15 Şubat 2026 Pazar

İslam tasavvuf ve felsefesini derinden etkileyen PLOTİNUS'un TANRI İNANCI: Saadettin Merdin

Allah’ın kendi zâtını bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına yol açacağından teolojik açıdan kabul edilemez.

Bu teoriyi kabul eden filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Oysa onlar yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdi. Bu bir kısır döngüdür. Çünkü zaman bakımından yaratma ve sudûr arasında herhangi bir fark yoktur. Sudûr, Allah’ın daima faaliyette bulunan ezelî bilgisinin ve düşüncesinin neticesidir. Haliyle evren de Allah gibi ezeli olmuş olur. Bu ise kabul edilemez! Zaten bugün evrenin yaratılmış olduğunu hem empirik /gözlemsel, hem de teorik/matematiksel olarak çok net bir şekilde bilmekteyiz. Tamı tamına 13,7 milyar yıl!

Filozoflar Allah’ı Evrenin illeti görürler. Evren Tanrı’nın ilim sıfatının ürünüdür! İlim nesneye bağlıdır ve bu yüzden pasiftir!

Kelamcılarımız ise; Evreni, Allah’ın irade sıfatının ürünü olarak görür! İrade özneye bağlıdır ve bu yüzden aktiftir!

Evren Allah’ın ilmi neticesinde olduğu kabul edilirse, Allah’ın ilmi de ezeli kabul edildiğinden evren zaman bakımından sonsuz olmak zorunda kalır!

Felsefecilere göre; Allah evrenin illetidir. Bu yüzden illet-ma’lul ilişkisi nedeniyle evren ezeli olmak zorundadır. Oysa; Allah evrenin illeti değil, failidir. Onu hür iradesi ile dilemiş ve istediği bir zamanda yaratmıştır!

Burada Yunan felsefesinin ilkeleriyle felsefe yapan İslam filozoflarını tekfir etmede Gazalî haklıdır. Gel gör ki; Gazalî

Mişkâtül Envâr' da Yeni Eflatunculuğa ne kadar göbekten bağlı olduğu ortadadır.

Plotinus’in varlık felsefesindeki en önemli problem Bir ve Çok meselesidir. Plotinus’un, varlığın en tepe noktasına yerleştirdiği ve “Bir” dediği varlığın gerçekliğine bakıldığında, Tanrı, idealar / küllîler, matematiksel bir, tabiat, yaratıcı ve daha pek çok fonksiyonu kendinde barındıran anlaşılması güç bir varlıktır. Plotinus’in teizmi tam bir agnostik teizmdir.

Bir’in temel bir özelliği, -Akıl’dan farklı olarak, salt basit olması hasebiyle- düşünememesidir. Düşünmeden bile yoksun olan “Bir”; nasıl mükemmel olur? Bir’in metafiziksel anlamda “basit” ve semantik açıdan “tanımlanamaz” oluşu bir tür teolojik agnostisizmdir.  

İlk bakışta, Tanrı’yı aşırı tenzih, teizm (tek tanrı inancı) açısından cazip görünebilir. Ne var ki bu; sonuç itibariyle Tanrı’yı âtıl, pasif, düşünemeyen, aciz, iradesiz, bilgisiz biri yapar. Böyle hiçbir niteliği olmayacak kadar yalın olan “Bir”, gerçekten Tanrı olabilir mi?

İslâm teizminin öngördüğü tenzih, Plotinus’in tenzihinden çok farklıdır. İslam’ın tenzih anlayışı; her ne kadar Tanrı’yı kendi dışındaki varlıklardan soyutlarsa da, onlarla herhangi bir özdeşleştirmeyi kabul etmezse de, herkesin Allah hakkında bilgi sahibi olabileceğini peşinen kabul eder. Nicelikleri bilinemez ise de nitelikleri bilinebilir. Bir başka ifadeyle, geleneksel teizm Tanrı ile diğer varlıklar arasında temel ontolojik farklılığı koruyup, Tanrı’yı diğer bütün (yaratılan) varlıklardan tenzih ederken Tanrı’ya ilişkin realist bir semantik bağı muhafaza eder.

Plotinus’un Tanrı tasavvuru, Kur’ân’ın öngördüğü Kendisine ibadet edilen, yalvarılan, dua ve niyazda bulunulan dinamik bir Tanrı (el-Hayyü’l-Kayyûm) olmaktan çıkartıp, belirsiz ve gizemli bir varlık olarak kabul etmeye götürür. Oysa Kur’ân’da Tanrı, yerde de gökte de ilahımızdır, her an bir işitendir ve bize şah damarından daha yakındır. Daha doğrusu, Kur’ân, Tanrı’nın âlemde olup biten her şeyle ilgilendiğini açıkça bildirmektedir; yani Tanrı’nın hem aşkınlığına hem de içkinliğine bütüncül olarak vurgu yapmaktadır. Ayrıca, Kur’ân’da bildirilen Tanrı’nın isim ve sıfatları, O’nun hem dış âlem, hem de insanla nasıl bir münasebet içinde bulunduğunu beyan edip anlatmaktadır. 

Plotinus’ci teolojinin birçok noktada teizmin temel öngörüleriyle nasıl bağdaştırılabileceği tam bir muammadır. Teizmin öngördüğü Tanrı’nın en önemli niteliklerinden biri Plotinus’in Bir’e hiçbir şekilde atfetmediği bilgidir. Tanrı’nın ilim sıfatının tüm tek tanrılı dinlerde tartışılması bile abestir. O’nun âlim-i mutlak olduğu herkesin kabulüdür.

Sonuç olarak, Plotinus’in Tanrı’nın birliği ve basitliği düşüncesinden hareketle belirgin bir Tanrı tasavvuruna ulaşmak zordur. Böyle bir anlayıştan radikal biçimde uzak duran teizm, Tanrı’nın varlığı ve sıfatları konusunda agnostik veya belirsiz bir tanrı anlayışına izin vermez. Bu bakımdan teizmin Tanrı’nın hür iradesine dayanan, yoktan var eden “Hâlık” anlayışı ile Plotinus’in Bir’in zorunlu, deterministik sudûr anlayışını uzlaştırmak mümkün değildir. Özellikle de İslam teizmi, Tanrı-insan ilişkisini öncelikli olarak akledilebilir bir bilgi temeline dayandırdığından, onu ne Tanrı-insan ayırımını ortadan kaldıran panteistik ontolojiyle ve ne de muğlâk bir gramere sahip Plotinus’ci epistemolojiyle bağdaştırmak mümkündür.

Gerçekten Plotinus, Sudûr Teorisi için ne kadar metafor kullanırsa kullansın, sudûr olayı Bir’de bir sırdır, açıklanamaz kısımlara sahiptir.

Bu sistemde Allah sadece kendi zâtını bildiği halde, O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi var oluşlarının sonradanlığını bilmektedir. Bu; akılların bilgisinin Allah’ın bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki, bu durum ulûhiyet kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşması mümkün değildir. 

Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslâmiyet Allah’ın âlemi yarattığını kabul eder. Fakat Plotinus’e göre âlem, Bir’in sudûrudur, tecellîsidir. Oysa, yoktan yaratılış ile, Var olan bir şeyden sudûr, taşma, yayılma arasında ciddi farklar vardır. Evren, yaratıldıktan sonra, bizzat kendi müstakil varlığına sahiptir. Evren Allah’tan tamamıyla farklı müstakil bir cevherdir.  Başka bir deyişle, Allah ve âlem iki ayrı varlıktır. Allah, asla âlem olamaz; âlem dâhil, hiçbir şey de asla Allah olamaz. Semavi dinlerde bu manada, dünyanın, Allah’ın bir form’u, Allah’ın biçim değiştirmesi; ya da; Allah’ın bizzat kendisinin herhangi bir şeye transformasyonu olduğu söylenemez. Oysa sudûr teorisine göre; Allah, kendisinden farklı bir cevher olmayan kendi ilahi cevherini -başka bir formda- maddeye transforme etmiştir. İşte bu görüş panteistik bir görüştür ve teistik yaratılış teorisinin zıddıdır.

Bu teoriyle Plotinus ezelî ve kadim olanla sonradan olanı, değişmeyenle değişikliğe uğrayanı, bir başka deyişle bir ve mutlak olanla çok ve mümkün olan varlıklar arasında olan ilişkiyi belirtmek, böylece en ulvîsinden en süflîsine kadar bütün kâinatı bir sıra düzeni içinde yorumlamak istemiştir. Sistem adeta yukarıdan aşağıya,  aşağıdan yukarıya inip çıkan bir dönme dolap gibi takdim edildiğinden, manevî ve maddi varlıkların yeri, mahiyet ve fonksiyonları belirlenmiş olduğundan aynı zamanda determinist bir sistemdir. Sudur süreci baştan sona gayr-i iradîdir. Tanrı evreni yaratmayı bile dileyemeden, o kendiliğinden ezelde zorunlu olarak sudur edivermiştir.

Maddî kâinatın varlığını doğrudan manevî bir varlık olan Tanrı’dan alamayacağı savunulurken, sudûr teorisinde manevî birer varlık olan akılların gök cisimlerini, Faal Aklın da dört unsuru meydana getirdiği iddiası apaçık bir çelişkidir.

Hâsılı Sudur Teorisi Allah’ın birliğine değil, tersine çokluğuna yol açar, hatta Allah’ı anlamsız ve içi boş bir varlık konumuna indirir.

Hiçbir niteliği olmayan “Bir”!

Bir de, Kâinatı oluşturan, sevk ve idare eden, aracı onlarca felek, semavi akıl!

Mekkeli müşriklerin Allah inancı Plotinus’in Tanrı inancı yanında sütten çıkmış ak kaşık kadar beyaz, bir bebek kadar masumdur!

Zaten Yeni Eflatunculuktaki belirsiz ve işlevsiz Tanrı anlayışı putperestliği netice vermiştir. Kutsallık ve aşkınlık gibi nitelikler eşyaya indirgenmiştir. Tanrısal sıfat ve nitelikler yeryüzünde zamansal ve mekânsal olarak temsil edilmeye çalışılmıştır. Esasen putperestliğin ve şirkin ortaya çıkmasını sağlayan zihinsel savruluşun başladığı nokta da tam burasıdır. Tanrı bu kadar belirsiz kalırsa, O’nun sıfatları ve fiilleri (Gavs, kutup, insan-ı kamil, peygamber gibi) başkalarına dağıtılması kaçınılmazdır.

Yeni Eflatunculuğun Bizdeki İzdüşümleri;

Müslümanlar, ne Plotinos’den, ne de “Enneadlar”dan haberdardılar. Arapçaya Süryaniceden “Kitab’ül-Esolocya”  diye çevrilen bu eser, Aristo’nun sanılarak birçok Müslüman düşünür tarafından okunmuştu. Diğer bir Yeni Eflatuncu eser; yanlışlıkla Aristo’ya nisbet edilen “el-İzah fi’l-Hayri’l-Mahz” dır. Oysa bu kitap, Yeni Eflatunculuğun Atina ekolünün temsilcisi Proklus’un, ”Teolojinin Esasları” adlı eserinin özetidir. Üçüncüsü; Denys isimli Suriye’li bir kâhinin yazdığı “Allah el-Mukaddes”  isimli yazılardır. Bu eser henüz H.3. asır sona ermemişken, Dicle kıyılarından Atlantik Okyanusu’na kadar tüm Hıristiyan dünyasında tanınmaktaydı.

Bu Yeni Eflatuncu eserler, hem Hıristiyan mistisizmini hem de İslam tasavvufunu etkilemiştir. Eserlerin ana teması; insanın, er-geç Allah’a vasıl olacağı; Allah’la bağlantı kurmanın ise riyazetten ve nefsi arındırıp mistik hallere bürünmekten başka yolu olmadığı şeklinde özetlenebilir. Sudur teorisi; Nâsut’un (insanın) Lahût (ilahi olan) ile  birleşmesinden yani “hulûl ve ittihat”tan başka bir şey değildir.

Bütün bu görüşler, önce Doğu Kilisesi’nin öğretileri haline gelecek, sonra da büyük evliya diye takdim edilen, bu panteist paganların ozalit kopyaları olan Sufilerin varlık /yaratılış felsefesi olacaktır.

Plotinus’in sudûr teorisi, topyekûn varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden özellikle Hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür.  Özellikle felsefi tasavvufa büyük etkisi olmuştur.  İhvan-ı Safa, Sühreverdî el-Maktûl, İbnü’l-Arabî gibi birçok filozof ve mutasavvıf bu teoriden çok büyük ölçüde etkilenmişler, onu İslam Teolojisi /İlahiyatı olarak takdim etmişlerdir. Bir kavramı ve Bir’e yüklediği manalar, idealar fikri, varlık mertebeleri düşüncesi, varlıkların İlk varlığa duydukları aşk sebebiyle ona ulaşma arzusu ve ruhun olgunlaşması düşünceleriyle de pek çok filozof ve mutasavvıfı etkilediğini söylemek mümkündür.  

İslam tasavvufuna felsefe Yeni-Eflatunculukla girmiştir. Felsefi tasavvufu şekillendiren Pagan filozof Plotinus’in bu fikirleridir. Sadece bir misal olması kabilinden belirtelim ki, mutasavvıfların keşf ve şühûd teorileri, tamamen Yeni-Eflatuncudur. Yunan temeline dayalı ”gnosis” kelimesinin tercümesi olan marifet teorileri ile nefs ve nefsin bu âleme inişi; ayrıca İlk Akıl, Külli Nefs, hatta füyüzat teorileri bile, az-çok değiştirilmiş olsalar da, Yeni-Eflatuncu kaynaklara dayanmaktadır.  

İslâm Dünyası birçok Antikçağ Yunan düşünürüne “peygamber” veya “evliya” nazarıyla bakmış, onlara peygamber ve büyük mürşit muamelesi yapmıştır. Onların teolojilerini özümsemişlerdir. Hakim, (filozof) ve Müteellih hakimlerimiz (İşrakîler, ilahi bilgelerimiz) Hermes’in İdris Peygamber olduğunu, pek çok pagan Yunan filozofunun evliya olduğunu hatta bu pagan filozofların, Lokman Hekim’den veya Davut Peygamberden ders alıp, istifade ettikleri gibi hayali rivayetlere saf bir şekilde inanmışlardır.

Yahudi ve Hıristiyanlardan başka, bizim koca koca âlimlerimiz, filozoflarımız, büyük evliya diye her sözünde binler hikmet var olduğu vehmedilen kimseler Pagan Pilotinus’a ve onun panteist öğretilerine kutsal metinler gibi dört elle sarılmışlardır. Oysa Plotinus, Hıristiyanlarla iç içe yaşamış ve Hıristiyanlığı çok iyi tanımasına rağmen Hıristiyan bile olmamıştır. Plotinus’un, Roma’da yardıma ihtiyacı olanların en çok başvurduğu, bilhassa çocukların koruyucusu olma görevi verilen Tanrı Porphyrios’un önünde tapındığı, Pagan ayinlerinde çok sık yapılan Tanrı ile komünyon yaptığı, yani; onunla bütünleşerek vecde ulaştığını biyografisinden okumaktayız. Yine o, semavi olsun veya olmasın herhangi bir dinin ritüellerine katılmayı gösteriş ve şekilcilik olarak kabul etmiş, “ben onların ayağına gitmem, onlar bana gelsinler” diyerek katılmayı reddetmiştir. O samimi bir pagan Roma vatandaşı olarak yaşamış ve ölmüştür.

-----

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.