25 Ocak 2026 Pazar

Türkiye ve İslam dünyasında düşünememe sorunu Tarık Çelenk+25/01/2026

Ülkemizde “düşünce kuruluşu” etiketi taşımak hâlâ oldukça saygın bir konum ifade ediyor. Ancak bu saygınlığa rağmen, ne yazık ki ülkemizde bırakın kurumsal düzeyde düşünce üretimini, doğru ve metodik düşünme yetisini bireysel düzeyde bile henüz kazanabilmiş değiliz. Yıllar önce, 2005’te Ekopolitik kurulmadan önce, merhum Abdullah Tivnikli bana açıkça şunu söylemişti: “Bu ülkede asıl sorun doğru ya da metodik düşünememe meselesi. Öyle bir kurum kuralım ki bu alan üzerine çalışsın, insanlara düşünmeyi öğretsin.” Bu cümle, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ zihnimde canlılığını korur.

Hatıralarımda yer eden benzer bir başka örnek ise ilkokuldan yakın bir arkadaşımın anlattıklarıdır. Kendisi, köklü ve tarihî bir yabancı Katolik kolejine gitmişti. O dönemde çoğumuzun bu tür okullara gitme imkânı yoktu; ayrıca bu okullarda papaz ve rahibelerin ders verdiğine dair dolaşan fısıltılar, bizim dünyamızda ciddi bir tedirginlik ve rahatsızlık kaynağıydı. Arkadaşım, ilk karşılaştığımızda bir ders anısını anlatmıştı: Derse giren rahibe öğretmen, masasının üzerine yüklü miktarda eski Latince kitaplar dizmiş; öğrencilerin yüzlerindeki korku ve tedirginliği fark edince gülümseyerek şunu söylemişti: “Merak etmeyin, bu kitapların amacı içindekileri size ezberletmek değil; yalnızca nasıl düşüneceğinizi öğretmek.”

Bu cümle, o yaşlarda bile bende derin bir merak ve sorgulama uyandırmıştı; çünkü ilk kez, eğitimin esas meselesinin bilgilendirmek değil, doğru düşünebilme yetisi kazandırabilmek olabileceği fikriyle bu kadar net biçimde karşılaşıyordum.

Bugün ülkemizde düşünce metodolojisinin olmamasının bedelini en basit haliyle komplo teorileri veya bilgi kirliliği ile ödemekteyiz. Bu durum ahlâkî esnekliği besler; çünkü metodolojik düşünce nedensellik, kanıt ve sorumluluk isterken, komplo zihniyeti süreci atlayıp fail üretir, kanıt yerine niyet arar ve suçu sürekli dışsallaştırır. Bu zihinsel rejimde yanlışlanabilirlik ve öz eleştiri yoktur; birey kendi payını sorgulamaz, “ben” yerine sürekli “onlar” konuşur. Böylece komplo, düşünmenin değil düşünememenin dili hâline gelir. Ahlâk ilkelere değil taraflara bağlanır, doğru kimliğe göre değişir, yanlış “bizden” olunca mazur görülür. Sonuçta metodoloji eksikliği, komployu mazerete; mazereti de ahlâkî çözülmeye dönüştüren bir döngü üretir. Oysa mesele, bireysel zekâ eksikliği ya da bilgiye erişim problemi değildir.

Asıl sorun, merakın -epistemik- bir erdem olarak meşrulaştırılamaması, dolayısıyla eleştirel düşüncenin hem ahlâkî hem kurumsal zeminden yoksun bırakılmasıdır. Düşünememe sorunu, en temelde merakın bastırılması sorunudur. Bastırılan merak, yalnızca pedagojik bir kayıp değil, aklın kamusal hayattan dışlanmasıdır.

Düşünememe problemini incelerken, ülkemizde özellikle eğitim sisteminde sistematik biçimde gözden kaçırılan akıl–zeka farkına dikkat çekmek gerekir. Türkiye’de eğitim sistemi ve özellikle sınav rejimi büyük ölçüde zekâyı ölçmeye yöneliktir. Oysa zekâ, hayvanlarda da bulunan; hızlı uyum sağlayan, sonuç üreten fakat sorumluluk ve vicdan taşımayan bir kapasitedir. Akıl ise öncelikle insana mahsustur; sorumluluk yüklenir, sonuçları muhasebe eder ve bu yönüyle eleştirel düşüncenin kendisidir.

Antik düşüncede bu ayrım nettir. Sokrates’in “bildiğini sanmama” hâli, zekâ gösterisine değil, ahlâkî bir sorumluluk olarak meraka dayanır. Aristo ise bu merakı metodolojik bir düzene kavuşturur. Çelişmezlik, nedensellik ve tanımın açıklığı, merakın keyfî bir sorgulama değil; gerekçeli ve denetlenebilir bir arayış olmasını sağlar. Burada merak, bilgiye ulaşmanın değil, bilgiyi sınamanın aracıdır; yani zekânın hızını değil, aklın muhasebesini öne çıkarır.

Modern düşüncede merak, Descartes’la birlikte daha radikal bir anlam kazanır. Metodik şüphe, zekânın pratik kurnazlığı değil; aklın vicdanlı cesaretidir. Hiçbir otorite, gelenek ya da metin eleştiriden muaf değildir. Ancak Türkiye ve İslam dünyasında bu tavır epistemik bir gereklilik olarak değil, ahlâkî bir tehdit olarak kodlanmıştır. Merak, ilerlemenin değil; şüphenin, güvensizliğin ve sadakatsizliğin işareti hâline getirilmiştir.

İslam dünyası Aristo’yu tanımış, onun mantığını, fiziğini ve metafiziğini yalnızca tercüme etmekle kalmamış, Batı’ya taşıyan ana entelektüel havzayı da oluşturmuştur. Ancak burada belirleyici bir kırılma yaşanmıştır: Aristo’nun sonuçları alınmış, fakat onun temsil ettiği sorgulayıcı düşünme rejimi kurumsallaşamamıştır. Mantık, hakikati test eden bir araç olmaktan çıkmış; mevcut doğruları savunmanın teknik dili hâline gelmiştir. Böylece düşünce, Popper’ın ifadesiyle, yanlışlanabilir iddialar üretmekten vazgeçip dokunulmaz doğrular üretmeye yönelmiştir.

Kant’ın eleştirel felsefesi, merakı keyfîlikten kurtaran en güçlü teorik çerçevelerden biridir. Kant’ta eleştiri, zekânın sınırsız manevra alanı değil; aklın kendi kendine koyduğu ahlâkî ve epistemik sınırdır. Akıl burada yalnızca bilginin değil, ödevin ve sorumluluğun da kaynağıdır. Ne var ki Türkiye’de eğitim sistemi Kantçı anlamda ne merakı ne de sınırı öğretmiştir. Sonuçta ya mutlak doğrulara teslimiyet ya da sınırsız ama temelsiz bir sorgulama ortaya çıkmış; zekâ parlamış, akıl ise inşa edilememiştir.

Hegel bu çerçeveye tarihsel bir boyut ekler. Merak, Hegel’de statik bir “bilme isteği” değil; çelişkiyle ilerleyen tarihsel bir akıl hareketidir. Çelişki, zekâ için rahatsız edicidir; akıl için ise öğreticidir. Ancak Türkiye’de ve İslam dünyasında çelişki çoğu zaman “fitne” olarak kodlanmış; merak, çelişkiyi görünür kıldığı ölçüde tehlikeli sayılmıştır. Çelişkinin bastırıldığı yerde merak da bastırılır; bastırılan merak ise düşünceyi dogmaya, zekâyı ise kurnazlığa mahkûm eder.

Merakın kamusal bir değer hâline gelmesi John Stuart Mill ile belirginleşir. Mill’e göre karşıt görüşlerin bastırılması yalnızca özgürlüğü değil, hakikatin kendisini de zedeler. Bu yaklaşım Karl Popper’da metodolojik bir ilkeye dönüşür: yanlışlanabilirlik. Yanlışlanabilirlik, zekânın değil; aklın ve vicdanın erdemidir. Zekâ yanılmaz görünmek ister; akıl yanılabilirliği kabul eder. Türkiye’de ise eğitim sistemi, merakı ve yanlış yapma ihtimalini ödüllendirmek yerine cezalandırmış; doğru cevabı tekrar eden zekâyı makbul, yanlış soruyu soran aklı sorunlu görmüştür.

Muhammed Âbid el-Câbirî’nin İslam düşüncesine yönelik teşhisi, bu tabloyu yapısal bir zemine oturtur. Câbirî’ye göre burhânî aklın geri planda kalması, merakı ya metin tekrarına ya da sezgisel iddialara hapseder. Oysa burhânî akıl, yalnızca mantıksal değil; sorumluluk ve gerekçelendirme taşıyan bir akıldır. Bu zemin zayıf kaldığında zekâ parlar, ama eleştirel ve vicdanlı düşünce gelişmez; merak ya susar ya da slogana dönüşür.

Sonuç olarak Türkiye ve İslam dünyasında “Düşünememe sorunu”, yalnızca eleştirel düşüncenin teorik temellerinin eksikliğinden değil; merakın, aklın sorumluluk ve vicdan taşıyıcılığıyla birlikte bastırılmasından, buna karşılık zekânın ölçüsüz biçimde yüceltilmesinden kaynaklanır. Bu çizgide düşünce ya dogmaya ya da ahlâksız bir kurnazlığa savrulur. Bu çizginin bir diğer sonucu da metafiziğin ya dogmaya ya mistisizme indirgenmesi ve burhânî aklın merkezî rolünü kaybetmesidir. Halbuki Aristo’dan Kant’a, Hegel’den Popper’a uzanan çizgi, düşünebilmenin ancak merak, eleştiri ve ahlâkî muhasebe ile yaşayabildiğini gösterir. Bu zemin kurulmadıkça ne Türkiye’de ne de İslam dünyasında sahici bir düşünebilme geleneği üretimi beklemek gerçekçi değildir.

 

Medyanın Suriye konusundaki sorunlu dili Hakan Temiztürk+25/01/2026

YPG/SDG’li teröristler Halep’in birkaç mahallesinde gerçekleştirdiği saldırılarda çok sayıda sivili katletmiş ve kısa süreli bir ‘iç savaş’a sebep olmuştu. Suriye ordusunun karşı harekâtıyla birkaç gün içinde püskürtüldükten sonra yıllardır elinde tuttuğu kasaba ve şehirleri kaybederek geri çekilmişti.

Bunlar Fırat’ın batısında olmuştu. Oysa Türkiye ve Suriye YPG/SDG’yi Fırat’ın batısı şöyle dursun doğusunda bile görmek istemiyordu. Ama sahadaki durum Türkiye için de Suriye için de beklentilerin zıddına, YPG/SDG lehine bir görüntü veriyordu. IŞİD örgütlenmesini gerekçe gösteren ABD’nin desteğini alan YPG/SDG, bölgenin kontrolünü yaklaşık 10 yıldır elinde tutmuştu. ABD, 2014’ten itibaren Suriye’de IŞİD ile mücadelede YPG/SDG’yi en önemli müttefiki olarak görmüş, muazzam silah desteği vermişti.

Suriye’deki iç savaş ve istikrarsızlık da onların işini kolaylaştırmıştı. Uluslararası konjonktürün Türkiye ve Şam karşıtı, ABD, Rusya, İsrail destekçisi olması da cabasıydı…

BAĞIMSIZLIK BEKLERKEN…

BBC’nin hatırlattığı gibi, Mayıs 2017’de dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Jonathan Cohen, ülkesinin YPG ile ilişkilerini “geçici, ortak çıkarlara bağlı ve taktiksel” olarak nitelendirmiş ve “YPG’ye hiçbir şey vadetmedik. Bu mücadelede yer almak istedikleri için savaşıyorlar” demişti!

Trump etkisinin yeni yeni hissedilmeye başladığı dönemdeki bu sözlerin benzerleri ilerleyen süreçte fazlasıyla sarf edilecekti; üstelik sadece Kürtler için değil kriz bölgelerindeki bütün ülkeler için. Çünkü Trump sadece öngörülemez ve çılgın bir siyasetçi değil aynı zamanda iyi bir ‘satıcı’ idi!

Son olaylardan sonra Kürtleri satmakta bir an bile tereddüt etmeyecekti. 20 Ocak’ta yaptığı açıklamada, “Kürtleri seviyorum” diyecek ama ardından, “Onlara muazzam paralar ödendi. Petrol ve başka şeyler verdik. Bunu bizim için yaptıklarından daha fazla kendileri için yapıyorlardı” ifadelerini kullanmakta beis görmeyecekti.

Suriyeli Kürtlerin bölgedeki istikrarsızlıktan istifade ederek ABD desteğiyle bağımsızlık elde etme hayallerine kapılması bir kez daha boşa çıkacaktı.

(PYD’li Salih Müslim Eylül ayında bu hayalini dışa vuran şu açıklamayı yapmıştı: “Yeni Suriye hükümeti adem-i merkeziyetçiliği tanımayı reddederse, bağımsızlık talep etmek zorunda kalacağız!” Aralık sonlarında bianet’e yaptığı açıklamada ise Ankara’nın Şam hükümeti üzerindeki etkisini çözüm odaklı kullanması için çağrı yapmıştı. Aynı açıklamada “Türkiye’nin ‘PKK’lılar, PYD’ye katılır’ kaygısı bitmeli, bizim gücümüz bize yetiyor!” sözleriyle adeta meydan okumuştu.

Benzer bir şekilde 10 Mart mutabakatına imza atan Mazlum Abdi de sahadaki durumun kendi lehlerine olduğunu düşünmüş ve Suriye ordusuna entegre olmak yerine Kuzey’de kendi devletlerini kurabilecekleri zehabına kapılmıştı. Entegrasyona razı olmayan, başka hedefler peşine düşen, bunun için son olarak Halep ve çevresinde bir kere daha silaha başvuran Mazlum Abdi ve çevresindekiler, bağımsızlık bir tarafa Fırat’ın batısındaki yerlerinden olmakla kalmayıp Fırat’ın doğusundaki küçücük bir alana sıkıştırıldı.)

Arap aşiretlerin Suriye ordusu ile birlikte hareket etmesi, -yine BBC’nin bir ABD’li yetkiliden aktardığına göre- ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile karşı karşıya gelmekten ve gelecekte Suriye’nin iç yapısına müdahale etmekten kaçınması, Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararlı duruşu ile YPG/SDG elindekilerini de kaybetti.

Türkiye ve Suriye ile anlaşmak, coğrafyanın yerlileri ile bir arada yaşamanın çarelerini aramak yerine müstemlekelerden ve müstemleke valisi gibi hareket eden ABD’li elçilerden ve sırtlarını sıvazlayan ABD’li askerlerden medet ummak kaybettirdi. Kürt sanatçı Şivan Perver’in ağlamaklı bir şekilde ABD’ye tepki göstermesi işe yaramayacak; zira Suriyeli bir Kürdün dediği gibi “Amerika müttefiklerini, barbarlara ve teröristlere karşı güç bir savaş verip binlerce şehit veren müttefiklerini ilk kez terk etmiyor”du. Bu, hep olan şey… Bundan sonra daha kötülerini de yapacaktır ABD hiç şüphesiz. Ve bunu sadece Kürtlere değil herkese yapacaktır; zira artık ABD en tehlikeli siyasi tipin yönetiminde…

Yaşanan son gelişmelerin ‘terörsüz Türkiye’ sürecini etkilememesi lazım. Ama bunun bir temenniden öteye geçmesi zor görünüyor. Çünkü süreç bugüne kadar ağır aksak bir şekilde ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dışında kimsenin risk almaktan kaçındığı bir düzlemde yürüyor. İktidar temsilcilerinin çekingen tavrı, DEM yöneticilerinin yüksek beklentileri, buna karşılık sonuncusu Nusaybin’de olmak üzere yer yer kendini dışa vuran provokasyonlar süreci bir çıkmaza sürüklüyor gibi… Medyanın ikircikli, tutarsız, provokatif yaklaşımları da süreci tehdit ediyor.

Suriye’de, Halep ve çevresinde son olayların yaşandığı günlerde Diyarbakır’da bir gazete patronu ile sözlerinden DEM’li olduğu anlaşılan bir siyasetçinin olayları değerlendirirken sarf ettikleri sözler ve takındıkları tavır Türkiye’deki bazı Kürt grupların da Suriye’de olan bitenden nemalanmaya, kendilerine pay çıkarmaya çalıştıklarını gösteriyordu. Türkiye’deki siyaset ve medya çevrelerinin Halep’teki olayları aktarma ve yorumlama tarzından rahatsız olduklarını dile getiren siyasetçinin “Bu süreç son şans. Başarıya ulaşmazsa haritalar yeniden çizilir. Suriye’deki durum (o günlerde YPG/SDG lehine görünen durumu kastediyor) Türkiye’yi de etkiler ve buradaki Kürtler de harekete geçer” şeklindeki sözleri dikkat çekiciydi.

(Gazete patronu ve söz konusu siyasetçinin medyadaki “Suriye ordusu YPG’yi süpürüyor” söylemini kendileri açısından rahatsız edici bulmaları anlaşılabilir bir şey. Zira sorunlar, olaylar ve genel anlamda süreç medyanın merkezinin bulunduğu İstanbul’dan göründüğü gibi değil; bölgenin dinamikleri, tecrübeleri, hassasiyetleri Türk medyası tarafından çoğunlukla göz ardı ediliyor.

Aslında Türk medyasının bu süreçteki dili, üslubu ve genel tavrı çok sıkıntılı. Kimi zaman Abdullah Öcalan’a ‘terörist, cani, bebek katili’ diyenleri sürece ihanet etmekle suçlayan bir yaklaşım, kimi zaman CHP’li siyasetçileri ya da mesela Karar gazetesini “‘SDG’ mi dedi, ‘YPG’ mi?” sorgulamasına tabi tutan kibirli dil, her adımda, her gelişmede, her olayda kendilerinden saymadıkları yorumcunun, siyasetçinin, habercinin niyetini hedefe koyan kirli üslup.. bunların hepsi hatalı, yanlış, kötü ve haksız…)

Suriye’nin kuzeyine yerleştiğinden beri hem Türkiye için hem Suriye için ama belki en çok da bölgenin Türkmen, Kürt ve Arap halkı için sorun çıkaran, şiddet ve terör üreten YPG/SDG varlığı/tehdidi artık sadece Türkiye ve Suriye için değil, Kürtler için de önemli bir kötülük. Onların kötülüklerinden kahramanlık öyküsü çıkarmaya çalışmak abesle iştigal. Gelinen noktada sırtını ABD ve/veya İsrail gibi kötünün kötüsü güçlere dayayanların kaybettikleri bir kere daha görüldü. Bunu gören Suriyeli ve Türkiyeli Kürtlerin, Kürt grupların, Kürt siyasi hareketlerinin ABD ve/veya İsrail’den medet ummak yerine bu coğrafyada ilelebet birlikte yaşayacakları halklarla birlik beraberlik içinde bölgenin huzur ve refahı için mücadele etmesi tek çıkar yoldur…

Yeni dönemin eşiği: Silahın gölgesinde siyaset olmaz Adnan Boynukara+22/01/2026

Suriye sahasında son günlerde yaşananlar, bir askerî hareketlilikten ya da geçici bir taktik manevradan ibaret değil. Aksine, uzun süredir biriken yapısal sorunların, bastırılan toplumsal itirazların ve sürdürülemez siyasi tercihlerinin görünür hale geldiği bir eşikle karşı karşıyayız. SDG’nin konumu, PKK’nın bu yapı üzerindeki ideolojik ve örgütsel etkisi, Arap aşiretlerin artan rahatsızlığı ve Şam yönetiminin yeniden merkezileşme hamlesi, bu eşiğin ana unsurlarını oluşturmaktadır.

Bu tabloyu doğru okumak, sadece Suriye’nin geleceği açısından değil, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi, Kürt meselesinin siyaset zemininde ele alınabilmesi, devletin demokratik dönüşümünün açıkça konuşulabilmesi ve bölgesel istikrar açısından da hayati önemdedir. Bu nedenle bugün tartıştığımız mesele, tarafların ne istediğinden çok, silahın siyaseti hangi noktada felç ettiğini ve bu felcin nasıl aşılabileceğini doğru tespit edebilme meselesidir. Gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, silahlı varlık üzerinden siyaset kurma ısrarı hiçbir amaca hizmet etmemektedir.

SDG: ASKERİ BİR YAPIDAN SİYASİ BİR YÜKE

SDG, kurulduğu günden bu yana askerî bir zorunluluğun ürünü olarak sunuldu. DEAŞ’la mücadele bağlamında uluslararası destek gören yapı, zamanla askerî bir çerçevenin dışına taşarak siyasi, ideolojik ve idari bir karakter kazandı. Sorun tam da burada başladı. PKK’nın ideolojik yaklaşımı ve taşıdığı örgütsel bagaj ile SDG’nin çok kimlikli ve yerel bir güvenlik yapısı olma iddiası arasında hiçbir zaman gerçek bir örtüşme sağlanamadı. Bu ısrarın sonuçları özellikle Arap coğrafyasında açık biçimde hissedildi. Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde SDG, bir “yerel savunma gücü” olarak değil, dışarıdan taşınmış, yerel nüfusla ideolojik, kültürel, siyasal ve dini bağı olmayan bir proje olarak kabul edildi.

Bu gerçeklik zaman zaman silahlı itirazlar üzerinden görünür hale geldi. Zorla askere alma, çocukların kaçırılması, yerel karar alma mekanizmalarının devre dışı bırakılması, aşiret hiyerarşilerinin yok sayılması, tüm kararların örgüt tarafından alınması ve tek tip siyasal bir dil dayatması, var olan rahatsızlığı daha da derinleştirdi. Esad rejiminin devrilmesinin ardında ortaya koyulan maksimalist talepler, sosyoloji ve demografiyle uyumlu olmayan ısrarlar, silahı tehdit unsuru olarak kullanma arzusu ve Ankara’nın devam eden süreç nedeniyle sergilediği hassasiyeti enfekte etme girişimleri SDG’ye herhangi bir kazanım sağlamadı. Tam tersine gelinen noktada SDG, askerî varlığını korumaya çalışırken hem sahadaki hareket alanını hem de siyasi meşruiyetini büyük ölçüde yitirdi.

ARAP AŞİRETLERİN İTİRAZI: BASTIRILAN TOPLUMSAL GERÇEK

Son günlerde Arap aşiretlerden yükselen tepkileri, ani ortaya çıkan ya da dışarıdan kurgulanmış tepkiler olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Bu itirazlar, uzun süredir biriken ve görmezden gelinen toplumsal rahatsızlığın gecikmiş dışavurumu, beklenen ancak gecikmiş bir sosyolojik tutumdur. Sahada yaşananlar, bastırılan bu rahatsızlığın artık yönetilemez bir noktaya ulaştığını da göstermektedir. Arap aşiretler açısından mesele, Kürtlerle birlikte yaşamak ya da merkezi devlete mesafeli olmak değildir. Asıl sorun, kendi yaşadıkları topraklarda, kendi adlarına söz söyleyememeleri, yerel dengelerin ve toplumsal ilişkilerin ideolojik bir çerçeveye hapsedilmesidir. SDG’nin, PKK etkisiyle giderek ideolojik bir araca dönüşmesi, bu bölgelerde yerel aktörleri siyasetin dışına itmiş ve temsiliyet krizini derinleştirmiştir.

Bu nedenle aşiretlerin Şam yönetimiyle yeniden ilişki kurma yönündeki tutumu, yalnızca bir tepki değil, aynı zamanda bir pozisyon almadır. Bu tercihi sadece “rejime yakınlaşma” olarak okumak eksik ve yanıltıcıdır. Ortaya çıkan tablo, merkezi devletin sunduğu görece öngörülebilirliğin, ideolojik belirsizlik ve silahlı yapıların keyfiliğine kıyasla daha güvenli bir zemin olarak görülmesiyle ilgilidir.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçeklik de Kürt sivillerin konumudur. SDG ya da PKK, Kürt toplumunun tamamını temsil eden yapılar değildir. Aksine, silahlı varlığın siyaseti belirlediği her durumda olduğu gibi, bu yapıların baskısı en fazla Kürtlerin kendi siyasal alanını daraltmıştır. Yerel iradenin, sivil siyasetin ve çoğulcu temsilin gelişememesi, Kürtlerin de uzun süredir taşıdığı temel bir sorundur. Silahın gölgesinde şekillenen her yapı, sadece karşıtlarını değil, adına konuştuğunu iddia ettiği toplumu da sessizleştirmektedir. Bu nedenle bugün Suriye sahasında yaşanan çözülme, yalnızca Arap aşiretlerinin değil, Kürt sivillerin de siyaset talebinin bastırılmasının bir sonucudur.

Bu bağlamda, Şam yönetiminin 16 Ocak 2026 günü, Kürtlerin kültürel ve siyasal haklarına ilişkin yayımladığı kararname, silahlı yapıların dışında bir muhataplık zemininin mümkün olduğuna dair önemli bir işaret. Elbette bu metnin gerçek karşılığı, sahada ve siyasette nasıl uygulanacağıyla belirlenecek. Ancak bu adım, silahın değil siyasetin konuşulabileceği bir alanın varlığına işaret etmesi bakımından önemlidir.

KANDİL’İN BASKISI VE MAKSİMALİST TALEPLER

Sahadaki bu çözülme, Kandil’deki PKK kadrolarının tutumunu daha da sertleştirmiştir. Alan kaybı arttıkça, SDG üzerindeki örgütsel ve ideolojik baskı yoğunlaşmış, entegrasyon süreçlerine karşı maksimalist talepler ve “zaman kazanma” stratejileri bu sertleşmenin temel araçları haline gelmiştir. Bu durum, özellikle 19 Ocak günü Şam’da yapılan Şara-Abdi görüşmesinde ve sonrasında net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ancak burada ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Sahadaki gerçeklik, askerî ve toplumsal olarak giderek daralan bir alanı işaret ederken, taleplerin genişlemesi, siyaseten karşılığı olmayan bir ısrar anlamına gelmektedir.

Bu yaklaşım, SDG’nin sahadaki hareket kabiliyetini artırmadığı gibi onu hem Şam nezdinde hem de kendi toplumsal tabanı içinde daha kırılgan bir konuma sürüklemektedir. Zaman kazanma çabasının ise stratejik bir derinlik üretmekten uzak olduğunu söylemeye bile gerek yok. Aksine bu durum, kaçınılmaz olanla yüzleşmeyi geciktirerek maliyeti büyütmektedir. Ortaya çıkan tablo, SDG’nin kendi geleceğine dair karar alma kapasitesini de aşındıran bir sonuç üretmektedir.

MERKEZİLEŞME, GÜVENLİK VE SİYASET

Şam yönetimi açısından bakıldığında, son gelişmeler önemli bir fırsat penceresi sunmaktadır. Ancak bu fırsat, yalnızca askerî kontrolün yeniden tesis edilmesiyle anlamlı hale gelmez. Kalıcı bir normalleşme, yerel hassasiyetleri gözeten, kimlikleri kabul eden, onlara alan açan, aşiret yapılarıyla doğrudan temas kuran ve zorlayıcı değil kapsayıcı bir siyasal dil geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Aksi halde bugün SDG’ye yönelen tepkiler, yarın farklı biçimler altında yeniden üretilebilir.

Bu tablo Türkiye açısından da benzer bir eşiğe işaret etmektedir. Süreç, sadece sınır güvenliği bağlamında değil, PKK’nın silah bırakması ve siyasetin alanının genişlemesi açısından da önemli bir zemin oluşturmaktadır. Suriye’de PKK’nın manevra alanının daralması, Türkiye içinde silahlı mücadelenin gerekçelerini daha da anlamsız hale getirmektedir. Fakat bu durum, kendiliğinden bir çözüm üretmez. Güvenlik kazanımlarının kalıcı hale gelmesi, ancak siyasi aklın devreye girmesiyle mümkündür. Suriye’de yaşananlar, silahın değil siyasetin kalıcı olduğunu bir kez daha göstermektedir. Kısacası, Şam’ın merkezileşme hamlesi ile Ankara’nın güvenlik kazanımı, siyasetle tamamlanmadıkça kalıcı olmaz.

AKLISELİM BİR ZORUNLULUKTUR

Bugün gelinen noktada herkes için görmezden gelinemeyecek ortak bir gerçek var. Maksimalist hayaller, ideolojik ısrarlar ve toplumsal gerçekliği yok sayan projeler sürdürülebilir değil. Ne SDG’nin mevcut haliyle devam etmesi, ne PKK’nın bu yapı üzerinden stratejik kazanım elde etmesi, ne de bölgenin yeni çatışmalara tahammülü var. Aklıselim, artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Suriye’nin geleceği, silahlı yapılardan arındırılmış bir siyasal düzenle; Kürt meselesinin geleceği ise şiddetten tamamen kopmuş bir siyaset diliyle mümkün. Hem örgütler hem de devletler açısından temel hedef, demokratik dönüşüm olmalı. Burada önemli olan ise kavramı her cümlede tekrar etmek değil, onu hayatın ve siyasetin bütün alanlarında somutlaştırabilmek. Bugün bu gerçeği görmeyenler, yarın çok daha ağır bedellerle yüzleşmek zorunda kalabilir.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Demokrasinin gizli düşmanı: Chilling Effect Remzi Çağrı Uzun+21/01/2026

Artık hepimizin başına geliyor. Bir tweet yazıyoruz, sonra siliyoruz. Tamamen barışçıl bir yürüyüşe, gösteriye katılmak istiyoruz; ya görüntüm alınırsa ya gözaltı olur da sicilime yansırsa diye hesap yapıyoruz.

Eskiden “korkaklık” ya da “orta yolculuk” olarak tanımlanan bu durumun hukuk dilinde yeni ve teknik bir adı var: “Chilling Effect”. Türkçesiyle, “Caydırıcı Etki”. Caydırıcı etki, demokrasiyi, sivil toplumu sessizce, içten içe oymakta.

İçinde bulunduğumuz dönem, ifade özgürlüğünün, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, basın özgürlüğünün -kısacası bireyin sahip olduğu en temel hak ve özgürlüklerin- kullanılırken iki kez düşünüldüğü ve başıma bir şey gelir korkusuyla bu haklardan kendiliğinden vazgeçildiği bir dönem. Bizlere Anayasa’da tanınan ve hiçbir şekilde devlet tarafından müdahale edilmeyeceği taahhüt edilen yani devletin negatif yükümlülüğü kapsamında olan bu hakları kullanan insanları cesaretle andığımız ve sonrasında onlara neler olduğunu izlediğimiz bir dönem.

TEMEL HAKLARI KULLANMAKTAN KORKMAK

Önce kavramı netleştirelim. Her hukuki yaptırımın içinde doğası gereği caydırıcılık fonksiyonu vardır. Bir ceza normu der ki: “Şu suçu işleyen kişi şu yaptırımla karşılaşır.” Kişi de “ceza almayayım” düşüncesiyle suç işlemekten uzak durur. En azından teorik düzlemde işleyiş bu şekildedir. Caydırıcı etkinin mevcut olduğu durumda ise ortada bir suç yoktur. Fakat bu yasal duruma rağmen kişi, hukuken tamamen meşru olan, Anayasa ile korunan temel haklarını kullanmaktan geri durur.

Örnek olaylarla anlatmak gerekirse: Bir kişi barışçıl bir gösteriye katılıyor; görüntüsü çekiliyor, gözaltına alınıyor, belki yargı sürecinde damgalanıyor. Bunu gören bir başkası aynı konuda sokağa çıkmaktan, konuşmaktan, yazmaktan vazgeçiyor. Cezadan çok, belirsizliğin kendisi baskı yaratıyor. Medya dünyasında da tablo farklı değil. Bir gazeteci, hukuka ve meslek etik ilkelerine uygun olarak hazırladığı bir haber nedeniyle ev hapsiyle karşılaşabiliyor. Bunu izleyen meslektaşları aynı konuda yazmak için iki kez düşünüyor. Kimse açıkça “yazma” demiyor; fakat yaşanan bir olay, diğerlerinin zihninde görünmez bir duvar oluşturuyor.

Bugün birçok kişinin hissettiği şey doğrudan bir tehditten çok, başkasının yaşadığını izledikten sonra içeriye doğru çöken bir tedirginlik. Yanındakinin tökezlediğini gören, adımını düzeltiyor.

Caydırıcı etki kavramı, ilk olarak Amerikan Federal Yüksek Mahkemesinin içtihatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme, özellikle ifade özgürlüğü davalarında, yasaların ve uygulamaların muğlaklığının, yargılanan kişi ile birlikte toplumu da ürküttüğüne karar verdi. Sonrasında AİHM de kavramı kendi kararlarında uygulamaya başladı. Gazetecilere verilen cezaların sadece o gazeteciyi değil, tüm medya dünyasını sindirdiği kabul edildi. Barışçıl gösterilere yapılan müdahalelerin, sadece o gün orada bulunanları değil, gelecekte demokratik hakkını kullanarak sokağa çıkmayı düşünen herkesin kararını etkilediğine hükmedildi.

Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi, tazminat kararlarından ceza soruşturmalarına kadar birçok dosyada caydırıcı etkiyi özellikle vurguladı. Öyle ki mahkeme, cezanın fiilen uygulanmasına bile gerek olmadığını, yalnızca soruşturma ve yargılanma ihtimalinin bile insanları kendi haklarından caymasına yettiğini ifade etti.

Bu yönüyle caydırıcı etki, bireyin henüz herhangi bir eylemde bulunmadan önce, adli sürece dahil olma ya da tehdit, saldırı veya karalama gibi hukuk dışı müdahalelere maruz kalma endişesiyle, temel hak ve özgürlüklerini kullanmaktan caydırılması şeklinde ortaya çıkan dolaylı fakat etkili bir baskı mekanizmasına karşılık gelmektedir.

OTO-SANSÜR: “ONA NE OLDUĞUNU GÖRDÜM.”

Caydırıcı etkinin en tehlikeli sonucu, içselleştirilmiş oto-sansür. Kimsenin doğrudan “konuşursan seni cezalandırırım” demesine gerek yok. Çevresindeki bir kişinin yasada suç olarak tanımlanmayan, tam tersine bireye hak olarak verilen bir davranışı yapması sonucunda başına gelenleri gören insan, bir kez “başım ağrır mı?” diye düşünmeye başladı mı, gerisini kendi getiriyor.

Tarih boyunca hukuk, güç ilişkilerinin içinde sınandı. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele ise daha ince bir dönüşümün işareti. Geçtiğimiz yüzyılda büyük mücadeleler sonucunda elde ettiğimiz sosyal, siyasi ve insani haklarımızın kolayca kaybı, insanlık için umut iklimini dağıtan, tarihin akışını geriye döndüren bir gelişme! olmaktadır.

*Remzi Çağrı Uzun, avukat, kamu hukuku üzerine doktora çalışması yapıyor.

Terörsüz Türkiye Süreci’nde ikna krizi Necati Özkan+18/01/2026

 Doksanlı yılların ilk yarısı bitmek üzereydi. O tarihte işim ve evim Ankara’daydı. Bakanlıklar semtinde, Yargıtay binasının tam karşısında bulunan reklam ajansımda mesai bitmiş, ekibimin çoğu çıkmıştı. Resepsiyon görevlisi arkadaşım, apar topar odama daldı ve yarı endişeli ses tonuyla “iki asker sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” deyiverdi. 7-8 dakikalık yürüyüş mesafesinde olsa da Genelkurmay’dan birileri haber vermeden sizi ziyaret ediyorsa, ortada bir tuhaflığın olduğu kesindi.

Yanlarına gittim ve resepsiyonda bekleyen konukları odama davet ettim. Üniformalarından kurmay albay olduklarını gördüğüm ziyaretçilerimin vücut dillerinde tehditkâr bir hava yoktu; aksine fazlaca kibar davranıyorlardı.

Terörün zirve yaptığı yıllardı. Sınır ötesine yapılan askeri operasyonlar, büyük şehirlerde ve turizm merkezlerinde patlayan bombalar, şehitler, yaralılar… Neredeyse örtülü bir savaş sürüyordu. Medya, asker, polis, öğretmen onlarca insanın üzücü hikayelerini ve “Beyaz Toros” haberlerini aktarmakla kalmıyor, bölünme korkusu pompalandıkça pompalanıyordu.

Davranışlarından daha kıdemli olduğu anlaşılan kır saçlı, uzun boylu kurmay albay ziyaret sebeplerini izah etmeye başladı: “Terörle mücadelede yaralanan Mehmetçiklerin uzun süreli tedavi ve bakımları için ilave kaynağa ihtiyacımız var. Sizin, sektörün en büyüklerinden biri olduğunuzu öğrendik. Belki bize bir yol tavsiye edersiniz diye geldik.”

“Muhtemelen benim re’sen emekli edilmiş bir muvazzaf subay olduğumu bilmiyorsunuzdur?” diyerek sohbeti başlamadan sonlandıracak oldum. Bu sefer, daha genç gözüken albay: “Tam tersine komutanım, size yapılan hukuksuzluğu iyi biliyoruz. Ama ordunun hassasiyetlerini ve devletin dilini daha iyi aktarırsınız diye öncelikli olarak sizi ziyaret etme kararı aldık” dedi.

Beni kalbimden yakalamışlardı. İki konuğuma, iyi bir iletişim kampanyasının hakikati anlatması gerektiğini, gazilerle birebir konuşmama imkân sağlanırsa, bir kampanya çalışabileceğimizi anlattım. Gazilerle konuşacak, notlar alacak, belki bazı prova çekimler yapacak ve kendilerine fikrimi ve aşamalarını sunacaktım.

Bir sonraki hafta GATA’nın kapıları bana açıldı. İki üç günümü geçirdiğim askeri hastanede gördüğüm manzaranın bir iletişim kampanyasında kullanılabilmesi mümkün değildi. O hakikat, topluma gösterilebilecek bir hakikat değildi.

Muhataplarıma düşüncelerimi anlattım. Yapılması gereken, bir reklam kampanyası değil, medya kampanyası olmalıydı. Hiçbir şey gösterilmeden medyada bir yardım kampanyası başlatılmalıydı.

Birkaç hafta sonra, Ankara Gazeteciler Cemiyeti öncülüğünde, TRT’nin de desteklediği iki günlük “Mehmetçikle Elele Kampanyası” başlatıldı. Kısa sürede toplanan 2,5 trilyon lirayı aşkın bağışın kuruşuna dokunmadan TSK Elele Vakfı kuruldu. Bu parayla birkaç yıl sonra da Bilkent’te büyük bir Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi inşa edildi. Biz de ajans olarak bu merkezin kurumsal iletişim işlerini gönüllü olarak üstlendik. TSK Elele Vakfı Rehabilitasyon Merkezi sadece ülkemizin değil, tüm dünyanın kendi alanındaki en önemli merkezlerinden biri oldu.

HAKİKAT VE TOPLUMSAL İKNA

Geçtiğimiz haftalarda, Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı Başkanı Lokman Aylar’ın kendisini dinleyen TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyelerine, protez gözünü çıkarıp masanın üzerine koyarak konuştuğunu okudum medyadan. Sn. Aylar’ın “Bakın elime aldım gözümü. Niye? Bu vatan toprakları için, bayrak için, sizin için, millet için…” dediğini Kandıra’daki hücremde öğrendiğimde GATA’da gördüğüm gaziler geldi hatırıma. Bir kez daha tüylerim diken diken oldu, o genç insanların yürekleri parça parça eden hikayeleri canlandı.

Vakıf başkanı Lokman Aylar’ın masanın üzerine ansızın bıraktığı protez gözün, komisyon üyelerinde yaratmış olduğu şoku tahmin edebiliriz. “Sürece tam destek veriyoruz ama millete kurşun sıkmış örgüt üyelerinin ellerini kollarını sallayarak gezmeleri ve Öcalan’ın serbest bırakılması gazileri üzer” dediğinde, komisyon üyelerinin, çözüm sürecinin ne denli zor olacağını çok daha iyi idrak ettiklerini de öngörebiliriz.

Ekim 2024’te partisinin meclis grup toplantısında yaptığı konuşmayla “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatan MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli de herhalde “hakikatin” ne büyük bir engel olacağını biliyordu. Buna rağmen muhtemelen, siyasi irade ve medya gücünün etkisine güveniyordu. Oysa ki, hakikatlerin kitlelerin ruhuna yerleşmesi uzun zaman alır ve unutulmaları için gereken süre de ondan kısa değildir.

“Terörsüz Türkiye” dediğimizde, nüfusun yaklaşık yüzde yirmisinin, birinci derecede bir yakınının ölümüne, yaralanmasına, tutuklanmasına şahit olduğu, çok büyük ve derin bir sorundan söz ediyoruz. Böyle bir sorunu çözmek elbette zaman alır. Özellikle de hakikatin tartışılmasını, yeniden yapılandırılmasını veya yeni anlamlarla içinin doldurulmasını sağlayacak, toplumsal iknayı hedefleyen güçlü bir iletişim kampanyasını sürece dahil etmemişseniz…

TOPLUM NEDEN İKNA OLMUYOR

Bugünlerde pek çok kişi sürecin ilk aşamasının tamamlandığını ama ikinci aşamaya bir türlü geçilemediğini düşünüyor. Bizce bunun üç temel nedeni var:

Birinci neden, sorunun çözülebileceğine ilişkin inancın düşük olması. Kasım 2025 tarihli “Kürt Meselesi, Toplumsal Barış ve Çözüm Algısı” adlı Veri Enstitüsü raporuna göre ülke nüfusunun %64’ü, on yıl sonra bile sorunun çözülmüş olabileceğine inanmıyor. Aynı araştırmaya göre, nüfusun sadece %21’i PKK’lıların silah bırakmasından sonra eve dönmelerini destekliyor. %41’i ise kesinlikle eve dönüşe karşı çıkıyor.

İkinci neden, ABD ve İsrail gibi dış güçlerin çıkarlarının sürecin önünde engel olduğuna inanılıyor olması. Araştırmaya göre, nüfusumuzun %69’u tam olarak böyle düşünüyor. Neredeyse her 3 kişiden 2’sinin inancı bu yönde. Aralık ayı boyunca yaşanan bazı gelişmelere bakınca, toplumun bu düşüncede olmasına hak vermemek zor: Suriye merkezi yönetimiyle SDG’nin ülke yönetiminin şekli ve geleceği konusunda uzlaşmayı hala başaramamış olması… SDG ile İsrail arasında bazı iş birliklerinin olduğuna ilişkin medyaya yansıyan haber ve yorumlar… IŞİD’in bir tehdit olarak yeniden ve sürpriz biçimde yükselmekte olduğuna ilişkin emareler…

Türkiye’nin, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve üniter devlet yapısına bu denli odaklanması, Suriye’de istikrar sağlanmadan ülkemizde istikrarın mümkün olamayacağı gerçeğine dayanıyor. Zaten, “Terörsüz Bölge” söylemi de bu sebeple geliştirildi. İç cepheyi tahkim ederek güvenlik ve istikrar getirecek bir “Terörsüz Türkiye” vizyonu doğal olarak ulusal sınırların dışında da terörden arınmış, demokratik istikrara ve modern hukuk düzenine kavuşmuş bir bölgeyi gerektiriyor.

Sürecin ikinci aşamaya geçemediğine inanılmasının üçüncü nedeni ise siyasi iktidarın niyetine ilişkin toplumda var olan derin kuşku. Yine araştırmaya göre, vatandaşların %59’unun, iktidarın seçim kazanma hedefiyle Terörsüz Türkiye sürecini gündeme getirdiğine inandığını gösteriyor. Toplum sürecin önündeki en büyük engel olarak iktidarı görüyor ve iktidar bileşenlerinin samimiyetine inanmıyor! İktidarın samimiyetine inananların oranı sadece %21! Araştırmanın en düşündürücü tarafı şu: AK Parti seçmenlerinin %45’i, MHP seçmenlerinin %31’i ve DEM seçmenlerinin %55’i iktidarın süreci sadece kendi siyasi emelleri için başlattığına inanıyor!

ÇÖZÜM ARAYIŞI MI, SEÇİM YATIRIMI MI?

Dünya yeni bir paylaşım savaşına doğru sürüklenir ve içinde bulunduğumuz ittifaklar çatırdarken, biz de elbette öncelikle ülkemizin güvenlik içinde olmasını istiyoruz. Bu amaçla, bir yandan “iç cepheyi sağlamlaştırma” hedefi önümüze koyuluyor ama bir yandan da siyasi rakipleri saf dışı etmek, demokratik siyasi rekabet şartlarını ortadan kaldırmak için, yargı başta olmak üzere, tüm devlet kapasitesi kötüye kullanılıyor; toplumsal güveni ve ekonomik geleceğimizi heba edecek siyasal kırılmalar tetikleniyor.

Bu önemli kavşakta, Terörsüz Türkiye hedefinde, toplumsal rıza üretimi sağlanmadan bir sonraki aşamaya geçilemeyeceği artık daha net biçimde anlaşılıyor. Öncelikli olarak, iktidar blokunun tam bir uzlaşma ve fikir birliği görüntüsü verebilmesi, yol haritasının da şeffaf şekilde ortaya konabilmesi gerekir. İktidarın toplumu “barış isteyenler ve istemeyenler” diye ayrıştırmaktan vazgeçmesi de şart. Bütün bunlar sağlansa bile, sadece siyasi elitler arasında yapılan bir anlaşmayla rıza üretimi sağlanamaz. Aynen Sn. Türkan Elçi’nin dediği gibi, “Toplumsal barış, bir araya gelen birkaç aktörün uzlaşısından ibaret değildir.”

Hele ki, bu yolla iktidar kendi gücünü koruyup mutlaklaştırmayı hedeflemeye devam ettikçe Terörsüz Türkiye için şart olan toplumsal rızanın üretilemeyeceği de aşikâr hale geliyor. Böyle devam edilirse, bu durum iç cepheyi tahkim söylemini boşa çıkarmakla kalmayacak, dış güçlere verilecek yeni tavizlerin de kapısını aralayacaktır.

Doğru olan, muhalif seslere ciddiyetle kulak vererek bu köklü sorunun aceleye getirilmiş “çözümünden” uzak durmak, ama, sabırla ve samimiyetle toplumu ikna edecek süreçleri planlamaktır. Taşıdığı bütün olumsuz yüklere rağmen, bu sürecin başarıya ulaşma ihtimali vardır ve bu konuda ülkedeki herkese görev düşmektedir.

Terörün sonsuza kadar bitmesi bu ülkede yaşayan herkes için o kadar vazgeçilmez bir hedeftir ki, bu yoldaki her destek, her katkı değerlidir. CHP lider kadrosunun Komisyon’a katılması, bu konuyu bir muhalefet alanı olarak görmeyip sorumlu davrandığının kanıtıdır. Buna rağmen, “Bu süreçte demokrasi pazarlığı olmaz” gibi, CHP’nin sorunun kalıcı çözümüne yönelik taleplerini dışlayan yaklaşımlar, süreçte muhalefetin desteğinin vazgeçilemezliğini görmezden gelmek ve toplumsal barış hedefine darbe vurmaktır.

Yeni bir yılın başlangıcında “Terörsüz Türkiye” kelimelerinin içlerini nasıl dolduracağımız, bir sonraki aşamaya geçip geçemeyeceğimizi belirleyecek:

Bizim istediğimiz doğrultuda davranmıyorlar diye, Kuzey Suriye’ye yeni bir operasyon daha mı yapacağız, yoksa kendi yumuşak gücüne, hukukuna ve demokrasisine güvenen büyük bir ülke olarak, sabırla, adım adım toplumsal barış hedefine mi yürüyeceğiz?

“Terörsüz Türkiye” projesi yaklaşan seçimi kazanma yolunda iktidarın bir propaganda aracı olarak mı kalacak, yoksa bu derin sorunu kökünden çözüp, ulusal birliğimizi tartışılmaz hale mi getireceğiz?

İkisi birden olmayacak… Ya biri ya diğeri…

COĞRAFYAMIZ DA ENGEL

Türkiye’nin bir parçası olduğu Ortadoğu coğrafyası, dün olduğu gibi bugün de dünyanın en istikrarsız, en kaotik bölgesi. Bu bölge tüm dünyadan terör saldırılarıyla, iç savaşlarla, faili meçhul cinayetlerle ve suikastlerle net biçimde ayrışıyor.

Bir diğer ifadeyle bu bölge, normal olmayan ölümlerin en çok görüldüğü tekinsiz bir bölge. Tarih boyunca aşiretler, kavimler ve milletler bu bölgede varlık sürdürebilmek için tetikte olmak zorunda kalmış. Bugün de öyle!

Büyük çoğunluğumuzun, içinde yaşadığımız bu coğrafyayı sürekli tehdit üreten, geleceğe dair plan yapmanın neredeyse imkânsız olduğu, düşmanlarla dolu bir coğrafya olarak algılaması normal. Parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin hemen hemen hepsinin, terörü bitirmek üzere aynı masanın etrafında toplandığını gördüğümüz halde ikna olmakta zorlanıyor oluşumuz, biraz da bu coğrafyanın kadim hakikatlerinden. Bu coğrafyayı kitlelerin zihninde tehlikesiz ve öngörülebilir hale getirmedikçe kimseyi ikna edemezsiniz; kolay kolay.

İKNA KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ

Devasa bir ikna krizinin yaşandığı ortada. Üstelik zaman geçtikçe toplumsal destekte gerilemeler de yaşanıyor. Örneğin PanoramaTR’nin Aralık ayındaki “Türkiye’nin gündemi ve Risk Analizi” raporu süreci desteklemeye devam edenlerin oranının %56 seviyesine indiğini gösteriyor. Bu oran Temmuz ayında %61 düzeyindeydi.

İnsanlar kesin kanıtlarını görmedikçe, büyük sorunların çözülebileceğine gerçekten inanmazlar. İkna için bir yandan kapsayıcı bir vizyon, diğer yandan duygulara hitap eden iletişime ihtiyaç vardır.

Sürecin bir sonraki aşamaya geçerek tamamlanması ve çatışmanın tarihe karışması için gerekli siyasi vizyon güvenlikten ibaret olamaz. Özünde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıya dayalı bir kader birliği olmayan vizyon, her halükârda sakat kalır. Bu nedenle, Kürtlerin kendilerini eşit ve onurlu vatandaş olarak hissedebilecekleri, siyasi temsil hakkını esas alan bir demokrasi vizyonu ikna krizinin aşılmasının birincil şartıdır.

Bununla birlikte, toplumun hafızasında duran hakikatlerin ortak gelecek ve kader birliği adına bir ütopyaya dönüşebilmesini sağlamak gerekir. Gidilmekte olan hedef konusunda şeffaf ve samimi bir dilin kullanılacağı, muhalif çevrelerin sesini ve taleplerini dikkate alan, uzun süreli ve kapsamlı bir iletişim kampanyası, profesyonel ellerde planlanıp uygulanmalı. İkna krizinin aşılmasının yolu budur. Aksi halde küçük bir siyasi partinin muhalefeti bile süreci durdurabilir.

Peki, böyle bir kampanya stratejisinin ilk aşaması ne olmalı? Örneğin, ülkemizde son dönemde yaygınlaşan ve derinleşen en büyük korkudan başlanabilir. Çünkü, Terörsüz Türkiye, sıradan vatandaş için, her şeyden önce, korkusuzca yaşanabilecek ülke demektir.

90’lı yılların ortasında “iki asker sizinle görüşmek istiyor, Genelkurmay’dan geliyorlarmış” cümlesi toplumun bir kısmı için ciddi bir tedirginlik kaynağıydı. Doksanlar geride kaldı; iktidar, güç dengeleri, siyasi atmosfer değişti ama, vatandaşın devletle ilişkilerinde yaşadığı tedirginlik hissi ortadan kalkmadı, tersine daha da derinleşip yaygınlaştı.

Veri Enstitüsü’nün Ağustos 2025’te yaptığı “Korkular Araştırması”, ülke nüfusunun %82’sinin “yanlış bir suçlamayla, haksız yere hapse girmekten korktuğunu” ortaya koyuyor. An itibariyle ülkemizdeki en yaygın ve en derin korku bu! En net anlatımla, bu korkuyu üreten ve besleyen siyasi dinamikler, toplumun “Terörsüz Türkiye” hedefine ikna olmasının önündeki asıl engeldir.

Özünde rıza olmadığı için toplumsal sorunların çözümünde korku bir ikna yöntemi değildir. 90’larda da değildi, bugün de değil.

16 Ocak 2026 Cuma

Amerikan rüyasından uyanırken Doç. Dr. Ünay Tamgaç Tezcan+16/01/2026

Geride bıraktığımız 2025 yılına ticaret savaşları ve belirsizlik damga vurdu. ABD Başkanı Trump’ın ilk döneminde başlayan ve Biden yönetiminde de devam eden Çin’e yönelik ithalat kısıtlamaları, 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci başkanlık döneminde daha net ve sistematik bir siyasi söylem haline geldi. Bu süreç, Trump’ın kapsamlı gümrük tarifelerini açıkladığı ve “Kurtuluş Günü” olarak adlandırdığı 2 Nisan’da, tüm dünyayı etkisi altına alan ticaret savaşlarıyla birlikte açık bir Çin–ABD gerilimine dönüştü.

Ancak bu gerilimi yalnızca Trump dönemine özgü bir politika sapması olarak okumak eksik kalır. Zira Çin’e yönelik sertleşen tutum, tekil bir lider tercihinin ötesinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan entegrasyona dayalı küresel ekonomik düzenin artık kendi sınırlarına dayanmasının da bir sonucu.

Serbest ticaret, uluslararası işbirliği ve sermaye hareketlerinin serbestliği üzerine inşa edilen bu düzen, on yıllar boyunca ABD’ye hem ekonomik büyüme hem de küresel liderlik sağladı. Ancak aynı süreç, zamanla sistemin içinden yeni ve güçlü bir rakibin yükselmesine de zemin hazırladı: Çin Halk Cumhuriyeti.

Çin’in yükselişi, ABD’de belirgin bir politika değişikliğini beraberinde getirirken, bu entegrasyona dayalı iktisadi yapıdan uzaklaşıldığını da ortaya koyuyor.

Küresel güç dengeleri yeniden şekillenirken, tartışma “ABD mi kazanacak, Çin mi?” sorusuyla sınırlı kalmıyor. iktisadi modeller kadar, değerler ve kurumlar da tartışmaya açılıyor.

Ekonomi politikalarının, kurumların ve bunların dayandığı değerlerin fiilen sınandığını; büyümenin hangi kurumsal yapı altında mümkün olduğunun tartışıldığını görüyoruz. Bir yanda fırsat eşitliği, bireysel özgürlük ve kapsayıcılık iddiasıyla şekillenmiş, ancak pratikte bu değerlerden önemli ölçüde uzaklaşmış bir sistem; diğer yanda büyümede etkileyici sonuçlar üretmiş, fakat bireysel özgürlükler ve siyasal temsil açısından ciddi soru işaretleri barındıran bir model bulunuyor.

Bu karşıtlık, tartışmayı küresel düzenin hangi değerler ve kurumlar etrafında şekilleneceğine getiriyor.

Bireysel özgürlükleri ve girişimciliği öne çıkaran, “Amerikan Rüyası”nı merkeze alan sisteme karşılık; Çin modeli, tek parti yönetimi, güçlü bir merkezi devlet kapasitesi ve kolektif öncelikler üzerine kurulu bir alternatif sunuyor.

Amerika’nın, 1492’den itibaren görece kısa tarihine rağmen, iki yüzyıl içinde ekonomik, teknolojik, kültürel ve bilimsel alanlarda liderliğe yükselmesinde bu “rüyanın” önemli bir payı olduğu genel kabul görüyor. Avrupa’nın hiyerarşik yapılarından kaçan göçmenlerin, eşit fırsat umuduyla geldiği bu ülkede, çalışmanın, bireysel çabanın ve yaratıcılığın ödüllendirildiği bir sistem idealize edildi. Amerikan rüyası, bireyin kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan ve aynı zamanda ülkenin ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü besleyen bir toplumsal sözleşme olarak sunuldu.

Çin ise bambaşka bir gelenekten besleniyor. Binlerce yıllık tarihi, kolektif kimliğin bireysel kimliğin önüne geçtiği bir toplumsal zemini beraberinde getiriyor. Özgürlükler ve bireysel tercihlerin ön planda olduğu bir modelden çok, toplumun ve devletin çıkarlarının öncelendiği; ekonomi ve siyasette merkezi bir aklın belirleyici olduğu bir yapı söz konusu.

Bugün ekonomi literatüründe, Acemoğlu ve arkadaşlarının Nobel’le de taçlanan araştırmalarında vurgulandığı üzere; inovasyon ve sürdürülebilir büyümenin, bireysel hakların korunduğu kapsayıcı kurumlarla mümkün olduğu savunuluyor. Ancak Çin örneği, bu teze karşı güçlü bir ampirik karşılık sunuyor: Merkezi kararların, tek parti yönetiminin ve sınırlı özgürlüklerin olduğu bir model, en azından belirli bir tarihsel kesitte, hızlı büyüme ve hızlı sanayileşmeyle üretebiliyor. Bu performansın uzun vadede ne ölçüde kalıcı olacağı ise açık bir soru.

Amerika’nın bugün geldiği noktada tartışmayı asıl önemli kılan, Çin benzeri karşıt bir modelin hangi yolu izlediğinden çok, Amerika’nın kendi vaadiyle arasındaki mesafenin açılmış olması. Sorun, Amerikan rüyasının tarihsel olarak işe yarayıp yaramadığı değil; bu rüyayı mümkün kılan değerler ve kurumsal çerçevenin —daha da önemlisi bu çerçeveyi besleyen düşünsel ve ahlaki zeminin—zaman içinde aşınmış olması.

İkinci Dünya Savaşı sonrası hem bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmesine imkân tanıyan hem de ABD’nin küresel liderliğinin temelini oluşturan bu rüya, bugün hâlâ aynı işlevi görüyor mu? Yoksa bir dönem toplumsal hareketliliği ve refah artışını mümkün kılan bu anlatı, günümüz Amerika’sında giderek daha sınırlı bir kesim için geçerli hale geldi?

WASHİNGTON’DA BİR MÜZE: AMERİKAN RÜYASI’NIN VİTRİNİ

Ekim ayında Washington’da IMF ve Dünya Bankası’nın Yıllık Toplantıları sürerken, başkentte alışılmadık bir sahne yaşanıyordu. Trump’ın güvenlik gerekçeleriyle şehre sevk ettiği askerler kent merkezinde devriye gezerken, borç krizi nedeniyle ABD hükümeti kısmen kapalıydı. Bu nedenle normalde ücretsiz gezilebilen birçok devlet müzesi kapılarını açamıyordu. Ancak tam da bu sırada, yeni bir müze ziyarete açılmıştı: Milken Enstitüsü’nün Amerikan Rüyası temalı müzesi.

Beyaz Saray’a, hükümet binalarına ve uluslararası finans kuruluşlarına yürüme mesafesindeki bu müzede farklı katlarda eğitim, finans, teknoloji ve girişimcilik gibi temalar işleniyor. Ana eksen ise, adından da anlaşıldığı gibi Amerikan rüyası.

Müzede, rengi, dini, cinsiyeti, sınıfsal kökeni ne olursa olsun herkese fırsat eşitliği tanındığı; çalışanın, risk alanın ve yenilik yapanın yükselebildiği bir toplum ideali görseller ve metinlerle anlatılıyor. Kilometrelerce öteden ABD’ye göç edenlerin kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirme hikâyeleri, gençlere ilham vermek üzere başarı öyküleri aktarılıyor.

RÜYANIN GÖLGESİNDE: EŞİTSİZLİK, YOKSULLUK VE ÇATLAKLAR

Müzeyi gezerken Amerikan rüyasının ve kapitalizmin iç içe geçmiş ruhu güçlü biçimde hissediliyor. Yapının 19. ve 20. yüzyılın başlarında bankacılık faaliyetleri için kullanılmış olması, bu hissiyatı daha da pekiştiriyor. Bir dönem “başkanların bankası” olarak anılan, siyasi ve finansal gücün merkezinde yer almış yapılarda Amerikan rüyasının sergilenmesi güçlü bir sembolizm barındırıyor. En alt katta yer alan eski para kasalarına açılan tüneller, Amerikan rüyası anlatısının para ve sermaye ile kurduğu sıkı bağı somut biçimde hatırlatıyor.

Ancak müze galerilerinde ilerlerken, bu anlatının günümüz Amerika’sıyla ne ölçüde örtüştüğü sorusu kaçınılmaz olarak akla geliyor. Zira müzeden çıkar çıkmaz, devriye gezen askerlerle ve Beyaz Saray çevresinde zaman zaman “temizlenen”, ancak kentin başka noktalarında varlığını sürdüren evsiz çadırlarıyla karşılaşmak hâlâ mümkün.

Eş zamanlı, medyada göçmen karşıtı söylemler, Trump’ın sert dili eşliğinde yer bulurken, ICE’nin sınır dışı etme operasyonlarına ait rahatsız edici görüntüler ekranlara yansımaya devam ediyor. Tüm bu görüntüler eşliğinde, Milken Enstitüsü müzesinde sergilenen “renk, dil, ırk gözetmeyen fırsat eşitliği” vaadinin bugün hâlâ toplumsal gerçekliğin bir parçası mı olduğu, yoksa Amerikan rüyasının giderek yalnızca müze duvarları arasında kalan sembolik bir anlatıya mı dönüştüğünü sormadan edemiyorsunuz.

Dünyanın en büyük ekonomisinin başkentinde görünür bir mesele hâline gelen güvenlik sorunu, nüfusun yaklaşık %4’ünün aşırı yoksullukla mücadele ediyor olması ve Dünya Bankası’nın tanımına göre nüfusun yaklaşık beşte birinin yoksulluk sınırının altında yaşaması, Amerikan Rüyası’nın bugün kimin için geçerli olduğu sorusunu daha da yakıcı kılıyor. Üstelik bu tablo yalnızca göçmenleri ya da en alttakileri değil, üniversite mezunu olup on binlerce dolarlık eğitim borcunu ödeyemeyen, diplomasına rağmen orta sınıf güvencesine ulaşamayan milyonlarca Amerikalıyı da kapsıyor.

Eş zamanlı olarak, kamuoyunun gözleri önünde sergilenen aşırı servet yoğunlaşmasını görünür kılan milyarder yaşam tarzları dikkat çekiyor. Haziran ayında Venedik’te gerçekleşen Jeff Bezos’un düğününe ait görüntüler hafızalardayken, bu kez Trump’ın Mar-a-Lago’daki davetlerinden kareler sosyal medyada yer buluyor.

Bu karşıtlık, Amerikan rüyasının herkes için geçerli bir anlatı olmaktan çıktığını, bazıları için hâlâ bir “rüya”yı temsil ederken, milyonlar için giderek güvencesizlikle özdeşleşen bir “kâbus”a dönüştüğünü açık biçimde gösteriyor. Bu tablo, Amerikan rüyasının bugün kendi vaadini ne ölçüde yerine getirebildiği sorusunu kaçınılmaz kılıyor. Ancak bu sorgulama, siyasal söylemde büyük ölçüde dışsallaştırılıyor.

Servetin ve piyasa gücünün dar bir kesimde toplanması, artan tekelleşme, vergi sisteminin yeniden dağıtım kapasitesinin zayıflaması ve üniversiteye erişimin giderek pahalılaşması gibi toplumsal refahın yaygınlaşmasını sınırlayan yapısal sorunlar, son seçim sürecinde açık biçimde Çin’e fatura edildi. Bu söylem, Amerikan rüyasını mümkün kılan içsel toplumsal ve kurumsal zemindeki aşınmayı arka planda bırakıyor.

Amerikan rüyasının bugün geldiği nokta, yalnızca küresel güç dengelerine dair bir tartışma değil; refah vaat eden toplumsal sözleşmenin, kendi değerleriyle ne ölçüde uyumlu kaldığına dair daha genel bir soruyu da beraberinde getiriyor. Bu soru, Amerika’yla sınırlı olmaktan uzak.

2026’DA ABD EKONOMİSİ HALA GÜÇLÜ ANCAK…

Bugün, 2026 yılında, Amerikan ekonomisi hâlâ güçlü; büyümesini sürdürmüş ve küresel etkisini koruyor. Ancak bu büyüme, Amerikan Rüyası’nı anlamlı kılan refah artışı, fırsat eşitliği ve yukarı doğru hareketlilik gibi temel değerlerden giderek kopuyor. Mesele, Amerika’nın ekonomik olarak güçlü olup olmadığından çok, bu gücün hâlâ ortak bir toplumsal vaade ne ölçüde dayandığı. Eşit fırsatlar ve kapsayıcı refah iddiasından uzaklaşmış bir büyümeye “rüya” demek ise giderek zorlaşıyor.

Bu içsel aşınma yalnızca Amerika’nın toplumsal dokusunu değil, küresel düzeni de etkiliyor. Toplumsal huzursuzluğun ve güvencesizlik hissinin derinleştiği bir ortamda, entegrasyon giderek refah aracı olmaktan çıkıp siyasi bir gerilim alanına dönüşüyor. Ticaret savaşlarının yükselişi, bu anlamda yalnızca dış rakiplere karşı alınmış iktisadi önlemler değil, içeride zayıflayan toplumsal mutabakatın dışa vurumu olarak da okunabilir.

Son günlerde yaşanan gelişmeler, enetgrasyona dayalı sistemdeki çözülmenin ötesinde uluslararası hukukun, kurumsal sınırların ve müttefiklik ilişkilerinin de geri plana itildiği; gücün daha doğrudan ve daha az örtük biçimde kullanıldığı bir evreye girildiğini gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel büyümeyi, istikrarı ve öngörülebilirliği mümkün kılan entegrasyona dayalı sistemden uzaklaşıldıkça, yalnızca Amerika için değil, dünya ekonomisi için de daha belirsiz ve kırılgan bir döneme giriyoruz. Ticaretin ve finansal akımların siyasallaştığı, kuralların yerini güç ilişkilerinin almaya başladığı bu yeni evre, gelişmekte olan ülkeler açısından da riskler barındırıyor. Bugün yaşananlar, yalnızca Amerikan rüyasının sorgulanması değil; aynı zamanda savaş sonrası küresel ekonomik düzenin çözülmeye başladığının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Savaş sonrası dönemin görece istikrarlı ve öngörülebilir düzeninden uzaklaşıldıkça, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için dış şoklara açık, belirsizliğin yüksek olduğu bir döneme girildiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Suriye’de zaman geri geldi: Halep’te kapanan yol açılan hesap Cihat Arpacık+15/01/2026

Ortadoğu’da zaman doğrusal akmaz. Geçmiş, uygun bir an bulduğunda bugünün içine sızar. Suriye’de, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşananlar tam olarak böyle bir zaman kırılmasına işaret ediyor.

Suriye ordusu, ülkenin en önemli ve en büyük kenti Halep’in uzun süredir YPG tarafından kontrol edilen mahallelerine girdi. YPG’nin, (aslında her ne kadar Suriye Demokratik Güçleri dense de ana omurganın aslında YPG olduğu, SDG içindeki diğer unsurların sadece “vitrin süsü” yapıldığı artık anlaşılmıştır diye düşünüyorum) Suriye ordusuyla yaptığı entegrasyon görüşmelerinin tıkanmasının hemen arkasından gelen bu operasyon, yalnızca askerî bir hamle değil, 2016’nın o soğuk günlerinde Halep’te yarım bırakılmış bir hesabın da kapanmasıydı.

2012’den itibaren Halep’i izlemeye başladığımda şehir çoktan parçalanmış ama hiç teslim olmamıştı. Savaş, tüm yıkımına rağmen kendisini inatçı bir hayatta kalma pratiğine dönüştürmüştü. Doğu Halep’te insanlar, bombaların ritmine göre gündelik hayatı yeniden kurmayı öğrenmişti. Fırın saatleri, internete nasıl erişilebileceği, keskin nişancıların görüş açıları artık kolektif bir bilgiye dönüşmüştü. Gazeteci olarak ben de bu bilginin misafiriydim. Aylar boyunca haritalardan değil, insanların hafızasından okunan bir şehirde dolaştım. 2015’te Rus savaş jetleri Suriye semalarında göründükten sonra Halep sıkıştı evet, ama hâlâ nefes alabilen bir organizmaydı. Kuşatma olmaması muhaliflerin sadece askerî değil, psikolojik olarak da ayakta kalmasını sağlıyordu.

ŞEHİR, NASIL BOĞULDUĞUNU UNUTMADI

2016’nın kışı, Halep için sadece kuşatma ve bombardımanla değil aynı zamanda devrim fikrinin “çiçek açtığı” Halep’in, içeriden aldığı yarayla hatırlanır. Doğu Halep’te, rejimin, Rus hava gücü ve İran destekli militanlarla ilerleyişi sürerken, kuşatmanın tamamlanması Kastillo Yolu’nun kesilmesine bağlıydı. Bu yol kapandığında, şehir sadece coğrafi olarak değil, insani olarak da boğulacaktı. Şeyh Maksud’dan gelen top ve havan ateşi tam bu kritik eşikte devreye girdi. YPG’nin bu hatta müdahalesi, askerî dengeden çok daha fazlasını değiştirdi. Muhalif Halep’in dünyayla olan son nefes borusu kapandı. Sonrasında Halep düşünce, “devrim bitti” diye düşündük. Çünkü devrim biraz, hatta çokça, Halep demekti.

YPG’nin bu hamlesi, sahada bulunan siviller ve muhalifler tarafından pragmatik bir askerî tercih olarak değil, açık bir “taraf tutma” olarak okundu. Bu süreçte konuştuğum sivillerin soruları, askerî analizlerden çok daha sarsıcıydı. “Neden?” sorusu en sık tekrarlanan kelimeydi. Kürtlerle Araplar arasında, savaş öncesine dayanan gündelik ilişki hafızası hâlâ tazeydi. Bu nedenle YPG’nin pozisyonu, rejimin veya Rusya’nın saldırısından farklı bir yere oturdu. YPG’nin rejimle kurduğu ittifak, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’yi elde tutma karşılığında muhaliflerin kuşatılmasına katkı sunan bir dengeye dayanıyordu. Bu denge, kısa vadede bu mahallelerin kontrolünü korumuş olsa da uzun vadede ülkenin geri kalanıyla derin ve onarılması zor bir güven sarsıntısına yol açtı.

Halep “düştüğünde” olan şey şuydu: YPG, rejimle anlaşarak Şeyh Maksud’da kalıyor, tahliye otobüsleriyle şehirden çıkarılan on binlerce insan, yenilgiden öte hislerle dolup taşıyordu. Aralık 2016’da tahliyeler başladığında, yeşil otobüsleri ilk gördüğüm anı hâlâ net hatırlıyorum. İnsanlar, arkalarında sadece evlerini değil, hikâyelerini de bırakıyordu. O kış, Halep’te zaman büküldü. Öncesiyle sonrası arasında sadece askerî değil, ahlaki de bir boşluk oluştu.

O andan sonra “ihanet”, siyasi bir kavram olmaktan çıkmış, büyükten küçüğe aktarılan bir hikâyeye dönüşmüştü. Aradan geçen yıllar bu hikâyeyi sertleştirdi. Çadırlarda geçen kışlar, yıkıntılar arasında büyüyen çocuklar ve kaybedilen yakınlar, Şeyh Maksud ve Kastillo Yolu’nu bir askerî mevziden çok bir travma hatırasına dönüştürdü.

Bütün bu nedenlerden dolayı, Suriye’nin yeni ordusunun bu mahalleleri ele geçirmesi ve YPG’li milisleri Fırat’ın doğusuna sürmesi, Halep’in birçok sakini için “gecikmiş bir adalet” hissi yarattı. Bu duygu, intikamdan ziyade “kapanış” arzusuyla, yarım kalmış bir cümlenin sonuna nokta koyma isteğiyle tanımlanıyordu. Elbette bu operasyon ABD’nin çekilme süreci, Türkiye’nin YPG karşıtlığı, İsrail dengesi, Türkiye’deki “Çözüm Süreci” gibi daha geniş jeopolitik bağlamlardan bağımsız değil. Ancak makro analizler, sahadaki duygusal sürekliliği açıklamak için her zaman yetmez. Halep’te bugün yaşananları anlamak için, 2016’da kapanan o yola da bakmak gerekiyor. O hafıza, görmezden gelindikçe, birgün geri dönüp siyasetin en sert biçimde konuştuğu anı yaratıyor. Bu yüzden Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de olan biten, birkaç mahallenin el değiştirmesinden çok daha fazlası.

ŞEYH MAKSUD’DAN AFRİN’E

Esasen Şeyh Maksud’da kurulan denge, o yıllarda Afrin’e uzanan hattın korunabileceği yanılgısını besliyordu. Ancak bu iki alanı birbirine bağlayan şey coğrafya değil, aynı uluslararası konjonktürün geçici izniydi. Afrin, haritaya bakıldığında savunulabilir bir yerdi. Tepeleri, altında tünelleri vardı. YPG’nin ideolojik olarak en derli toplu olduğu alanlardan biriydi. Kadrolar yerleşikti, anlatı güçlüydü, “biz buradayız” duygusu neredeyse kurumsallaşmıştı, Türkiye’nin Batı’yla da ABD’yle de Rusya’yla da arası limoniydi. ABD sahadaydı, Rusya havadaydı, Batı kamuoyunda YPG sempatisi canlıydı. Buna rağmen YPG Afrin’i savunamadı.

Sonra birgün, sabaha karşı bütün dengeler anlamsızlaştı. Esad düştü, Baas yok oldu, IŞİD’e karşı savaş retoriği YPG için bir zırh olmaktan çıktı. Devrimden sonra ABD’nin ve Batı’nın YPG’ye bakışı değişti. Artık amaç YPG’ye alan kazandırmak değil, yeni Suriye yönetimine meşruiyet vermekti. Batı için sihirli bir sözcük olan “istikrar” denilen şey de tam olarak bu demektir. Nitekim “devletlerin” sofrasında, örgütler uzun süre oturamaz. İç savaşlar örgütleri büyütür ama devrimden sonra sahne değişir.

O sahnede kalmak isteyenlerin, rolünü yeniden yazması gerekir.

YPG NE YAPMALI?

YPG’nin hâlâ tercih için bir zamanı olsa da bu zaman ideolojik konfor alanlarını kollayacak kadar geniş değil. Bazı gerçekler fark edilmediğinde değil, fark edildiği hâlde görmezden gelindiğinde yıkar. Suriye sahası, tam da bu aşamada. YPG, (bazı kaynaklarda birkaç kat büyütülen) askerî kapasitesine bakarak hâlâ bazı alanları tutabileceğini düşünebilir ama sürdürülebilir olan bu değil. Bundan sonra silahlı varlığı merkezden çekip siyasal aklı öne alan bir konumlanma yapmalı. Silahlı yapı YPG’ye bir dönem alan açtı, bugün ise o alanı daraltan başlıca unsur hâline geldi. Devletleşme sürecine giren bir Suriye’de, merkezi otoritenin kalıcılaşması hedeflenirken, yarı-özerk silahlı yapılar “çözülmesi gereken sorun” olarak görülür.

Bu gerçeği inkâr etmek, YPG açısından, Halep’te yapılan hatayı tekrarlamak olur.

Belki de en önemlisi YPG, Türkiye’nin kendisini “güvenlik tehdidi” parantezinden çıkarması için bir şeyler yapmak zorunda. Çözüm süreci ekseni burada kritik. YPG’nin, Türkiye’deki Kürt meselesiyle kurduğu doğrudan ilişki, Ankara açısından yapıyı sürekli bir güvenlik riski olarak kodluyor. Silahı geri plana iten, siyaseti ve toplumsal teması öne çıkaran bir yönelim, YPG’nin elindeki en güçlü (belki de son) manevra alanı. Bütün bunlarla beraber örgüt dilini de sadeleştirmeli. Bugüne kadar ideolojik diskur, YPG için hem bir tutkal hem de bir kalkan işlevi gördü. Ancak artık bu dil güvenlik üretmekten çok belirsizlik üretiyor. Devrimci söylemin yerini, hak temelli ve sivil katılım odaklı bir çerçevenin alması gerekiyor.

Ve son olarak, YPG devletlerin sofrasında kalıcı olamayacağını kabullenmeli. ABD ve Batı, YPG’yi bir amaç olarak değil, “dönemsel bir araç” olarak gördü ama o dönem kapandı. Bundan sonra ayakta kalmanın yolu, devletlerle çatışarak değil, devletleşen düzenin içinde siyasal bir aktör olarak yer aramaktan geçiyor.

Özetle, YPG için mesele “direnmeye devam etmek” değil, “neye dönüşeceğine” karar vermek. Halep’te kaybedilen şey sadece birkaç mahalle değildi. Yanlış okunan bir zaman duygusuydu. Şimdi hâlâ, o zamanı doğru okumak için dar da olsa bir imkân var. Ama bu imkân, silahla değil, iradeyle kullanılabilir.

15 Ocak 2026 Perşembe

Şara SDG ile yürütülen görüşmelerin perde arkasını anlattı: Kandil çözümün önündeki en büyük engel 15/01/2026

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın, Erbil merkezli Arapça yayın yapan Şems TV’ye verdiği ancak kanalda yayımlanmayan röportajından bölümler Suriye televizyonlarında izleyiciyle buluştu. Yayınlanan kesitlerde Şara’nın, Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Kürt bileşeninin hakları ve Suriye devletinin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri yer aldı.

“MAZLUM ABDİ’YE SÖYLEDİM: TEK DAMLA KAN DÖKÜLMESİNE GEREK YOK”

Şara, SDG lideri Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmenin ayrıntılarını da paylaştı. Şara, görüşmede şu ifadeleri kullandığını aktardı:

“Mazlum Abdi’ye dedim ki: Mazlum kardeşim. Eğer Kürt bileşeninin hakları için savaşıyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. Bu haklar herhangi bir cumhurbaşkanından gelen bir lütuf veya bağış değildir; aksine devletin yerine getirmesi gereken bir görevdir. Ben Suriye’deki tüm Kürt haklarına inanıyorum ve bu haklar anayasal güvence altında olmalıdır.”

“SDG ÇOK BAŞLI, KANDİL BAĞLANTISI GÜN GİBİ ORTADA”

SDG’ye yönelik eleştirilerini sürdüren Şara, örgütün yapısal sorunlarına dikkat çekerek şunları söyledi:

“SDG’nin temel sorunu çok başlı olmasıdır. Masada anlaştığınız ancak kendi içinde karar mekanizması olmayan, verdiği sözü uygulayamayan bir yapıyla müzakere ediyorsunuz. Kandil ile olan organik bağları, onlar ne derse desin gün gibi ortadadır. Suriye, dışarıdan gelen ve Türkiye ile 50 yıllık bir geçmişi olan bu çatışmanın bedelini kendi topraklarında ödeyemez.”

Şara, Kürtleri sınır ötesi çatışmalarla ilişkilendirmenin onları korumak anlamına gelmediğini belirterek, bunun aksine yeni riskler yarattığını ifade etti.

“KÜRTLER İÇİN ASIL SERMAYE SURİYE DEVLETİDİR”

Şara, Kürt vatandaşların güvenliği ve geleceği konusundaki yaklaşımını da şu sözlerle dile getirdi:

“Kürt bileşeni için asıl sermaye Suriye devletidir. Eğer biz devlet olarak kapıları kapatsaydık veya ‘Kürtleri yönetimde istemiyoruz’ deseydik, o zaman başka seçenekler arama hakları olurdu. Ancak biz Halep’i ve tüm şehirlerimizi yeniden inşa ederken, birilerinin mahalle aralarında hendekler kazması kabul edilemez.”

“ENTEGRASYON GÜVENLİĞİN TEMELİDİR”

Açıklamalarında entegrasyon vurgusu yapan Şara, Kürt vatandaşların güvenliğinin silahlı yapılarla değil, devlet kurumlarıyla bütünleşmeyle sağlanabileceğini savundu:

“Kürt vatandaşlarımızın gerçek güvenliği, yeni Suriye’ye ve devletin yasal kurumlarına entegre olmaktan geçer.”

AHMED ŞARA'NIN AÇIKLAMALARININ TAMAMI ŞU ŞEKİLDE:

“Hepimizin bildiği gibi Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil etmektedir ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridoru niteliğindedir. Ekonomi ise doğası gereği bir miktar istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. O dönemde SDG ile bazı mutabakatlar sağladık. İlk görüşme muhtemelen yaklaşık bir buçuk ay sonra, Şam’a varışımızla birlikte ya da ondan kısa bir süre önce gerçekleşti. Hatırlıyorum, Mazlum Abdi ile bir araya geldim ve ilk görüşmede kendisine açıkça şunu söyledim: “Sayın Mazlum, eğer Kürt bileşeninin hakları için mücadele ediyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları korunmuştur ve anayasa ile de güvence altına alınacaktır.”

"KÜRT BİLEŞENİNİN HAKLARI PAZARLIK KONUSU DEĞİLDİR"

Vatandaşlık hakları, yönetime katılım hakkı ve Kürt bileşeninden subayların Suriye ordusunda yer alması gibi hususlar temel haklardır. Kürt bileşeni devrim sürecine bizimle birlikte katılmış, devrimin asli bir parçası olmuştur. Ancak bu bileşen zorunlu olarak SDG’ye bağlı değildir. Ben şahsen, SDG’nin tüm Kürt bileşenini temsil ettiği yönündeki görüşe inanmıyorum. Ayrıca Kürt bileşeninin kendi içinde iç görüş ayrılıkları bulunmaktadır ve hepsi SDG’nin ideolojisi ve yapısı etrafında birleşmiş değildir. Bu nedenle kendisine şunu söyledim: Yeter ki hep birlikte vatanı düşünelim ve hakları hukuki mekanizmalar üzerinden ele alalım. Böylece hukuk egemen olur ve herkesin haklarını güvence altına alır. Buna örnek olarak şunu dile getirdim: Son on dört yıl içerisinde ihlale uğramış herhangi bir Kürt hakkı, örneğin zorunlu göç vakaları, müzakere dahi edilmeksizin iade edilmelidir. Çünkü Kürt toplumunun hakları pazarlık konusu değildir. Aynı şekilde vatandaşlık hakları, parlamentoya katılım, egemen ve üst düzey devlet makamlarında görev alma gibi haklar da kota ya da paylaştırma esasına değil, liyakat ilkesine dayanmalıdır. Bu çerçevede görüşmeler olumlu geçti ve tartışmalar ilerleyerek nihayetinde 10 Mart Anlaşması’na ulaşıldı.

“SURİYE TOPLUMUNUN TAMAMI MAĞDURDUR"

“Geçmiş yıllarda tekrar tekrar vurguladığımız gibi, Suriye halkına büyük zulümler yapılmıştır; bu zulümler yalnızca Suriye halkına değil, Lübnan halkına da yansımış, ayrıca Kürt bileşeni dâhil olmak üzere Suriye halkının tüm bileşenlerini kapsamıştır. Yani zulüm, Suriye toplumunun bütün kesimlerini kuşatan genel bir zulüm olmuştur. Bu şartlar altında mübarek Suriye Devrimi gerçekleşmiş ve bu devrimde, diğer tüm Suriye halkı bileşenleriyle birlikte Kürt kardeşlerimizin de değerli bir katılımı olmuştur. Ardından olaylar gelişmiş, devrim süreci boyunca pek çok gelişme ve ayrıntı yaşanmış, nihayetinde özgürleşme gerçekleşmiştir. Bu özgürleşme, Kürt halkına ve Suriye toplumunun diğer tüm bileşenlerine yönelik yapılan haksızlıklara karşı ilk gerçek ve somut tepki niteliğinde olmuştur. Çünkü bu, Kürt bileşenine ve diğer toplumsal bileşenlere karşı son derece kötü uygulamalar gerçekleştirmiş büyük ve suç niteliği taşıyan bir rejim yapısının çökertilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle Kürt bileşenine yönelik seçici ve sistematik uygulamalar söz konusuydu; bunlar arasında, Kürtlerin bir kısmının Suriye vatandaşlığından mahrum bırakılması, vatandaşlık haklarının engellenmesi ve benzeri uygulamalar yer almaktaydı. Bu nedenle devrik rejim sisteminin yıkılması, fiilî ve gerçek Kürt haklarının iadesi açısından ilk ve temel adım olmuştur. Ancak Kürt bileşeni, yalnızca rejim döneminde değil, Suriye Devrimi sürecinde de, diğer halk kesimleri gibi çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Bu zulümler, gerek DEAŞ tarafından ki biz onlarla kanlı bir savaşa girdik, gerekse disiplin ve hukuki bağlılığı yeterli olmayan bazı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ben şahsen de, mübarek Suriye Devrimi süresince, Kürt bileşenini korumak adına elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Her ne kadar Kürtlerin yaşadığı bazı bölgeler, bizim kontrolümüzde olan kuzeybatı Suriye’de olmasa da, o dönemde yapabileceğim her şeyi yaptım. Hatta bu tutumum, o süreçte gücümün yetmeyeceği ölçüde karşı koyamayacağım bazı güçlerle çarpışmama/ karşı karşıya gelmeme yol açtı. Buna rağmen, elimden geleni yaptım ve bu durum, o bölgelerdeki Kürt halkının da tanıklığıyla sabittir. Genel olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki: Suriye toplumunun tamamı mağdurdur. Hepimiz, önceki rejimin işlediği suçların ve zulmün kurbanıyız.”

“HALEP’TE YALNIZCA GEÇİCİ VE ACİL MÜDAHALELERLE YETİNDİK”

"Büyük şehirlere yönelik özgürleştirmenin ilk anlarında, girdiğimiz şehirlerden biri olan Halep’te, herkesin de gördüğü gibi SDG Halep’in büyük mahallelerinden biri olan Şeyh Maksud semtinde bulunuyordu. Halep’e girişimiz sırasında bu yapı yayılma ve genişleme yoluna gitti ve kente giren güçlere saldırılarda bulundu. Bu durum, askerî güçlerin ilerleyişini ve koordinasyonunu kısmen sekteye uğrattı. Ancak biz hızlı ve acil önlemler aldık ve kısa sürede dikkatimizi Halep’ten sonraki aşamaya yönelttik. Bu aşamalar sırasıyla Humus, ardından Hama ve nihayetinde Şam’a ulaşma süreciydi. Bu nedenle, Halep’te yalnızca geçici ve acil müdahalelerle yetindik. Bu müdahalelerin sonucunda, Şeyh Maksud’da bulunan SDG güçleri Eşrefiye, Beni Zeyd ve sanayi bölgelerine doğru yayıldı. Bu bölgeler, yüksek rakımlı olup Halep’i kuzey, batı ve kuzeybatı kesimlerine bağlayan ana geçiş yollarına ve stratejik arterlere hâkim konumdadır. Aynı zamanda bu alanlarda yoğun bir fabrika ve sanayi tesisi bulunmaktadır. Bilindiği üzere Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil eden ekonominin ana damarıdır ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridorudur. Ekonomi ise doğası gereği istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. Bu nedenle o dönemde SDG ile bazı mutabakatlara vardık. Muhtemelen ilk görüşme, Şam’a ulaşmamızdan yaklaşık bir buçuk ay sonra ya da bundan daha da geç bir tarihte gerçekleşti.”

"PARLAMENTO SEÇİMLERİNE KATILIMLARININ ÖNÜNÜ AÇTIK"

“Kürt bileşeni, Suriye toplumsal yapısıyla zaten entegre olmuş durumdadır. Bugün Şam’ın merkezinde Kürt nüfusun yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır, üniversitelerde eğitim görmektedir. Günümüzde Suriye hükümeti içinde de Kürt bileşeninden isimler yer almaktadır. Örneğin, Eğitim Bakanlığı gibi en önemli bakanlıklardan birinde Kürt bileşeninden bir bakan görev yapıyor. Biz, Kürt bileşeninin parlamento seçimlerine katılmasını teklif ettik. Ancak Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde, yaklaşan yeni Suriye Parlamentosu (Halk Meclisi) seçimlerine katılım için seçimlerin yapılması engellendi. Bu nedenle ben şuna inanıyorum: Kürt bileşeninin korunması, mevcut fırsatın ve Suriye’deki yeni dönemin doğru değerlendirilmesi, Suriye devletiyle tam entegrasyon sağlanması ve sürece etkin biçimde katılım göstermesi büyük önem taşımaktadır. Bu katılım; ister ordu, ister güvenlik kurumları, ister egemen devlet makamları, isterse parlamento düzeyinde olsun, hepsi için geçerlidir. Ayrıca, Suriye için ortak ve birleşik bir hukuk sistemi oluşturma sürecine katkı sunmaları da hayati önemdedir. Aksi takdirde gecikmeleri, onları tarihin dışında bırakacaktır. Kürt bileşeninin, silahlı ve dar parti yapıları içine hapsedilmesi; dış bağlantıları bulunan, Kandil Dağları’ndan talimat alan, 40–50 yıldır toplumsal hayattan kopmuş ve Türkiye’de kronik bir sorun yaşayan yapılarla ilişkilendirilmesi, Suriye’deki Kürtleri bu çıkmazın içine sürüklemektedir. Bu durum, Kürt bileşenini kalkınma, yeniden imar ve eğitim gibi bugün Suriye’de yaşanan süreçlerden mahrum bırakmakta; aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen uluslararası iradeye de ters düşmektedir. Hatta onları fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri dahi, bu korumayı belli ölçülerde sürdürmekle birlikte, açık ve net bir şekilde ABD Başkanı Sn. Trump aracılığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen bir politika izlemekte ve Suriye’ye yeniden birleşme fırsatı tanınmasını savunmaktadır. Tüm bu değişimlere rağmen karşı bir tutum sergilemek, bölgesel ve uluslararası dönüşümlerle açıkça çelişmektedir.”

"SDG'NİN YAKLAŞIMI NE KÜRTLERİ KORUR NE DE SURİYE'NİN GELECEĞİNİ"

“SDG örgütünün temel sorunlarından biri, yapısı içinde çok başlılık bulunmasıdır. Siz bir tarafla müzakere ediyorsunuz, ancak o taraf imzaladığı ya da vardığı anlaşmayı uygulayacak yetki ve iradeye sahip olmuyor. Kandil ile olan bağları da, ne kadar inkâr edilirse edilsin, açık ve aleni bir gerçektir. Gerçek karar alma mekanizması, SDG içindeki askerî ve güvenlikçi yapıların elindedir ve tüm düşünce sistemi askerî ve güvenlik meseleleri etrafında şekillenmektedir. Burada temel soru şudur: Suriye’de Kürt bileşeninin korunması, sınır aşan, dışarıdan gelen silahlı bir örgüt yapılanması aracılığıyla mı sağlanır? Bu yapının, Türkiye ile 40–50 yıldır süregelen kronik bir sorunu bulunmaktadır ve Suriye’nin, bu sorunun kendi toprakları üzerinde çözülmesinin bedelini üstlenmesi mümkün değildir. Peki, Kürt bileşenini korumak; onu sınır ötesi bir sorunla, yani PKK ile ve bu örgütün komşu ülkelere yönelik saldırılarıyla ilişkilendirmek midir? Bunun aracı olarak reşit olmayanların silah altına alınması, zorunlu askerlik, kadınların ve erkeklerin bu yapıya zorla dâhil edilmesi midir? Ayrıca, bu politikalarla Suriye devletiyle ilişkilerin daha da gerilmesi, gerçekten Kürt bileşeninin yararına mıdır? Kürt bileşeninin gerçek korunması, yeni Suriye gerçekliğiyle entegrasyon yoluyla mümkündür. Suriye devleti, Kürtler için büyük bir siyasal ve toplumsal sermaye niteliğindedir. Eğer Suriye devleti Kürtlere kapılarını kapatsaydı, “Suriye’de Kürt istemiyoruz, yönetimde yer almalarını istemiyoruz” deseydi, o zaman Kürtlerin başka seçenekler aramasının meşru bir zemini olurdu. Ancak bugün durum böyle değildir. O hâlde çözüm; silahlı bir örgütün, çoğunluğu Kürtlerden oluşan yerleşim bölgelerinin ortasında, Halep gibi canlandırılmasını ve insani bir şehir hâline getirilmesini hedeflediğimiz bir kentte tüneller ve hendekler kazması mıdır? Bu yaklaşım, ne Kürt bileşenini korur ne de Suriye’nin geleceğine hizmet eder.”

“HALEP’İN MERKEZİNDEN ROKET DÜŞMESİ KABUL EDİLEBİLİR BİR DURUM DEĞİLDİR”

“Nisan 2025’te yapılan bu anlaşmada, özellikle Şeyh Maksud Mahallesi ile ilgili özel bir mutabakata varıldı. Çünkü burada zaman zaman bazı çatışmalar ve sürtüşmeler yaşanıyordu. Söz konusu örgüt, Suriye ekonomisinin kalbi sayılan bir şehir olan Halep’in merkezinde, sivil bir yerleşim alanı içinde silahlı bir güce sahipti. Bizim temel yaklaşımımız ve en başından beri izlediğimiz politika açıktır: ekonomik kalkınma ve güvenlik istikrarı. Ekonomik kalkınma, zorunlu olarak güvenli ve istikrarlı bir ortam gerektirir. Dünyanın çeşitli yerlerinde büyük şirketlerle görüşmeler yaparken, yatırım ve ticaret için bölgeyi pazarlarken, her iki-üç ayda bir bu mahalleden şehir merkezine havan ya da roket mermilerinin düşmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir ortamda, bölgeyi ekonomik olarak tanıtmak için verdiğimiz tüm çabalar sıfır noktasına geri dönmektedir. Anlaşmaya göre, SDG’nin Halep’te —özellikle Şeyh Maksud’da— bulunan silahlı unsurlarının çekilmesi gerekiyordu. SDG, “Bu mahallelerde silahlı gücümüz var” diyerek, bu güçlerin tamamen geri çekilmesini kabul etti. Buna karşılık, mahallelerin özel yapısı göz önünde bulundurularak, yalnızca Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı bazı güvenlik personelinin kalması ve bunların da mahalle sakinlerinden seçilerek, İçişleri Bakanlığı ile koordineli şekilde mahalle yönetimi ve güvenliğini sağlaması kararlaştırıldı. Çekilme süreci gerçekleşti ve bize, “Her şey tamamlandı, tüm unsurlar çekildi” denildi. Ancak buna rağmen, hala bölgede askerî bir varlığın sürdüğü ortaya çıktı. Yaklaşık iki ay sonra, aynı şekilde çatışmalar ve sürtüşmeler yeniden başladı, ardından top atışları da tekrar görüldü. Bu bombardımanlar, yalnızca bir tarafı değil, çevredeki sivil yerleşim alanlarını da hedef aldı. Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerinde Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar birlikte yaşamaktadır; yani bu bölgeler toplumsal açıdan karma ve çeşitlidir. Buna rağmen, saldırılar pazar yerlerini, sivil mahalleleri ve günlük yaşam alanlarını etkilemiştir. Tüm bunlar, bölgede sağlamaya çalıştığımız güvenlik istikrarını ciddi biçimde zedelemektedir.”

“ÖZGÜRLEŞME, SURİYE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR”

“Önceki dönemde, mezhepsel ve etnik çatışmalar ile kimlikler üzerinden ayrıştırma açık ve doğrudan bir şekilde kullanılıyordu. Bu durum hem gözle görülür hem de herkes tarafından hissedilir bir gerçekti. Bazı taraflar, diğerleri aleyhine güçlendirilmiş, bu yaklaşım kamu görevlerinin dağıtımında ve servetin paylaşımında dahi kendini göstermiştir. Adalet ve zulümle ilgili tüm ölçütler, Suriye halkının bileşenlerine karşı haksız ve adaletsiz biçimde uygulanmıştır. Bu süreç, toplumda derin izler, güven kaybı ve mağduriyet duygusu bırakmıştır. Bazı bölgelerde bu mağduriyet duygusu abartılı boyutlara ulaşmış olsa da, genel olarak bu durum inkâr edilemez. Ancak Suriye’nin özgürleşmesi, tüm bu sorunlar için bir çıkış yolu ve gerçek bir fırsat sunmuştur. Bu özgürleşme, Suriye için yeni bir dönemin ve yeni bir başlangıcın kapısını aralamıştır. Bu yeni dönemde hedef; hukuka dayalı vatandaşlık haklarının güvence altına alındığı, kurumların doğru ve sağlıklı şekilde inşa edildiği, servetin tüm Suriye halkı bileşenleri arasında adil biçimde paylaşıldığı bir devlet yapısının oluşturulmasıdır. Aynı zamanda, Suriye’de herhangi bir bileşenin ya da grubun, hak talebinde bulunabileceği kurumsal ve hukuki mekanizmalara sahip olması; bu taleplerin yasal yollarla dile getirilmesi ve takip edilmesi temel bir ilke olmalıdır. Bu noktaya ulaşmak ve bu sistemi inşa etmek, istikrar ve sükûnet gerektirir. Bizim başından beri üzerinde durduğumuz ve uğruna çaba gösterdiğimiz husus da tam olarak budur. Bu nedenle, gerek mübarek Suriye Devrimi sürecinde, gerekse daha öncesinde yaşanan pek çok ihtilaflı meseleyi geride bıraktık ve yeni bir sayfa açtık. Hatta bu yaklaşımı özgürleştirme süreci sırasında da benimsedik. Her ne kadar bunun bir askerî operasyon olduğu herkes tarafından görülmüş olsa da, süreç boyunca merhamet, sorumluluk ve ölçülülük anlayışı hâkim olmuştur.”

“Kürt meselesinin çözümü, Suriye’nin yaklaşık %25’ini oluşturan, 50 bin kilometrekarelik geniş bir coğrafyayı kontrol eden bir yapının varlığıyla mı sağlanır? Bu bölgede gıda, su ve enerji kaynakları bulunmaktadır ve aynı zamanda burada çok sayıda Arap aşireti yaşamaktadır. Nüfus yapısı açısından bakıldığında, Kuzeydoğu Suriye’de Kürt bileşeninin oranı yaklaşık %12–15’i geçmemektedir. Buna rağmen bu kadar geniş bir coğrafyanın kontrol edilmesi, Suriye’nin bu zenginliklerden yararlanmasını engellemekte, üretim seviyelerini ciddi biçimde düşürmekte ve bu bölgeden elde edilen gelirlerin ülke dışındaki bir yapıya aktarılmasına yol açmaktadır. Peki bu tablo, Kürt bileşenini korumak adına doğru ve makul bir politika olarak görülebilir mi? Oysa Kürt bileşeni Suriye toplumsal yapısıyla zaten bütünleşmiştir. Bugün Şam’ın merkezinde Kürtlerin yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır ve üniversitelerde eğitim görmektedir. Aynı şekilde günümüzde Suriye hükümeti içinde, örneğin en önemli bakanlıklardan biri olan Eğitim Bakanlığı gibi bir makamda da Kürt bir bakan bulunmaktadır.”

"KANDİL’DEN TALİMAT ALAN YAPILAR KÜRTLERİ ÇIKMAZA SÜRÜKLÜYOR"

“Öncelikle şunu net biçimde belirtmek gerekir: Bu askerî operasyon, Şeyh Maksud Mahallesi’nde bulunan silahlı güçlerin ilk olarak İHA’larla (FPV) saldırı başlatması ve çevredeki mahalleleri bombalaması üzerine gerçekleşmiştir. Biz askerî operasyona, mahalle içindeki sivillerin %90’ından fazlası tahliye edilmeden kesinlikle başlamadık. Böylesi bir çatışma, yoğun nüfuslu bir alanda, çok büyük betonarme blokların bulunduğu ve 15 yıldır kazılmış geniş bir tünel ağına sahip bir bölgede yürütülmüştür. Burada ateşkes sürecinde, İlk aşama yaklaşık dört saat, İkinci aşama da yine dört saat çıkış Koridoru bıraktık. Biz her defasında sivillere çağrıda bulunduk, güvenli geçiş koridorları açtık. Uluslararası hukuka ve düzenli orduların uyguladığı tüm kurallara uygun biçimde insani ve güvenli koridorlar oluşturduk. Bu koridorlar üzerinden, mahalle sakinlerinin %90’ından fazlasını çatışma başlamadan önce güvenli bölgelere tahliye ettik. Askerî ilerleme aşamasında, güvenli giriş noktaları seçtik. Ancak oradaki devasa beton tahkimatlar ve milyonlarca dolar harcanarak inşa edilmiş tünel sistemleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü bu yapıların tamamı tam anlamıyla askerîleştirilmişti; hatta hastaneler bile askerî amaçlarla tahkim edilmişti. Buna rağmen, belirli bir silahlı grup, Halep gibi merkezi ve stratejik bir şehirde yaşayan yaklaşık 300 bin insanın kaderini ve kararını etkilemeye çalıştı. Kamuoyunda “tüm Kürt bileşeni devlete karşı” gibi bir algı oluşturulmak istendi. Oysa tam tersine, askerî ilerleme başlamadan önce Kürt bileşeninin tamamı devletin himayesine alınmıştı. Aksine, Şeyh Maksud’un içinde bulunan bazı silahlı gruplar, sivillerin mahalleden çıkmasını engelledi. Buna dair özel görüntüler ve kanıtlar bende mevcuttur. İnsanları zorla hastanelere soktular ve son aşamada hastanelere sığındılar. Ben bu süreçte çok sayıda arabuluculuğu kabul ettim. Bizzat Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron benimle resmî olarak iletişime geçti ve “Bu meseleyi çözelim, sadece silahlı unsurlar Şeyh Maksud’dan çıksın” dedi. Ben de buna olumlu yanıt verdim, operasyonu durdurduk ve otobüsleri mahalleye gönderdik. Ancak buna rağmen silahlı unsurlar mahalleden çıkmayı reddetti. Daha sonra açıkça anlaşıldı ki, Kandil’den gelen talimat doğrultusunda mahallede kalmaları ve son nefese kadar savaşmaları emredilmişti. Bu süreçte Amerikalılar ve Kuzeydoğu Suriye dosyasını yöneten diğer güçler de benimle temasa geçti. Bize, Şeyh Maksud’daki silahlı güçlerin üç aşamada çekileceğini söylediler. Biz bu plana tamamen olumlu yaklaştık, herhangi bir itirazımız olmadı. Ancak daha sonra bize, SDG’nin bu plana da onay vermediği bildirildi. Bu noktada şu soru kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Eğer daha önce yapılan Nisan Anlaşması uyarınca askerî güçlerin çekildiği söyleniyorsa, o hâlde içeride kim savaşıyordu?”

“10 MART ANLAŞMASI KÜRT HAKLARINI ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALIYOR”

“10 Mart Anlaşması, açık ve net bir şekilde Kürt bileşeninin anayasal haklarının tanınmasını, bu hakların anayasa metninde açıkça yer almasını ve Suriye’deki Kürt bileşeninin kültürel özgünlüğüne saygı gösterilmesini öngörmektedir. Aynı zamanda bu anlaşma, Suriye devletinin ülkenin tüm coğrafi alanı üzerinde egemenlik kurmasını, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve yeni Suriye gerçekliğine hizmet etmeyen dış ilişkilerden, örgütsel yapılardan ve bağlantılardan vazgeçilmesini şart koşmaktadır. Bu hususlar üzerinde mutabakata varılmıştır ve anlaşma, kamuoyuna net ve açık bir şekilde duyurulmuştur. Gerçek şu ki, son on yıldır ilk kez, SDG dosyasında hem Suriye sahasında hem de Kuzeydoğu Suriye coğrafyasında gerçek bir rahatlama ve açılım yaşanmıştır. Çünkü bu anlaşma, ilk kez Suriye’nin resmî onayını almış, aynı zamanda Kuzeydoğu Suriye’de SDG’yi fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri’nin onayını da kazanmıştır. Bununla birlikte, Türkiye’nin de onayını almıştır. Bu durum, on yıldır aşılamayan bir çıkmazın aşılması anlamına gelmektedir. Üstelik bu sonuca kan dökülmeden, medyada gürültü koparılmadan ve sessiz diplomasi yoluyla ulaşılmıştır. Bu nedenle söz konusu anlaşma, Suriye halkının tamamında büyük bir memnuniyet yaratmış, Kürt bileşeni dâhil olmak üzere tüm toplum kesimleri tarafından olumlu karşılanmıştır. Anlaşma metninde ayrıca, SDG’nin kontrolündeki bölgelerin, eski rejimin kalıntıları için bir sığınak hâline gelmemesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu unsurlara karşı net ve sınırlayıcı önlemler alınması öngörülmüştür. Bizim hedefimiz, 2025 yılının sonuna kadar bu anlaşmanın maddelerinin tamamının hayata geçirilmesidir. Bu doğrultuda, yaklaşık dokuz aylık aşamalı bir takvim çerçevesinde anlaşmanın eksiksiz uygulanmasını hedefliyoruz. Ancak gelinen noktada, ne yazık ki sahada ileriye dönük tek bir somut adım dahi atılmamıştır.”