İngiliz tarihçi ve düşünür Lord Acton, 5 Nisan 1887’de, dönemin saygın din adamı ve tarihçilerinden Mandell Creighton’a kısa ama sarsıcı bir mektup yazar. Mektubun amacı; Creighton’ın “tarih yazımında kralların, papaların ve büyük iktidar sahiplerinin ‘dönemin zorunlulukları’ dikkate alınarak daha yumuşak yargılanması gerektiğini” savunmasına bir eleştiri yöneltmektir. Zira Acton, bu yaklaşımı ahlaki bir sapma olarak görür ve itirazını tek bir cümlede billurlaştırır: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak biçimde yozlaştırır.”
Acton’ın itirazı nettir:
“İktidar, insanı mazur kılmaz, hatta daha sorumlu kılar. Güç sahibi olanlar,
sıradan insanlardan daha az değil, daha fazla hesap vermelidir. Tarihçinin
görevi ise güçlü olanı mazur görmek değil, onu daha sert bir etik süzgeçten geçirmektir.”
Jeffrey Epstein vakası,
bu uyarının modern dünyadaki yankısıdır.
Epstein vakasında mesele
yalnızca güç değildir. Asıl belirleyici olan; denetimsiz güç, elit ağlar ve
dokunulmazlık bileşiminden oluşan ekosistemdir. Epstein salt güçlü olduğu için
değil, gücün hesap sorulamaz olduğu alanlarda hareket edebildiği için var olmuştur.
Bu nedenle tartışma bireysel ahlaksızlıktan çok, yapısal bir soruya dayanır:
Sorun gücün varlığı mı, yoksa gücün ahlaktan azade kılındığı alanlar mıdır?
Epstein vakası bireysel
bir sapkınlığın ya da münferit bir suç ağının ötesinde, modern dünyanın yapısal
kör noktalarını açığa çıkaran bir semptomdur. Bu vakayı yalnızca “ahlaksız bir
adam” anlatısına indirgemek, sorunun esas kaynağını görünmez kılar. Epstein’ı
mümkün kılan durum, bir kişinin karanlığı değil, ahlaki düşünmenin kurumsal
olarak askıya alındığı, karanlığın sistematik biçimde tolere edildiği bir
dünyadır. Bu dünya; güç ve iktidar sahiplerinin hesap vermediği, maddi gücün
meşruiyet ürettiği ve bilginin ahlaktan koparıldığı bir düzendir.
ELİT AĞLAR DOKUNULMAZLIK
KÜLTÜRÜ VE AHLAKIN ASKIYA ALINIŞI
Modern kapitalist
sistemde para yalnızca bir değişim aracı değildir, aynı zamanda bir ahlak
muafiyeti üretir. Yüksek servet, bireyi hukukun üstüne çıkarmasa bile hukukun
etrafından dolaşabileceği ağlara erişim sağlar. Epstein’ın hikâyesi,
zenginliğin nasıl bir ‘koruyucu kalkan’ işlevi gördüğünü açıkça ortaya
koymaktadır. Finans, hayırseverlik, akademik bağışlar ve kültürel
sponsorluklar… Sermayeyi yalnızca büyütmez, aynı zamanda onu sembolik olarak
arındırır.
Modern dünyada ‘iyilik’,
yalnızca etik bir niyet değil, finanse edilen, kurumsallaştırılan ve vitrini
olan bir faaliyettir. Büyük vakıflar, küresel STK’lar ve hayırseverlik ağları,
yalnızca yardım dağıtmaz, aynı zamanda aktörlerine ahlaki dokunulmazlık sağlar.
Bu dokunulmazlık hukuki bir bağışıklık değil, çok daha etkili sembolik bir
korumadır. Çünkü iyilikle ilişkilendirilen aktörler, otomatik olarak
‘sorgulanmaması gerekenler’ kategorisine yerleştirilir.
Bu durum, modern
demokrasilerin temel iddiasıyla çelişir. Hukuk önünde eşitlik, teorik bir ilke
olarak varlığını sürdürürken, pratikte yerini ilişkisel esnekliğe bırakır. Daha
sarih bir ifadeyle, Epstein hukukun dışında değil, hukukun ilişkilerle esnetildiği
bir alanın içindedir. Epstein’ın yıllar boyunca açıkça bilinen faaliyetlerine
rağmen sistem dışına itilmemesi, bu dokunulmazlık kültürünün sonucudur. Tam da
bu noktada sorulması gereken daha gerçek ve kapsamlı soru ise şudur: Korunan
kimdir? Epstein mı, yoksa onun temas ettiği yapı mı?
ÖRGÜTLÜ SESSİZLİĞİN
İNŞASI VE NORMALLEŞMİŞ SUÇUN BÜROKRASİSİ
Bu noktada Romalı tarihçi
Tacitus’un tespiti açıklayıcıdır. Tacitus, “tiranlık dönemlerinde suçun değil,
sessizliğin arttığını” yazar. Suç işlenir, fakat asıl belirleyici olan, suç
karşısında oluşan elit (Romalı senatörlerin) suskunluğudur. Epstein vakasında
da mesele, suçun yokluğu değil, suç karşısında örgütlenen sessizliktir.
Bu bağlamda sessizlikle
birlikte gelen en büyük ahlaki çöküş, suçun etrafında oluşan normalleşme
alanıdır. Epstein’ı mümkün kılan şey, şeytani bir deha değil, ahlaki düşünmenin
kurumsal olarak askıya alınmasıdır. Zira suç gizli olduğu için değil, bilindiği
halde tolere edildiği için süreklilik kazanmıştır.
Bu mekanizma, çağdaş
bürokratik sistemlerin en tehlikeli özelliğini açığa çıkarır: Bilgi ile eylem
arasındaki mesafenin bilinçli olarak korunması. Kurumlar “bilmiyorduk”
demektense, daha sofistike bir savunma geliştirirler: “Biliyorduk, ama yetkimiz
yoktu.”
Bu yapının çarpıcı
örneklerinden biri, İngiltere’de televizyon yıldızı Jimmy Savile vakasıdır.
Savile, onlarca yıl boyunca çocuklara yönelik sistematik istismarlarda
bulunmuş, ölümünden sonra yayımlanan resmî raporlar, BBC iç denetimleri, polis
kayıtları ve siyasi çevrelerin bilgisi dâhilinde bu suçların bilindiğini ortaya
koymuştur. Buna rağmen sistem harekete geçmemiştir. Soruşturma raporlarında yer
alan ifade çarpıcıdır: “Biliniyordu, fakat harekete geçilmedi.”
Epstein vakası için de
durum aynıdır. Burada suç gizlilikte değil, açık bilginin askıya
alınmasındadır. Zira, Epstein bir sır değildi ancak görmezden gelinmesi bir
tercihti.
Bu noktada Kant’ın
uyarısı anlam kazanır: “Kötülük çoğu zaman kör bir dürtünün değil, bilinçli bir
tercihin sonucudur.” İnsan, eylemini rasyonelleştirdiği ölçüde, onu ahlaki bir
sorun olmaktan çıkarır. Epstein vakasında kötülük, tam da bu rasyonellik sayesinde
sıradanlaşmıştır.
BİLGİNİN AHLAKTAN KOPUŞU
Sorunun bir diğer ayağı,
Epstein’ın akademik ve entelektüel çevrelerle kurduğu ilişkilerdir. Bu
ilişkiler, modern bilginin ahlaki zemininden nasıl koptuğunu göstermesi
açısından çarpıcıdır. Zira bilim ve düşünce üretimi giderek fon bağımlısı hale
gelmiş, bilginin içeriği değil, finansmanı ‘meşrulaştırıcı unsur’a dönüşmüştür.
Akademik ve entelektüel
çevrelerle kurulan ilişkilerde asıl mesele, bilginin içeriği değil, bu içeriğin
hangi bağlamda üretildiğidir. Fon sağlayanın kim olduğu, hangi ağların parçası
olduğu ya da hangi pratikleri mümkün kıldığı sorusu, çoğu zaman tali görülür.
Böylece bilgi, ahlaki bir değerlendirme nesnesi olmaktan çıkar, yalnızca teknik
bir başarıya indirgenir. Bu indirgeme, modern uzmanlık kültürünün temel
özelliklerinden biridir.
MEDYA, SEÇİCİ GÖRÜNÜRLÜK
VE SİSTEMSEL İKİNCİLLEŞTİRME
Epstein’ın yıllar boyunca
sınırlı biçimde gündeme gelmesi, medyanın rolünü de sorgulamayı zorunlu kılar.
Modern medya yalnızca haber aktaran bir araç değil, görünürlük ekonomisinin
büyük bir parçasıdır. Bazı suçlar skandallaştırılırken, bazıları sessizce
geçiştirilir. Çünkü her ifşa, yalnızca faili değil, onu çevreleyen sistemi de
görünür kılar.
Epstein’ı mümkün kılan
dünyada en görünmez olanlar ‘kurbanlardır’. Hukuki süreçler, medya anlatıları
ve kamuoyu tartışmaları çoğu zaman fail(ler)in kim olduğuna, kimlerle
bağlantılı olduğuna, hangi ağlara temas ettiğine odaklanır. Kurbanlar ise ya
anonimleştirilir ya da istatistikleştirilir. Böylece mağduriyet, somut bir
adaletsizlik olmaktan çıkar, yönetilebilir bir veri haline gelir.
Burada asıl sorun,
kurbanların konuşmaması değil, konuşturulmamalarıdır. Sesleri bastırılmaz, daha
sofistike biçimde geçersizleştirilir, geçiştirilir. Anlatıları şüpheli,
travmaları öznel, talepleri “zaman aşımına uğramış” sayılır. Böylece sistem,
doğrudan inkâr etmeden, mağduriyeti etkisizleştirir. Sonuçta kurban yalnızca
hukuki değil, epistemik olarak da ikincilleştirilir. Sözü zayıflatılır,
deneyimi tali kılınır, varlığı istatistiğe indirgenir. Epstein vakasında
medyanın seçici görünürlüğü, bu ikincilleştirmenin nasıl sistematik bir pratiğe
dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyar.
Bu ikincilleştirme,
modern adalet anlayışının yapısal bir sorunudur. Adalet, her açıdan mağdurun
rehabilitasyonunu öncelemek yerine, sistemin istikrarını korumaya yöneldiğinde,
suç bireysel bir patoloji gibi sunulur. Oysa Epstein vakası, mağduriyetin tesadüfi
değil, örgütlü, süreklilik arz eden ve sistem tarafından tolere edilen bir
sonuç olduğunu göstermektedir.
SAPKINLIK-RASYONEL RİSK
EKSENİNDE ‘GÜCÜN KULLANIMI’
Jeffrey Epstein vakasında
hâlâ yeterince sorulmayan temel bir soru vardır:
Bu denli geniş bir
network, bu denli görünür ve ağır suçlar barındıran eylemleri neden ve nasıl
göze alabilmiştir? Bu soru, meseleyi yalnızca sapkınlık, hedonizm ya da kişisel
ahlaki çöküşle açıklamanın yetersizliğini ortaya koyar. Çünkü böylesi karmaşık
ve çok aktörlü bir yapıda, bireysel dürtülerden ziyade hesaplanmış bir güç
kullanım mantığı devreye girer.
Burada belirleyici olan;
riskin varlığı değil, kimin için risk olmadığıdır. Epstein çevresinde oluşan ağ
hukuki, siyasi ve finansal açıdan kendisini kayıptan büyük ölçüde azade kılan
bir yapı üretmiştir. Kaybetme ihtimali olmayan aktörler için en ağır suçlar
dahi ‘yönetilebilir risk’ kategorisine girer. Tam da bu nedenle sorgulama
refleksi askıya alınır. Çünkü sistem, katılımcılarına bedel ödemeyecekleri bir
alan sunar.
Bu nedenle Epstein
etrafında oluşan yapı, klasik anlamda bir suç organizasyonundan çok, ahlaki
boyutu görünmez kılınmış bir ponzi mantığı ile çalışır. Değer, risk ve
sorumluluk aşağıya doğru aktarılırken, koruma, kazanç ve dokunulmazlık yukarıda
yoğunlaşır. Sistem çökmediği sürece herkes kazanıyor gibi görünür, çöktüğünde
ise bedel yine aynı kesime kesilir.
EPSTEİN BİR İSTİSNA
DEĞİL, MODELDİR
Sonuçta ortaya çıkan
tablo şudur: Epstein’ı mümkün kılan dünya, yalnızca suç üreten bir dünya
değildir. Aynı zamanda kurbanı görünmez kılmayı başaran, adaleti prosedürlere,
vicdanı teknik gerekçelere, sorumluluğu ise belirsizliğe dağıtan bir dünyadır.
Ve bu dünya var oldukça, suçun kendisi kadar, mağduriyet de sessizliğe mahkûm
edilmeye devam edecektir.
Bu noktada en rahatsız
edici gerçek şudur: Epstein bir sistem hatası değil, sistemin mantıksal
sonucudur. Gücün yoğunlaştığı, denetimin dağıldığı ve ahlaki sınırların
esnediği her yapı, benzer figürler üretmeye müsaittir. Epstein’ın ölümü ya da
dosyaların kapanması bu mantığı ortadan kaldırmaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.