İSLAM ÖNCESİ MAVERAÜNNEHİR'DEKİ DİNİ YAPI
Klasik
kaynaklara baktığımızda Türklerin putperest, Mecusî, Şamanist olduğu
görülecektir.. Örneğin; Uygur Türkleri Budisttir. Müslümanlar için Mekke ne
ise, Belh’de Mecusiler için aynı şeydir. Türklerin İslam öncesi dahil oldukları
ikinci din Maniheizmdir. Maniheizm gnostik bir din olduğu için Şamanist ve
Budist Türkler tarafından kabul edilmesi kolay olmuştur. Hazar Türkleri
Yahudidir. Buna rağmen bölgedeki bu kadar dini çeşitliliğe rağmen bu dinlerin
mensupları arasında dini nedenlerle savaşlar olmamıştır. İnsanlar birbirlerinin
dini inançlarına tolerans göstermişlerdir. Bunda Şamanizm’in siyasi, hukuki
hedeflerinin olmaması daha çok manevi/vicdani bir doktrin olmasının da rolü
vardır.
Göçebe
Türkler hangi dine girerlerse girsinler Şamanist adetlerini ve dini
nazariyelerini muhafaza etmişlerdir. Şamanizm daima merkezî konumunu muhafaza
etmiştir. Şamanizmin İslam öncesi ve kısmen de İslam sonrası devam eden üç
kültü şunlardır.
a)
Atalar kültü, Ecdadın ruhlarından yardım isteme inancı,
onlara aşırı hürmet. Atalar Kültü ki; ruhun bedenden bedene geçmesi telakkisine
benzer. Müslümanlığın kabulünden sonra da evliya kültü olarak devam etmiştir.
Ata kültü; bilgili, yiğit, iyi savaşçılık veya yöneticilik yapmış şahısların
ruhlarının öldükten sonra da yakınlarına yardım edeceği, kötülüklerden
koruyacağı inanışına dayanır.
b)
Tabiatın esrarlı güçlerle (cinler ve ruhlarla) dolu olduğuna
olan inanç, tabiat kültü, cin ve ruhlardan istimdat,
c)
Gök Tanrı kültü.
İslam öncesi Türkler, özellikle Uygurlar
Budist idiler. Aslında Şamanizm ve Budizm o kadar iç içe geçmiştir ki,
birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kaşgarlı Mahmud’a göre Uygurlar
putperesttir. Sebebi büyü ilmini öğrenmeleridir. Cüveynî’ye göre ise; bunların
akideleri ve mezhepleri muhtelif ise de, umumiyetle bunlarda hulul (tanrının
insan şeklinde görünmesi) itikadı hakimdir.
İslamiyet
bölgeye girdiği sıralarda Türklerin hangi dine mensup olduğuna dair, herhangi
bir dine öncelik vermek zordur. Örneğin Kuteybe b. Müslim Maveraünnehir’i
fethettiği zaman ona en şiddetli mukavemeti Mecusî aşiretler göstermiştir.
Buhara bu yıllarda Mecusiliğin dini ve kültürel merkezi konumundaydı. Bir diğer
din Budizm idi. Budistlerin viharaları (manastırları) medreseye dönüştürülmüş,
Budist mabetleri de camiye. Kısaca bölgede dinler iç içe geçmiş, birbirlerinden
çok şeyler alıp-vermişlerdi. Türklerin hangi dine tam olarak mensup oldukları
söylemek zordur. Bu dönemde bu bölgedeki dinler için söylenebilecek tek şey, bu
dinlerin mistik ve ruhani bir yapılanmaya sahip olmalarıdır. Bu nedenle
Türklerin tasavvuf temelli bir dini benimsemeleri hiç de zor olmamıştır.
Böylece onlar yeni bir dine girerken, aynı zamanda eski dinlerine dönmüş
oluyorlardı.
Bu
geçiş döneminde Türkler eski inançlarını muhafaza eden mistik din adamları olan
şamanlar yeni dervişler ve bunlar eliyle Türkler İslamlaşmıştır. Sufiler,
dolayısıyla İslam bu bölgeye “eski İran ananelerini göğsünde saklayan Horasan”
üzerinden girmişlerdir.
Türklerin
İslamlaşmasında Horasan’ın/İran’ın etkisi sanılandan ziyadedir. Köprülü’nün
belirttiği gibi;“Türkler İslamiyet’in birçok unsurlarını doğrudan doğruya
Araplar’dan değil, Acemler vasıtasıyla aldılar. Hem Sufi mistisizmi, hem de
medrese Horasan kökenlidir.
Kitabi
İslam’a aykırı heresi /sapkın fikirler hep Horasan menşeilidir. Bu heretik
hareketler fikri referanslarını kadim İran kültüründen almaktaydı. Fars kökenli
mevaliler İslamı tam olarak benimsememişlerdi. Emevilere tepki Irak’ta sadece
pasif bir zühd ile yetinirken, Horasan ve Maveraünnehir’de ise aktif isyanlar
şeklinde tezahür etmiştir.
Mazdekiyye,
Hurremiyye, Muhammire, Mukannaiyye, Müslimiyye, Babekiyye hareketleri gibi.
Zındıklar olarak nitelenen bu kıyamları temelinde eski dinlerinin tesirleri
vardır. Örneğin Ebu Müslim Emeviler’e isyan ettiğinde topladığı kuvvetler
Zerdüşt ve Budistlerin tesiriyle oluşan batınî guruplar ve Horasan şiileridir.
Mesela
Mukanna’ hareketinin temel inancı tenasüh ve Tanrının çeşitli varlıklar
şeklinde görüldüğü inancıdır. Belh’li olması ayrıca dikkat çekicidir.
Kendisinde Ebu Müslim’in ve diğer peygamberlerin ruhu bulunduğunu iddia
ediyordu. Bu herif (Haşim b. Hakîm) ölüleri diriltebilecek güce sahip bir tanrı
olarak kendini tanıtıyordu. Bunlar islamın temel ibadetlerini yapmadıkları
gibi, kadınlardan müştereken yararlanmayı mübah görecek kadar Müslümanlardı.
Peşine pek çok Türk köylüsünü de takmıştı.
Türklerin
İslamlaşma sürecinde, İslamı tasavvufi çerçevede yorumlamalarında önemli bir
rol oynamış olan isimlerden biri de Hallaç’tır. Tam beş sene süren yolculuğunda
Hallaç cihat için kurulmuş şehirleri /ribatları, yanındaki yüzlerce tilmiziyle
birlikte, birer birer dolaşmıştır. Ölümünü izleyen yıllarda Hallaç’ın
öğretisini Buhara’da talebeleri Kalabazî ve Ahmed Yesevî tarafından devam
ettirilecektir.
Konar-göçer
bozkır halkının mensup olduğu Şifahi İslam; miteolojik bir karakter arz eder.
Ki bunlar da İslam öncesinin tabiat kültleri, Şamanist uygulamalar, özellikle
Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve Mazdeizm gibi dinlerin kalıntılarıdır. Bu
konar-göçerlerden kitabî bir İslam beklemek zaten anlamsızdır.
Kitabi
İslamı ise medreseler temsil eder. Sünni İslamın temsil ettiği, devlet
desteğine sahip dini anlayıştır. Şehirli yerleşik halkın din anlayışıdır.
Bir
diğer islam yorumu ise mistik islam anlayışıdır. Bunun şifahi İslamdan temel
farkı ise, zühd ağırlıklı bir yapısı vardır. Bu Mistik yorum da İslam öncesi
efsane ve menkıbelerden şifahi İslam kadar beslenmektedir. Buna ilaveten Kitabi
İslam’dan şifahi islam kadar habersiz de değildir. Bu mistik İslam daha çok
İran/Horasan kaynaklı, İslam öncesi gnostik, hermetik, Yeni Eflatuncu
nazariyelerden beslenen yarı felsefi akımlardır.
ŞİFAHİ
(Kitapsız, sözel) İSLAM
Örneğin;
Battal Gazi menkıbelerinin anlatıldığı Battalnâme’de İslam’a davet edilenler
Battal’dan İsa gibi ölüleri diriltmesini isterler. Battal da İlyas peygamberin
duasıyla ölüleri diriltir. Bunun sonucunda iki yüz elli bin kafir, yedi parça
şehir, üç yüz parça kale ve beş bin köy Seyyid Battal Gazi’nin önünde Müslüman
olurlar.
Bir diğer menkıbe Ahmet Yesevî menkıbesidir.
Bir seferde açlık çeken sahabeye vermek üzere Cebrail cennetten bir tabak
hurmayı peygambere getirmiştir. Fakat hurmalardan biri tabaktan düşer. Cebrail
bu hurmanın Ahmet Yesevî’nin nasibi olduğunu söyler ve Aslan Baba, Hz.
Peygamberin emriyle hurmayı Ahmet Yesevî’ye vermek üzere yola çıkar, Sayram’a
gelir ve Ahmet Yesevî’yi bulur ve onun manevi terbiyesini üzerine alır.
Türkler işte bu menkıbelerden, masal ve
efsanelerden beslenen şifahi İslam zaviyesinden İslam’a girmişler, İslamı
efsaneleştiği kadar kabullenmişlerdir.
İslam
öncesinin ozonları, kamları, baksıları, yeni dinin ERMİŞLERİ olmuştur.
İslamiyet
öncesi gök/ak sakallı kocaları yeni dinin HIZIR’ı oluvermiştir.
Göçebe
Türklerin hayatında büyük bir mevkii olan kadınların, fakihler tarafından
müşterek hayatın dışına çıkarılmak istenmesi, eskiden beri kadınlarla
müştereken tertip edilen sazlı ve şaraplı şölenlerin şer’an yasaklanması, oruç,
namaz, hac gibi göçebe hayatıyla telif edilmesi zor olan bir takım sıkı
hükümlerin varlığı Türkmenlerin hiç işine gelmemiştir. Bu esnada teşekkül
etmeye başlayan sufi zümreler bir misyoner gibi kendi mesleklerini yaymak için
çalıştılar. Baba, ata lakaplı bu sufiler, eski ozan-kamlardan tevarüs edilen
bir kudsî hâleyle çevrili olarak faaliyete koyuldular. Garip kıyafetleri,
ağızlarda dolaşan kerametleri, meczubane yaşayışlarıyla eski kamların
hatırasını islamî bir şekil altında yaşatan bu babalar, göçebe Türkmen
boylarına, pekiyi anlayacakları bir dille İslamiyeti eski kavmi ananalere uygun
gelen sufiyâne fakat basit ve avamî, tahrif edilmiş bir şeklini telkin
etmişlerdir.
Bu
dönemi en iyi resmeden kimseler Ahmet Yesevî ve Dede Korkut’tur. Dede Korkut’ta
Türklerin eski dinlerine ait pek çok hususlar bulmak mümkündür. Dede Korkut
Türkmenler arasında “yağmurcu” olarak bilinir. Şamanizm’e göre şamanlar Türk
tanrısının hediye ettiği “yada taşı” sayesinde yağmur yağdırabilmekteydi. Bu
şamanların mucizesi olarak gösterilirdi. Onların tabiata hükmettiklerine
inanılırdı.
15.Yüzyılda
kayda geçirilen Dede Korkut hikâyeleri Türk ahlak ve töresinin, inançlarının
anlatıldığı bir eserdir. Dede Korkut; İslam öncesi ozon ve şamanlarla, İslami
devirdeki veli ve alp tipinin bütün hususiyetlerini kendi üzerinde mezceder.
Barthold
“Dede Korkut’ta İslamiyet ciladan ibarettir” der. Lakin bu cila paganizmin
bakiyelerini layıkıyla örtememektedir.
Osman Turan’a göre Dede Korkut Kitabı “sathi
bir şekilde İslamlaşan ve eski Türk hayat ve telakkilerini yaşatan göçebelerin
eseridir.”
13.
yüzyılda yaşamış Sarı Saltuk’un menkıbelerini anlattığı Saltuknâme’de cinler,
cadılar (câzû), büyücüler başroldedir. Sarı Saltuk’u kafirler denize, ateşe
attıklarında, Hz. Hızır’a bağlı cinler onu kurtarmışlardır. Gerektiğinde en
uzak yerlerden cinler vasıtasıyla gazaya yetişir. Bu eser Türklerin İslam
öncesi devrin paganist unsurlarıyla doludur.
Uygurlu
Türkler arasında yaygın olan Budizm de, İslam sonrasında tesirini göstermiştir.
Zahitler Budist rahipler gibi adeta bir Budha gibi tasvir edilmiştir. İbrahim
b. Ethem’de zühd hayatı ile anlatılanlar bunu göstermektedir.
Dede
Korkut Hikâyelerinde bir taraftan “adı görklü Muhammed’e salavat getirilirken,
diğer taraftan şarap içilmektedir. İslama giren önce sünnet ettirilir, sonra
beş vakit namaz kıldırılır, daha sonra da misafirlere kımız dağıtılır.
Manas
Destan’ının kahramanı kımız içen bir müslümandır. Manas Destan’ında koruyucu ve
yardımcı ruhlardan yardım istemek önemli bir yer tutar. Manas Destan’ında zaman
zaman evliyaların yardımından medet umulur. Manas’ın babasının çocuğu olmayınca
evliya türbesine gidip çocuk ister. Türbe ziyaretinden sonra çocuk doğar. Dede
Korkut’ta çocuk isteyen kadınlar “kara donlu dervişlere“ adakta bulunurlar.
Yine fal /kehanet, tılsım, büyü, muska, efsunlama, cin çarpması, uğur ve
uğursuzluk ve gelecekten haber veren kamlar İslam öncesi inancın günümüze
intikal eden bakiyeleridir.
İki
ordu savaşa tutuşmadan önce, her iki ülkenin cinleri de kendi aralarında
savaştıklarına dair bir inanç vardır. Savaşa başlanacağı günün gecesinde
savaşçılar kendilerine “çıvı” denilen cinlerden oluşan askerlerin okları isabet
etmesin diye korkudan çadırlarından çıkmazlardı. Hangi ülkenin cinleri galip
gelirse, o ülkenin askerleri de savaşta galip gelirdi.
KİTABÎ
(Resmi, medrese) İSLAM
Türk
ve Acem nüfusun yoğun olarak yaşadığı Buhara ve Semerkand gibi şehirlerin
bulunduğu Türkistan bölgesidir. Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu Bilig’i bu kitabî
İslamın örneği sayılabilir.
Buna rağmen Yusuf Has Hacîb’in Kutadgu
Bilig’inde de pek çok Şamanizm bakiyeleri bulmak mümkündür. Kam yerine
“muazzim/azimet yapan)” efsuncu kelimesini kullanır. Eski şamanlar İslâmî
literatüre uyarlanarak muazzim, arraf olmuşlardır. İslam bölgeye gireli bir
buçuk asır olduğundan, kamlar yeni dine uymak mecburiyetinde kalmışlar ki,
şeytanları kaçırmak için muska yazmaya başlamışlardır.
Kutadgu
Bilig’de artık İslami terminoloji daha baskındır. Kutadgu Bilig’de artık
içkinin haramlığına dair hadisler, ya da kadınlara karı mahremiyet anlayışı
içinde yaklaşmayı emreden hadisler yer alır.
MİSTİK
İSLAM
İslam
öncesinin efsaneleri, masalları, İslam sonrasında dini propaganda yapan
derviş-şairler vasıtasıyla islami menkıbelere dönüştürülmüştür. Kıyafetleri,
vecdli raksları ve danslarıyla eski Türk kam-baksıların, şamanların rollerini
sünni olmayan tarikatlere mensup Türkmen babaları tarafından devralınmıştır.
Şamanizm ve Budizm geleneklerinin baskın olduğu Türkler arasında İslamiyet’i
iptidai düzeydeki dervişler, Türkmen babaları yaymışlardır. Horasan üzerinden
Türkistan’a dahil olan bu dervişler okudukları ilahiler, şiirler ile
benimsenmiş, onlar eski şamanlarının, ozanlarının devamı olarak görülmüşlerdir.
Her derde deva bulan, gaipten haber veren Türklerin eski şamanlarını hatırlatan
Aslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata gibi dervişler İslam sonrasının keramet
sahibi velileri olmuştur.
Korkut
Ata şöyle tarif edilir; “Resul Aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyunda Korkut
Ata dirler bir er koptu. Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise olur
idi. Gaybtan dürlü haber söyler idi. Hak Teala onun gönlüne ilham ider idi.
Korkut Ata kavminin müşkilini hal ider idi. Her iş olsa Korkut Ata’ya
danışmayınca işlemez idi.” Yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen bu zat Oğuz boylarının
kahinidir. Gaybtan ve gelecekten haber vermesi şamanlara ne kadar benzediğini
gösterir.
Yine
Türk sufi tarikatlarının en eskisi olan ve de Nakşiliğin ilk hali olan
Yesevîlikte zikr-i erre (bıçkı dansı) denen zikir ve sema tarzı, Türklerin eski
rakslarının devamıdır. İslamiyet öncesi Türk rahip-şairlerinin İslamlaşmış
şeklinden başka bir şey olmayan Ahmet Yesevi’nin kurduğu Yesevîlik eski Türk
paganizminden çok şeyler almış ve ayinlerinde eski göçebe örfüne ve şaman
ayinlerine uygun kadınlı-erkekli zikirler yapmıştır. Okuma-yazma bilmeyen
konar-göçerlere, alışık oldukları mistik yoldan İslam’a dahil edilmişlerdir.
Yesevilik’te kadim Buhara Budizminin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir.
Yeni veliler birçok yönden Budist rahipleri andırmaktadırlar. Netice de Türkler
yüzlerce yıl Budist olarak yaşamışlardı.
Özetle
bölge zaten İslam öncesinden mistik bir zemine sahipti. İslam öncesi benimsenen
tüm dinler de zaten mistik bir karaktere sahipti. Yani bölgenin yüzünü
tasavvufa yöneltmesi için tüm şartlar hazırdı.
Türkler önce mistik/sufi oldular, sonra da
İslam’ın dönüştürücü gücüyle olabildikleri kadar Müslüman oldular. Mistik İslam
denilince ilk akla gelen Ahmet Yesevî, Kitabî İslam’ı Şifahi İslam’a
dönüştürmüştür.
------------------------------
Kitabi
olmayan Türk halk İslam’ında (kültürel folk İslam’da) pek medrese mezunu
fakihler, kelamcılar bulunmaz. Türk halkı âlimlerin peşinden değil dervişlerin
peşine takılmıştır.
Anadolu’da
İslam’ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünümü vardır.
Birincisi medrese İslam’ıdır. İkincisi ise, kısmen mitolojik inançlarla karışık
“Halk İslam’ı” (Folk, Kültürel İslam’dır).
Halk
İslam’ının da iki alt versiyonu vardır. Birincisi; Sünni tarikatlar, diğeri;
heterodoks kabul edilen bugünkü Alevi-Bektaşi kesimlerce temsil edilen
şeklidir.
Heterodoks
İslam’ın Orta Asya, Orta Doğu’daki kadim dini ve mistik kültürlerle çok sıkı
bağları vardır. Heterodoks Türk İslam’ı; Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş
bir zaman ve mekân sürecinde Şamanist Türklerin bazı inançları ile diğer
dinlerin ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile
harmanlanmasıyla oluşmuştur. Türk Müslümanlığı, çoğu kere İslam’ın temel
esaslarının ve hükümlerinin bir hayli dışında mitolojik ve geleneksel
unsurlarla, hurafelerle örülmüş olarak Anadolu’ya gelmiş ve bu yapısıyla
Anadolu’yu İslamlaştırmıştır.
Mâverâünnehir’deki
Sünni İslam çevreleriyle temasta bulunan Türkler Sünni-Hanefi inanç esaslarını
benimsemiştir. Buna mukabil Horasan, Azerbaycan gibi İran kültürünün yahut eski
Türk inançlarının hâkim bulunduğu Orta Asya bozkırlarından gelen konar-göçerler
ise İslam öncesi inançlarını büyük ölçüde devam ettirmişlerdir.
Eski
Türklerde “şaman/ kâm”; doğaüstü güçlere sahipti. Cinleri kovar, büyü bozar,
tılsımlar yapar, göğe çıkar, aslana biner, ateşe girer ve çeşitli
hokkabazlıklar bilirdi. Türklerin yeni dinlerinde Şaman kültü aynen devam
etmiş, sadece şamanın adı değişmiş, eren, ermiş, veli, şeyh, alevi dedesi vs.
oluvermiştir.
Heterodoks
İslam anlayışı Mesiyanik (mehdici) bir karakter sergiler. Bu inanç, ilahi yetki
sahibi, karizmatik bir şahsiyet inancına sahiptir. Babai isyanlarında bu
karakter çok belirgindir. Türkmen Babaları, Türkmenlerce, ilahi kurtarıcı
olarak kabul edilmiş, öldürüldüklerinde bile ölümüne inanılmamıştır. Bu mehdici
anlayış, çok kısa bir süre içerisinde Şahkulu (1511), Nur Ali Halife (1512),
Bozoklu Celal (1520), Baba Zünnûn (1526) gibi Osmanlı merkezi idaresine karşı
ihtilalci mesiyanik hareketlere dönüşmüştür. Babailer, Selçuklu kuvvetlerini on
iki defa yenilgiye uğratmışlardır.
Bu
heteredoks dini anlayış şu üç temel inancı beraberinde bulundurur; Hulul,
(Allah’ın insan suretinde görünmesi), Tenasüh, (ruhun öldükten sonra bir başka
bedende yeniden doğması) ve Don değiştirme (ruhun sağken bir biçimden başka bir
biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesi).
Şamanların
gösterdiği olağanüstülüklerle ilgili anlatılara baktığımız zaman evliya
kerametlerine dair anlatılanların bir benzerleriyle karşılaşırız. Anlatılanlara
göre onlar; Ateşte yanmaz, kuşa, ayıya, kurda dönüşebilir, suyun üstünde yürür,
cansız nesneyi canlandırır, öldükten sonra kavmini korur, ölüp- dirilebilir,
ölmüş bir insanı, hayvanı diriltebilir. Gökyüzüne çıkar, yeraltı dünyasına
iner, hastalık yapan ruhlarla savaşır. İstediği şey verilmezse büyükbaş
hayvanlara ölüm getirir, hayvanlara, bitkilere hükmeder, hastalıkları
iyileştirir. Hastalığı, temas ederek insandan hayvana geçirebilir. Karşısındaki
insanın geçmişini, geleceğini, aklından geçenleri bilebilir. Uçarak
gidip-gelir. Ateşin üzerinde çıplak ayakla yürür. Kayıp nesnelerin yerini
bilir. Seli durdurur. Aynı anda yedi yerde olabilir. Gökteki ve yeraltındaki
tanrılarla, kutsal ruhlarla görüşür.
Hatta
Dede Korkut hakkında anlatılan menkıbevi hikâyeler, Türklerin şaman sıfatlarını
ona aynen verdiklerini gösterir. ‘Dede Korkut gaybtan, gelecekten haber
verirdi. Allah’ın ilhamlarına mazhardı. Söylediği her şey gerçekleşirdi.
Kavminin sorunlarını çözerdi. O kendisine danışılmadan iş yapılmayan bir ulu
hazret idi.’
Evliya
menakıpnamelerini incelendiğinde; Şamanlar hakkında anlatılan efsanelerin
benzerleri Anadolu dervişleri için de anlatılmaktadır.
Ahmed
Rufâî hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla
oynamak ve diğer hokkabazlıklar eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla
aynıdır. Baba İshak, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi kimseler bir dervişten ziyade
bir Şaman büyücü/ Kam veya Şaman’ı andırmaktadır.
Şamanların
en önemli görevlerinden biri de ayinler yaparak hastaların vücuduna giren
cinleri ve kötü ruhları kovmaktır.
Bugün
de Şamanist işlemler İslami bir kılıkta aynı şekilde devam etmektedir.
Günümüzde
Anadolu’da da okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık
tedavi etmeye çalışan kimseler gerçekte Şaman kalıntısı kimselerden başka bir
şey değildirler. Anadolu’da cinci adıyla bilinen ve hastaların vücuduna
girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybı
keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişiler tipik şamanların devamıdırlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.