Allah’ın kendi zâtını bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına yol açacağından teolojik açıdan kabul edilemez.
Bu teoriyi kabul eden
filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir
olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Oysa onlar
yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdi.
Bu bir kısır döngüdür. Çünkü zaman bakımından yaratma ve sudûr arasında
herhangi bir fark yoktur. Sudûr, Allah’ın daima faaliyette bulunan ezelî
bilgisinin ve düşüncesinin neticesidir. Haliyle evren de Allah gibi ezeli olmuş
olur. Bu ise kabul edilemez! Zaten bugün evrenin yaratılmış olduğunu hem
empirik /gözlemsel, hem de teorik/matematiksel olarak çok net bir şekilde
bilmekteyiz. Tamı tamına 13,7 milyar yıl!
Filozoflar Allah’ı
Evrenin illeti görürler. Evren Tanrı’nın ilim sıfatının ürünüdür! İlim nesneye
bağlıdır ve bu yüzden pasiftir!
Kelamcılarımız ise;
Evreni, Allah’ın irade sıfatının ürünü olarak görür! İrade özneye bağlıdır ve
bu yüzden aktiftir!
Evren Allah’ın ilmi
neticesinde olduğu kabul edilirse, Allah’ın ilmi de ezeli kabul edildiğinden
evren zaman bakımından sonsuz olmak zorunda kalır!
Felsefecilere göre; Allah
evrenin illetidir. Bu yüzden illet-ma’lul ilişkisi nedeniyle evren ezeli olmak
zorundadır. Oysa; Allah evrenin illeti değil, failidir. Onu hür iradesi ile
dilemiş ve istediği bir zamanda yaratmıştır!
Burada Yunan felsefesinin
ilkeleriyle felsefe yapan İslam filozoflarını tekfir etmede Gazalî haklıdır.
Gel gör ki; Gazalî
Mişkâtül Envâr' da Yeni
Eflatunculuğa ne kadar göbekten bağlı olduğu ortadadır.
Plotinus’in varlık
felsefesindeki en önemli problem Bir ve Çok meselesidir. Plotinus’un, varlığın
en tepe noktasına yerleştirdiği ve “Bir” dediği varlığın gerçekliğine
bakıldığında, Tanrı, idealar / küllîler, matematiksel bir, tabiat, yaratıcı ve
daha pek çok fonksiyonu kendinde barındıran anlaşılması güç bir varlıktır.
Plotinus’in teizmi tam bir agnostik teizmdir.
Bir’in temel bir
özelliği, -Akıl’dan farklı olarak, salt basit olması hasebiyle-
düşünememesidir. Düşünmeden bile yoksun olan “Bir”; nasıl mükemmel olur? Bir’in
metafiziksel anlamda “basit” ve semantik açıdan “tanımlanamaz” oluşu bir tür
teolojik agnostisizmdir.
İlk bakışta, Tanrı’yı
aşırı tenzih, teizm (tek tanrı inancı) açısından cazip görünebilir. Ne var ki
bu; sonuç itibariyle Tanrı’yı âtıl, pasif, düşünemeyen, aciz, iradesiz,
bilgisiz biri yapar. Böyle hiçbir niteliği olmayacak kadar yalın olan “Bir”,
gerçekten Tanrı olabilir mi?
İslâm teizminin öngördüğü
tenzih, Plotinus’in tenzihinden çok farklıdır. İslam’ın tenzih anlayışı; her ne
kadar Tanrı’yı kendi dışındaki varlıklardan soyutlarsa da, onlarla herhangi bir
özdeşleştirmeyi kabul etmezse de, herkesin Allah hakkında bilgi sahibi
olabileceğini peşinen kabul eder. Nicelikleri bilinemez ise de nitelikleri
bilinebilir. Bir başka ifadeyle, geleneksel teizm Tanrı ile diğer varlıklar
arasında temel ontolojik farklılığı koruyup, Tanrı’yı diğer bütün (yaratılan)
varlıklardan tenzih ederken Tanrı’ya ilişkin realist bir semantik bağı muhafaza
eder.
Plotinus’un Tanrı
tasavvuru, Kur’ân’ın öngördüğü Kendisine ibadet edilen, yalvarılan, dua ve
niyazda bulunulan dinamik bir Tanrı (el-Hayyü’l-Kayyûm) olmaktan çıkartıp,
belirsiz ve gizemli bir varlık olarak kabul etmeye götürür. Oysa Kur’ân’da
Tanrı, yerde de gökte de ilahımızdır, her an bir işitendir ve bize şah
damarından daha yakındır. Daha doğrusu, Kur’ân, Tanrı’nın âlemde olup biten her
şeyle ilgilendiğini açıkça bildirmektedir; yani Tanrı’nın hem aşkınlığına hem
de içkinliğine bütüncül olarak vurgu yapmaktadır. Ayrıca, Kur’ân’da bildirilen
Tanrı’nın isim ve sıfatları, O’nun hem dış âlem, hem de insanla nasıl bir
münasebet içinde bulunduğunu beyan edip anlatmaktadır.
Plotinus’ci teolojinin
birçok noktada teizmin temel öngörüleriyle nasıl bağdaştırılabileceği tam bir
muammadır. Teizmin öngördüğü Tanrı’nın en önemli niteliklerinden biri
Plotinus’in Bir’e hiçbir şekilde atfetmediği bilgidir. Tanrı’nın ilim sıfatının
tüm tek tanrılı dinlerde tartışılması bile abestir. O’nun âlim-i mutlak olduğu
herkesin kabulüdür.
Sonuç olarak, Plotinus’in
Tanrı’nın birliği ve basitliği düşüncesinden hareketle belirgin bir Tanrı
tasavvuruna ulaşmak zordur. Böyle bir anlayıştan radikal biçimde uzak duran
teizm, Tanrı’nın varlığı ve sıfatları konusunda agnostik veya belirsiz bir tanrı
anlayışına izin vermez. Bu bakımdan teizmin Tanrı’nın hür iradesine dayanan,
yoktan var eden “Hâlık” anlayışı ile Plotinus’in Bir’in zorunlu, deterministik
sudûr anlayışını uzlaştırmak mümkün değildir. Özellikle de İslam teizmi,
Tanrı-insan ilişkisini öncelikli olarak akledilebilir bir bilgi temeline
dayandırdığından, onu ne Tanrı-insan ayırımını ortadan kaldıran panteistik
ontolojiyle ve ne de muğlâk bir gramere sahip Plotinus’ci epistemolojiyle
bağdaştırmak mümkündür.
Gerçekten Plotinus, Sudûr
Teorisi için ne kadar metafor kullanırsa kullansın, sudûr olayı Bir’de bir
sırdır, açıklanamaz kısımlara sahiptir.
Bu sistemde Allah sadece
kendi zâtını bildiği halde, O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi var
oluşlarının sonradanlığını bilmektedir. Bu; akılların bilgisinin Allah’ın
bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki, bu durum ulûhiyet
kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşması mümkün değildir.
Hıristiyanlık, Yahudilik
ve İslâmiyet Allah’ın âlemi yarattığını kabul eder. Fakat Plotinus’e göre âlem,
Bir’in sudûrudur, tecellîsidir. Oysa, yoktan yaratılış ile, Var olan bir şeyden
sudûr, taşma, yayılma arasında ciddi farklar vardır. Evren, yaratıldıktan
sonra, bizzat kendi müstakil varlığına sahiptir. Evren Allah’tan tamamıyla
farklı müstakil bir cevherdir. Başka bir
deyişle, Allah ve âlem iki ayrı varlıktır. Allah, asla âlem olamaz; âlem dâhil,
hiçbir şey de asla Allah olamaz. Semavi dinlerde bu manada, dünyanın, Allah’ın
bir form’u, Allah’ın biçim değiştirmesi; ya da; Allah’ın bizzat kendisinin
herhangi bir şeye transformasyonu olduğu söylenemez. Oysa sudûr teorisine göre;
Allah, kendisinden farklı bir cevher olmayan kendi ilahi cevherini -başka bir
formda- maddeye transforme etmiştir. İşte bu görüş panteistik bir görüştür ve
teistik yaratılış teorisinin zıddıdır.
Bu teoriyle Plotinus
ezelî ve kadim olanla sonradan olanı, değişmeyenle değişikliğe uğrayanı, bir
başka deyişle bir ve mutlak olanla çok ve mümkün olan varlıklar arasında olan
ilişkiyi belirtmek, böylece en ulvîsinden en süflîsine kadar bütün kâinatı bir
sıra düzeni içinde yorumlamak istemiştir. Sistem adeta yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan bir dönme dolap
gibi takdim edildiğinden, manevî ve maddi varlıkların yeri, mahiyet ve
fonksiyonları belirlenmiş olduğundan aynı zamanda determinist bir sistemdir.
Sudur süreci baştan sona gayr-i iradîdir. Tanrı evreni yaratmayı bile
dileyemeden, o kendiliğinden ezelde zorunlu olarak sudur edivermiştir.
Maddî kâinatın varlığını
doğrudan manevî bir varlık olan Tanrı’dan alamayacağı savunulurken, sudûr
teorisinde manevî birer varlık olan akılların gök cisimlerini, Faal Aklın da
dört unsuru meydana getirdiği iddiası apaçık bir çelişkidir.
Hâsılı Sudur Teorisi
Allah’ın birliğine değil, tersine çokluğuna yol açar, hatta Allah’ı anlamsız ve
içi boş bir varlık konumuna indirir.
Hiçbir niteliği olmayan
“Bir”!
Bir de, Kâinatı
oluşturan, sevk ve idare eden, aracı onlarca felek, semavi akıl!
Mekkeli müşriklerin Allah
inancı Plotinus’in Tanrı inancı yanında sütten çıkmış ak kaşık kadar beyaz, bir
bebek kadar masumdur!
Zaten Yeni
Eflatunculuktaki belirsiz ve işlevsiz Tanrı anlayışı putperestliği netice
vermiştir. Kutsallık ve aşkınlık gibi nitelikler eşyaya indirgenmiştir.
Tanrısal sıfat ve nitelikler yeryüzünde zamansal ve mekânsal olarak temsil
edilmeye çalışılmıştır. Esasen putperestliğin ve şirkin ortaya çıkmasını
sağlayan zihinsel savruluşun başladığı nokta da tam burasıdır. Tanrı bu kadar
belirsiz kalırsa, O’nun sıfatları ve fiilleri (Gavs, kutup, insan-ı kamil,
peygamber gibi) başkalarına dağıtılması kaçınılmazdır.
Yeni Eflatunculuğun
Bizdeki İzdüşümleri;
Müslümanlar, ne
Plotinos’den, ne de “Enneadlar”dan haberdardılar. Arapçaya Süryaniceden
“Kitab’ül-Esolocya” diye çevrilen bu
eser, Aristo’nun sanılarak birçok Müslüman düşünür tarafından okunmuştu. Diğer
bir Yeni Eflatuncu eser; yanlışlıkla Aristo’ya nisbet edilen “el-İzah
fi’l-Hayri’l-Mahz” dır. Oysa bu kitap, Yeni Eflatunculuğun Atina ekolünün
temsilcisi Proklus’un, ”Teolojinin Esasları” adlı eserinin özetidir. Üçüncüsü;
Denys isimli Suriye’li bir kâhinin yazdığı “Allah el-Mukaddes” isimli yazılardır. Bu eser henüz H.3. asır
sona ermemişken, Dicle kıyılarından Atlantik Okyanusu’na kadar tüm Hıristiyan
dünyasında tanınmaktaydı.
Bu Yeni Eflatuncu
eserler, hem Hıristiyan mistisizmini hem de İslam tasavvufunu etkilemiştir.
Eserlerin ana teması; insanın, er-geç Allah’a vasıl olacağı; Allah’la bağlantı
kurmanın ise riyazetten ve nefsi arındırıp mistik hallere bürünmekten başka
yolu olmadığı şeklinde özetlenebilir. Sudur teorisi; Nâsut’un (insanın) Lahût
(ilahi olan) ile birleşmesinden yani
“hulûl ve ittihat”tan başka bir şey değildir.
Bütün bu görüşler, önce
Doğu Kilisesi’nin öğretileri haline gelecek, sonra da büyük evliya diye takdim
edilen, bu panteist paganların ozalit kopyaları olan Sufilerin varlık
/yaratılış felsefesi olacaktır.
Plotinus’in sudûr
teorisi, topyekûn varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden
özellikle Hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle
felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise
değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür. Özellikle felsefi tasavvufa büyük etkisi
olmuştur. İhvan-ı Safa, Sühreverdî
el-Maktûl, İbnü’l-Arabî gibi birçok filozof ve mutasavvıf bu teoriden çok büyük
ölçüde etkilenmişler, onu İslam Teolojisi /İlahiyatı olarak takdim etmişlerdir.
Bir kavramı ve Bir’e yüklediği manalar, idealar fikri, varlık mertebeleri
düşüncesi, varlıkların İlk varlığa duydukları aşk sebebiyle ona ulaşma arzusu
ve ruhun olgunlaşması düşünceleriyle de pek çok filozof ve mutasavvıfı
etkilediğini söylemek mümkündür.
İslam tasavvufuna felsefe
Yeni-Eflatunculukla girmiştir. Felsefi tasavvufu şekillendiren Pagan filozof
Plotinus’in bu fikirleridir. Sadece bir misal olması kabilinden belirtelim ki,
mutasavvıfların keşf ve şühûd teorileri, tamamen Yeni-Eflatuncudur. Yunan
temeline dayalı ”gnosis” kelimesinin tercümesi olan marifet teorileri ile nefs
ve nefsin bu âleme inişi; ayrıca İlk Akıl, Külli Nefs, hatta füyüzat teorileri
bile, az-çok değiştirilmiş olsalar da, Yeni-Eflatuncu kaynaklara dayanmaktadır.
İslâm Dünyası birçok
Antikçağ Yunan düşünürüne “peygamber” veya “evliya” nazarıyla bakmış, onlara
peygamber ve büyük mürşit muamelesi yapmıştır. Onların teolojilerini
özümsemişlerdir. Hakim, (filozof) ve Müteellih hakimlerimiz (İşrakîler, ilahi
bilgelerimiz) Hermes’in İdris Peygamber olduğunu, pek çok pagan Yunan
filozofunun evliya olduğunu hatta bu pagan filozofların, Lokman Hekim’den veya
Davut Peygamberden ders alıp, istifade ettikleri gibi hayali rivayetlere saf
bir şekilde inanmışlardır.
Yahudi ve
Hıristiyanlardan başka, bizim koca koca âlimlerimiz, filozoflarımız, büyük
evliya diye her sözünde binler hikmet var olduğu vehmedilen kimseler Pagan
Pilotinus’a ve onun panteist öğretilerine kutsal metinler gibi dört elle
sarılmışlardır. Oysa Plotinus, Hıristiyanlarla iç içe yaşamış ve Hıristiyanlığı
çok iyi tanımasına rağmen Hıristiyan bile olmamıştır. Plotinus’un, Roma’da
yardıma ihtiyacı olanların en çok başvurduğu, bilhassa çocukların koruyucusu
olma görevi verilen Tanrı Porphyrios’un önünde tapındığı, Pagan ayinlerinde çok
sık yapılan Tanrı ile komünyon yaptığı, yani; onunla bütünleşerek vecde
ulaştığını biyografisinden okumaktayız. Yine o, semavi olsun veya olmasın
herhangi bir dinin ritüellerine katılmayı gösteriş ve şekilcilik olarak kabul
etmiş, “ben onların ayağına gitmem, onlar bana gelsinler” diyerek katılmayı
reddetmiştir. O samimi bir pagan Roma vatandaşı olarak yaşamış ve ölmüştür.
-----
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.