Gazze’nin, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir laboratuvara dönüştürülmekte olduğunu belirten Levent Baştürk, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze “Barış Planı”nı yazdı.
2025 sonbaharından
itibaren Trump’ın Gazze “Barış Planı”, uluslararası kamuoyuna ateşkes, yeniden
inşa ve istikrar vaadiyle bir umut ışığıymış gibi sunuldu. Türkiye’de ise
iktidar ve ona bağlı medya, Erdoğan’ın Trump’la yakınlığını öne çıkararak
Türkiye’yi ateşkesi sağlayan kilit aktörlerden önde geleni, hatta oluşturulacak
Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker ve barış planına garantörlük sunan başrol
oyuncusu olarak pazarladı.
Ancak sahadaki gerçeklik
çok farklı: Diplomatik ambalajın altında Gazze, Filistinlilerin siyasi özne
olmaktan çıkarıldığı, klasik işgalden öte hukuk-finans-teknoloji temelli 21.
yüzyıl sömürgeciliğine dönüştürülmüş bir yönetim nesnesi haline getirildi. Trump’ın
planı barış değil, soykırım sonrası düzeni rasyonalize edip kalıcılaştıran bir
çerçeve.
ATEŞKES OLMAYAN ATEŞKES
10 Ekim 2025’ten beri
“ateşkes”e rağmen Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre en az 484 Filistinli
öldü, 1.321 kişi yaralandı. Ateşkes denilen süreçte şiddet daha sessiz
yöntemlerle sürdürülebilir seviyeye çekildi. Açıktır ki burada amaç, şiddeti
sona erdirmek değil; onu uluslararası kamuoyunun tolere edebileceği bir
yoğunluğa çekmek. Naomi Klein’ın “Şok Doktrini”nde tarif edildiği gibi, direnç
kırıldıktan sonra yeni düzen dayatılıyor. Ölüm, istisna olmaktan çıkıp
yönetilebilir istatistiğe dönüştü.
BARIŞ KURULU: PARAYLA
SATILAN EGEMENLİK
Görünürde çok taraflı bir
diplomatik mekanizma olarak sunulan planın çekirdeğindeki “Barış Kurulu” adı
verilen oluşum, gerçekte Donald Trump’ın ömür boyu başkan olduğu, veto
yetkisinin tamamen kendisinde toplandığı otokratik bir yapı. Daimi üyelikler 1
milyar dolar karşılığında satılmakta; bu yönüyle kurul, demokratik bir
işbirliği organından çok, mafya tipi bir koruma haracı mekanizmasını
andırmaktadır.
Kurulun bileşimi de bu
niteliği açıkça ele verir: Jared Kushner, Steve Witkoff, Marco Rubio ve Tony
Blair gibi isimler, Filistinlilerin yokluğunda Gazze’nin geleceğini
belirlemektedir.
Filistinlilere biçilen
tek rol ise Ali Şaaş liderliğindeki “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi”dir; bu yapı
siyasi yetkiden yoksun, yalnızca su, elektrik ve altyapı gibi belediye
hizmetleriyle sınırlı bir teknokratlar heyetidir. Egemenlik değil, idarecilik
verilmiştir. Bu komite, dış sömürge denetimi altında Gazze’nin işlerini
yönetmekle görevlidir. Sözde Barış Planı’nın öngördüğü düzen Filistinli
aktivist ve yazar Ali Abunimah’ın tasviriyle, işgale ve apartheide karşı
mücadele eden Filistin direnişine boyun eğdirmek için Filistin Yönetimi’ni
İsrail’le işbirliği yapacak bir organ olarak kuran 1993 Oslo anlaşmalarının
daha da kötüleştirilmiş bir versiyonu gibi görünmektedir.
“BARIŞ KURULU”NA DAVETİ
KABUL EDEN MÜSLÜMAN ÜLKELER
Trump yaklaşık 50 ülkeyi
sözde Barış Kurulu’na katılım için davet etti. Daveti kabul eden liderlerden
biri, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suç işlemekle
suçlanan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu.
21 Ocak’ta yapılan ortak
açıklamada Mısır, Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan,
Türkiye, Pakistan ve Endonezya, Barış Kurulu’na katılma davetini kabul
ettiklerini duyurdu ve “Başkan Trump’ın önderlik ettiği barış çabalarına”
desteklerini açıkladılar. Azerbaycan, Kazakistan ve Fas da katılan diğer
Müslüman ülkeler oldu. Bunlar muhtemelen Netanyahu ile aynı masada yer
alacaklar! Bu ülkelerin sözde Barış Kurulu’ndaki işlevleri en ufak şüpheye yer
bırakmayacak kadar açık: Gazzelinin adının bile anılmadığı ve tutsak olarak
görüldüğü Gazze’de uygulamaya konulacak olan 21. Yüzyıl sömürgeciliği örneğine
meşruiyet ve koruma sağlamak.
ULUSLARARASI HUKUKUN
İFLASI
Trump’ın yeni sömürge
düzeninin hukuki zemini, 17 Kasım 2025’te kabul edilen BM Güvenlik Konseyi’nin
2803 sayılı kararı ile oluşturulmuştur. Karar, Filistin halkının kendi kaderini
tayin hakkını fiilen askıya almış; Gazze’nin yönetimini Trump liderliğindeki bu
yapıya devretmiştir. Rusya ve Çin’in çekimser kalması, hukuki değil jeopolitik
bir tercihin sonucudur ve uluslararası hukukun tabutuna çakılan son çivi olarak
değerlendirilmelidir.
Hukukçular bu durumu
ultra vires (yetki aşımı) olarak nitelendirmekte; Gazze’nin hukuken res nullius
(kimseye ait olmayan toprak) konumuna itildiğini vurgulamaktadır.
Norman Finkelstein’ın
ifadesiyle, Gazze artık “Trump Organizasyonu’nun portföyündeki bir mülk”
muamelesi görmektedir.
NEKROPOLİTİK GERÇEKLİK
Resmi can kaybı rakamları
yaklaşık 71 bin olarak açıklansa da, bağımsız çalışmalar bu sayının çok daha
yüksek olduğunu göstermektedir. Dünya ölçeğinde prestijli bir tıp dergisi olan
The Lancet’te Temmuz 2024 itibarıyla yayımlanan bir çalışma, dolaylı ölümlerle
birlikte sayının 186 bini aştığını; BM uzmanları ise açlık, hastalık ve altyapı
çöküşü hesaba katıldığında 680 binin üzerine çıkabileceğini belirtmektedir.
Gazze’de yalnızca
insanlar değil, aileler ise bütünüyle yok edilmektedir. Yaklaşık 2.200 aile
nüfus kayıtlarından tamamen silinmiş, Gazze Şeridi 61 milyon tonluk, büyük
bölümü asbest ve ağır metal içeren zehirli enkaza dönüşmüştür. Bu tablo,
Achille Mbembe’nin tanımladığı anlamda tam bir nekropolitik düzeni ifade eder:
Kimin yaşayacağına, kimin yavaş yavaş öleceğine karar veren bir iktidar.
GAZA RİVİERA’DAN DİJİTAL
PANOPTİKON’A
Planın propagandif
yüzünü, Trump’ın damadı, onun gibi bir emlak milyarderi ve ultra Siyonist olan
Jared Kushner’ın dillendirdiği “Gaza Riviera” hayali oluşturur: Lüks oteller,
gökdelenler ve turizm projeleri. Ancak sızdırılan Sivil-Askerî Koordinasyon Merkezi
(CMCC) belgeleri, bu parlak vizyonun ardındaki karanlık gerçeği açığa
çıkarmaktadır. Gazze’de “Planlı Topluluklar” kurulacak; Filistinliler
biyometrik kayıt altına alınacak, sürekli kontrol noktalarından geçecek ve tüm
ekonomik faaliyetlerini dijital cüzdanlar üzerinden yapmak zorunda kalacaktır.
Bu yapı, klasik mülteci
kamplarının yüksek teknolojili bir versiyonudur: dijital panoptikon; herkesin
ve her köşenin dijital olarak gözetlendiği bir çeşit hapishane. Mülkiyet
hakları “dijital jetonlar”a indirgenirken, fiziksel toprakla kurulan bağ koparılmaktadır.
Gazze, bir yaşam alanı değil, yönetim teknolojilerinin test edildiği bir
laboratuvara dönüştürülmektedir.
SARI HAT VE GETTOLAŞMA
“Ateşkes” süreci devam
ederken İsrail, sahada kalıcı değişiklikler yapmıştır. “Sarı Hat”
operasyonlarıyla Gazze’nin yaklaşık %60’ı fiilen İsrail kontrolündeki bir
güvenlik koridoruna dönüştürülmüş; bölge Yeşil Bölge ve Kırmızı Bölge olarak
ikiye ayrılmıştır. Devasa hendekler, askeri karakollar ve yollarla bu ayrım
kalıcılaştırılmaktadır. İsrail kontrolündeki Yeşil Bölge olarak tasarlanırken,
Filistinlilerin büyük çoğunluğunun Kırmızı Bölge’ye sıkıştırılması
öngörülmektedir.
Bu, yalnızca askeri
değil; demografik ve politik bir mühendisliktir. John Mearsheimer’ın
vurguladığı gibi, büyük çatışmalar İsrail için her zaman etnik temizlik fırsatı
olarak görülmüştür.
BİR “YENİDEN EĞİTİM”
PROGRAMI
Planın son ayağı,
ideolojik kontroldür. Planlı topluluklar” sadece fiziksel mekânlar değil, aynı
zamanda kontrolün biyometrik verilerden dijital cüzdanlara ve sınıflarda
çocuklara öğretilen düşüncelere kadar uzandığı total kurumlardır. Eğitim
müfredatı “Hamas temelli olmayacak”, BAE modeli örnek alınarak “Barış Kültürü”
ilkelerini izleyecektir. Barış Kültürü terimi, BAE ile İsrail arasındaki
imzalanan Abraham Anlaşmaları’nın metninde de geçmektedir. Amaçlanan İsrail ile
normalleşmeyi içselleştiren bir kuşağın yetiştirilmesidir. Böylece kontrol,
yalnızca bedenler ve mekânlar üzerinde değil; hafıza ve bilinç üzerinde de
tesis edilecektir.
Trump’ın Gazze Barış
Planı, şüpheye mahal olmayacak şekilde tutarlı bir kurumsal sömürge modelidir.
Ölümleri durdurmayan bir ateşkes, parayla satılan bir egemenlik mekanizması,
uluslararası hukukun tasfiyesi, dijital gözetim ve coğrafi parçalanma aynı stratejinin
parçalarıdır. Bu sömürge modelini yürütmekten sorumlu mekanizmaya Orwellvari
bir tavırla Barış Kurulu denmesi, ABD’nin desteklediği İsrail’in Gazze’de
sürdürdüğü soykırımı ve Amerikan başkanının Venezuela’dan Grönland’a, İran’a
kadar tüm dünyaya yaydığı kaos ve çatışmayı gizleyemeyecektir.
Sözde Barış Kurulu’nun
tüzüğünde Gazze’ye tek bir atıf bile yoktur; kasıtlı olarak dışarıda
bırakılmıştır. Bu da kurulun kapsamının Gazze ile sınırlı kalmayıp küresel bir
yapıya evrilebileceğini akla getirmektedir. Bu hâli, kurulun aslında sanki
BM’ye alternatif bir uluslararası örgüt gibi tasarlanmış görüntüsüne de hayli
uygundur.
Bu bağlamda, eğer Gazze,
BM onayıyla bir şirket portföyü gibi devredilebiliyorsa, şu soru hepimizi
beklemektedir: Gazze dışında, “Barış Kurulu” ne zaman, hangi coğrafyada ve
hangi halkın hakları üzerine söz söyleme hakkını kendinde görecektir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.