Miladi ikinci yüzyılda iki büyük düşünce sistemi mevcuttu; Hıristiyanlık ve Yeni-Eflatunculuk. Hıristiyanlığın hızlanan yükselişine ve ilerleyişine karşı savaşan, kendisini sürekli yenilemeye çalışan felsefe, son çıkışını “Neo Plotonizm” ile yapmıştır. Plotinus bu kadim felsefenin son temsilcisidir. İskenderiye o yıllarda Yeni-Eflatuncu felsefenin coğrafi merkeziydi. Zamanın iki büyük karşıt felsefesi Pagan filozof Plotinus’in (Filûtin diye okunur) ve Hıristiyan ilahiyatçısı Origen’in kuramlarıydı. Oysa bu her iki filozof da, felsefeyi, ruhi arınma için bir tür manevi maya olarak gören Ammonius Sakkas’ın öğrencisiydi. Origen, Plotinus’in aksine Yeni-Eflatunculuğu Hıristiyan teolojisine felsefi bir temel olarak uyarlamakla ömrünü tüketti. Yine de Plotinus ve Origen, öncelikli olarak ruhsal kurtuluş sorunu ile ilgileniyor; dahası her ikisi de insan ruhunun kefaret gereksinimi içinde olduğu yolundaki fikirleri için felsefî temeller bulmaya çalışıyordu.
Plotinus, M.S (204-270) yılları arasında dünya
zevklerinden uzak, sade bir hayat yaşadı. Plotinus’in yaşamı Roma tarihinin en
felaketli dönemlerine rastlar. O yıllarda imparatorlar ordu tarafından para
karşılığında seçiliyor ve bir süre sonra da yerlerinden ediliyordu. Bu siyasi
kaos, askerleri sınırları koruyamaz ve kuzeyden Cermenlerin, doğudan Perslerin
şiddetli akınlarını önleyemez duruma getirmiş, savaşlar, kıtlık ve veba nüfusun
üçte birini alıp götürmüş, artan vergiler, azalan kaynaklar mali bir yıkıma yol
açmıştı. Bu dönem; Roma İmparatorluğu’nun dış tehditler ve içteki krizlerle
parçalanışına, eski dünyanın dayandığı moral değerlerin çöküşüne, sosyal ve
entellektüel krize tanıklık ettiği yıllardır.
Plotinus, reel dünyanın
bu dramatik manzarasından yüz çevirip, ebediyet yurdunu, başlangıcı ve sonu
olmayan iyilik ve güzellik dünyasını düşünmeye koyulmuştur. O, yıllarda bu
düşüncelerinde yalnız da değildi. Hıristiyan olsun, pagan olsun hepsi için bağlanmaya
değen sadece öbür dünya idi.
Plotinus, Mısır’ın İskenderiye’de şehrinde
doğdu. O, anadili Yunanca olan bir Roma vatandaşıdır. İskenderiye, Yunan ve
Yahudi-Hıristiyan felsefelerinin bağlantı noktasıdır. Büyük İskender’in ölümünden sonra,
imparatorluk parçalanmıştı. Onun komutanlarından Ptolomeus İskenderiye’yi
başkent yapmıştı. İskender’in ölümü ile yarım kalan kültürlerin kaynaşması
idealini, o yıllarda Mısır’da hüküm süren VII. Ptolomeus dünyanın sayılı bilim
adamlarını bu şehre davet ederek yeniden canlandırdı. İskenderiye’de saf Grek
düşüncesi hâkimiyeti sona ermiş, yerini Helen kültürü almıştı. Grek
düşüncesinin rasyonel dayanakları yerine, Mistisizm’in daha baskın olduğu
felsefelere yönelinmişti. İskenderiye Yunanistan’dan gelen kadim Yunan
öğretileriyle, doğu düşünce ve mistisizminin buluştuğu yer oldu. Bu yıllarda
Yahudi filozofu Philon da, Yunan felsefesinin Tevrat ile telif edilebileceğini
gösterdi. Yunan ve Yahudi ve diğer milletlerin kültürlerinin kaynaşmasıyla
Helenizm adıyla bilinen sentetik yeni bir uygarlık ortaya çıktı.
Ayrıca III. yüzyıl batıl
inançların, büyünün, astrolojinin yeniden neşv-ü nema bulduğu yıllardı. Bu
dönemde temelleri atılan irrasyonalist inanışlar, bir yüzyıl sonra doruk
noktasına ulaşmış, büyü, kehanet, mucize en çok rağbet gören dallar arasında
yer almış, tüm bunlara ilave olarak dönemin tahtına astroloji oturmuş, büyü
pratikleri ve kadercilik sosyal ve kültürel yaşamın hâkim anlayışı haline
gelmiştir.
Plotinus, kırk yaşlarında
kadim İran hikmetini, çıplak ayaklı Hind gurularından panteizmin orijinalini
öğrenmek üzere imparator Gordiyon’un açtığı İran seferine katıldı. Fakat
ordunun bozguna uğrayıp imparatorun öldürülmesi üzerine Mezopotamya’dan geri dönmek
zorunda kaldı. Daha sonra Roma’ya gitti ve oraya yerleşti. Hocasının ölümünden
sonra, Roma’da 244 tarihinde kendi okulunu kurdu ve 268 yılına kadar oraya
başkanlık etti. Yüksek tabakadan kimselerin takip ettiği dersler vererek
hayatını orada tamamladı. Kendi felsefesini ortaya koymak üzere özel bir eser
yazmış değildir; öğrencilerinin tuttukları ve kendisinin düzelttiği notlar
“Enneads” adı altında sonradan altı kitap halinde neşredildi. Her bir kitapta
dokuz konu içerdiğinden bu kitap serisine “Enneadlar, Tusuât, Dokuzluklar”
denmiştir. Enneadlar’ın ana teması; âlemin Tanrı’dan suduru, tanrısal hayatın
derece derece yayılması ve varlığın son gayesi de, Tanrı’da yeniden erimek olan
sudurcu panteizmdir.
Plotinus’in Metafiziği;
Plotinus metafiziği Pagan
Gnostizm’inden gelen Kutsal Üçlemeyle başlar. Bunlar Bir, Akıl/Nous ve
Nefs/Ruh’tur. Onlar, Hıristiyan Üçlemesinin kişileri gibi birbirine eşit
değildir. Tanrı’nın kâinatı yaratması varlıkların ondan derece derece
uzaklaşması şeklinde olmakla birlikte, varlığın gayesi bu inişi geriye doğru
kat ederek kaynağa dönmek, Tanrı’da fena bulmaktır!
Plotinus’in gayesi mistisizm ile rasyonalizmi
uzlaştırmaktır. O, kendi zamanında carî olan ve kendisine de çok tesir eden
dini fikirlere felsefî bir temel kazandırmak istiyordu. O, Eflatun ve
Aristo’nun felsefeleri arasında uzun süredir devam eden mücadeleyi
sonlandırmayı arzuluyordu. Onun felsefesi, Yunan ve Helenistik fikir mirası ile
Mısır ve Mezopotamya’dan gelen Doğu felsefe ve inançlarının adeta bir sentezi
ve yeniden yorumlanmış halidir. Yeni Eflatunculuk için, “dinle felsefenin
birleşmesi ile oluşan, filozofik olmaktan çok teozofik, Hermetik hatta mistik
bir akım” denilebilir. O; tasavvufî felsefesini, teolojik bir sistemin
terimleri ile değil, felsefî terimlerle tefsir etmiştir.
Yeni Eflatunculuk adından
da anlaşılacağı gibi, Eflatun’un yeniden yorumlanmasından ibarettir. Eflatun
bilindiği üzere, o döneme kadar filozoflar arasında mistik tarafı en kuvvetli
düşünürdür. O da, Eflatun’un “Platonpolis” hayali gibi, dostları ile birlikte
yaşayacağı, içinde inzivaya çekilen bilgelere hizmet edecek bir manastırın
bulunduğu, bir şehir devleti inşa etmenin hayallerini kuruyordu. Ama
Plotinus’in devleti, Eflatun’unkine pek benzemez. O sanki bir devletten çok,
içinde başka yapıların olmadığı büyükçe bir manastırdı.
Yeni-Eflatunculara
Eflatunculuğun çekici gelen iki yönü, onun aşkınlığa olan eğilimi ve
anti-rasyonalizmiydi. Daha doğrusu, gerçekten önemli hakikatlerden hiçbirinin
kavramsal araçlar yoluyla iletilemeyeceği hususu üzerindeki ısrarıydı.
Yeni Eflatunculuk, tüm
Yunan ekollerinden, özellikle de Stoacılar, Yeni Pisagorcular ve daha sonra
Platon ve Aristoteles ve son olarak da Philon’dan, yani; bu çağda bu coğrafyaya
giren bütün akımlardan etkilenmiş olduğunu söylemek mümkündür. Yeni Eflatunculuğu;
3-4. Yüzyılın Zerdüşt, Maniheist ve Mısır gizem dinlerinin eklektik bir
buluşması olarak Helenistik düşüncenin sistemli bir mistik felsefesi olarak
okunmalıdır. Onlar Pisagor’a atfedilen “yarı mistik unsurları” benimsemişler,
eski akademik ölçülerden ve Yunan düşüncesinin bariz temayülü olan materyalist
zihniyetten hatırı sayılır derecede sıyrılmışlardı. Ve yine Yeni Eflatunculuğun
kaynaklarından birisi de Zerdüştlüktür. Ayrıca; Milâttan sonra II. ve III.
yüzyıllarda yaygınlaşan Gnostiklerle Yeni Eflatuncular arasında pek çok konuda
benzerlikler vardır.
Muhtemelen her şeyin
temeline maddeyi koyduğunda bir çıkmaza gireceğini farkeden Plotinus, ruhu
devreye sokmuş, Aristo’nun aşağıdan yukarıya kademe kademe olgunluğa erişme ile
çıkılan basamakları tersine çevirmiş, sudur teorisi ile yukarıdan aşağıya indirmiştir.
Ayrıca hiçbir fonksiyonu olmayan Aristo’nun “ilk muharrik” şeklindeki Tanrısını
da benimsememiştir.
Âlem, Bir’den na sıl
vücuda geldi? Bu probleme, Plotinus’den önceki düşünürler âlemi yaratıcısından
ayırarak çözmeye çalışmışlardı. Ancak bu çözüm birçok problemi de beraberinde
getiriyordu. Plotinus bu problemi, “Âlem
Tanrı’dan özde değil, fiilde farklıdır, Âlem Tanrı’dır, fakat Tanrı Âlem
değildir” şeklinde güya çözmüştü.
Aristo’dan sonraki
felsefe mektepleri içinde, Epikurcular, tam manasıyla, materyalist ve
ateisttiler. Stoa mektebi ise panteist bir materyalizmin temsilcileriydi.
Plotinus’in düşünce sisteminin genel karakteristiği; her türlü maddi olana
karşı duyulan derin bir aleyhtarlıktır. Âlemin aslı maddi değildir,
aksine, âlem, manevî, ruhî bir esastan gelmektedir.
Stoalılar, Tanrı’nın âlemin içinde, “içkin”
olduğunu kabul ederler. Buna karşılık Aristo’ya göre Tanrı âlemin
üstünde olup, “aşkın”dır. Plotinus bu iki görüş arasında bir senteze varır.
Plotinus’in felsefesi; Stoa’lılarla, Epikur’cülerin materyalizmine karşı koymak
ve Eflatun idealizmine dönmekten ibarettir.
Plotinus’in felsefesinin
temel konusu ruhtur. Teorisinin bütün gayesi ruhun şimdiki haline nasıl
geldiğini izah etmek, sonra da ruhun gideceği yer hakkında yol göstermektir.
Hareket noktası Eflatun’un düalizmidir. Plotinus bu düalizmi son haddine
vardırmış, mutlak ruh olarak gördüğü Tanrı ile madde arasına aşılmaz bir duvar
çekmişti. İnsan ruhu beden hapishanesinde tutsaktı. Bu yüzden insanın bedenden
kurtularak ilahi bir karakter kazanabilmesi için tamamen manevî bir hayat
yaşaması lazımdı.
Dini inançlarını felsefe
yoluyla temellendirmeyi ve açıklamayı düşünen Ortaçağ filozofları, özellikle
Batı dünyası Aristo’yu keşfedinceye kadar, öncelikle Plotinus’in felsefesine
başvurdu. Ve unutulmamalıdır ki, Plotinus’in felsefesi, bu şekilde kullanılmaya
son derece uygun bir felsefedir. Onun felsefesinin nihaî ve en yüksek amacı;
Orpheos’den, Pisagor’dan ve nihayet Eflatun’dan gelen “öte dünyacı eğilim,
Tanrı’ya yükseliş, ya da; Bir olanla ittihattan /birleşmeden” ibarettir.
Bilgi, ahlâk, tabiî ve
matematik ilimler Yeni Eflâtuncular tarafından ihmal edilmiştir. Onlar
kudretlerini lafzî metafizik münakaşalarında göstermiş, görünmeyen dünyanın
sırlarını keşfetmeye teşebbüs etmişlerdir.
Plotinos’ta en yüksek bilgi türü, Tanrı’ya
ilişkin mistik bilgidir. O, mistik tecrübeyi filozofun en yüksek amacı olarak
gördüğünden, onda felsefe, felsefe olmaktan çıkararak, bir tür din ya da bir
tür kurtuluş felsefesi haline gelir.
a) Sudur Teorisi;
Sudûr (feyz, emanation),
terim olarak, “çıkmak, fışkırmak, meydana gelmek ve taşmak” gibi anlamlara
gelir. İslâm düşüncesinde feyz
terimiyle de karşılanan sudûr; bütün varlıkların -kâinatın yoktan ve hiçten
yaratma (halk) inancından farklı olarak- bir düzen içinde Bir’den çıkması,
taşıp yayılması anlamında kullanılmaktadır. Tıpkı güneşten ışığın, kardan
soğuğun çıkması gibi, Evren /kesret de Tanrı’dan taşma (feyz) ve sudûr yoluyla
meydana gelmiştir.
Sudûr Teorisini Plotinus, şu şekilde
kurgulamıştır; O’nun salt akıl olması, kendi zâtını bilmesi ve düşünmesi
sayesinde irade ve ihtiyarına gerek kalmaksızın bu varlık tabii bir
zorunlulukla O’ndan çıkarak “sudûr” etmiştir.
Bir;
Plotinus’in
düşüncesindeki Bir; akılla kavranamayan, aşkın, hiçbir nitelik yüklenemeyen İlk
Neden’dir. Bir; yaratılmamış, yok olmayacak,
değişmeyen, hareketsiz, bölünmeyen bu yüzden de dağılmayacak olan,
nitelik ve mahiyet bakımından basit ve saf olan varlıktır. O’na atfedilecek her
sıfat onu sınırlandıracağından, O’na sıfatlar vermekten kaçınılmalıdır. Biz
O’nun ne olduğu hakkında değil, ne olmadığı konusunda konuşabiliriz. Bir;
sadece dil ile ifade edilememesi yönüyle aşkın değil, aynı zamanda varlığın da
ötesindedir. Bir’in aşkınlık, tanımlanamazlık ve varlıktan başkalık ilkesine
göre, Bir’e düşünce, irade ya da etkinlik de atfedilemez. Çünkü düşünmek;
düşünen ile düşünülen arasında bir ayırım gerektirir. Dolayısıyla düşünme
eylemi, Bir’e ikilik katmak demektir. O’nu irade ya da etkinlik olarak
tanımlamak, özne nesne ayırımı gerektireceğinden, bu tanım onu bölmek, ona
ikilik katmak anlamına gelecektir. Oysa Bir, basit, tek ve bölünemez olandır.
Hiçbir şeye muhtaç olmadığı için O’nun herhangi bir amacı da yoktur, zira amaç
bir eksikliği ve ihtiyacı belirtir. O, varlığın ötesinde, aklın ötesinde,
herhangi bir tabiatı olmayan, herhangi bir ne’lik ile sınırlı olmayan, iradesi,
düşüncesi ve eylemi olmayan basit (son derece yalın ve sade) olan bir “Bir”
dir. O kadar sade ve yalındır ki, madde, ruh,
zekâ ve hatta Aristo’nun “Faal Aklı” bile bu Bir’in dışındadır. Aksini
düşünmek Bir’e ikilik katmak demektir. Hatta Bir için var olmak bile
düşünülmemelidir. O, varoluşun ve
iyiliğin ötesindedir. Bu yüzden ona “İlk Varlık” da denilemez.
Plotinus Bir’i; taşan,
ama bu taşmada azalmayan bir ırmak, ya da ışık gönderen ama ışığı azalmayan
güneşe benzetir. Yani Bir’in suduru, taşması, açılımı, bir cismin aynada
yansımasına benzer. Bu yansıma esnasında asli cevherin mahiyetinde herhangi bir
eksilme ve değişme olmamaktadır.
Plotinus bu görüşüyle
Aristo ve Stoalılar arasında bir uzlaşma sağlamaya çalışmıştır. Bilindiği gibi Aristo, Tanrı’yı âlemin
üstünde ve ötesinde aşkın olarak kabul ederken, Stoa’lılar Tanrı’yı, âlemin
içinde mündemiç /içkin olarak kabul etmekteydiler.
Yaratma eylemi; bir
gayreti, bir çabayı gerektirdiğinden, Plotinus böyle bir çabayı, eksik olan
varlıklara has bir özellik olarak görmektedir. Bu nedenle Plotinus’in Bir’i; ne
Aristo’in İlk Muharrik’ine, ne de semâvi dinlerdeki yaratıcı Tanrı’ya benzer.
Görüldüğü gibi
Plotinus’in, Tanrı’sı ilahî dinlerin vasıflandırdığı gibi, âlemi yoktan yaratan
bir güç olmadığı gibi, ezelî ve ebedî olan maddeye hareket, şekil, düzen ve güç
veren Aristo’nun Tanrısı gibi de değildir. Onun Bir’i, bazen Tanrı’ya, bazen matematiksel
sayıya, bazen de “bir” rakamının tabiattaki yansımasına tekabül eder. Bu yüzden
net bir şekilde ne olduğu anlaşılmayan Plotinus’in Tanrısı, hareketsiz,
iradesiz, durgun ve kendisinin dışında hiçbir şeyi bilmeyen niteliksiz bir
varlıktır.
Bu noktada şu soru akla
gelebilir. Bir’den çokluk nasıl meydana gelmiştir? Plotinus’in bu soruya
verdiği cevap şöyledir; “âlem Tanrı’dır, fakat Tanrı âlem değildir.” Bu konuda
Plotinus Evreni Tanrı olarak gören Stoacılarla aynı paraleldedir. Bu bildiğimiz
Panteizm’dir.
Sudûr nazariyesinin
temelinde taşma, feyz yatar. Nous (İlk Akıl) Bir’den, Ruh Nous’tan zorunlulukla
sudûr eder. Sudûr gerçekleşirken Bir’in herhangi bir bilinçli faaliyeti
planlaması veya seçmesi söz konusu değildir. Âlem O’nun mahiyetinden, bir çeşit
zorunlulukla sudûr etmektedir. Sanki o bir nevi istenmeyen çocuktur!
Plotinus’in sudûrunda
neden zorunluluk vardır? Bu soruya Plotinus’in verdiği cevap şudur; Sudûrun her
bir ilkesi kendi varlığının zorunlu bir sonucu olarak kendisinden aşağıdaki
varlık düzeyini üretmelidir. Yani bütünüyle kendiliğinden olan sudûrun gerçekleşmemesi
ya da başka türlü gerçekleşmesi imkânsızdır. Yani, sudûrda ne dâhili, ne de
harici bir zorlama vardır. Oluş; zorunlu, ezelî-ebedî ve kendiliğindendir.
Yani; deterministik bir sistem ve elleri, kolları bağlı bir Tanrı söz
konusudur.
“Bir olandan ilahî aklın,
ondan da ruhun sudûru” zaman içinde ard arda, sırasıyla olan kronolojik bir
hadise değildir. Yani; varlıkların meydana gelişi veya varlık mertebelerini
tanımlarken kullandığımız “öncelik-sonralık” ifadeleri aslında burada, aradaki
sebep sonuç ilişkisini göstermek için kullanılmaktadır. Bu ise açıkça şunu
söylemektir; “Bir, Nous ve Ruh ezelidir”. Yani; teaddüd-ü kudemâ/ ezeli
varlıkları çoğaltma! Bu ise “ezeli-ebedi” Tanrı inancını trajik bir şekilde
çökertir.
Şüphesiz bu teori,
evrenin “Bir” gibi ezelî olduğu düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Çünkü
Allah’ın bilgisi zâtı gibi ezelî olduğuna ve O ezelden beri kendini bildiğine
göre bu bilmenin sonucunda meydana gelen varlığın da ezeli olması mantıkî bir zorunluluktur.
Dolayısıyla sudûrun semâvi dinlerdeki, “Evren Allah’ın mutlak iradesi ile
yaratılmıştır” ilkesiyle bağdaştırılacak bir tarafı yoktur. Gerçi sudûrcu
filozoflar âlemin zaman bakımından ezelî, fakat mertebe yani ontolojik açıdan
sonradan olduğunu savunursa da “zaman dışı ve müteâl olan O Yüce Kudreti”
evrenle zamandaş saymanın kabul edilecek bir yanı yoktur.
Plotinus’in varlık
mertebeleri düzeninde Bir’in zorunlu olarak ezelde taşması, “O’nun her yerde ve
her şeyde mevcut olmasını” da beraberinde getirir. Bir, mutlak ve aşkınlığına
rağmen dünyanın dışında değildir. Varlığın çeşitli düzeyleri Bir’in başkalaşmış
görüntülerinden ibarettir. Burada “Bir’den taşan varlıklar Bir ile özdeş değil
midir?” şeklinde bir soru akla gelebilir.
Plotinus’e göre; Hayır! Çünkü taşmak, Bir’den tedrici bir uzaklaşma
demektir. Yani Bir, her şeyde ancak o varlığın kapasitesine göre mevcuttur.
Varlıklar Bir’den uzaklaştıkça tanrısallıklarını ve varlıklarını biraz daha
kaybederek, giderek artan bir eksilmeyle maddeye kadar iner.
Sudûr üç kademede olur:
Birinci merhalede ilahî varlıktan en yüksek İlk Akıl çıkar; ikinci merhalede
Ruh, sonrakinde de Madde/ Heyula sudûr eder. Sudûr sisteminde her şey kendinden
bir önceki varlığın neticesi, bir sonrakinin ise aslıdır.
Nous (Küllî Akıl)
Nous; Bir’den ilk sudûr eden, İlk Varlık’tır.
Nous; zamanın üstünde ve ebedî olan ilahî zekâdır, zihindir. “İlk Akıl”dır.
Mutlak Bir’in özünde
hiçbir şekilde çokluk bulunmadığı, salt ve yalın olduğu için O’nun fiili de bir
ve tek olmalıdır. Bu sebeple Plotinus’in “Birden ancak bir çıkar” önermesi
uyarınca bir olan Tanrı’nın kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi sonucunda O’ndan
manevî bir cevher olan “Nous-İlk Akıl” çıkar. Çünkü Tanrı bilfiil akıl, akleden
ve akledilen olduğundan aklın fiili de akıl olacaktır. İşte bu İlk Akıl; akıl
olmasından dolayı, zorunlu olarak ideaları düşünmeye başlar. Bu ise çoğalmanın
başlangıcıdır. O, Bir’in sureti olduğundan onda tanrısal nitelikler de bulunur.
O “İlk Varlık” olduğundan maddî nitelikleri de üzerinde barındırır. İlk Akıl’da
birlik ve çokluk aynı anda birlikte bulunur. Çokluk yönü Bir’i temaşadan dolayı
gerçekleşir. Çünkü Nous, kendi mükemmelliğini, üstündeki ilkeye borçludur.
Temaşa sırasında yukarıdaki ilke, meydana getirdiği varlığı aydınlatır ve onu
mükemmelleştirir. Bu da otomatik olarak
taşmayı meydana getirir ve çoğalma gerçekleşmiş olur. Ancak Nous’un Bir’i
temaşası; bir başka varlığı meydana getirme arzusundan değil, O’na geri dönme
özleminden, O’na olan aşkından kaynaklanır.
Böylece Plotinus’in
yapmak istediği şey, Aristo’daki Tanrı ve âlem arasında var olan uçurumu
kapatmaktır. Bir’den zorunlu olarak taşan Nous’un, biri Tanrısal, diğeri de
ontolojik olmak üzere iki yönü vardır. Birinci yön onun Bir’den zorunlu olarak
taşması, diğeri ise var olan tüm varlıkların asıllarının bulunduğu idealar
âlemini potansiyel olarak kendi içinde barındırmasıdır.
Bu ikinci kademe artık ulûhiyetin arz ettiği
mutlak birlikten mahrumdur. Çünkü idealar sahasına artık çokluk girmiştir.
Bütün eşya için mevcut olan idealar zamanın içinde değil, üstündedirler.
İdealar ezelî ve ebedî olduklarından sabit kalırlar. İdealar devamlı faaliyet
halindedirler. Onlar her türlü faaliyetin ezelî ve ebedî modelleri
/arketipleridir.
Plotinus, Eflatun’un
idealar nazariyesini geliştirmiş ve sudûr anlayışı ile idealarla tabiat
arasında ontolojik bir bağlantı kurmaya çalışmıştır. Onun “İyi İdea”sına
tanrısal nitelikler yükleyerek adeta tanrılaştırmıştır. Bilindiği gibi Eflatun, İyi ideasının, idealar dünyasının üstünde yer
aldığını ve varlığın sebebi olması hasebiyle, varlık ve bilginin ötesinde yer
aldığını belirtmiştir.
Küllî Nefs (Âlemin Ruhu)
Plotinus’in varlık
mertebeleri düzeninde Nous ile Madde arasında yayılan aktif ve hareketli bir
varlığa ihtiyaç duyar. İşte Nous’tan sudûr eden üçüncü esas, hayat ve hareketin
prensibi, Âlemin Nefsi (anima), Ruhu olan “Küllî Ruh”tur. Ruh; Nous’tan, Nous’un
yaratıcı temaşa fiili sonucunda zorunlu olarak taşmıştır. Ruhun iki ayrı yönü
vardır. Ruh, bir yönüyle Nous’a yönelir, saf düşünce olarak ortaya çıkıp, saf
İdeaları temaşa eder. Öte yandan, aynı Ruh duyusal dünyaya yönelir ve maddi
âlemi düzenler. Ruh, kendi üstündeki Nous’u temaşa edip, onu tefekkür ettiğinde
idealar âlemini -temel imkânlar
toplamını- nesnel gerçekliğe çevirir ve böylece canlı âlem ondan sudur etmiş
olur. Ruh, dünyada gördüğümüz her şeyin yaratıcısıdır.
Madde;
Plotinos’e göre, Ruh;
üzerinde eylemde bulunacağı bir şey ya da madde olmadığı sürece, güçlerini
(eylemde bulunma, şekil verme isteğini) gerçekleştiremez. Madde; O’nun
ışığından yoksun olduğundan mutlak karanlıktır. Aslında maddenin kendi başına
bir varlığı bile yoktur. Ruh olmasaydı madde diye bir şey olmazdı. O, yalnızca
fiziksel fenomenlerin, duyusal ve bireysel varlıkların değişen niteliklerinin
gerisindeki zorunlu dayanak, duyusal formların zorunlu pasif alıcısı
olduğundan, ona, Ruhta bulunan “logoi spermatikoi” (akıl tohumları), İdeaların
suret ya da yansımaları yüklenir; şekilsiz, formdan yoksun maddeye şekil
verilip form kazandırılır.
b) Bir’e Doğru Yükseliş,
İlahi Aşk, Dönüş;
Plotinus’in varlık
felsefesinde, biri inen diğeri yükselen olmak üzere iki tür hareketi içeren,
düzenli ve kademeli bir bütünlüğü teşkil eden bir varlık mertebeleri düşüncesi
yer alır. Düşen veya sudûr eden de diyebileceğimiz bu iniş sürecini teşkil eden
hareket; daha yüksek olanın daha aşağı olanı meydana getirdiği zorunlu ve
otomatik bir yaratmadır. Bu hareket, birlikten çokluğa doğru bir süreçtir.
Yükselen hareket ise, nefsin kendisiyle ilahî kaynağa yeniden ulaşacağı bir
geri dönüş hareketidir. Yani; çokluktan birliğe doğru bir yükseliş hareketidir.
Seyr-i sulûki urûcî’dir.
Plotinus’in varlık
mertebeleri düzeninde, Bir’den kesrete doğru atılan her adımda, Bir’e geri
dönmeyi mümkün kılacak tüm metafiziksel potansiyel saklıdır. Şimdi sudur eylemi
tersine dönmüştür. Şimdi zaman, tekrar
Bir’e dönme zamanıdır. Bu Ruh’un Bir’e kavuşma iştiyakından kaynaklanır.
Plotinus, insan ruhunun
kurtuluşuyla ilgili geliştirdiği öğretisinde Tanrı’yla bütünleşmenin zor ve
zahmetli bir iş olduğunu dolayısıyla, Ruh; kurtuluş için bedenin ve maddenin
kirinden arınmasını şart koşar.
İlk aşamada Ruh, duyduğu
Tanrısal iştiyaktan dolayı kendini dünyevî bağlardan kurtarmalıdır. Bununla
birlikte bu ilk aşamada ruhu harekete geçiren temel saik aşktır. Bir sonraki
aşamada, Ruh; bütün tutkulardan ve içgüdülerden uzaklaşır. Ruh, kendi kendini arıtır. Bilim ve felsefeyle uğraşarak yüzünü Nous’a
çevirir. Üçüncü aşamada ruh, ideaları seyretme kabiliyetini kazanır ve bundan
büyük zevk duyar. Bu aşamada ruh hâlâ ben bilincini koruduğundan nihai ve en
yüksek aşama için bir ön hazırlık yapmış olur. Son aşamada ruh, tek tek dünyayı
ve bütün ideaları terk eder, dünyadan uzaklaşır, bilinci silinir. Sonunda maddî
âlemi terk etmiş olur.
Plotinus’e göre, Ruh’un
Bir’e kavuşması tamamen öznel, anlık ve ifade edilemez bir kendinden geçme
tecrübesi ve Bir’den gelen bir gnosis / ani bir aydınlanma iledir. Aydınlanma
gerçekleşince Ruh kendisini Bir olarak görecektir. İnsanın –çok nadir de olsa-
böyle mistik vecd yoluyla “Bir” ile
ittihadı (birleşmesi) mümkündür. Plotinus böyle bir ittihadı birkaç defa
tecrübe ettiğini söyler. İnsan, Külli Ruh’un şuuruna erişebilir, böylelikle
fiilen ne ise o olabilir ve oradan da, Küllî Akl’a dönüşebilir. Sudur ettiği
“Bir”in ulûhiyetine iştirak eder. Fenafillah’tan bekabillaha vasıl olur (!)
Allah’ta eriyip, onunla bekâ bulur!
Plotinus’in Bir’de fani
olma doktrini tam olarak Yunan Paganlığındaki Tanrı ile enkarne olma, Komünyon,
Tanrı ile bütünleşmeden başka bir şey değildir. Yine, “Bir’den gelen bir anlık
ışık ile aydınlanmak” tipik gnostik unsurlardır.
Plotinus’de Tenasüh;
Tüm paganlar gibi tenasüh
fikri Plotinus felsefesinin başat unsurudur. O, Âlem’in Nefsi /Ruhu gibi tüm
insanların ruhunun da ezeli ve ebedi olduğuna inanır. O ruhu yüceltir, maddeyi,
bedeni aşağılar. Bedenle birleşen ruhu, çamura bulanmış insana benzetir. İnsan
ne kadar iyi ve ne kadar güzel olursa olsun, bu güzelliğini çamur örter. Beden
ile birleşen ruh, bedenin iyileşmesine, kendisinin de hastalanmasına sebep
olur.
Plotinus’e göre; Bu
dünyada çile çeken bir insan varsa, bunun sebebi o insanın bir önceki hayatında
başkalarına çektirdiği eziyet yatmaktadır. Anneadlar’ da şöyle der; “Bir
insanın köle haline gelmesine sebep olan şey bir kaza değildir; hiç kimse şans
eseri hapse düşmez; bedenlere yapılmış her zulüm kendi sonuçlarını doğurur.
İnsan şu anda çektiğini bir zamanlar kendisi başkalarına yapmıştır. Annesini
öldüren bir kişi, bir kadın olacak ve bir gün oğlu tarafından öldürülecektir;
Bir kadına kötü davranan bir erkek, kötü davranışlara maruz kalmak üzere bir
kadın olarak tekrar dünyaya dönecektir.”
5
Ruh bedenin ölümünden
sonra onu terk eder ve başka bir beden arar. Ancak Plotinus’in tenâsüh
inancında, diğer tenasüh inançlarında olmayan ufak bir fark vardır. Ruh başka
beden ararken, kendi yaşantı tarzına uygun bir beden olmasına dikkat eder.
Herhangi bir bedene göç etmez. Onun için Plotinus, temiz ruhların Bir’e
ulaşacağını düşünür.
Plotinus’in Tanrı İnancı
İslam’ın Allah inancıyla bağdaşmaz.
Allah’ın kendi zâtını
bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir
ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını
inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına
yol açacağından teolojik açıdan kabul edilemez.
Bu teoriyi kabul eden
filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir
olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Oysa onlar
yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdi.
Bu bir kısır döngüdür. Çünkü zaman bakımından yaratma ve sudûr arasında
herhangi bir fark yoktur. Sudûr, Allah’ın daima faaliyette bulunan ezelî
bilgisinin ve düşüncesinin neticesidir. Haliyle evren de Allah gibi ezeli olmuş
olur. Bu ise kabul edilemez! Zaten bugün evrenin yaratılmış olduğunu hem
empirik /gözlemsel, hem de teorik/matematiksel olarak çok net bir şekilde
bilmekteyiz. Tamı tamına 13,7 milyar yıl!
Filozoflar Allah’ı
Evrenin illeti görürler. Evren Tanrı’nın ilim sıfatının ürünüdür! İlim nesneye
bağlıdır ve bu yüzden pasiftir!
Kelamcılarımız ise;
Evreni, Allah’ın irade sıfatının ürünü olarak görür! İrade özneye bağlıdır ve
bu yüzden aktiftir!
Evren Allah’ın ilmi
neticesinde olduğu kabul edilirse, Allah’ın ilmi de ezeli kabul edildiğinden
evren zaman bakımından sonsuz olmak zorunda kalır!
Felsefecilere göre; Allah
evrenin illetidir. Bu yüzden illet-ma’lul ilişkisi nedeniyle evren ezeli olmak
zorundadır. Oysa; Allah evrenin illeti değil, failidir. Onu hür iradesi ile
dilemiş ve istediği bir zamanda yaratmıştır!
Burada Yunan felsefesinin
ilkeleriyle felsefe yapan İslam filozoflarını tekfir etmede Gazalî haklıdır.
Gel gör ki; Gazalî sonrası kelam –ki bu kelamın oluşmasında Gazalî’nin büyük
rolü vardır- Filozofların dilini kullanmış ve felsefeleşmiştir.
Plotinus’in varlık
felsefesindeki en önemli problem Bir ve Çok meselesidir. Plotinus’un, varlığın
en tepe noktasına yerleştirdiği ve “Bir” dediği varlığın gerçekliğine
bakıldığında, Tanrı, idealar / küllîler, matematiksel bir, tabiat, yaratıcı ve
daha pek çok fonksiyonu kendinde barındıran anlaşılması güç bir varlıktır.
Plotinus’in teizmi tam bir agnostik teizmdir.
Bir’in temel bir
özelliği, -Akıl’dan farklı olarak, salt basit olması hasebiyle-
düşünememesidir. Düşünmeden bile yoksun olan “Bir”; nasıl mükemmel olur? Bir’in
metafiziksel anlamda “basit” ve semantik açıdan “tanımlanamaz” oluşu bir tür
teolojik agnostisizmdir.
İlk bakışta, Tanrı’yı
aşırı tenzih, teizm (tek tanrı inancı) açısından cazip görünebilir. Ne var ki
bu; sonuç itibariyle Tanrı’yı âtıl, pasif, düşünemeyen, aciz, iradesiz,
bilgisiz biri yapar. Böyle hiçbir niteliği olmayacak kadar yalın olan “Bir”,
gerçekten Tanrı olabilir mi?
İslâm teizminin öngördüğü
tenzih, Plotinus’in tenzihinden çok farklıdır. İslam’ın tenzih anlayışı; her ne
kadar Tanrı’yı kendi dışındaki varlıklardan soyutlarsa da, onlarla herhangi bir
özdeşleştirmeyi kabul etmezse de, herkesin Allah hakkında bilgi sahibi
olabileceğini peşinen kabul eder. Nicelikleri bilinemez ise de nitelikleri
bilinebilir. Bir başka ifadeyle, geleneksel teizm Tanrı ile diğer varlıklar
arasında temel ontolojik farklılığı koruyup, Tanrı’yı diğer bütün (yaratılan)
varlıklardan tenzih ederken Tanrı’ya ilişkin realist bir semantik bağı muhafaza
eder.
Plotinus’un Tanrı
tasavvuru, Kur’ân’ın öngördüğü Kendisine ibadet edilen, yalvarılan, dua ve
niyazda bulunulan dinamik bir Tanrı (el-Hayyü’l-Kayyûm) olmaktan çıkartıp,
belirsiz ve gizemli bir varlık olarak kabul etmeye götürür. Oysa Kur’ân’da
Tanrı, yerde de gökte de ilahımızdır, her an bir iştedir ve bize şah damarından
daha yakındır. Daha doğrusu, Kur’ân, Tanrı’nın âlemde olup biten her şeyle
ilgilendiğini açıkça bildirmektedir; yani Tanrı’nın hem aşkınlığına hem de
içkinliğine bütüncül olarak vurgu yapmaktadır. Ayrıca, Kur’ân’da bildirilen
Tanrı’nın isim ve sıfatları, O’nun hem dış âlem, hem de insanla nasıl bir
münasebet içinde bulunduğunu beyan edip anlatmaktadır.
Plotinus’ci teolojinin
birçok noktada teizmin temel öngörüleriyle nasıl bağdaştırılabileceği tam bir
muammadır. Teizmin öngördüğü Tanrı’nın en önemli niteliklerinden biri
Plotinus’in Bir’e hiçbir şekilde atfetmediği bilgidir. Tanrı’nın ilim sıfatının
tüm tek tanrılı dinlerde tartışılması bile abestir. O’nun âlim-i mutlak olduğu
herkesin kabulüdür.
Sonuç olarak, Plotinus’in
Tanrı’nın birliği ve basitliği düşüncesinden hareketle belirgin bir Tanrı
tasavvuruna ulaşmak zordur. Böyle bir anlayıştan radikal biçimde uzak duran
teizm, Tanrı’nın varlığı ve sıfatları konusunda agnostik veya belirsiz bir tanrı
anlayışına izin vermez. Bu bakımdan teizmin Tanrı’nın hür iradesine dayanan,
yoktan var eden “Hâlık” anlayışı ile Plotinus’in Bir’in zorunlu, deterministik
sudûr anlayışını uzlaştırmak mümkün değildir. Özellikle de İslam teizmi,
Tanrı-insan ilişkisini öncelikli olarak akledilebilir bir bilgi temeline
dayandırdığından, onu ne Tanrı-insan ayırımını ortadan kaldıran panteistik
ontolojiyle ve ne de muğlâk bir gramere sahip Plotinus’ci epistemolojiyle
bağdaştırmak mümkündür.
Gerçekten Plotinus, Sudûr
Teorisi için ne kadar metafor kullanırsa kullansın, sudûr olayı Bir’de bir
sırdır, açıklanamaz kısımlara sahiptir.
Bu sistemde Allah sadece
kendi zâtını bildiği halde, O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi var
oluşlarının sonradanlığını bilmektedir. Bu; akılların bilgisinin Allah’ın
bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki, bu durum ulûhiyet
kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşması mümkün değildir.
Hıristiyanlık, Yahudilik
ve İslâmiyet Allah’ın âlemi yarattığını kabul eder. Fakat Plotinus’e göre âlem,
Bir’in sudûrudur, tecellîsidir. Oysa, yoktan yaratılış ile, Var olan bir şeyden
sudûr, taşma, yayılma arasında ciddi farklar vardır. Evren, yaratıldıktan
sonra, bizzat kendi müstakil varlığına sahiptir. Evren Allah’tan tamamıyla
farklı müstakil bir cevherdir. Başka bir
deyişle, Allah ve âlem iki ayrı varlıktır. Allah, asla âlem olamaz; âlem dâhil,
hiçbir şey de asla Allah olamaz. Semavi dinlerde bu manada, dünyanın, Allah’ın
bir form’u, Allah’ın biçim değiştirmesi; ya da; Allah’ın bizzat kendisinin
herhangi bir şeye transformasyonu olduğu söylenemez. Oysa sudûr teorisine göre;
Allah, kendisinden farklı bir cevher olmayan kendi ilahi cevherini -başka bir
formda- maddeye transforme etmiştir. İşte bu görüş panteistik bir görüştür ve
teistik yaratılış teorisinin zıddıdır.
Bu teoriyle Plotinus
ezelî ve kadim olanla sonradan olanı, değişmeyenle değişikliğe uğrayanı, bir
başka deyişle bir ve mutlak olanla çok ve mümkün olan varlıklar arasında olan
ilişkiyi belirtmek, böylece en ulvîsinden en süflîsine kadar bütün kâinatı bir
sıra düzeni içinde yorumlamak istemiştir. Sistem adeta yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan bir dönme dolap
gibi takdim edildiğinden, manevî ve maddi varlıkların yeri, mahiyet ve
fonksiyonları belirlenmiş olduğundan aynı zamanda determinist bir sistemdir.
Sudur süreci baştan sona gayr-i iradîdir. Tanrı evreni yaratmayı bile
dileyemeden, o kendiliğinden ezelde zorunlu olarak sudur edivermiştir.
Maddî kâinatın varlığını
doğrudan manevî bir varlık olan Tanrı’dan alamayacağı savunulurken, sudûr
teorisinde manevî birer varlık olan akılların gök cisimlerini, Faal Aklın da
dört unsuru meydana getirdiği iddiası apaçık bir çelişkidir.
Hâsılı Sudur Teorisi
Allah’ın birliğine değil, tersine çokluğuna yol açar, hatta Allah’ı anlamsız ve
içi boş bir varlık konumuna indirir.
Hiçbir niteliği olmayan
“Bir”!
Bir de, Kâinatı
oluşturan, sevk ve idare eden, aracı onlarca felek, semavi akıl!
Mekkeli müşriklerin Allah
inancı Plotinus’in Tanrı inancı yanında sütten çıkmış ak kaşık kadar beyaz, bir
bebek kadar masumdur!
Zaten Yeni
Eflatunculuktaki belirsiz ve işlevsiz Tanrı anlayışı putperestliği netice
vermiştir. Kutsallık ve aşkınlık gibi nitelikler eşyaya indirgenmiştir.
Tanrısal sıfat ve nitelikler yeryüzünde zamansal ve mekânsal olarak temsil
edilmeye çalışılmıştır. Esasen putperestliğin ve şirkin ortaya çıkmasını
sağlayan zihinsel savruluşun başladığı nokta da tam burasıdır. Tanrı bu kadar
belirsiz kalırsa, O’nun sıfatları ve fiilleri (Gavs, kutup, insan-ı kamil,
peygamber gibi) başkalarına dağıtılması kaçınılmazdır.
Yeni Eflatunculuğun
Bizdeki İzdüşümleri;
Müslümanlar, ne
Plotinos’den, ne de “Enneadlar”dan haberdardılar. Arapçaya Süryaniceden
“Kitab’ül-Esolocya” diye çevrilen bu
eser, Aristo’nun sanılarak birçok Müslüman düşünür tarafından okunmuştu. Diğer
bir Yeni Eflatuncu eser; yanlışlıkla Aristo’ya nisbet edilen “el-İzah
fi’l-Hayri’l-Mahz” dır. Oysa bu kitap, Yeni Eflatunculuğun Atina ekolünün
temsilcisi Proklus’un, ”Teolojinin Esasları” adlı eserinin özetidir. Üçüncüsü;
Denys isimli Suriye’li bir kâhinin yazdığı “Allah el-Mukaddes” isimli yazılardır. Bu eser henüz H.3. asır
sona ermemişken, Dicle kıyılarından Atlantik Okyanusu’na kadar tüm Hıristiyan
dünyasında tanınmaktaydı.
Bu Yeni Eflatuncu
eserler, hem Hıristiyan mistisizmini hem de İslam tasavvufunu etkilemiştir.
Eserlerin ana teması; insanın, er-geç Allah’a vasıl olacağı; Allah’la bağlantı
kurmanın ise riyazetten ve nefsi arındırıp mistik hallere bürünmekten başka
yolu olmadığı şeklinde özetlenebilir. Sudur teorisi; Nâsut’un (insanın) Lahût
(ilahi olan) ile birleşmesinden yani
“hulûl ve ittihat”tan başka bir şey değildir.
Bütün bu görüşler, önce
Doğu Kilisesi’nin öğretileri haline gelecek, sonra da büyük evliya diye takdim
edilen, bu panteist paganların ozalit kopyaları olan Sufilerin varlık
/yaratılış felsefesi olacaktır.
Plotinus’in sudûr
teorisi, topyekûn varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden
özellikle Hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle
felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise
değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür. Özellikle felsefi tasavvufa büyük etkisi
olmuştur. İhvan-ı Safa, Sühreverdî
el-Maktûl, İbnü’l-Arabî gibi birçok filozof ve mutasavvıf bu teoriden çok büyük
ölçüde etkilenmişler, onu İslam Teolojisi /İlahiyatı olarak takdim etmişlerdir.
Bir kavramı ve Bir’e yüklediği manalar, idealar fikri, varlık mertebeleri
düşüncesi, varlıkların İlk varlığa duydukları aşk sebebiyle ona ulaşma arzusu
ve ruhun olgunlaşması düşünceleriyle de pek çok filozof ve mutasavvıfı
etkilediğini söylemek mümkündür.
İslam tasavvufuna felsefe
Yeni-Eflatunculukla girmiştir. Felsefi tasavvufu şekillendiren Pagan filozof
Plotinus’in bu fikirleridir. Sadece bir misal olması kabilinden belirtelim ki,
mutasavvıfların keşf ve şühûd teorileri, tamamen Yeni-Eflatuncudur. Yunan
temeline dayalı ”gnosis” kelimesinin tercümesi olan marifet teorileri ile nefs
ve nefsin bu âleme inişi; ayrıca İlk Akıl, Külli Nefs, hatta füyüzat teorileri
bile, az-çok değiştirilmiş olsalar da, Yeni-Eflatuncu kaynaklara dayanmaktadır.
İslâm Dünyası birçok
Antikçağ Yunan düşünürüne “peygamber” veya “evliya” nazarıyla bakmış, onlara
peygamber ve büyük mürşit muamelesi yapmıştır. Onların teolojilerini
özümsemişlerdir. Hakim, (filozof) ve Müteellih hakimlerimiz (İşrakîler, ilahi
bilgelerimiz) Hermes’in İdris Peygamber olduğunu, pek çok pagan Yunan
filozofunun evliya olduğunu hatta bu pagan filozofların, Lokman Hekim’den veya
Davut Peygamberden ders alıp, istifade ettikleri gibi hayali rivayetlere saf
bir şekilde inanmışlardır.
Yahudi ve
Hıristiyanlardan başka, bizim koca koca âlimlerimiz, filozoflarımız, büyük
evliya diye her sözünde binler hikmet var olduğu vehmedilen kimseler Pagan
Pilotinus’a ve onun panteist öğretilerine kutsal metinler gibi dört elle
sarılmışlardır. Oysa Plotinus, Hıristiyanlarla iç içe yaşamış ve Hıristiyanlığı
çok iyi tanımasına rağmen Hıristiyan bile olmamıştır. Plotinus’un, Roma’da
yardıma ihtiyacı olanların en çok başvurduğu, bilhassa çocukların koruyucusu
olma görevi verilen Tanrı Porphyrios’un önünde tapındığı, Pagan ayinlerinde çok
sık yapılan Tanrı ile komünyon yaptığı, yani; onunla bütünleşerek vecde
ulaştığını biyografisinden okumaktayız. Yine o, semavi olsun veya olmasın
herhangi bir dinin ritüellerine katılmayı gösteriş ve şekilcilik olarak kabul
etmiş, “ben onların ayağına gitmem, onlar bana gelsinler” diyerek katılmayı
reddetmiştir. O samimi bir pagan Roma vatandaşı olarak yaşamış ve ölmüştür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.