Bazı kaynaklarda Atatürk’e de atfedilen bu zayıf rivayetteki askerin cevabını pratik zekâsına verip geçebiliriz ya da basitçe Anadolu İrfanı’nın bir örneği sayabiliriz. Bununla birlikte, son yıllarda antropoloji literatürüne giren “Ontolojik Dönüş” (ontological turn) yaklaşımı, bize bu tür cevapları “ciddiye almak” gerektiğini söyler. Buna göre, asker, karmaşık görünen bir modernleşme sembolünü saniyeler içinde kendi diline ve mantığına tercüme edip, kendi hakikat dünyasına aktarmıştır.
Ciddiye
almak, özellikle antropologlar için salt metodolojik değil, aynı zamanda etik
bir zorunluluktur.
Antropolog
için “öteki” konumundaki yerli, modern toplumun kavramlar setiyle konuşmaz;
gerçekliği kendi gözlem ve mantık süzgecinden geçirerek özgün bir tutarlılıkla
açıklar.
Ciddiye
almak, örneğin bebeğin Aydaş Deliği’nden geçirilmesini “kadim bir inanç” veya
“sembolik bir pratik” olarak değil, gerçekliğin bir türü olarak kabul etmektir.
Rahatsızlanan (‘Aydaş’ olan) yavrusunun bir kayanın ya da ağacın içinden
geçmekle iyileşmesini uman anne için Ay, sadece bir gök cismi değil hayatın
ritmini düzenleyen bir varlıktır. Pervin Ergün’ün “Türk Kültüründe Ağaç Kültü”
başlıklı çalışmasında bildirdiğine göre, “buna inanıyor musunuz” diye soran
araştırmacıya, köylü “inancıla gidiyoruz” der; “onu da Cenab-ı Allah öyle bi
şiy goymuş, eski atalarımızdan galma, herkes gider, biz de gideriz.” Buradaki
“şeyi” ciddiye almak, Ay ve insan bedeni arasındaki bağı koparmakla ne
kazandığımızı sorgulamaktır. Bunun yerine, “kaya çocuğu iyileştirmez ki” veya
“Ay’dan şifa beklemek şirktir” mealinde tepki vermek, antropolojik olarak
saçmalamaktır.
Ontolojik
Dönüş’ün temelinde, ana akım antropolojinin Avrupa-merkezli yorumlarının
sömürgeci doğasından duyulan rahatsızlık vardır. Bu yorumlarda, yerli halkların
nesne ve olayların doğasına dair iddiaları, genellikle “hurafe” ya da “modern
öncesi” anlamlar barındıran sembolik tasarımlar olarak okunur. Örneğin
atalarının kafataslarını saklayarak onların himayesinden yararlandıklarını
söylediklerinde, antropolog yerlilerin bu iddiasını toplumsal dayanışmanın
örgütleyici bir ilkesi ya da metaforu olarak ele alır.
Bu
okuma tarzının önde gelen eleştirmenlerinden E.V. de Castro’ya göre ise ortada
bir metafor değil, ciddiye alınması gereken bir “perspektif” vardır. Castro,
Amazon yerlilerinin dilinden “insan” olarak çevrilen sözcüklerde, insanı doğal
bir tür olarak ifade etmekten ziyade bireyin sosyal konumuna atıfta bulunan bir
tür zamir işlevi saptamıştı. Dolayısıyla, onların insanlığa dair algıları
modern terimlerle açıklanamaz. Yine Castro’ya göre, yerlilerin ruhların
varlığına “inandıklarını” söylemek saçmadır. Bir inanç değil “konumlanma” söz
konusudur. Aynı şekilde, jaguarın kendisini “insan” olarak görürken avladığı
insanı “av hayvanı” olarak gördüğü şeklindeki iddiayı ciddiye almak, onu
rasyonel kalıplarımıza sığdığı ölçüde meşrulaştırmak değil; onun kendi iç tutarlılığına
ve hakikatine alan açmaktır.
Küba’daki
Ifá kehanet sistemini inceleyen M. Holbraad, yerlileri “anlıyormuş gibi”
yapmaktansa sahaya çıkarken yanımıza aldığımız kavram setini gözden geçirmeyi
önerir. Sahadaki veriler bu kavramların kapsama alanı dışında kalıyorsa onları
örselemek (örneğin sembolik yakıştırmalar yapmak) yerine kendi kavramlarımızı
yenilemeliyiz. “Bu bizim mantığımıza uymuyorsa hangi mantığa uyuyor” diye
sormalı; “aksiyomların olumsuzlanmasından yeni aksiyomların yaratılmasına”
geçmeliyiz.
Dini
“kültürel bir sistem” olarak tanımlayan seküler-liberal yorumları eleştiren
Talal Asad ise inançlı bireyin ibadetini “halet-i ruhiye” (mood) veya
motivasyon kalıplarıyla açıklamanın onu ciddiye almamak olduğunu savunur.
İbadet bir şeyi temsil etmez; inşa eder. Keza, Müslüman bir âlimin “kâinatta
ilahi bir düzen vardır” önermesini, bir hakikat iddiası olarak değil de basitçe
bir “evren tasavvuru” olarak görürsek onu ciddiye almamış oluruz. Ciddiye
almak, onun önermesinin kendi seküler gerçekliğimizi sarsmasına izin vermektir.
Aynı şekilde, antropolog da yerlinin iddiaları karşısında kendi kavramlarının
yetersiz kalmasına izin vermelidir. Ontolojik Dönüş odaklı bir antropoloji,
bize o sarsıntıdan ya da yetersizlikten korkmamayı öğretir.
Türkiye
antropoloji camiasının pek ciddiye almadığı “ciddiye alma” ilkesine dair
muhtemelen tek çalışmanın bir ilahiyatçıya ait olması anlamlıdır. H. Serra
Aksel’in “Din Antropolojisinde Ontolojiye Dönüş: Avrupa Merkezli Miras ile
Yüzleşme” başlıklı çalışması, Ontolojik Dönüş’ün “yeni kavramlar ve analitik
araçlar yaratma” kabiliyetinin, yerel deneyimleri modern kategorilere hapseden
Avrupa merkezli bakış karşısındaki etik ve metodolojik üstünlüğünü
detaylandırmaktadır.
Özetle,
antropolojide “ciddiye almak”, ötekinin dünyasını bir deney ya da gözlem
nesnesi yapmak değil, o dünyanın “ne ettiğini” kendi mantığı içerisinde görmeye
çalışmaktır. Ötekinin dünyayı yanlış anladığını değil, dünyayı bizim aşina
olmadığımız bir şekilde anladığını kabul etmektir. Hurafe ve Hakikat ayrımının
tasfiyesi, diyalektik biçimde, hem ötekinin hem de kendimizin iddiasını ciddiye
almanın ahlaki ön şartıdır.
Ötekini
ciddiye almanın erdemlerinden bahsederken bu ilkeyi önce kendi hakikat
iddialarımıza uygulamak gerektiğini bilmeliyiz. Bunun için, D. Chakrabarty’nin
“Avrupa’yı taşralaştırmak” önerisinde olduğu gibi, kendi seküler
rasyonalitemizi veya dindar normlarımızı da yerlilerin iddiaları gibi
yerelleştirmeliyiz. Kendi doğrularımızı ciddiye almak, onlarla ilgili
evrensellik yanılsamasını kırmakla başlar. Ciddiye alınmayacak bir şey varsa o
da “hakikat bizimledir; ötekiler ya bozulmuştur (muharref) ya da batıldır”
mealindeki keskin ayrımlardır. Bir ilke, ancak ucu bize de dokunduğunda gerçek
bir erdeme dönüşür ve kendi iddiamızın ciddiyetiyle yüzleşmemizi sağlar.
Bu
yüzleşmenin merkezinde şu can yakıcı soru vardır: Örneğin kendini “dindar”
olarak tanımlayan bir kişi, bu iddiasının hakikatini ne kadar ciddiye
almaktadır? Askerin lambaya bakışındaki o yalın işlevsellik gibi, dindarlığın
da kendine özgü bir “ne ettiği” yok mudur?
Türkiye
dindarlığı bu anlamda çelişkili bir görünüm arz eder: Dindar birey, kendi
inancının ontolojik iddialarını çoğu zaman ciddiye almayabilmektedir. Örneğin
dilinden düşürmediği “Elhamdülillah” (hamd Allah içindir) lafzını ciddiye
alacak olursak, bunun bir şükran ifadesi olmanın ötesinde Allah’la imzalanan
derin bir aidiyet ve sorumluluk sözleşmesi olduğunu görürüz. Şimdi bu söz,
günlük yaşamda ahlaki bir titizliğe, hakkaniyetli bir bölüşüme ve varlıklar
âlemine saygıya dönüşmüyorsa, ortada ciddiye alınan bir hakikat yok demektir.
Keza,
namazın veya orucun “ne ettiği”, kişiyi kendi nefsinin dışına çıkarıp Mutlak
olanla bağ kurmaya zorlamasıdır. Bu gibi pratikler, konfor bozmayan bedeni
hareketlere indirgenmişse dindar kişi kendi iddiasını ciddiye almıyor demektir.
Askerin lambayı ne idüğünden değil ne ettiğinden tanıması gibi, dindarlığı da
dindarın dilindeki ulvi terimlerden değil, o terimlerin pratikte ne ettiğinden
tanımak gerekir.
Bir
dindar, “benim hayatımın merkezinde Allah’ın rızası var” dediğinde, antropolog
bunu “bu kişi böyle inanıyor” diye değil, “bu kişi böyle bir gerçeklik
düzleminde yaşıyor” diye ciddiye alır. O zaman şu soruyu sorması da meşru hale
gelir: İddia ettiğin gerçekliğin azameti karşısında, neden yapıp ettiklerin bu
kadar minik ve yüzeysel kalıyor? Neden iddianı ciddiye almıyorsun?
Bu
ciddiyet kaybı, en sarsıcı biçimde dindarın toplumsal ahlakla kurduğu ilişkide
görülür. Örneğin Peygamber’e atfedilen “komşusu açken tok yatan bizden
değildir” sözünü hemen her ortamda işitiriz. Antropolojik ciddiyet, bu sözü bir
yardımlaşma temennisinden ziyade mülkiyet ve gastronomik doyum arasındaki bağı
kökünden kesen bir ontolojik iddia olarak alır. Eğer bir dindar bu iddiayı
diline pelesenk edip, ardından “Elhamdülillah; Allah olmayanlara da versin”
diyerek sofradan kalkabiliyorsa iddiasını ciddiye almıyor demektir. Dindarlığın
zirvesi, iddiasının dehşet verici sorumluluğunu artık hissetmiyor olmak mıdır?
“Dindarları
eleştirmek moda oldu” denebilir. Yine de dikkatli bir okuyucu, dinin referans
çerçevesini değil, defolu bir yaşam biçimini ve ahlaki pozisyonu tartıya
çıkardığımızı fark edecektir. Sorun dindarın günahkâr olması değil, iddia
ettiği hakikatin sarsıcılığını (lambanın ışığını), kendi konforuna amade bir
ısı kaynağına dönüştürme eğilimidir. Oysa “bizden değildir” hükmü, sembolik bir
azarlama değil kesin bir kimlik iptalidir; sert bir ontolojik dışlamadır. Bu
kadar ağır bir yaptırımı hiçbir eylemli yanıt üretmeden soyut bir temenniyle
dengelemek, kendi dinini ciddiye almamaktır.
Lambanın
ne olduğuna dair “teknik” bilgi, onun ne ettiğine dair “hakiki” bilginin
yanında ikincil önemdedir. Lambanın işlevi aydınlatmaktır. Eğer onun ışığı,
sofradaki tabağımızla sokakta çöp karıştıranlar arasındaki uçurumu bize
göstermiyor; bilakis o uçurumu gözlerden saklayan bir loşluk yaratıyorsa orada
artık bir din değil; kendimizi içerisinde “huzurlu” hissettiğimiz bir konfor
bölgesi vardır.
Bugün
kendi ruhsal konforuna odaklı dindarlıktan daha fazlasına ihtiyacımız var.
Toplumsal acılara duyarsız, “namazında niyazında” bir dindarlığın hakikat
algısını Aydaş Deliği’nden geçirmek zorundayız.
Dindarı
ötekine yaklaştıracak olan şey, herkesin birbirine gülümsediği o sığ “hoşgörü
iklimi” değil, hakikat iddiasına bir “hayat-memat meselesi” olarak omuz verme
ciddiyetidir. Ciddiyet, ötekinin açlığını kendi sofranda hissetmiyorsan ettiğin
duanın içtenliğinden şüphe etmektir. Marx’ın vurguladığı gibi, “insan,
hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini
pratikte kanıtlamalıdır.” Eğer bir iddia bu dünyada bir şeyi değiştirmiyorsa ne
bir hakikati ne de gücü vardır.
Dindarlığın
güncel tezahürlerine yönelen her eleştiriyi “gerçek İslam bu değil” sloganıyla
yanıtlamak etkili bir strateji değildir. İddiasını ciddiye alan bir dindarın,
ötekilerle ve nihayet iktidarla kurduğu ilişki değişmek zorundadır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.