Henüz çocuk yaştayken, Kur’an kursunda ezberlediğim bir cümle aklımdan hiç çıkmaz: “İtikatta mezhep imamım Mâturîdî, amelde Hanefi!” O vakit bu cümlenin anlamını ne ben bilirdim ne de bu cümleyi bize ezberleten hocaların bildiğini zannediyorum. İslam düşünce tarihinin en özgürlükçü ve en rasyonel düşünürlerinden birisinin ismini zikrettiğimizin farkında değildik elbette. Bizim için Mâturîdî donmuş bir isimdi; tarihin derinliklerinde kalmış, bilmediğimiz, sadece “ait olduğumuzu” tescilleyen bir etiket gibiydi.
Oysa bugün İslam
dünyasının içine düştüğü o hüzün veren manzaraya baktığımda, o ismin ne kadar
“öksüz” bırakıldığını daha iyi anlıyorum. Mâturîdî’yi ilmihallerde ve kurslarda
ezberletenler, aslında onun Kitâbü’t-Tevhîd’in girişinde dile getirdiği; “akıl yürütmeyi
(nazar) terk edenin imanı taklittir ve taklitçinin imanı bilgi değildir”
şeklindeki tarihi uyarısını susturanları taklit ediyorlardı sadece. Bugün İslam
dünyasının önemli bir bölümü, Mâturîdî’nin ismini baş tacı ederken, onun
“düşünce dünyasını” yok saymanın bedelini ödese de bunun bile farkında değil.
S. Frederick Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” teşhisinde belirttiği gibi, Orta
Asya’nın o rasyonel dehasını kaybetmek, aslında Müslüman aklının “reşitlik”
hakkından vazgeçmesiydi.
Bu sebeple Mâturîdî’nin
bin yıl önce Semerkant’ta inşa ettiği kale, bugün bizim en büyük eksiğimizdir.
Nedir o eksik? “Sorumluluk.” Bugün Müslüman zihni, her hatasını dış güçlere,
her yoksulluğunu kadere, her hukuksuzluğunu ise “iman” paketine sarmaladığı bir
sorumsuzlukla meşrulaştırıyor. Oysa Mâturîdî bize, Kant’ın yüzyıllar sonra
Batı’ya haykıracağı o “Sapere Aude! (Bilmeye cesaret et!)” çağrısını, bizzat
tevhidin kalbinden seslenerek yapıyordu. Mâturîdî’de insan, Kant’ın tarif
ettiği o ahlaki otonomiye, bin yıl önceden sahip kılınmıştı. Burada iddiam,
illa Kant’ın Mâturîdî’den etkilenmiş olması değil, her iki düşünürün de insan
haysiyetini “akli özerklik” üzerinden tanımlayan yaklaşıma sahip olmasıdır.
Eğer bir toplum, başına gelen her zulmü “kader” sanıyorsa, o toplum
Mâturîdî’nin “insan, fiilinin gerçek failidir” diyen onurlu duruşundan kopmuş
demektir.
SEMERKANT’IN HÜR UFKU
Mâturîdî’yi anlamak için
önce onun adımladığı toprakların ve soluduğu zamanın ruhunu kavramak gerekir.
9. yüzyılın ortalarında Semerkant yakınlarındaki Mâturîd köyünde doğan bu büyük
düşünür, yaklaşık bir asırlık ömrünü (853-944) İslam düşünce tarihinin en çetin
zihniyet savaşlarının ortasında geçirmiştir.
O dönemin Semerkant’ı;
Hint hikmetinin, Yunan biliminin, İran irfanının ve İslam’ın taze enerjisinin
bir araya geldiği devasa bir fikir meydanıydı. Maveraünnehir, Bağdat’taki
merkezi otoritenin aksine rasyonaliteyi merkeze alan entelektüel bir ortama sahipti.
Mâturîdî, “mücadeleci” bir zihne sahipti; hakikati her türlü “akıl dışılıktan”
ve hurafe tortusundan temizleme azmindeydi. O, bir köşeye çekilip dünyadan el
etek çeken bir zahid değil; elinde kalemiyle herkesle entelektüel bir
hesaplaşmaya tutuşan bir eylem adamıydı. Mâturîdî’yi özel kılan, aşırı
rasyonalist Mu’tezile ile katı nakilci akımlar arasında, aklı sistemin kurucu
unsuru yapan “rasyonel bir ortodoksi” inşa edebilmiş olmasıydı.
Mâturîdî, Ebu Hanife’nin
Kufe’de başlattığı özgürlükçü ve insan merkezli damarı devralarak Semerkant’ın
rasyonel ufkunda sistemli bir dünya görüşüne dönüştürdü ve insan iradesini ve
sorumluluğunu merkeze alan bu yaklaşımı sağlam bir bilgi teorisiyle destekledi.
Onun mücadelesi, Müslüman bireyin “reşitlik” hakkını koruma çabasıydı.
“AKLI OLMAYANIN İMANI
YOKTUR”
Mâturîdî’nin Semerkant’ta
inşa ettiği sistemin ilk harcı, insanın bilgiyle kurduğu ilişkinin mahiyetidir.
Onun başyapıtı Kitâbü’t-Tevhîd, insanın varlığı ve Yaratan’ı nasıl
kavrayabileceğine dair kurucu bir “yöntem bildirisi”dir. Mâturîdî için bilgi;
bir gelenek mirası ya da sorgulanmayan bir kabul değil; duyular (a’yân),
haber-i sâdık (sadık haber/vahiy) ve akıl (nazar ve istidlâl) süzgecinden
geçerek damıtılan bir hakikattir.
Ancak Mâturîdî’yi İslam
düşünce tarihinde müstesna kılan asıl devrim, aklı bu üçlü yapıda diğer tüm
bilgi kaynaklarını denetleyen ve geçerliliğini onaylayan “nihai terazi” olarak
konumlandırmasıdır. Mâturîdî’de akıl, haberin doğruluğunu teyit eden ve duyuların
yanıltıcılığını ortadan kaldıran kurucu bir öznedir. O, aklı kullanmayı (nazar
ve istidlâl) mecburi bir emanet olarak görür; öyle ki, Kur’an’ın tefekkür
emirlerini birer hukuk kuralı gibi okuyarak, bu emaneti terk edip taklide
sapanların akıbetini “cehennem” uyarısıyla mühürleyecek kadar bu meseleyi
ciddiye alır.
Bu tutum, Immanuel
Kant’ın “reşitlik” çağrısıyla esaslı bir yapısal paralellik arz eder. Kant,
Aydınlanma Nedir? metninde insanın kendi suçuyla düştüğü “ergin olmama”
durumundan kurtulmasını aklın özerkliğinde ararken; Mâturîdî bizzat imanı,
insanın kendi aklıyla ulaştığı bir “idrak” (marifet) olarak tanımlar. Ona göre
akıl vahyin rakibi değildir; o vahyin ancak akıl yoluyla “bilgi” (ilim) haline
gelebileceğini, yani aklın vahiy için vazgeçilmez bir idrak zemini olduğunu
savunur. Şaban Ali Düzgün’ün belirttiği üzere, Mâturîdî düşüncesinde akıl,
Tanrı’nın insana yerleştirdiği “içsel bir hüccet/delil”dir. Vahiy dışsal bir
akıl, akıl ise içsel bir vahiydir. Dolayısıyla aklı terk etmek, aslında
Tanrı’nın insandaki imzasını inkâr etmektir.
ALLAH ADİL OLDUĞUİÇİN Mİ
EMREDER?
Mâturîdî düşüncesinin
günümüz Müslüman dünyasındaki “keyfiyet” ve “adalet” krizine vurduğu en büyük
neşter, iyilik ve kötülüğün mahiyetine dair yaptığı radikal tercihtir. İslam
düşünce geleneğinde yüzyıllarca tartışılan soru şudur: “Bir şey Allah emrettiği
için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Allah onu emreder?”
Klasik kelâm
literatüründe hüsün-kubuh (iyilik-kötülük) olarak bilinen bu meselede Mâturîdî,
Eş’arî iradeciliğinin aksine, ahlakın ve adaletin nesnel bir zemini olduğunu
savunur. Ona göre adalet, dürüstlük ve emanete riayet gibi değerler, yaratıcı
onları emretmeden önce de özlerinde “güzel”dir; zulüm ve yalan ise
yasaklanmadan önce de “çirkin”dir. Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd’inde bu tezi
temellendirirken, aklı bu değerleri “keşfeden” bir yetkinliğe ulaştırır.
Bu tercih, muazzam bir
hukukî sonucu beraberinde getirir: Adaletin otonomisi. Eğer adaletin ne olduğu
sadece dini metne bağlı kalsaydı, o metni kendi emellerine göre yorumlayan
otoriteler, her türlü haksızlığı “din böyle emrediyor” diyerek meşrulaştırabilirdi.
Mâturîdî ise adaleti “akli bir zorunluluk” katına çıkararak, onu her türlü
siyasî ve dinî iradenin üzerinde nesnel bir denetçiye dönüştürür
Burada Mâturîdî ile Kant
arasında yine bir yakınlık dikkat çeker. Kant, Pratik Aklın Eleştirisi eserinde
ahlak yasasını aklın kendi yasasına (kategorik imperatif) dayandırırken;
Mâturîdî adaleti aklın bizzat keşfettiği evrensel bir “hikmet” olarak tanımlar.
Her iki düşünür de ahlakı bir ödül-ceza sisteminden ziyade, aklın bizzat idrak
ettiği “ödev” ve “hikmet” üzerine inşa ederler. Ramon Harvey’in “The Qur’an and
the Just Society” (Kur’an ve Adil Toplum) çalışmasında vurguladığı üzere,
Mâturîdî perspektifi adaleti “Tanrı’nın bile (kendi özü/hikmeti gereği) terk
etmediği” bir ilke olarak kodlar. Bu öyle bir sınırdır ki, yönetenin dindarlığı
veya ideolojisi, yaptığı zulmü “iyi” kılmaz. Mâturîdî’nin dünyasında bir fiil,
eğer aklen ve hikmeten çirkinse, onu yapanın kimliğine bakılmaksızın
“kubuh”tur, yani kötüdür.
Onun ifadesiyle
belirtirsek; “Vahiy gelmeseydi bile, insan aklıyla adaletin güzelliğini ve
zulmün çirkinliğini bulmakla mükellefti.”
İNSANIN ONURU VE
SORUMLULUĞU
Mâturîdî düşüncesinin
insan haysiyetiyle kurduğu en sarsılmaz bağ, şüphesiz “irade” meselesidir.
İslam dünyasının asırlardır içine hapsolduğu pasif kadercilik anlayışına karşı
Mâturîdî, insanı kendi eylemlerinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hür bir özne
olarak tanımlar. Onun zihin dünyasında kader, insanın iradesini felç eden bir
ön yazı değil; aksine insanın özgür tercihlerinin ilahi ilimdeki yansımasıdır.
Mâturîdî, eylemi Allah’ın
yaratması (halk) ile kulun onu tercih ederek gerçekleştirmesi (kesb) arasında
net bir denge kurar. Bu doktrinde Allah mutlak yaratıcı (Hâlık), kul ise bu
yaratmaya özgür iradesiyle yön veren gerçek sorumlu (Kâsib)’dur. Mâturîdî,
irade hürriyetini inkâr eden Cebriyeci anlayışı reddederken şöyle bir mantık
yürütür: “Eğer kulun eyleminde gerçek bir seçme gücü (ihtiyar) olmasaydı,
Allah’ın insana ‘yap’ veya ‘yapma’ şeklindeki hitabı abes olurdu; keza fiilleri
üzerinde hiçbir kudreti olmayanı cezalandırmak da ilahi adaletle bağdaşmayan
bir zulümdür.”
Burada Mâturîdî ile
Kant’ın ahlak felsefesini mukayese edersek Kant, insanın onurunu onun
“otonomisi”ne, yani kendi yasasını koyabilen iradesine bağlarken; Mâturîdî
irade hürriyetini ilahi adaletin ve insanlık onurunun zorunlu şartı olarak
görür. Mâturîdî için insanı figüranlaştıran bir kadercilik, Tanrı’nın
hikmetiyle çelişen bir tutarsızlıktır.
Mâturîdî düşünüşü, İslam
dünyasının her başarısızlığını “imtihan” paketine sarmalayan çocuksu kaçışını
reddeder. Zira onun anlayışında yoksulluk bir kader değildir, adaleti tesis
edemeyen iradenin sonucudur; liyakatsizlik bir yazgı değildir, sorumluluktan
kaçan bir zihniyetin eseridir. İnsan, yaptığı her işin hesabını hem rasyonel
dünyaya hem de yaratıcıya verecek kadar vakur ve hür bir “fail”dir.
Mâturîdî’nin ufkunda “kader mahkûmu” yoktur; iradesini yanlış kullanan ve bunun
bedelini ödeyen sorumlu insan vardır.
HER ŞEYİ YERLİ YERİNE
KOYMAK
Mâturîdî hukuk
felsefesinin merkezinde, kökleri itibariyle Aristoteles’in adalet tasavvuruyla
kavramsal bir akrabalık taşıyan ancak tevhid inancıyla yeniden yoğurulan
“Hikmet” kavramı yer alır. Mâturîdî için hikmet; “her şeyi yerli yerine koymak,
her hak sahibine hakkını vermek ve abesten (anlamsızlıktan) kaçınmaktır.”
Mâturîdî’ye göre Allah’ın
fiilleri hikmetten bağımsız değildir; yani ilahi irade, her eylemi rasyonel bir
gerekçeye (illet) ve amaca dayandıran bir nizamla kaimdir. Eğer ilahi irade
bile hikmetle, yani adalet ve rasyonaliteyle kayıtlıysa, hiçbir beşerî yönetici
“keyfiyetle” hüküm süremez. Lawrence Rosen’ın The Justice of Islam (İslamın
Adaleti) eserinde karşılaştırmalı bir perspektifle sunduğu üzere, bu anlayış
hukuku “hükümdarın keyfi iradesi” olmaktan çıkarıp, rasyonel ve öngörülebilir
bir toplumsal zorunluluk zeminine oturtur. Bir kamu görevine ehli olmayan
birini getirmek, Mâturîdî’nin terminolojisinde sadece bir yönetim hatası değil;
evrensel hikmet nizamını yaralayan bir zulümdür.
SEMERKANT’TAN BUGÜNE BİR
REŞİTLİK ÇAĞRISI
Mâturîdî’nin bin yıl önce
Semerkant’ın hür ikliminde inşa ettiği bu rasyonalizm, bugün İslam dünyasının
terk edilen zihinlerinde yaşamayı bekliyor. Kur’an kursunda ezberletilen o kuru
“etiket”, mahiyetinden koptuğumuz için bizi koruyan bir kale olmaktan çıkmış;
aksine bizi reşit olmaktan alıkoyan bir perdeye dönüşmüştür.
Oysa Mâturîdî’nin bize
bıraktığı miras, bir aidiyet formu değil, bir özgürlük metodolojisidir. Bugün
hukuksuzluğun “maslahat” adı altında meşrulaştırıldığı, liyakatin “sadakat”
duvarlarına çarptığı ve her türlü toplumsal başarısızlığın “kader” diyerek teolojik
bir kaçışa kurban edildiği bir vasatta; Mâturîdî’nin sesi her zamankinden daha
gür çıkmalıdır. Onun “Hikmet” tanımı, yani her şeyi yerli yerine koyma azmi,
bugün hukuk devletine, şeffaf yönetime ve liyakat temelli bir toplumsal inşaya
duyduğumuz özlemin karşılığıdır.
Ebu Hanife’nin Kufe’deki
zindanlarda bedeliyle ödediği o “insan onuru” ve “hukukun üstünlüğü” davası,
Mâturîdî’nin Semerkant’taki rasyonel sistemiyle bir zihniyet devrimine
dönüşmüştü. Mâturîdî bize der ki; adalet bir lütuf değil, varlığın yasasıdır.
Eğer bizler bugün adaleti akli bir zorunluluk, liyakati ise kozmik bir hikmet
olarak göremiyorsak; Kur’an kurslarındaki o ezberi ne kadar yüksek sesle
tekrarlarsak tekrarlayalım, Mâturîdî’nin “reşitlik” çağrısından uzağız
demektir.
Bu sebeple Mâturîdî’yi
yeniden okumak, İslam’ı vesayetin dar kalıplarından kurtarıp, onu evrensel bir
ahlak ve hukuk diliyle yeniden dünya ile buluşturmaktır. Kant’ın “kendi aklını
kullanma cesareti” olarak tarif ettiği o büyük adım, bizim kadim geleneğimizde
bizzat Mâturîdî’nin “nazar” (akıl yürütme) farziyetiyle bin yıl önce atılmıştı.
Burada bir etkilenme ilişkisinden ziyade, aklın özerkliğine duyulan güvenin
yapısal bir paralelliği söz konusudur. Bugünün Müslümanı için tek çıkış yolu;
sorumluluğu kadere, aklı otoriteye ve adaleti güce devreden o sorumsuzluk
kimliğinden sıyrılıp, Mâturîdî’nin o vakur, sorumlu ve reşit “fail” kimliğine
geri dönmektir.
O Kur’an kursundaki
ezberde donup kalan isim, eğer zihnimizde yaşayan bir iradeye dönüşürse; işte o
zaman Semerkant’ın ışığı, bugünün ümitsiz görünümünü yırtacak bir “hikmet”
meşalesine dönüşecektir. Mâturîdî’yi tanımak, sadece bir geçmişi yad etmek değil;
adaletin, aklın ve insan onurunun yeniden hüküm sürdüğü bir geleceği inşa
etmeye cesaret etmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.