27 Şubat 2026 Cuma

‘Öcalan’a statü’nün bir başlığı sivil siyasette aktif rol olursa; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Murat Sabuncu/27 Şubat 2026

Yeni Yaşam Gazetesi, Abdullah Öcalan’a iletilmek üzere bir grup gazeteciden birer soru alınacağını, muhtemelen yanıtların geleceğini söylediğinde, şu soruyu ilettim:

Kamuoyu araştırmaları Türkiye toplumunun geniş bir kesiminde adınıza yönelik güçlü bir itiraz ve mesafe olduğunu gösteriyor. Bunu özellikle Meclis Komisyonu’nun İmralı’ya gelme sürecinde gördük. Sivil siyasetin doğrudan ya da dolaylı bir aktörü olma, DEM Parti’yi ya da adı değişecek bir partiyi, fikirsel ve yönetim anlamında şekilleme, yön verme gibi bir düşünce içinde misiniz? Böyle bir düşünceniz varsa Türkiye’deki toplumsal direnç aşılabilir mi? İmralı’daki iletişim olanaklarının sosyal medyayı kapsamadığı bilgisiyle özellikle Kürt gençlerinin kimi sorgulama-eleştirilerinin ulaşamadığı bir ortamda kapsayıcı bir yol haritası çıkabilir mi?

Soruya ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘Öcalan’a statü’ talebine geleceğim. Ancak… Bugün 27 Şubat 2026.  27 Şubat 2025’in yani Abdullah Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısının üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıla; örgütün Öcalan’ın talebini kabul etmesi, sembolik silah yakma görüntüsü, Meclis’te Komisyon kurulup rapor yazımı ve belki de en zor sayfa Suriye’de Kürtlerin Şam’daki yönetimle bir noktada buluşması sığdı. Başta Kobani Suriye’de yaşananlar, abluka, ölümler, iplerin kopma noktasına geldiği en kritik andı. Şimdi ‘ikinci aşamaya’ geçildiğine dair yeni bir yol haritasının ‘taraflarca’ daha net cümlelerle ortaya konulması bekleniyor. Bugün Öcalan’ın da kamuoyuna yeni bir mesaj yollayacağı kesinleşti. ‘Aşama’ diye tarif edilen sürecin Meclis Komisyonu raporunda da altı çizildiği gibi başta uygulanmayan AİHM ve AYM kararları olmak üzere hukuki bazı adımların atıldığı, yeni yasaların çıktığı bir nokta olacağı söyleniyor. (Bunun bir ucunun Anayasa değişikliğine gitme olasılığı da var elbette.) Komisyon’a başkanlık eden TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da ‘yasal düzenlemelerin Ramazan sonrası gündeme geleceğini’ söylerken Komisyon’daki tüm partilerin ‘AİHM ve AYM kararlarının eksiksiz uygulanması konularında uzlaştığını da’ hatırlattı.

Bu noktada iki soruyu sormak gerekiyor: AİHM ve AYM kararlarının uygulanması konusunda tüm partiler uzlaştıysa ne bekleniyor? Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Osman Kavala neden hala hapiste?

Elbette bir diğer soru. Ana muhalefete, Cumhurbaşkanı adayından belediye başkanlarına hatta partinin kurumsal kimliğine yargı merkezli baskı en ağır şekilde işletilirken, çok gecikmiş de olsa atılacak hukuki kimi adımların toplumun bir kesiminin vicdanında nasıl karşılanacağı? Hukukun zaman ve kişilerden, siyasal ihtiyaçlardan ayrı herkes için eşit, uygulanır olduğu bir yere taşınmadığı sürece bir yandan iktidar eleştirilir ama ‘gruplar arasında da ‘ adı konulmamış negatif durum oluşmaz mı? Bu notu uzun süre haksız yargılanan siyasetçilerden kayyım uygulamalarına uzun süre Kürtlere uygulananlara mesafeli yaklaşanlar için de not ediyorum.

Komisyon ve hazırladığı rapor üstüne çok şey yazılıp söylendi. Benim en etkilendiklerimden biri çatışma-çözüm çalışan Sabancı Üniversitesi’nden Ayşe Betül Çelik ve bir grup akademisyenin hazırladığı rapor oldu. (*) 

Rapordan çarpıcı birkaç notu paylaşmak istiyorum:

-Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun on altı oturumluk çalışmaları, yarım asrı aşan çatışma döngüsünü sonlandırma iradesinin farklı toplumsal kesimlerdeki yankılarını sistematik biçimde görünür kılmıştır. Yüz yetmiş sekiz farklı konuşmacının tanıklıkları ve uzman görüşleri üzerinden yapılan analiz, sürecin hem güçlü bir toplumsal talep zemininde yükseldiğini hem de bu talebin somutlaşma biçimleri konusunda belirgin farklılaşmalar taşıdığını ortaya koymaktadır. Komisyon tartışmalarının en belirgin özelliği, çatışmanın yalnızca güvenlik boyutuna indirgenemeyeceği yönündeki geniş mutabakattır. Ancak bu mutabakatın altında, sürecin yönü, kapsamı ve nihai hedeflerine ilişkin ciddi bir belirsizlik bulunmaktadır.

-Komisyonun meşruiyet zemini, TBMM Başkanı tarafından yüzde 98’lik siyasal temsil gücü’ argümanı üzerine inşa edilmiştir. İYİ Parti haricinde Meclis’te grubu bulunan ve bulunmayan tüm partilerin katılımı, sürecin niceliksel meşruiyetini güçlendirmiştir. Ancak sahadan gelen geri bildirimler ve uzman sunumları, bu ‘aritmetik meşruiyetin’ kolayca ‘sosyolojik meşruiyete’ (Toplumsal Rıza) dönüşmediğini göstermektedir. Gündem analizinde ‘Toplumsal Rıza (Güven İnşası)’ başlığının 62 farklı konuşmacı tarafından gündeme getirilmiş olması ; masadaki aktörlerin toplumsal güven açığı riskini ciddiye aldığını ve bu kaygının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Komisyona sunum yapan araştırmacılar, “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğini” vurgulayarak; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısında bulunmuşlardır.

-Sürecin meşruiyeti ve toplumsal sahiplenme kapasitesi, en çok tartışılan başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır. Komisyonun temsil gücü ve siyasi ağırlığı yüksek olmakla birlikte, sahada gözlemlenen toplumsal güven eksikliği, sürecin kırılganlığına işaret eden temel bir risk faktörü olarak belirmektedir. Geçmiş barış girişimlerinden çıkarılan en önemli ders, kamuoyunun sürece yeterince dahil edilmemesinin ve şeffaflık mekanizmalarının zayıf kalmasının, kazanımların kalıcılığını zedelediği yönündedir. Bu nedenle katılımcılık, şeffaflık ve süreç sahipliği kavramları hem siyaset kurumu hem sivil toplum hem de akademi tarafından güçlü biçimde desteklenmektedir.

-Analizlerin ortaya koyduğu en belirgin ayrışma, sürecin güvenlik boyutunun nasıl konumlandırılması gerektiği üzerindedir. İktidar ve bazı muhafazakâr çevreler tarafından "önce güvenlik, sonra demokratikleşme" sıralaması dile getirilirken; muhalefetin büyük bir bölümünde "güvenlik ve demokratikleşmenin eşzamanlı ilerlemesi gerektiği" yönünde güçlü bir yaklaşım öne çıkmaktadır.

-Bu farklılık içinde ikinci bir ayrım da demokratikleşme içeriğinin nasıl tanımlandığı konusunda ortaya çıkmaktadır. Merkez muhalefet, demokratikleşmeyi ağırlıkla siyasal alanın daralması, ifade özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve kurumsal denge-denetleme mekanizmalarının işlerliği üzerinden ele almaktadır. Buna karşılık kimlik temelli siyasetin taşıyıcıları, demokratikleşmeyi kültürel haklar, anadil, eşit yurttaşlık statüsü, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve kayyum uygulamalarının sonlandırılması gibi yapısal kimlik talepleri üzerinden tanımlamaktadır. Bu iki farklı okuma biçimi, demokratikleşme konusunda tam bir ortaklık sağlanmasını zorlaştırmakla birlikte, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kayyum uygulamasının hukuki zemininin yeniden gözden geçirilmesi, hukukun üstünlüğünün tesisi ve zorla yerinden edilenlerin geri dönüşüne ilişkin yasal düzenlemelerin acilen yapılması başlıklarında geniş bir uzlaşı ortaya çıkmıştır.

-Sürecin sadece güvenlik ve örgütün tasfiyesi olarak ele alınmaması, aynı zamanda demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması ve ekonomik kalkınma boyutlarını da içermesi gerektiği, farklı kesimler tarafından en çok vurgulanan konulardan biri olmuştur. Ancak demokratikleşmenin kapsamı ve içeriğinin ne olması gerektiği konusunda aktörler arasında önemli ayrışmalar mevcuttur.

1500 sayfalık tutanaklar, 178 konuşmacının konuşma içerikleri üzerinden, araştrımacıların sunumlarından ortaya çıkan raporda;  “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğinin” vurgulanması; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısı önemli. İlk aşamanın henüz tam olarak anlaşılamadığı bir ortamda ikinci aşamanın ana başlıklarından birinin Öcalan’a statü olarak açılması sürecin toplumsallaşması yönünde yeni bir zorluk ortaya çıkarmaz mı?

Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgenin çok uzun bir süredir zor bir süreçten geçtiği daha da geçebileceği görülüyor. Bu süreçte içeride de bölgede de Kürtlerle barış içeren bir yolda gidilmesi önemli-değerli. Bölgede kritik gelişmeler olmasa da çok uzun süredir dilden siyasi baskılara pek çok alanda acıların yaşandığı Kürt sorununun çözümü için atılan her adım önemli oldu. Ancak çözüme giden yolda, acele ya da kamuoyunun anlamasında-içselleştirmesinde ortaya çıkabilecek sorunlar bütün sıkıntıyı yeniden başa sarar mı endişesini de taşımak önemlidir.

Bitirirken…

Aklımda bu aralar şu soru var: Öcalan’a statü bir şekilde sivil siyasette önünün açılması şeklinde gerçekleşirse; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Şu bir gerçek Öcalan kurucusu olduğu örgüte silah bırakma ve fesih konusunda sözünü dinletti. Hatta ‘zor süreçlerde’ Suriye’deki Kürtlere de kimi mesajlarının iletildiği belirtiliyor. Ancak bundan sonraki durumu, mesela mevcut partiyi, ideolojik ya da kadro anlamında şekillediği, bir nevi yönettiği hal gerçekleşirse bu durum Kürt siyasi hareketini nereye taşır? Türkiyelileşme mümkün olabilir mi yoksa Kürtlerin yoğun yaşadığı illere sıkışmış bir hale mi dönüşür? 

Sorduğum sorular partilerin aldığı-alacağı oylardan daha önemli bir yere; birbirinin sesini duyabilen, barış içinde eşit vatandaş olarak yaşayan bir memleketin insanlarına dair… Bu arada konu oydan açılmışken. 2027’nin sonunda yapılması beklenen seçimlerde iktidar; ana muhalefeti yargı eliyle zayıflatmaya çalışan, en güçlü adayını oyun dışı bırakan, kuvvetli bir Kürt aday ile en azından birinci turda muhalefetin yan yana gelişini engelleyen, köprü satışıyla-geliriyle ‘ücretlerde iyileştirme düşünen’ bir planı harekete geçirmiş olabilir mi? Elbette buna laik-muhafazakar kutuplaşmasının yeniden tırmandırılmasını da eklemek gerekiyor. Önümüzdeki günlerin siyasetin karşılıklı hamlelerinin yeni ittifakların, yeni gerginliklerin ortaya çıkacağı günlerin habercisi olduğunu görmek gerekiyor. 

Not:

*Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Raporu:

Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik (Sabancı Üniversitesi)

Doç. Dr. Çerağ Esra Çuhadar (Bilkent Üniversitesi)

Dr. Güler Kalay (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Havva Kök Arslan (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Sevtap Yokuş (Altınbaş Üniversitesi)

Uğurcan Çelik ( Bilkent Üniversitesi)

Dr. Murat Sevencan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.