de etmeseler de Kürtleri
Kürtlerden başka kimsenin temsil edemeyeceği bir ana geldik.
“Kürt hareketi içindeki
eleştiriler, Rojava’daki savaş nedeniyle ötelendi”
-Bu yaptığın analizi
Türkiye Kürtleri özelinde daraltırsan, bu konjonktürün yeni bir siyasi
hareketin önünü açma ihtimalini görür müsün? Bunu şu yüzden soruyorum
neresinden bakarsan bak Öcalan çizgisindeki hareket 1978’den bu yana tek bir
ana blok olarak kalabildi. Yani DEM öncülü siyasi partileri de katarak
düşünürsek, Öcalan çizgisinden sapma olmadı. Bugün dışarı yansıtmasalar da
kendi içlerinde de aktif bir tartışma olduğunu biliyoruz. Bu özeleştiri verme
sürecinin sonunda yeni politik hatların doğuşuna tanık olur muyuz sence?
Çok güzel bir soru.
Aslında Kürtlerin kendi içerisinde siyasi temsilin şekline, siyasi karar alma
mekanizmalarının işleyişine ve izlenen politikalara ilişkin çok ciddi
eleştiriler var. Ama bu eleştiriler özellikle son 15 yıldır Rojava nedeniyle
ötelendi. Dolayısıyla da şimdi şunu tahmin etmek zor değil; sadece Rojava
bağlamında değil, Öcalan bağlamında da ya da genel Kürt siyasal alanı üzerinden
sanıyorum yeni tartışmalar olacaktır. Savaşın ve şiddetin gölgesi kalktığında
siyasi alanda biz çok daha çeşitli, çok aktörlü ve kendi içerisindeki
mücadelenin de daha görünür olduğu bir Kürt siyasal alanını gözlemleyebiliriz.
Bu ortaya çıkabilir.
Ama Kürtler için hayatta
kalmak her şeyin önüne geçtiği sürece bu eleştiriler bir iç tartışma olarak
devam edecektir. Yani bu bahsettiğin tartışma ancak hayatta kalmanın bir risk
olmaktan çıktığı durumda yer bulabilir. Hakan Fidan 300 solcudan bahsederken
Rojava’da 15 yılda ölenlerin sayısı 12 bin. Buna rağmen yine de açıktan
eleştiri oldu, oluyor. Ama bunun siyasal alana yansıması ötelendi. Bugün de
mesela eleştirinin, DEM Parti’nin siyasal alanı domine etme becerisini
etkileyecek ölçüde siyasal alana yansıması ancak şiddetin tamamen ortadan
kalkmasıyla söz konusu olabilir. PKK’nin de bu durumu araçsallaştırdığını inkâr
edecek bir durum yok. Çok da anlaşılır bir şey, bütün aktörler bunu yapar
yani.
Cansu Çamlıbel kimdir?
Cansu Çamlıbel, Orta Doğu
Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu.
Yüksek lisansını, Britanya'daki Cardiff Üniversitesi'nde Uluslararası
Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi, "Türk medyası ve
otosansür sorunsalı" başlığını taşıyor.
NTV'de diplomasi
muhabirliği, 2005- 2008 arasında da Brüksel muhabirliği yaptı. 2008'den Şubat
2019'a kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber
müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı görevlerini üstlendi.
Yaklaşık 5 sene boyunca,
"Yüz Yüze Pazartesi" köşesinde, Hürriyet'in haftalık siyasi
söyleşilerini yaptı. 2015- 2016 döneminde ABD'de Harvard Üniversitesi'nin
Nieman Bursu'nu kazandı.
Nisan 2017- Şubat 2019
döneminde ise Hürriyet Washington Temsilcisi olarak görev yaptı.
Gazetenin, siyasi baskı
sonucu el değiştirmesinden sonra istifa ederek, Türkiye'ye döndü. Gazete
Duvar'daki köşesinde, dış politika alanında yazılar kaleme almaya başladı.
Eşzamanlı olarak Gazete Duvar'ın İngilizce edisyonu Duvar English'in kurucu
Yayın Yönetmeni oldu. Bu görevi, Ekim 2021'e kadar sürdürdü.
Uluslararası Basın
Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi üyesi olan Çamlıbel, IPI için
hazırlayıp sunduğu, "Özgür Sohbetler" isimli podcast serisinde,
günümüz Türkiyesi'nde gazetecilik yapmanın bedeline, içeriden bir bakış sunmaya
çalışıyor.
Ocak 2023'te, T24 ekibine
katıldı.
Lulu'nun annesidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.