16 Kasım 2025 Pazar

CIA’in 1959 yıllına ait Kürt raporu: Kürtler desteklenirse gerilla savaşı için büyük potansiyele sahip Masum Gök/16 Kasım 2025

ABD istihbarat teşkilat CIA, 1959 yılında Türkiye, İran , Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtleri inceleyen 31 sayfalık gizli bir rapor yazdı. Dört ülkede yaşayan Kürtleri detaylı olarak inceleyen raporda CIA, Kürtlerle ilgili ilginç bir ifade de kullandı. Raporda “Kürtler tüfeklerini etkili bir şekilde kullanır ve dağlık araziyi kendi memleketlerini savunmak için sonuna kadar kullanırlar. Ancak bugün, cesur ve ‘tetik çekmeye meraklı’ atlılar, uçakları ve birim iletişimini etkili bir şekilde kullanan güçlere karşı hiçbir şansa sahip değildir. Uygun şekilde donatılıp yönetildiklerinde, Kürtler taciz ve gerilla savaşı için büyük bir potansiyele sahiptir” denildi. Bu cümlenin devamında merkezi hükümetlere karşı yapılan isyanları kasteden CIA “Ancak artık organize ordularla eşit şartlarda savaşacak durumda değildirler. Dahası, Kürdistan'daki dağınık köyler, feodal toprak sahiplerinin emirlerini tanımayı reddederek geleneklerle keskin bir kopuş yaşamıştır. Bir zamanlar çalkantılı bir grup olan aşiret liderleri bile, hükümete karşı silahlanmayacak gibi görünmektedir” ifadelerini kullandı.

CIA: KÜRTLER FIRSATÇI DAVRANIRLAR

Kürt aşiretlerinin yapılarıyla da ilgili analizler yapılan raporda “Kürt aşiretlerinin liderlerine, diğer Kürtlere veya hükümete karşı tutumu tanımlamak son derece zordur. Günlük yaşamda Kürtler geleneklerin etkisi altındadır ve dikkatli bekleme konusunda ustadırlar; kriz durumlarında ise bireyci ve çoğu zaman fırsatçı davranırlar. Kabileler arasındaki görüş ayrılıklarının yanı sıra, tek bir kabile içinde bile nadiren fikir birliği sağlanır” diye yazıldı.

NAKŞİBENDİLİK VE KÜRTLER

Kürt aşiretlerinin dini yapısı ve Nakşibendi tarikatına olan bağlılığı da vurgulanan raporda şu ifadeler kullanıldı:

“Ayrıca, geleneksel değerlerin çöküşünün beraberinde getirdiği huzursuzluk, aşiret liderlerine karşı güvensizlik yaratmakta ve kabile dayanışmasını yok etmektedir. Dini bağlılıklar da Kürt unsurların ittifakını etkilemektedir. Nakşibendi gibi mistik tarikatlar, kabile sınırlarını aşan takipçilere sahiptir. Kürtlerin çoğu Sünni mezhebine mensup olsa da, Alevi ve çok muhafazakar Şafi takipçileri arasında mezhep çatışmaları yaşanmaktadır.”

CIA: TÜRKİYE BAŞARILI OLAMADI

Raporda Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorununa yönelik yaklaşımı da değerlendirilmekte. CIA raporunda Kürtlerin Türkleştirilmeye çalışıldığı ancak bunun da başarılı olmadığı belirtilerek “Türkiye resmi olarak Türk topraklarında Kürt sorunu olmadığını savunmaktadır, ancak her şey Türklerin bugün de yıllardır olduğu gibi Kürt sorunundan endişe duyduğunu göstermektedir. Kürtleri ‘Türkleştirmek’ için yürütülen ortak kampanya, Türkiye'nin doğusundaki Kürt aşiretlerinin kimliğini yok etmede başarılı olamamıştır. Kürtlerin kasıtlı olarak işbirliği yapmamasını önlemek için, ülke içindeki tüm Kürt faaliyetleri sıkı güvenlik kontrolleri altında tutulmaktadır” diye yazıldı.

TÜRKİYE SINIR BÖLGELERİNE DİKKAT EDİYOR

Türkiye’nin Kürtleri ulusal yaşamın bir parçası haline getirdiği vurgulanan raporda “Türk hükümeti, Kürtleri ulusal yaşamın birçok aşamasına dahil ederek, Kürt meselelerine Türkleri dahil ederek ve Türkiye Kürtleri ile komşu ülkelerin Kürtleri arasındaki teması sınırlayarak kabile sistemini kırmaya çalışmıştır. Hükümet, Kürtlerin ulusal sınırların ötesindeki otlaklara yıllık göçlerinin gerekliliğini tanımamaktadır ve ‘istikrarsız’ olarak değerlendirilen kabileler sınır bölgelerinden uzaklaştırılmıştır” denildi.

DEVLET KURUMLARI ARASINDA ÇATIŞMA

Devlet kurumları içinde Kürt meselesi konusunda bir karışıklık da olduğu belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:

“Güvenlik güçleri sınır bölgesini yakından izlemektedir. Ancak Kürt meselelerinin yönetiminde sorumluluk ve operasyonlar arasında bazı çelişkiler olduğu yönünde kanıtlar bulunmaktadır. Türk İstihbarat Teşkilatı (MAH/MİT) bünyesinde bir Kürt bölümü kurulmuş olsa da, Güvenlik güçleri sınır bölgelerini yakından izlemektedir. Ancak Kürt meselelerinin yönetiminde sorumluluk ve operasyonlar konusunda bazı çatışmalar olduğu yönünde kanıtlar bulunmaktadır. MİT bünyesinde bir Kürt bölümü kurulmuş olmasına rağmen, İçişleri Bakanlığı ve Türk Genelkurmay Başkanlığı da Kürtlerin faaliyetlerine aktif olarak ilgi göstermektedir.”

AŞİRET BAĞI OLMAYANLAR AZINLIK SORUNUYLA İLGİLENİYOR

Raporda, diğer ülkelerdeki Kürtlere göre Türkiye’deki Kürtlerin toplumun her kesiminde bulunduğu belirtilerek “Kürtler, Türk toplumunun her kesiminde bulunmakta ve hatta önemli siyasi ve askeri pozisyonlarda görev almaktadırlar. Ancak, kabileye mensup olmayan birçok Kürt, hala azınlık sorunuyla aktif olarak ilgilenmektedir. Hükümet, bu Kürtlerden hangilerine güvenebileceğinden emin olmadığı için, Kürt üniversite öğrencilerini, Kürt siyasi faaliyetlerini ve ordudaki Kürt grupları yakından takip etmektedir” denildi.

Yeni çözüm süreci için 1239 Sayılı Kanun: Sürece özgü, tek, özel ve geçici bir kanun yaklaşımı... Mehmet uçum/16 Kasım 2025

Uçum, yeni çözüm sürecinde atılacak adımları ve 1239 Sayılı Kanun'un bu süreçte nasıl bir emsal teşkil ettiğini AA Analiz için kaleme aldı. Uçum'un makalesinin tamamı şöyle:

"Geçiş sürecinde öne çıkan beklentiler

Görüldüğü kadarıyla Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci, temel doğrultuda esasa münhasır bir sapma olmadan ilerliyor. Artık yeni adımların atılacağının beklendiği bir aşamaya geçtiğimiz anlaşılıyor.

Tartışılan ve gündeme getirilen hususlar dikkate alındığında geçiş sürecinin tamamlanmasına yönelik beklenen adımlar şöyle öngörülebilir:

- Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonunun İmralı’yı dinlemesi konusunda bir karar vermesi.

- Diyarbakır annelerinin çocuklarına kavuşması için gerekli adımların atılması.

- Silah bırakma pratiklerinin genişletilerek ve geliştirilerek ilerletilmesi.

- Münfesih terör örgütüne yani terör örgütünün fiilen sona erdiği hususuna ve silah bırakma konusuna ilişkin pratik teyitlerin ve idari tespitlerin yapılması.

- Komisyon tarafından geçiş sürecine ilişkin hukuk raporunun yazılması.

- Komisyonun kendi belirleyeceği raporlama şekliyle demokrasiyi geliştirme perspektifini ortaya koyması.

- Suriye’de ülkenin birliği hedefine uygun olarak bütünleşme adımlarının daha güçlü şekilde atılması.

Olumluya odaklanmak, olumsuzu bertaraf etmek

Ayrıca bunların dışında geçiş sürecine olumlu katkı yapacak çeşitli hukuki ve siyasi gelişmeler de olabilir. Tüm bunları hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Tabii bu süreçte başından beri vurgulandığı gibi fikri ve fiili sabotajlara ilişkin teyakkuz halinde olmak son derece önemlidir.

Öte yandan Terörsüz Türkiye’ye geçişle ilgili bir yılı aşkın süredir çok önemli mesafeler alınmasına rağmen sürecin birikimini değersizleştiren yaklaşımlar görülüyor. Bunlara hiçbir surette prim vermemek gerekir.

Zaman yönetiminde farklı etkenlerle ortaya çıkan bazı uzamalar, asla geçiş sürecinin ilerlemediği ya da başarıya ulaşamayacağı şeklinde yorumlanamaz. Bunları istismar eden ve aslında niyetleri geçiş sürecini sabote etmek olan açık ve örtük tüm hasım çevreler ise her ortamda deşifre edilmelidir.

Geçiş döneminin bu yeni aşaması, umutların daha da arttığı ve iyimserliğin daha da güçlendiği bir pratik üretecektir. Emin olmamız gereken tek şey budur.

Cumhuriyet tarihimizden bir örnek: 1239 Sayılı Kanun

Olaylar, dönemlerin dinamikleri ve özellikleri tamamen farklı olsa da Cumhuriyet tarihimizde hayata geçirilmiş bir geçiş süreci kanunu dikkat çekiyor.

1925 yılında ve devamında devlete karşı gerçekleştirilen ve suç olan çeşitli vakalardan sonra TBMM’de “1239 sayılı Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun” isimli bir düzenleme yapılmıştır. Kanun, 14 Mayıs 1928 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Bu kanun, dönemsel hukuki ihtiyaçlar açısından Cumhuriyet tarihimizdeki ilk uygulamalardan biridir. Kanuna ilişkin Adalet Komisyonu tutanağında öncelikle bir af yapılmadığı vurgulanmıştır ancak mevcut mevzuattan beklenen gayeye ulaşılamadığı için özel bir düzenlemenin uygun görüldüğü belirtilmiştir. Buna göre hukuken kaçak olan, özel ve doğal olmayan hadiseler veya saiklerle doğru yoldan çıkmış ancak Cumhuriyet'e saygı gösteren ve memlekete faydalı olabilecek vatan evlatlarını bir müddet için takipten vareste bırakmak, kanunun amacı olarak ifade edilmiştir.

Altı maddeden ibaret bu kanunla hadiselere karışmış olanlar ile bu olayların başından 27 Kasım 1927 tarihine kadar geçen süre zarfında kanunda belirtilen il ve ilçelerde işlenen suç ve kabahatler dolayısıyla sanık veya mahkum olanlar hakkındaki soruşturmalar ve infazlar ertelenmiştir.

Ayrıca halihazırda hukuken kaçak olan ve kanunun yayımı tarihinden itibaren üç aylık süre içerisinde başvuran sanık ve mahkumların ertelemeden yararlanacakları düzenlenmiştir.

Erteleme kapsamındaki suçların tabi olduğu zaman aşımı süresinin yarısı kadar süre içerisinde suç ve kabahat işlemeyenlerin önceki suçlarının da işlenmemiş sayılacağı öngörülmüştür. Aksi durumda Türk Ceza Kanunu’nun cezaların içtimaı ve tekerrür hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir.

1928 yılında TBMM’nin tek, özel ve geçici bir kanuni düzenlemeyi ihtiyaç olarak tespit edip bu kanunu çıkarması, önemli bir hukuk politikası olarak Cumhuriyet tarihimizde yerini almıştır. Bu tecrübe, bugünkü geçiş süreci hukuku açısından en azından sürece özgü tek, özel ve geçici bir kanun yaklaşımına esin olacak özelliktedir.

Sonuç!

Elbette 1925’te yaşanan olaylar ile devamındaki koşullar, kendi bağlamı içinde değerlendirilir. Bugünkü şartlar ve dinamikler, tamamen farklı özelliklere sahiptir. Ayrıca tarihsel bir hukuki tecrübenin birebir bugüne örnek olması beklenemez. Bununla birlikte sadece Cumhuriyet tarihimizde geçiş süreci hukukuna ihtiyaç olan dönemlerin yaşandığını ve TBMM’nin bu ihtiyaçlara cevap verdiğini tespit etmek bakımından 1239 sayılı Kanun'a işaret etmek anlamlıdır.

TBMM’nin, Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin ihtiyacı olan kanunu bugünün koşullarına göre en işlevsel olacak şekilde düzenleyip yasalaştıracağı izahtan varestedir. TBMM’nin hem tarihinden gelen yüksek birikimi hem de bugünkü güçlü kapasitesi, tüm yetkilerini tereddütsüz kullanarak geçiş sürecinde ihtiyaç duyulan her türlü işi ve görevi eksiksiz yerine getirmeye fazlasıyla yeter."

14 Kasım 2025 Cuma

İyiliğin azalışı, kötülüğün artışı ve Entropi Yasası Prof. Dr. Ünal Çamdalı+14/11/2025

İyiliğin tanımı, felsefi ve dini yaklaşımlara göre farklılıklar göstermektedir. Platon’a göre iyilik; varlığın, bilginin ve güzelliğin temel kaynağıdır. Kant açısından iyilik, iyi niyet ile ilişkili eylemde anlamını bulur. İslam düşüncesinde ise iyilik (ihsan), Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan hayır, yardım, adalet ve merhamet temelli davranışlardır.

Bu tanımlar birbirinden farklı görünse de literatürde iyilik; öncelikle başkasına zarar vermemekle başlayan, sonrasında başkasının yararını gözetmeye uzanan; bireysel niyet ile toplumsal sonuç arasında köprü kuran; hem ahlaki hem manevi hem de insani bir değer olarak ele alınmaktadır.

Günümüzde insan ilişkilerine bakıldığında sıkça dile getirilen bir gerçeklik vardır: iyilik yapanların sayısı azalırken kötülük yapanların sayısı artmaktadır. Bu gözlemi ahlaki bir yakınma şeklinde ele almak mümkün olsa da bunu aynı zamanda evrenin en temel yasalarından biriyle de açıklamak mümkündür. Bu yasanın adı entropi yasasıdır. Yasa kimilerine göre doğanın en egemen ve en etkin, kimilerine göre de en acımasız ilkesidir ve evreni yöneten en temel etkenlerden biridir.

ENTROPİ VE TOPLUMSAL DEĞERLER

Termodinamiğin ikinci yasasını (entropi yasasını) şu şekilde ifade etmek mümkündür: Kapalı sistemlerde düzensizlik diğer ifadeyle entropi zamanla artarak belli bir değere kadar yükselir. Bu değer mevcut koşullarda sistemin ulaşabileceği maksimum noktadır. Dolayısıyla bu sistemlerde düzen, disiplin ve enerji, zaman içinde dağılır; dağınıklık ve kaos ise aratarak yaygınlaşır. Doğada da nasıl ki bir bardak sıcak çay zamanla soğuyup, belli bir ısıl değere ulaşırsa; toplumlarda da iyilik, düzen ve yardımlaşma bir çaba ve emek verilerek korunmazsa; değerler yavaş yavaş aşınır, çözülür hatta kaybolur. Bu nedenle iyiliğin kendiliğinden yoktan var olmasını ve çoğalmasını beklemek mümkün değildir. İyiliğin varlığı, sürekli enerji ve bilinç gerektirir tıpkı bir evin düzenli kalması için her gün yeniden temizlenmesi ve toplanması gerektiği gibi. Eğer bir toplum, değerlerini besleyemez, yardımlaşmayı örgütleyemez ve iyiliği koruyamazsa kötülük, bencillik ve duyarsızlık kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve zamanla da artacaktır.

FELSEFİ BİR BAKIŞ: İYİLİĞİN ÇABASI

Felsefi açıdan bakıldığında, iyilik entropiye karşı verilen bilinçli bir mücadeledir. Düzen kurmak, fedakârlık yapmak, paylaşmak; bir anlamda, evrenin doğal akışına yani çöküşe karşı açılmış bir başkaldırı veya savaştır. İyilik yapan kişi çoğu zaman yorgun düşebilir, yalnız kalabilir belki de zaman zaman çaresizliğe düşebilir. Zira kötülük, bencillik ve kayıtsızlık zaten “doğal akışın” kaçınılmaz yansıması hatta sonucudur. Kendiliğinden yani otomatik olarak yayılır. Bu noktada düşünür Albert Camus’nün “Sisifos Söyleni” akla gelir: Sisifos dev bir kayayı sürekli tepeye çıkarır ama kaya her seferinde tekrar aşağıya yuvarlanır. İyilik de böyledir: her gün yeniden taşınması gereken bir yüktür. Aslında bu çaba, tam da insanın anlamını ve değerini yaratır.

İSLAM’DA YARDIMSEVERLİK: ENTROPİYE KARŞI AHLAKİ ENERJİ

İslam’ın temel öğretileri, iyiliği sürekli diri tutmayı öğütler. Kur’an-ı Kerim’de “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görür; kim de zerre kadar şer işlerse karşılığını görür” (Zilzâl, 7-8) denilerek iyiliğin en küçüğünün bile değerli olduğu ve ödüllendirileceği vurgulanır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyurarak yardımlaşmayı sadece bireysel erdem değil, toplumsal bir sorumluluk olarak da göstermiştir. Bir başka hadisinde de “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” diyerek, iyiliğin evrensel ölçütünü ortaya koymuştur.

Bu öğretiler, aslında termodinamiğin yasasıyla mücadele eden “ahlaki enerji kaynağı” gibidir. İnsan, iman ve ahlâk sayesinde entropinin yani dağılmanın, saçılmanın ve kayıtsızlığın karşısına irade koyar, tavır koyar hatta bir anlamda meydan okur.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun şudur: entropi sadece doğada değil, toplumlarda da artmaktadır. Bu bağlamda değerler aşınmakta, yardımlaşma azalmakta, dostluklar bozulmaktadır. Eğer bizler iyiliği yeniden örgütlemez, ona enerji harcamaz, emek vermez, topluma yaygınlaştıramazsak; kötülük ve bencillik doğal bir süreç olarak hem de kendiliğinden hızlıca yayılacaktır. Bunun önüne geçmek belli bir noktadan sonra artık mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla iyilik, sadece bir duygu değil, bir mücadele biçimidir. Hem bilimsel açıdan entropiye karşı bir direnç, hem felsefi açıdan insanın varoluş mücadelesi, hem de İslam açısından ahlaki bir sorumluluktur.

Belki bugün bize düşen en önemli görev ve sorumluluktan biri de entropinin artışına seyirci kalmak değil, küçük de olsa sürekli iyiliklerle artışı yavaşlatmak, ona karşı mücadele vermek, topluma yeniden düzen ve umut aşılamaktır. Burada herkese gücü ve etkisi ölçüsünde sorumluluk düşmektedir. Kimse bu hususta sorumluluktan bağımsız değildir. Sorumluluğun kimlere yüklenmeyeceği bilinmektedir.

Umarız ki ortaya konmaya çalışılan bu bakış açısı, toplumun genelinde karşılık bularak yaygınlaşır. Zira insanlığın ağır bir sınavdan geçtiği günümüzde, hem kendi toplumumuzun hem de diğer toplumların iyiliğin çoğalmasına ve yaygınlaşmasına katkı sunma konusunda daha duyarlı, daha gayretli olmaları en büyük beklentimizdir.

13 Kasım 2025 Perşembe

AK Parti’nin altılı masası Salih Cem Pişkin+13/11/2025

2023 seçimlerinin ardından Türkiye’de siyaset yeni bir faza girdi. CHP’nin “Altılı Masa” tecrübesi, yalnızca kendi seçmen tabanını değil, çözüm üretme kapasitesine güvenen daha geniş kesimleri de derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Cumhur İttifakı’na yönelen kararsız seçmen grupları için bu sonuç “her şeyin sonu” duygusunu güçlendirdi. Ancak CHP dinamikleri, hızlı bir refleksle “değişim” söylemi ve eylemi etrafında toparlanarak 2024 yerel seçimlerinde bu ağır yenilginin etkilerini büyük ölçüde dağıttı ve ilk meyvelerini topladı.

Tam da bu andan itibaren Erdoğan ve AKP-MHP ittifakı, belki de ilk kez iktidar olmanın değil, iktidarını sürdürebilmenin stratejisini kurmak zorunda kaldı. Yeni hedef artık büyük ideolojik veya ekonomik atılımlar değil; yeniden meşruiyet üretmek, siyaseten ve toplumsal olarak yeniden kabul görecekleri bir zemini yeniden yaratmak.

Uzun süredir sanki uygun zamanı ve zemini aradığı hissedilen bu meşruiyet arayışı, 19 Mart operasyonlarıyla alenileşti. İmamoğlu’nun göz önünden uzaklaştırıldığı, CHP’nin her yönden kıskaca alınmak istendiği bu süreçte Erdoğan bir yandan da “yeni anayasa” tartışmalarını gündeme taşıdı ve Kürt sorununda yeni bir “çözüm süreci” havası estirdi.

AKP’nin yeniden meşruiyet yaratma çabası, TBMM açılış resepsiyonunda verilen fotoğraflarla bir adım daha görünür hale geldi. O karelerde Erdoğan ve muhalefet liderleri gülümseyerek poz verirken, aslında yeni bir dönemin simgesi ortaya çıktı: AKP’nin Altılı Masası.

SEÇİMLER İÇİN DENKLEM

AKP’nin son bir yıldaki adımları ile sanki erken veya değil ama kendisi için en uygun zamanda yapılabilecek bir seçime hazırlığın işaretleri. Ama mesele sadece seçim değil. AKP artık tek başına kazanmaktan çok, yeniden merkez olmanın yollarını arıyor gibi. Bir yandan ekonomi yönetiminde “rasyonelleşme” vitriniyle krizi kontrol altında tutmaya çalışarak, tıpkı 2009-2011 döneminde olduğu gibi, “durum zor ama toparlıyoruz” cümlesiyle temsil edilebilecek toplumsal sabır duygusunu diri tutuyor. Diğer yandan dış politikada gerilim yerine diplomatik normalleşme ile “oyun kurucu” pozisyonunu korumaya çabalıyor. İçeride ise CHP’yi sert biçimde dışarıda tutarak, geniş bir cephede “yumuşama” ve “diyalog” havası yaratıyor. “Yeni anayasa” tartışmasını da bir şekilde bu vitrinin merkezinde tutuyor.

Erdoğan, siyasal psikolojiyi yönetme konusunda usta bir siyasetçi. Her krizde toplumun “yenilenme umuduna” yaslanarak yeniden ayağa kalkmasının en etkili yolunu buldu. Kendi yarattığı ya da büyümesine öncülük ettiği krizlerden hep aynı yöntemle çıktı: Krizi yönetmekte zorlansa da sahnede “değişimin öncüsü” rolünü oynamak. Şimdi de aynı oyunu bir kez daha, ama bu kez çok daha karmaşık bir prodüksiyonla oynuyor. İnce işlenmiş bir senaryo, geniş bir oyuncu kadrosu, çok daha büyük bir sahne. Başarıyla sahnelemekten başka çaresinin olmadığı bu oyunda amaç, krizin ortasında “değişebilen iktidar” imajı yaratmak. Yani yine kendinin tek alternatifinin yine kendisi olduğu “gerçeğini” seçmen nezdinde bir kere daha doğrulatmak.

YENİ KONSENSÜS ARAYIŞI

Görünen o ki AKP, 2023 öncesinde CHP’nin kurduğu “Altılı Masa” modelini tersine çevirerek kendi versiyonunu kuruyor. Muhalefet, bu modeli “iktidar değişiminin yolu” olarak sunmuştu, Erdoğan şimdi aynı biçimi “iktidarın sürekliliğinin zemini” haline getiriyor.

İktidarın gözünde bu masada MHP değişmez omurga. BBP, İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti gibi milli-muhafazakâr tabanın genişletici halkaları bir kol boyu mesafede. Hüda-Par, Kürt muhafazakâr seçmen kanalı olarak bu denklemde özel bir rol üstlenebilir. DEM’i bütünüyle çekmenin gerçekçi olmadığı ortada ancak “yeni çözüm süreci” ile DEM içinde yalnızca “Kürt meselesi” nedeniyle orada duran önemli bir kesimi en azından nötr hale getirmesi mümkün olabilir. Yeniden Refah Partisi, DEVA, Gelecek Partisi, Saadet Partisi gibi aktörlere ise kapı her zaman aralık. Geçmişte olduğu gibi ideolojik yönelimlerle farklı toplumsal kümeleri tek bir söylemde buluşturmayı değil her bir küçük segmenti kendi alanında iktidarla simbiyotik ilişki içinde tutmayı amaçlayan bu “pragmatik masa” aynı zamanda AKP sisteminin kendi kendini restore etme masası.

CHP’NİN YALNIZLIĞI

Ancak bu yeni konsensüs stratejisinin işlemesi için yalnızca AKP’nin çabası yetmiyor; CHP’nin tam anlamıyla yalnızlaşması gerekiyor. 2023 seçimlerinde muhalefetin “en geniş ittifak” deneyimi her ne kadar sandıkta başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da CHP’yi geniş bir seçmen nezdinde “oy verilebilir” makulüne taşıdı. Şimdi iktidar o modeli temellerinden yıkarak, CHP’nin hem siyasal hem psikolojik olarak izole edildiği, tek başına kaldığı bir zemini olgunlaştırmak istiyor. Bir yandan kamuoyunda “yumuşama” havası yaratılırken, diğer yandan CHP, yolsuzluklarla, iç çekişmelerle, uzlaşmaz tutumla anılır hale getiriliyor. Böylece AKP ülkeyi yumuşatan (normalleştiren) bir pozisyona otururken, CHP ise giderek radikalleşen bir gerilim odağına dönüştürülüyor. Sonuçta, ne yaparsa yapsın CHP ya “sistemin dışında” ya da “iktidarın ritmine uyan” bir figür gibi kodlanıyor.

Bu, yaklaşan seçimlerin en büyük psikolojik kuşatması olabilir.

TBMM açılış resepsiyonunda verilen fotoğraflar, bu stratejinin sembolik ilanı gibiydi.

O fotoğraflar gerçek bir uzlaşmanın değil, iktidarın yeniden “merkez” olduğu görüntüsü, “birlikte normalleşme” hamlesinin sahneye taşındığı bir siyasi performanstı. O fotoğraflarla Erdoğan gelecekteki iktidarının yeni meşruiyet kurgusunu sergiledi: O fotoğraflarda olanlar “sistem içi”, olmayanlar “sistem dışı.”

Ve sistem içinde olan kim varsa, makbul olan odur.

AKP’nin bugün aradığı şey “Yeni Türkiye”, “Türkiye Yüzyılı” gibi büyük ideolojik anlatılar değil.

Toplum yorgun, krizlerden bıkmış, umut arıyor. Erdoğan bunu sezdi ve “Birlikte normalleşme” fikrini merkeze yerleştirdi. AKP, artık meşruiyetini başarıdan değil, “tek başına muhalif” CHP’nin başarısızlığından türettiği, kendini sistemin merkezine yerleşmiş bir “koordinasyon gücü”ne dönüştürdüğü, iktidarda kalmaktan öte mutlak iktidarın ta kendisi olduğu duygusundan almak istiyor.

RESEPSİYONDAN BUGÜNE

TBMM açılış resepsiyonu sonrasında servis edilen fotoğraflara, CHP tabanından gelen tepkilere yönelik 2023’ün “Altılı Masa” bileşenlerinden gelen açıklamalar iktidarın yeni konsensüs hattını doğrular nitelikteydi. Bu fotoğraflar, yalnızca Erdoğan’ın kurduğu yeni merkezin çevresinde kimlerin nasıl konumlandığını da muhalif kamuoyu gözünde görünür kıldı. Ali Babacan, CHP tabanından gelen eleştirileri öfkeyle karşıladı. “Bu kafayla CHP yalnız kalır” sözleri, AKP’nin kurmak istediği siyasal haritayla kesişen bir duygusal tepkiydi. Ancak bu çıkış, AKP’nin yönlendirdiği duygusal bir refleks olmaktan çok, DEVA’nın kendi varlığını muhalefet içi dengelerde koruma çabası olarak da okunabilir.

Benzer biçimde Ahmet Davutoğlu’nun, “Devletin bana ihtiyaç duyduğu yerde tereddüt etmem” ifadesi, kişisel bir misyon duygusundan hareket eden ama rejimin yeniden merkezileşmesine psikolojik zemin sunan bir açıklama niteliğinde.

Her iki tavır da kendi siyasal hesapları açısından anlaşılır olsa da, sonuçta aynı denklemi güçlendiriyor: Merkezde iktidarın yer aldığı, CHP’siz bir uzlaşma mimarisi.

Bugün “AKP’nin Altılı Masası” olarak kavramsallaştırdığım model, yalnızca iktidarın inşa ettiği bir propaganda kurgusu olmaktan çıkıp seçimlere doğru hızla meşruiyet kazanan bir yeni siyasal normal haline gelebilir. Siyasetin ittifaklar üzerinden şekillendiği, buna bağlı olarak siyasi aktörlerin güç dengelerinin pazarlıklar etrafında konumlandığı Türkiye’de, bu süreci elbette her iki partinin siyasetteki temsil gücü ve özgül ağırlığını göz ardı etmeden yorumlamak gerekir. Bu nedenle Babacan’ın ve Davutoğlu’nun açıklamaları bütünüyle iktidarın kurgusuna teslim olmuş refleksler olarak değil, kendi partilerinin varlığını sürdürme ve kendi siyasi alanlarını genişletme stratejileri olarak da okunabilir. Ancak görmek gerekir ki bu hamleler, ister bilinçli ister içgüdüsel olsun, liderlerin niyetinden bağımsız olarak iktidarın kurmak istediği yeni dengeyi meşrulaştırma etkisi yaratıyor.

CHP açısından derinlemesine analiz edilmesi ve karşı stratejisinin dikkatle kurgulanması gereken bu süreçte Özgür Özel’in, tepkiler sonrasında parti liderlerini tek tek arayıp “daha çok yan yana geleceğiz, olur böyle şeyler” tonundaki telafi edici dili siyasi nezaketin ötesinde, stratejik bir hamleydi. CHP lideri, Erdoğan’ın kurduğu “görsel merkez”in karşısına, büyük kopuşlara yol açmayan sıcak iletişimle yürütülen bir “merkezde denge” siyaseti koymuş oldu.

BU SENARYO BAŞARILI OLUR MU?

AKP’nin “Altılı Masası”, aslında eski bir hikâyeyi yeni bir dille anlatma girişimi. 2002’de “vesayete karşı demokrasi”, 2011’de “yerli-milli kalkınma”, bugün ise “normalleşme, uzlaşı, iç cephe” kelimeleriyle dekore edilen bir süreklilik arayışı. Erdoğan, bir kez daha toplumun en temel duygusuna seslenmek istiyor: İstikrar. Ama bu kez istikrar, ekonomik sürdürülebilirliğin, demokrasinin değil, aynı hikâyeyi sürekli yeniden anlatabilen bir iktidarın istikrarı. İktidarın sürekliliğini hedefleyen bu proje iktidar tarafından başarıyla yürütülürse, toplum tarafından kolayca bir değişim vaadi gibi görülebilir ve rıza üretebilir. Toplum, yeniden değişim umuduyla, bu düzenin kuranlarla aynı düzene bir kez daha razı olabilir.

Her ne kadar tıkır tıkır işleyecek bir plan gibi görünse de iktidarın işi kadar kolay değil. “AKP’nin Altılı Masası” planı, kendi iktidar koalisyonu yıpranmış, seçmen sabrı ve konsolidasyonu azalmış durumdayken, iç gerilimlerini aşmakta zorlandığı gözlenen bir ittifakın üzerinde yükselmek zorunda ve bu kez karşısında, örgütsel olarak taze, siyaseten olgunlaşmış, Türkiye’nin “değişim” ihtiyacını gören ve karşılamaya istekli, belki de en önemlisi “masa deneyimi” güçlü aktörler var. Yani denklem, artık tek taraflı değil. Siyaset yeniden bir kurgu savaşına değil, toplumsal meşruiyet yarışına dönüşüyor.

Sağ’ın kültürel iktidar sorunu Tarık Çelenk+11/11/2025

Kültürel hegemonya meselesi, Türkiye’de sağ-muhafazakâr mahallenin bildim bileli en temel açmazlarından biridir. Bu sorun, kökenini ilk batılılaşma hamlelerine verilen tepkiye dayanır. Sağ cenahta hâkim tez şudur: Osmanlı devleti eski kudretini kaybedip zayıflayınca Tanzimat, Islahat ve İttihat reformlarıyla toparlanmak istendi; fakat bu reformlar devleti güçlendirmek bir yana, yıkılış sürecini hızlandırdı. Cumhuriyet döneminde de aynı çizgi sürdü; çünkü yapılan her reform, İslam’dan uzaklaşma ve Batılı değerlerin taklidi olarak görüldü. Bu bakışa göre, Osmanlı’nın çöküşü “İslam’dan uzaklaşmanın” sonucuydu; Cumhuriyet eliti de aynı yolu izlediği için hem Türkiye hem İslam dünyası henüz toparlanamadı.

Bu nedenle Atatürk devrimleri, muhafazakâr bilinçte II. Mahmut’un “gavur padişah” yakıştırmasıyla simgeleşen reformlarının devamı olarak algılandı. Anadolu’nun tanınmış aileleri uzun süre çocuklarını “gavur olur” korkusuyla modern okullara göndermedi; “merdiven altı ilim” denilen medrese temelli eğitimlere yöneldiler. Zamanla bu direnç kırıldı; fakat yine de sosyal bilimler ve özellikle felsefe, psikoloji, arkeoloji ve modern eleştirel düşünce hep tereddütle karşılandı. “İtikadı zedeler” kaygısı, merak ve zihinsel esnekliğin önünü kesti.

ÜLKEN VE MARDİN’İN TESPİT ETTİĞİ METODOLOJİ SORUNU

İşte tam bu noktada Hilmi Ziya Ülken ve Şerif Mardin’in analizleri, meselenin fikrî ve sosyolojik boyutunu aydınlatır. Her iki düşünür de Osmanlı-Türk geleneğinde bilginin çoğu zaman “nakil” üzerinden taşındığını; sorgulama, eleştiri ve deney kültürünün kurumsallaşmadığını söyler. Bilgi aktarıldı ama yeniden üretilmedi. Felsefe bir okul kuramadı; sosyal bilim bir zihniyet haline gelemedi. Bu durum sadece modern Batı düşüncesine mesafe koyan muhafazakâr kesim için değil, eleştirel akademik yapılar kurmaya çalışan seküler modernleşme için de yapısal bir eksikliktir. Dolayısıyla sağ mahalledeki metodoloji yoksunluğu, tarihsel olarak geniş bir zihniyet probleminden miras alındı.

Kentle temas eden muhafazakâr çevrelerin önemli bir kısmı bu kez devlet memurluğuna yöneldi. İskenderpaşa ve Nurcu çevreler “devlette kadro olmak” idealini öne çıkardı. Mühendislik ve hukuk gözde alanlardı; çünkü “devlete yerleşmek” sistem içinde var olmanın en güvenli yoluydu. Ancak temel algı şuydu: Devletin kritik kadroları milletin evlatlarına değil, “Balkan kökenli elitlere, beyaz Türklere, masonlara veya dönmelere” aitti. Bu bir “kaht-ı rical”, yani “adam kıtlığı” durumuydu. Dolayısıyla kültürel özgüven kaybı, siyaseti hep bir “ele geçirme” projesine dönüştürdü.

MİLLİYETÇİ-İSLAMCI DAMAR VE İKTİDAR ARZUSU

Osmanlı’dan Meşrutiyet devrimlerinden devralınan milliyetçi-İslamcı çizgi, modernleşme ile paralel fakat ona tepkisel bir güzergâh izledi. 68 Kuşağı Ülkücülük ve Milli Mücadeleciler daha ideolojik kadro hareketleriydi; Milli Görüş ise MSP çatısı altında Anadolu sermayesini ve esnafını siyasallaştıran kitlesel bir akım oldu. Sağ’ın neredeyse bütün fraksiyonlarının 1960 ve 70’lerde hayal gibi görünen “devlet kadrolarını ele geçirmek” hedefi bugün gerçekleşmiş durumda. Siyasal ve ekonomik iktidar sağ-muhafazakâr blokta toplanmış görünüyor.

Fakat tüm bu kazanımlara rağmen hâlâ çözülmeyen temel mesele var: Kültürel iktidar üretilememesi. Siyasal ve ekonomik mutlak güce karşın kültürel iktidarın olmaması, ironik biçimde, yeraltı zenginliklerine sahip İslam ülkelerinin yer üstü siyasetinde dünyanın en geri ülkeleri olmasını andırır. Başka bir ironi ise görgü alanındadır: Siyasal ve ekonomik olarak güçlenen kitle, kültürel ve estetik açıdan güçlenememiştir. Bu da kültürel iktidarsızlığın başka bir göstergesidir.

HEGEMONYA, ZORLA DEĞİL RIZAYLA KURULUR

Kültürel iktidar, sadece güç sahibi olmak değil; ötekinin rızasını kazanabilecek nitelikli bir fikrî hegemonya kurmaktır. Gramsci’nin ifadesiyle iktidarın kalıcılığı, baskıdan değil, fikrî meşruiyetten doğar. Eğer gerçekten kültürel iktidar olsaydı, devlet kanallarındaki iddialı tarih dizileri yalnızca Anadolu taşrasında değil; ülkenin eğitimli, seküler orta sınıfında da heyecan uyandırırdı. Kutuplaştırma yerine ortak bir estetik, ortak bir adalet duygusu ve ortak bir toplumsal hayal kurabilirdik. Bir seküler deist, bir tarikat mensubuna “emanet ehli” diye güvenebilirdi; bir muhafazakâr, bir Boğaziçi mezununun liyakatine itiraz etmezdi.

Ne yazık ki Halide Edip’in Demirci Efe diyaloğunu hatırlatan bir tabloyla karşı karşıyayız: İlim ve kültürle yönetilemeyen toplumların yöneticileri, otoriterliğe mecbur kalırlar. Bugün ülkede seçkin, nitelikli elit sınıf hâlâ büyük ölçüde seküler kesimdedir; eğitim, kültür ve entelektüel üretim hâlâ Robert, Galatasaray, Saint-Joseph, Boğaziçi gibi kurumların etrafında dönmektedir. Sağ mahallenin siyaseti ise bu kurumları geçecek “Ayasofyalar” karşısında yeni “Sultanahmetler” üretmek yerine, hâlâ bu kurumları devşirmeye gayret ile meşguldür. Gençliğimde, muhafazakâr çevrelerin 68 kuşağı Robert Kolej baskınlarını “kültürel fetih” saydıklarını hatırlıyorum. Fakat mekânı fethetmek, zihniyeti yenmek değildir.

Mümtaz Turhan’ın yıllar önce uyardığı problem tam budur: “Taklitçi modernleşme.” Turhan’a göre toplum ancak kendi kültürünü, bilimsel zihniyetle bağdaştırdığı zaman kalkınabilir (Kültür Değişmeleri). Aksi halde modern eğitim kurumları sadece sosyal tepki üretir. Nitekim bugün de öyledir; muhafazakâr sağ yüksek eğitim, kamusal merak üretmiyor, yenilik doğurmuyor, sadece siyasal meşruiyet arıyor.

NEDEN SAĞ’DAN FİKİR ÇIKMIYOR?

Son 15 yılda muhafazakâr camiadan nitelikli düşünce insanının, güçlü bir düşünür ya da sosyal bilimcinin çıkmaması da bu tablonun en net göstergesidir. Türkiye’de son yüz yılın etkili sağ aydınlarının çoğu Batı eğitiminden veya sol düşünce geleneğinden geçmiştir:

•Nurettin Topçu – Sorbonne

•Cemil Meriç – Antakya Fransız İdadisi

•Erol Güngör – Colorado

•Ahmet Davutoğlu – Boğaziçi Üniversitesi

Özellikle Topçu, Meriç ve Güngör’ün hem mahalleye sert eleştirileri hem de İslam medeniyetinin krizine dikkat çekmeleri tesadüf değildir. Çünkü nasıl düşüneceğini bilmeyen, metodoloji üretmeyen mahalle kültür üretemez; kültür üretemeyen yapılar iktidarda kalsa bile hegemonya kuramaz. Ayrıca köylülüğünü dönüştüremeden yanlışları ikaz edemeden birçok sağ aydın bu dünyadan göçtü. Bu insanlar iyi insanlardı ancak yarına hazırlanan gençler için model olamazlardı.

KARAKOÇ’UN UYARISI: İKTİDAR KOLAY, FİKİR ZOR

Sezai Karakoç’un 1993’te Ankara’da söylediği cümle bugün hâlâ çok öğreticidir: “Erbakan’ı anlamıyorum. Sürekli parti kuruyor, iktidar için acele ediyor. Oysa iktidarı elde etmek zor değil; zor olan iktidarı bir fikrin etrafında sürdürebilmektir. Acele etmeye gerek yok. Önce yıllarca fikir üretsinler. İktidar en kolayı.”

Bugün artık köylülük bir yer değil, bir tavırdır. Mesele köyde yaşamak değil; yeniye, ötekine, farklı olana nasıl baktığımızdır. Bir toplumun zihni meraksızsa, görgüsü şekilcidir; vizyonu yoksa, modernliği taklittir. Tam da bu nedenle kültürel iktidar, sadece tarihî referanslarla değil, zihniyet dönüşümüyle mümkündür.

Bugünün krizi tam da Karakoç’un işaret ettiği yerdedir: Siyasal hâkimiyet var, ekonomik güç var; fakat kültürel hegemonya hâlâ yok. Toplum kaygılı, mutsuz ve zihinsel olarak bölünmüş.

Mahalle devletleşti ama kültürleşemedi; iktidar büyüdü ama fikri olamadı; sanat, bilim, etik ve estetik üretim temsili kaldı. Mümtaz Turhan’ın dediği gibi, gerçek kalkınma zihniyet değişimidir.

“Köylülüğü” dönüştürmeden kültürel iktidar kurulamaz. Zihin açılmadan, merak doğmadan, görgü gelişmeden; ne sanat yeşerir, ne bilim büyür, ne de toplumsal güven oluşur..

Acılar: Hatırlamak mı zor hatırlamamak mı? Dr. Hayati Bice+10/11/2025

Kuşlukta Yazarlar Topluluğu olarak üzerinde yaklaşık iki yıldır çalıştığımız “Türklerin Acıları” kitap projemizin ilk cildi geçtiğimiz günlerde Panama Yayıncılık tarafından yayınlandı. 15 yıldır Türk Ocakları Genel Merkezi’nde faaliyet gösteren topluluğumuzdan 20 üyemiz ile dışarıdan katkıda bulunan bazı yazarların yazılarından oluşan kitapta 28 ayrı yazı yer alıyor. İşlenen konular arasında Balkan Savaşı acılarından İkinci Dünya savaşı sürerken anayurtlarından Türkistan’ın uzak bozkırlarına ve Sibirya tundralarına sürülerek savrulan Kırım ve Kafkasya’nın Türk soylu insanlarının dramına kadar geniş yelpazede bir anlatı ortaya çıktı. Konuyu topluluğun gündemine getiren değerli yazar arkadaşımız Mine Sultan Ünver, şimdiye kadar münferit de olsa bu konularda bazı yayınlar yapıldığını ancak bu çalışmaların genellikle akademik anlatımlar, insanları birer istatistik verisi gibi ele alan ruhsuz metinlerden oluştuğunu isabetle kaydetti. Bu değerlendirmenin ışığında bizim çalışmamızda insana dokunan, tek tek insanların yaşadıklarını öne çıkartan bir metodoloji izlenmesi kararlaştırıldı. Oluşturulan metinler konuşulurken bu konuda çok hassas davranıldı ve akademisyenlerden gelen birkaç metin sadece bu nedenle kapsam dışında tutuldu.

DURUM TESBİTİ

Kitabın Sunuş yazısını yazan Türk Ocakları Genel Başkanı tarihçi akademisyen Prof. Dr. Mehmet Öz, şu sözlerle kitabın hedefini özetledi: “Bireyler gibi toplulukların tarihinde de hafıza kadar unutma da önemli bir yer işgal eder. Değişik kültürlerin yaklaşımları arasında farklar olsa da insanlar geçmişlerine seçici bakma eğilimindedirler. Bazı milletler yaşadığı acıları unutmak ister ama bazı toplumlar da tam tersine varlıklarını gerçek veya sanal fark etmeksizin geçmişteki acıları üzerinde kurarlar. Mensubu olmakla iftihar ettiğimiz Türk milleti, tarihinin büyüklüğünün ve millî karakterindeki mündemiç ağır başlılığın da etkisiyle olsa gerek, geçmişte uğradığı zulümleri ve maruz bırakıldığı işkenceleri anlatmayı pek yeğlemez; âdeta acılarını içine gömer, onlarla meşgul olmak yerine yepyeni bir geleceği inşa etmeyi tercih eder.” Ünlü deneme ustamız Dr. Hüseyin Özbay da “Acılarını Saklayan Millet” başlıklı Giriş metninde Ziya Gökalp’in “Biz tarihi yaptık ama onu yazmadık.” sözlerine şu tesbitini ekledi: “Tarihte ve bugün en çok acı çeken millet olduk ama onu yeteri kadar somutlaştırıp duyurmadık.” Ve devam etti: “Büyük insanların, âlimlerin, büyük sanatçıların, büyük düşünürlerin acıları nasıl daha anlamlı hâlde birikirse büyük milletlerin acıları da öyledir. Türk milleti acılarını yaşarken de alçak gönüllülüğünü göstermiş, yapay ve sahte bir “acılar propagandası”na yüz vermemiştir. Bu karakterin bakış açısı elbette birçok trajedinin yeni kuşaklara iletilmesinde büyük ihmaller göstermiş, acılarımız ve onun kaynaklarından çoğu belleklerimizden silinmiştir.”

ÖĞRENDİKLERİMİZ VE UNUTAMADIKLARIMIZ

Kitabın yazım sürecinde her yazı topluluk huzurunda okunarak redakte edildi veya değerlendirme dışı bırakıldı. Bu redaksiyon süreci hepimiz için çok öğretici oldu. Kitaba “1943-1944 Kırım Ve Kafkas Sürgünleri” yazım ile katkıda bulunurken, Tuna’nın nazlı sularında yapılan baraj altında kalan Adatepe’deki ermiş-gazi Miskin Baba menkıbesini, Karadeniz’in Rus işgali yıllarında başını yiğit ve hırçın Karadeniz kadınlarının çektiği Sargana direnişini, Kazan’da adına görkemli bir cami inşa edilen sufi mücahid Kul Şerif’i ve kendilerinden bir dikili taş bile kalmayan Kazan Tatarları’nı; daha pek çok Türk acısının öyküsünü öğrendim. Topluluğumuzun katılımcıları bazen anlatılan olayların verdiği acı ile dakikalar süren suskunluklar, birisi dokunsa ağlanacak bir halet-i ruhiye yaşadılar. Daha dün kadar yakın bir tarihte Azerbaycan’da, Hocalı kasabasında kafa derisi yüzülerek “Kaç dakikada ölecek?” diye saat tutulan çocuğun hikâyesine hangi yürek dayanırdı ki? İsa Parlak’ın kaleme aldığı Mora İsyanı anlaşılmadan bugün Ege’den kafa kaldıran Yunanistan’ın Batı Trakya’daki karın ağrısını, Dr. Sadık Ahmed’in mirasını anlamak mümkün mü? Kitabın 23 sayfalık kısmını oluşturan Üçler Uğurlu’nun bölücü terör hakkındaki yazısında yer almasını oybirliği ile onayladığımız İstanbul’dan Eruh’a giderek orada şehid olan profesyonel gitarist Ümit kardeşimizin öyküsündeki kendi yazdığı şiiri kayda geçirmesek unutulup gitmeyecek miydi? Neşe, Aybüke, Necmettin ve Buminhan başta olmak üzere hunharca şehid edilmiş öğretmenlerimiz, hikâyesini yazamadığımız daha nice insan öyküsünü tarihe emanet etmiş nice imamlarımızı, ebelerimizi, hemşirelerimizi kim anar, kim hatırlar; çok değil 20-30 yıl sonra? Ya ‘tabuta sığmayan arslan parçası’ askerlerimiz, polislerimiz!?..

ACILARIN PSİKANALİZİ

Kitaba büyük emek vererek editörlüğünü üstlenen Prof. Dr. Filiz Yavuz’un önerisi ile ‘Acıların Psikolojisi’ hakkında bir yazı talep ettiğimiz Psikiatrist Prof. Dr. Ali Çayköylü’nün “Türkler Tarihi Acılarını Yeni Nesillere Aktarma Konusunda Kararsız mı?” başlıklı yazısını tekil acı anlatılarının arkasından, kitabın en sonunda yayınlamamız eserin değerini arttırdı. “Türk toplumunun genellikle derinliğine inceleme yapmadan, duygusal ve yüzeysel kararlar verdiği” kanaatini aktaran Çayköylü şunları vurguladı:” Her millette olabileceği gibi Türkler’in de duygusal kararlar verdiği, düşmanına bile, merhamet ve şefkat ile davrandığı zamanlar olmuştur. Bu diğer milletlere göre belki biraz daha fazladır. Ama bu kıyaslama, sömürgeci, barbar ve çapul kültürü ve anlayışı ile insanlara zulmederek varoluşunu sürdüren milletlerle kıyaslanabileceği manasına gelmez. Evet, ezilsek de vahşete meylimiz dünya tarihinde var olan neredeyse tüm milletlerden daha az olmuştur.” Ünlü psikiatr Carl Gustave Jung’un ‘kolektif bilinçdışı tanımını hatırlatan Çayköylü’nün: “Birey toplumun kendisi değilse bile, bireyin tek tek özellikleri birleşerek kolektif hafızası, son tahlilde toplum hafızasını belirleyecektir. Konumuz kolektif bilinçdışı olmasa bile kültürümüze etki eden ve belki de zihinlerimizin istilasına sebep ve/veya sonucu olan iyi ya da kötü yönleriyle bir kolektif bilinçdışı kavramıyla açıklanabilir.” değerlendirmesi önemlidir.

“Acaba Türkler, daha mı affedici de tarihi acılarını intikam duyguları ile yaşatmayı uygun görmüyorlar?” sorusunu kendisi yanıtlarken “İntikam ile unutkanlık ya da unutma çoğu kez yan yana duramaz. Türk toplumlarının kültüründe intikamcılık ne kadar vardır? Toplumsal açıdan Türkler’in çok fazla intikam duyguları ile yaşamadığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı destekleyen argümanlardan birisi dilimizde intikam ile ilgili bir deyim ya da atasözünün olmayışı ya da az oluşu ile açıklanmaya çalışılır.” tesbitini nakletti. Çayköylü’nün çok değerli verilerle dolu yazısındaki şu sözlerle yazısından alıntılarımı noktalamak isterim: “Rövanşizm (intikamcılık) düşüncesi cezalandırıcı adalet üzerine inşa edilmiştir. Tarihteki milli acılarımız, zaferlerimize göre daha az dile getirilir, daha az yazılır, daha az hatırlatılır. Bu, bazen milli benliğimizi tehdit edeceğinden bastırılır yahut devlet politikası-strateji olarak efsanevi devlet ve millet söylemine zarar vereceği ve toplumsal özgüveni zedeleyeceği düşünülerek gündeme daha az alınır. Nedeni ne olursa olsun millet olarak bir özelliğimizin de (başka milletlerde olması da pek muhtemel) acı hatıraları olması gerekenden hızlı ve fazla unutmamız olduğunu iddia edenler vardır. Ancak hafızayı beşer gereğinden fazla dumura uğrarsa ibret kelimesinin toplumsal etki ve yararı ortaya çıkamaz.” (Konu ile ilgili okurlar Ali Çayköylü’nün akademik referanslarla beslediği yazısını kitabımızdan okuyabilir.)

ELEŞTİRİLER VE EKLER

Kitabımızda yer alması gereken konular tartışılırken bir arkadaşımız Türk sosyolojisinde travmatik bir tesiri olan ‘Kerbela Acıları’nı da ele almamızı önerdi. Ancak kitabın içeriğini 13-14 yüzyıl geriye taşıdığımızda altından kalkılamayacak bir yük omuzlarımıza binecekti. Ya Gazze; kameralar önünde son nefesini veren bir deri bir kemik kalmış bebeler, göz çukurları derinlere çökmüş yaşlılar; Medine müdafaası ve Fahreddin Paşa, Yemen ağıtları, Filistin cephesinde esir düşüp basit infeksiyonlarla gözlerinden olan binlerce Mehmedcik… Yine güncelliğini koruyan Suriye Türkmenlerinin sıcaklığını koruyan durumu, Doğu Türkistan’daki Uygur kardeşlerimizin -özellikle son 10 yılda dayanılmaz hale gelen- baskılarla dinî/millî kimliklerinin tehdit edilmesi; Afganistan’da millî varlıkları bir türlü hazmedilemeyen Güney Türkistanlı soydaşlarımız; Aral gölünün vahşi tarım uygulamaları ile yok olma noktasına gelirken oluşturduğu ekolojik felâket ve bu felâketin insan sağlığına yansımaları, Sovyetler Birliği dağılırken, 1990’lardaki ekonomik kriz yıllarında ortaya çıkan hercümerç içerisinde ortaya çıkan sosyokültürel afetler kitabımızın ikinci cildinin yazımını zorunlu hale getiren konulardan sadece bir kaçıdır. Yine asırlık Türk yurdu Kerkük üzerinde döndürülmeye devam edilen dolaplar, ülkemizde bölücü terörün yol açtığı acıların ülkemiz sosyolojisindeki yıkıcı/kıyıcı etkisi de başlı başına birer kitap dolduracak ayrıntılar ve acılı sayfalar içermektedir.

SONUÇ

Büyük bir emek ürünü olan Türklerin Acıları kitabımız 423 sayfalık içeriği ile raflarda yerini aldı. Özellikle millî konulardaki duyarlılığını yitirdiğinden söz edilen gençliğimizin hayatın bu acılı sayfalarından gerekli dersleri çıkartabilmeleri için bu eserle tanışmaları/tanıştırılmaları gerekiyor. Kitap ile ilgili tanıtım söyleşilerinde tekrarladığım bir cümle ile yazımı noktalamak isterim: Tarihimizdeki acıların analizini gereğince yapalım, alınması gereken dersleri iyi öğrenelim ki, gelecek nesillerimiz daha büyük acıları yaşamasın

7 Kasım 2025 Cuma

Çin’in davetiyle Sincan Uygur Özerk Bölgesi ziyareti: Başkent Urumçi’de gördüklerimiz, bize anlatılanlar ve perde arkasındakiler... Batu Bozkürk/7.11.2025

Çin’in Ankara Büyükelçiliğinin daveti ve organizasyonuyla bir grup gazeteciyle birlikte Çin’e gittik. Ziyaretin ilk durağı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi oldu. Uygurlara yönelik hak ihlalleri raporlarıyla gündeme gelen bölgede 3 gün geçirdik. Burada yaşananları hem Çin perspektifiyle dinledik hem de gözlemlerimizle, tartışmalı noktaları gündeme getirdik.

Çin’in Ankara Büyükelçiliği basın biriminden ‘Eren’ ismini kullanan Yuzhe Hu, Anka Haber Ajansı, CNN Türk, Ekonomi, Milliyet, Sabah ve Sözcü muhabirleriyle birlikte 26 Ekim’de Çin’e gittik. İlk durağımız, Türk kamuoyunda daha çok ‘Doğu Türkistan’ olarak anılan, başta Birleşmiş Milletler (BM) 2022 raporu olmak üzere Uygur halkına yönelik hak ihlalleriyle gündeme gelen Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin (SUÖB) başkenti Urumçi oldu.

“70” SAYILARI BİZİ KARŞILADI

6 saatlik İstanbul-Urumçi uçuşu sonrası havalimanına indiğimizde, bölgenin Çin’e katılmasının 70. yılı anısına açılan sergiyle karşılaştık. Sergideki panoda Çince, “Çin tarzı moderleşme sürecinde daha güzel bir Sincan inşa etmek için yoldaş Şi Cinping’in öncülüğünde Parti Merkez Komitesi etrafında daha sıkı birleşmemiz gerekiyor” cümlesi yer alıyordu.

Yaklaşık 4 milyon nüfuslu Urumçi’de geçirdiğimiz 3 gün boyunca benzeri cümleleri ve “70” sayısını sokaklarda, otoyollarda, doğal tabiat parklarında ve hatta tatlıların üzerinde gördük.

(Önde: ‘Genel Sekreter Şi Cinping ve Parti Merkez Komitesi’nin nezaket ve ilgisini olağanüstü başarılarla ödeyeceğiz’. Arkada: (Sincan’daki etnik gruplara atıfla) ‘20 etnik grup nar taneleri kadar sıkı birleşmeli!’)

UYGURCA TABELALAR VE PAMUK MESELESİ

İlk gün, Uygur rehberimiz Nisa Gül Hanım ile birlikte yaklaşık iki saat mesafedeki Tanrı Gölü’ne giderken otoyol tabelalarında Çince ile birlikte daha küçük puntolarla Arap alfabeli yazıları fark ettik. Bunların Uygurca olduğunu, Uygurların Arap alfabesi kullandığını öğrendik. Eren Bey Uygurcanın bölgede resmî dil olduğunu söyledi.

Yol boyunca pamuk toplayan işçileri de Eren Bey bize işaret etti. Sincan, yıllık 5,7 milyon tonluk pamuk üretimiyle, ülkenin en büyük pamuk üreticisi konumunda. Ancak ABD, 2021 yılında, ‘zorla çalıştırmayla üretildiği’ gerekçesiyle bu bölgeden pamuk ithalatını durdurmuş, Çinli yetkililer ise bu iddianın mesnetsiz olduğunu söylemişti. Eren Bey’e bu konuyu hatırlattığımızda, “Zorla çalıştırmanın olmadığını açıkça görebileceğimizi”, bu bölgede çalışan işçilerin Çin ortalamasının üzerinde, haftalık 300 dolar kazanabildiğini ifade etti.

KONTROL NOKTASINI PAS GEÇTİK

Çok iyi manzaralarla karşılaştığımız Tanrı Gölü’nün dönüşünde ise bir noktada, otoyolda bekleyen bir görevlinin yolu kesen trafik konilerini bizim için kaldırdığını gördük. Sağımıza baktığımızda İngilizce, ‘Ganquanpu Polis Kontrol Noktası’ yazısı ile karşılaştık. Urumçi’ye giren araçlar burada kontrol ediliyor, BM’nin 2022 raporuna göre bu ve benzeri kontrol noktalarında uzun kuyruklar oluşuyor, etnik kökene göre ayrımcılık yapılıyor, iris taramasının yanısıra, telefonlar dahi aranabiliyordu. Biz kontrole girmeden hızlıca geçtik.

İSLAM ENSTİTÜSÜ VE İŞLEVİ

İkinci gün ise 1987’de kurulan, 2017’de 100 bin metrekarelik görkemli yeni yerleşkesine taşınan Sincan İslam Enstitüsü’nü ziyaret ettik. Enstitü girişinde Çin bayrağı ile birlikte ‘etnik grupların bir aradalığını simgeleyen’ nar figürü yer alıyordu.

Enstitü Başkanı Muhterem Şerif, okulun bir üniversite gibi faaliyet gösterdiğini, iki, üç ve dört yıllık eğitimler verdiğini, eğitim dilinin Çince, Arapça ve Uygurca olduğunu söyledi. Bin öğrenci kapasiteli Enstitü’de bu yıl 400 öğrenciyi eğittiklerini bildiren Şerif, geçtiğimiz yıl 150 öğrenciyi mezun ettiklerini anlattı. Bu öğrencilerin Çin’deki camilerde imam olarak çalıştığını ya da diğer İslam enstitülerinde görevlendirildiğini ifade etti. “Kadınlar imam olamadığı için” okulda kız öğrenci olmadığını söyledi.

DERSLİKTE KİTAP VE FLAMA DETAYLARI

Ziyaretimizde sınıfların bulunduğu kata çıktık. 10’a yakın dolu sınıfı, kapıların üst kısmında bulunan cam aracılığıyla gördük. Bir sınıfa ise bizi davet ettiler. 21 erkek öğrenci, kafalarında takkeleri, önlerinde Arapça ve Çince olduğu anlaşılan Kur’an’la birlikte derstelerdi.

Gazeteci arkadaşlarımızla birlikte kitabın fotoğrafını çekip daha sonra çevirisiyle kontrol ettiğimizde, bunun Arapça ve Çince Kur’an değil, Kur’an’ın Çince tefsiri olduğunu fark ettik.

Sınıfın arka duvarında asılı, sarı kırmızı renklerle bezenmiş bir flama da vardı. Bunun ne olduğuna baktığımızda ise, okulun “Şiir Anavatanı Övüyor” yarışmasında kazandığı ödül anısına verilmiş bir flama olduğunu gördük. Kısa bir internet taramasıyla, söz konusu yarışmadaki şiirlerde ülkeye övgüler düzüldüğü görülebiliyordu.

‘AŞIRICILIĞA KARŞI EĞİTİM’

Okulun eğitim sorumlusu sınıf içerisinde yaptığı bilgilendirmede, üç ana ders verdiklerini, bunların din bilgisi, siyaset ve hukuk bilgileri ile sosyal ve kültürel bilgiler olduğunu söyledi. Siyaset ve hukuk bilgileri dersinde aşırıcılığa karşı eğitimler verdiklerini anlattı. Aşırıcılıkla ilgili Muhterem Şerif’e, “Öğrencilerin sakal bırakmasına izin veriliyor mu” sorusunu sorduğumuzda, dördüncü seferde, “Modern olmadığı için okullarda serbest değil ama dışarıda serbest” yanıtını aldık.

AŞIRICILIK MESELESİ

Bölgede terörizmle birlikte anılan ‘aşırıcılık’, en büyük küresel tartışma konularından bir tanesi. BM’nin 2022 raporunda, bu kavramın çok geniş ve ucu açık bir şekilde kullanılabildiği, ‘makbul’ olmayan Uygurların bu suçlamayla özellikle 2017’den sonra ‘yeniden eğitim kamplarına’ alındığı, işkencelere uğradığı ve hatta kaybedildiği yazıyordu. Çin ise ‘eğitim kamplarını’ kabul etmekle birlikte kötü muamele iddialarını reddediyor, söz konusu merkezlerin rehabilitasyon ve meslek öğretme işlevi gördüğünü söylüyordu. 2017’de Sincan’da yayımlanan Aşırılıkların Giderilmesine İlişkin Yönetmelik’te “Düzensiz sakal veya isim seçimi yoluyla dinsel fanatizmi yaymak, aşırılık içeren makaleleri bulundurmak, aile planlaması uygulamalarına müdahale etmek ve diğer aşırı söylem ve eylemler” aşırıcılık sayılıyor, yasaklanıyordu. Çin öte yandan, 2019’dan itibaren ‘eğitim kamplarını’ kapattıklarını duyurmuş, “Herkesin başarıyla mezun olduğunu” aktarmıştı. Ancak BM raporu ve bağımsız araştırmalar durumun böyle olmadığını, uydu görüntülerinden hareketle yeni ‘kampların’ inşa edildiğini savunuyordu. Ziyaretimizde bu konunun doğrudan muhatabı olabilecek, soru sorabileceğimiz bir eyalet ya da devlet yetkilisi ile bir araya getirilmedik.

ŞAŞAALI BİR CAMİ

Ardından sınıfların bulunduğu binanın yanında yer alan, yine yeni inşa edilen camiye gittik. Girişte ayakkabılarımızı çıkarıyor ya da galoş giyiyorduk. Şerif, buranın bin kişi kapasiteli olduğunu, öğrenciler dahil olmak üzere beş vakit namaz kılınabildiğini, aynı zamanda cuma namazının ve bayram namazlarının kılındığını ifade etti. Şerif, SUÖB’de kaç cami olduğu sorusuna, “Tam sayıyı bilmiyorum. Tadilatlar oluyor, sayı değişebiliyor” yanıtını verdi. “Sincan’da her camide namaz kılınamadığına yönelik iddialar var, bunlara ne diyorsunuz” sorusunu ise, “Vakti gelince herkes camiye gidebiliyor” şeklinde yanıtladı. Şerif, kadınların camilerde namaz kılıp kılamadığına yönelik soruya ise “Bizim geleneklerimize göre daha çok evde kılıyorlar. Camide hiç görmedim” yanıtını verdi.

ÇİN’DE ÖZEL MEDYA YOK - TELE1 DETAYI

Enstitü sonrası geleneksel tıp uygulamaları sunan bir ilaç şirketini ziyaret ettik. Ardından 8 televizyon kanalı ile 10 radyonun faaliyet gösterdiği Sincan Radyo ve Televizyon İstasyonu’na gittik. ‘Gazeteciliğin bir kamu hizmeti olduğu’ gerekçesiyle Çin’de bütün medya kuruluşları devlete bağlı. İstasyonun girişinde de Çince, “Partimizin Sincan'ı yeni dönemde yönetme stratejisini tam, doğru ve kapsamlı bir şekilde uygulayacağız ve birleşik, uyumlu, müreffeh, medeni, barışçıl ve ekolojik açıdan sağlıklı bir sosyalist modern Sincan inşa etmek için çaba göstereceğiz” yazıyordu.

Burada, Uygurca bir radyo da dahil olmak üzere farklı birimleri gezdik. O sırada, kayyum atanan TELE1’in logosunu bir duvarda, “Yabancı medyayla işbirliği” başlığı altında gördük. Kayyum meselesi ile ilgili yetkililere soru sormamıza ise nazikçe müsaade edilmedi.

ÜNİVERSİTE VE KAYBOLAN REKTÖRÜ

Radyo ve televizyon istasyonunun ardından ise Sincan Üniversitesi’ni ziyaret ettik. Burada bizi gezdiren yetkili, üniversitenin akademik başarılarını anlattı. Üniversite ile ilgili geçmiş dönemde yapılan haberleri taradığımızda ise, üniversitenin rektörü olan Uygur kökenli Taşpolat Tiyip’in 2017’de bir konferans için yurtdışına çıkmak isterken engellendiği ve ardından kaybolduğu yazıyordu. Arkadaşları onun Uygur kimliği nedeniyle, o yıl uygulamaya konan ‘baskı politikası’ sonucu kaybedildiğini öne sürüyor, idam cezasına çarptırıldığını ifade ediyordu. Çin hükümeti ise bunu reddederek Tiyip’in yolsuzluk konusunda sorgulandığını söylemişti. Tiyip, 2017’den beri ortaya çıkmadı.

RENKLİ VE ‘GÜVENLİ’ PAZAR TURU

Üniversite turu sonrası akşam saatlerinde, kentin en renkli noktası olan Büyük Pazar’a gittik. Birkaç sokaktan oluşan bu alanda büyük bir cami yer alıyordu. Adının “İkinci Köprü Camii” olduğu, ziyaret edilebildiği ve dışarıdan duyulabilecek şekilde ezan okunduğu bize söylendi. Ancak özellikle üçüncüsünü teyit etmek için vakit bulamadık. Pazar’da kültürel bir tur yaptık, farklı lezzetleri denedik.

Urumçi’den gazeteciler de bizimle birlikte bu tura katılıyor, peşimizden ayrılmıyor, görüntülerimizi çekiyordu. 25 dakikalık boş vaktimizde bir kahve içebilmek için Pazar alanından çıkmak istediğimizde bu gazeteciler bize, “Dışarı çıkmayın, orada kahve yok” dedi. Biz yine de çıktık ve güzel kahveciler gördük. Tekrar Pazar alanına girdiğimizde ise çıkmamızı istememelerinin muhtemel nedenini anladık. Pazar’a girişte X-Ray cihazlarının da olduğu bir güvenlik kontrolü yapılıyordu, bununla karşılaşmamızı istemediklerini düşündük. Biz alana ilk başta çıkış bölümünden, kontrolsüz bir şekilde sokulmuşuz, bunu fark ettik.

AŞIRICILIKLA MÜCADELE SERGİSİ

Urumçi’deki son gün, buradaki gezimizin en çarpıcı görüntüleri ile karşılaşacaktık. Sincan Aşırıcılıkla ve Terörizmle Mücadele Sergisi’ne gittik. Sergide özetle, Sincan’da çok farklı etnik grupların on yıllarca huzur içinde yaşadığı fakat 1990’dan itibaren cihatçı teröristlerin bölgeyi karıştırmak istediği ifade ediliyordu. Sivillere ve silahlı güçlere yönelik terör saldırıları anlatılıyordu. Bu saldırılarda kullanılan bıçaklar ve silahlarla birlikte, saldırıların rahatsız edici görüntüleri de sergileniyordu.

Terör olaylarının toplam bilançosunu, ölü ve yaralı sayısını sorduğumuzda ise bunun hesaplanmadığını bildirdiler. Serginin son bölümünde ise, özellikle 2017’den sonra hükümetin çabasıyla bu terör olaylarının bittiği, halkın huzur içinde yaşamaya başladığı, yatırımlarla kalkınmanın sağlandığı mesajı yer alıyordu. Bu noktada da resmi bir yetkili olmadığı için, konuyla ilgili ayrıntılı sorular soramadık. Urumçi’deki son durağımız ise, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin 70. Kuruluş Yıldönümü Sergisi oldu. Burayı daha hızlı geçtik, duvarlardaki metinlerde İngilizce yer almıyor, yalnızca Çince yazılar bulunuyordu. Burada yine Çin yönetiminin bölgeye yaptığı yatırımlardan bahsediliyordu. Serginin ardından Pekin’e doğru yola koyulduk. Bu bölüm yarınki gazetemizde olacak.

3 Kasım 2025 Pazartesi

Eğitimde paradigma değişimi: Prof. Dr. Yusuf Tekin + 03/11/2025

Eğitim sistemimizin son çeyrek yüzyıldaki dönüşümüne ilişkin olarak kaleme aldığımız bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde, AK Parti iktidarlarının 2002 sonrasında ortaya koyduğu istikrarlı ve güçlü yönetim perspektifi eşliğinde, eğitim alanının kurumsal açıdan nasıl yeniden organize edildiğini ve vesayetçi karakterinden arındırılarak demokratikleştirildiğini etraflıca analiz etmiştik. Bu yazıda ise parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçtiğimiz 2017 yılından başlayarak günümüze dek devam eden süreci irdeleyecek, eğitim sistemimizde yaşanan paradigmatik dönüşümünün nasıl Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli gibi bütüncül bir modele doğru evrildiğini izah etmeye çalışacağız.

2017-2025: EĞİTİMDE İNŞA DÖNEMİ

Öncelikle ve en genel ifadesiyle belirtmek gerekir ki Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin sağladığı yasal zemin ve kurumsal imkânlar sayesinde, eğitim alanını, evrensel ilke ve değerlerin yanı sıra yerli ve millî bir bakış açısıyla dönüştürme gücü ve kapasitesi önemli ölçüde artmıştır. Yeni yönetim sisteminin karakterize ettiği bu dönemin merkezinde, sistemin dağınık yapısını bir araya getiren, daimî reformlar yerine yapısal bir yeniden kuruluş teklif eden, her alanda adım adım kamu güvenini inşa eden stratejik bir akıl yatmaktadır.

Okul öncesinden üniversitelere dek uzanan bir bütünlük içerisinde, eğitim ortamlarının her yönüyle ve tüm aktörleriyle birlikte geliştirilmesine odaklanan bu stratejik akıl; okul merkezli iklimin oluşturulmasını, ölçmede güvenin sağlanmasını, dijital kamusal kapasitenin inşa edilmesini, öğretmenlik ekosisteminin kurulmasını ve mesleki eğitim vizyonunun hayata geçirilmesini içermektedir.

Hatta bu dönemin eğitim sistemimiz açısından kelimenin gerçek anlamıyla bir yeniden kuruluş evresi olduğu bile söylenebilir. Zira geçmişten tevarüs edilen sorunların ve yasakçı-vesayetçi zihniyetin tasfiyesine dönük mücadeleler ekseninde şekillenmiş olan 2017 öncesindeki AK Parti iktidarlarının kazanımlarına ek olarak, bu dönemde eğitim alanını geleceğin inşası bağlamında ve proaktif-özgürlükçü bir vizyonla yapılandırma imkânına kavuşulmuştur.

Okul merkezli bir iklim, ölçme ve değerlendirmede güvene dayalı bir standart, dijitalleşmeyle desteklenen bir kamu kapasitesi ve öğretmenlik mesleğini sistemin asli aktörü olarak konumlayan bir yapı aynı anda olgunlaştırılmıştır. Nitekim bu yapının küresel salgın ve asrın felaketi olarak nitelendirilen büyük deprem gibi ağır sınavlar esnasında sağladığı esneklik, eğitimi kesintisiz bir şekilde sürdürebilme becerimizi beslemiş, karar alma süreçlerinde meşruiyeti diri tutan toplumsal bir mutabakatı da güçlendirmiştir.

KURUMSALLAŞMA İRADESİ

2017 sonrasında atılan adımlarla dinamik ve rasyonel bir temel üzerine bina edilen bu yapının arka planında, küresel ve/veya ulusal düzeydeki gelişmelere koşut bir şekilde kendisini yenileyebilen güçlü bir kurumsallaşma iradesi bulunmaktadır. Nitekim eğitimin mekânsal vatanı olan okulun sistem içindeki merkezî ve asli rolünü tahkim edebilmek amacıyla yürütülen kurumsallaşma sürecinin tüm halkaları ölçülebilir, denetlenebilir ve kamuoyunca takip edilebilir bir standarda kavuşturulmuştur.

Ölçme-değerlendirme zinciri baştan sona tekrar kurgulanmış; soru üretiminden sınav güvenliğine, sonuç analizinden yönlendirmeye kadar tüm aşamalar adalet duygusunu güçlendiren bir mimari içinde yeniden tasarlanmıştır. Sınav güvenliğine ilişkin tedbirlerin yanı sıra sınavın amacı da değişmiştir. Yeni Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği ile ortak yazılılar, sınav haftası uygulamaları ve sınav analizleri, okulun pedagojik ritmine uygun bir çerçeveye yerleştirilmiştir. Türkçe ve yabancı dilde dört temel beceriyi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) birlikte ölçen uygulamalar yaygınlaştırılmıştır. Bu ve benzeri adımlar öğretmenin inisiyatifini artırmış, sınıfın özgül bağlamını ve öğrencinin bireysel farklılıklarını daha görünür kılmıştır. Böylece pedagojik dikkatin yeniden öğrencinin anlam kurma sürecine ve öğretmenin yöntem tercihlerine odaklandığı bir zemin oluşmuştur.

DİJİTAL EKOSİSTEM

2019’un sonundan itibaren dünyayı sarsan Covid-19 salgını, kurulan bu mimarinin sağlamlığını sınamıştır. Kapanmaların en yoğun günlerinde dahi eğitim hizmetini aksatmadan sürdürebilme çabası, dijital altyapıyı “acil durum çözümü” olmaktan çıkarıp rutin bir kamusal kapasiteye dönüştürmüştür. FATİH altyapısının güçlendirilmesi, EBA’nın içerik-canlı ders-platform bütünlüğü ve TRT EBA yayın akışları, öğretmenin sınıf içi kararlarını besleyen öğrenme-izleme panelleriyle birlikte çalışmıştır. Çevrim içi ve yerinde telafi programlarıyla bütünleşen rehberlik uygulamaları, sistemin dayanıklılığını belirgin biçimde artırmıştır. Böylece ölçeklenebilir bir dijital kamusallık oluşmuştur. İçerik için kalite güvencesi, erişimde eşitlik, kişisel verilerin korunması ve siber güvenlik standartları kurumsal işleyişin asli unsurları hâline gelmiştir. Sosyal, sportif ve sanatsal destek eğitimleri gibi tamamlayıcı mekanizmalar ise öğrenmenin sürekliliğini güçlendirmiştir. Oluşturulan bu dijital ekosistem ölçeklenebilirlik, süreklilik ve erişim eşitliği kriterlerini aynı anda karşılayan olgun bir kamu hizmeti düzeyine ulaşmıştır.

Küresel salgınla edinilen bu kurumsal öğrenme, 2023’teki büyük deprem sonrasında eğitimin yeniden ayağa kaldırılmasında belirleyici olmuştur. Esnek yerleştirme ve nakil işlemleri, taşıma çözümleri, geçici eğitim birimleri ve barınma olanaklarının hızla devreye alınması; telafi-uyum programları ve psikososyal destek merkezlerinin sahada örgütlenmesi; öğretmen görevlendirmelerinin ihtiyaca göre yeniden düzenlenmesi ve materyal/cihaz-bağlantı desteklerinin odaklı biçimde dağıtılması sayesinde öğrencinin okulla bağı kısa sürede yeniden tesis edilmiştir. Bölgeye dönük çevrim içi ve yüz yüze telafi uygulamaları eş zamanlı olarak yürütülmüştür. EBA canlı ders kapasitesi ve özel yayın kuşakları, fiziksel imkânların sınırlı kaldığı günlerde sürekliliği desteklemiştir. Bugün ölçülen kullanım ve erişim verileri, canlı ders eş zamanlı kapasitesi, içerik havuzu genişliği ve güvenlik katmanları bakımından sistemin deprem öncesi seviyelerin üzerine çıktığını göstermektedir. Söz konusu artış, yerel koşullara uyarlanabilen, kırılgan gruplara hızlı erişim sağlayan ve kararlarını veriyle kalibre eden bir yönetişim anlayışının somut çıktısıdır.

Bu nedenle dijital ekosistemin olgunluğu, eğitimi teknolojiye taşımaktan öte, kalite-erişim-güven-süreklilik dengesini eğitim kültürünün içine yerleştiren bir anlayışı ifade etmektedir. Okul merkezli iklim korunurken içerik üretimi pedagojik bir çerçevede sürdürülmüş, erişim imkânları genişlemiş, veri mahremiyeti ve siber güvenlik kamu güveninin doğal dayanaklarına dönüşmüştür. Bugün ortaya çıkan tablo, kullanım ve erişim göstergeleri bakımından afet öncesi seviyeleri aşan, kesintiye dirençli, adaleti gözeten ve toplumsal meşruiyeti besleyen bir kamu hizmetidir.

ÖĞRETMENİN ROLÜ

Tabii bu kamu hizmetinin sorunsuz ve sürdürülebilir bir şekilde sunulabilmesinin ön ve zorunlu koşulu, eğitimin ana aktörü olan öğretmenin sürece aktif ve asli bir unsur olarak katılımını temin edecek mekanizmalar üretmektir. Nitekim sonraki yazılarda ayrıntılarıyla açıklanacağı üzere, öğretmenlik mesleğinin güçlendirilmesi yönünde atılan adımlarla söz konusu mekanizmalar bir bir hayata geçirilmiştir. Kariyer basamakları, sürekli mesleki gelişim ve okul temelli öğrenme üçgeni etrafında oluşturulan politika seti, öğretmenin meslek içi hareket alanını belirgin biçimde genişletmiştir. Çevrim içi platformlar ile yerinde programların birlikte kullanıldığı sistem; ölçme okuryazarlığından farklılaştırılmış öğretime, sınıf yönetiminden dijital araçların pedagojik kullanımına uzanan pratik bir yetkinlik seti üretmiştir. Öğretmenin gelişimi, öğrencinin başarısıyla eş zamanlı bir değişken olarak konumlanmıştır. Sınıf içi rehberlik yeniden görünür olmuş ve kurumsal güvenin en sağlam dayanaklarından biri hâline gelmiştir.

MESLEKİ EĞİTİM

Eğitim sistemimizdeki dönüşümün stratejik önceliklerinden biri de meslekî eğitim alanı olmuştur. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen mücadeleler neticesinde antidemokratik uygulamaların tasfiyesi sağlanmış, katsayı sorunu ortadan kaldırılmış ve meslek liselerinin önü açılmıştır. Yönelim kanalları genişletilerek okulun itibarı ve ortaöğretimden yükseköğretime geçiş imkânları güçlendirilmiştir. Okul ile üretim hayatı arasında kurulan düzenli iş birlikleri, yerel ihtiyaç analizlerine dayalı program esnekliği, güvenli ve denetlenebilir işletmede beceri eğitimi uygulamaları ve istihdama geçişi kolaylaştıran yönlendirme mekanizmaları bu değeri kalıcılaştırmıştır. Program tasarımı ve sertifikasyon süreçlerinden işletme-okul iş birliklerine, bölgesel kalkınma boyutundan yaşam boyu öğrenmeye kadar uzanan yönleriyle münhasıran ele alınmayı ve ayrıntılı bir şekilde analiz edilmeyi hak eden bu başlığa ilişkin detaylara ilerleyen yazılarda değinilecektir.

MAARİF MODELİNE DOĞRU

Eğitim alanında bugün itibarıyla ulaştığımız düzey, teknik iyileştirmelerin toplamıyla sınırlayamayacağımız denli güçlü bir nitelik sıçramasına karşılık gelmektedir. Kuşkusuz ki süreçlerin rasyonelleşmesi, ölçme araçlarının gelişmesi ve dijital kapasitenin artması önemli kazanımlar sağlamıştır. Ancak asıl dönüşüm, eğitimi yeniden tanımlayan bir kamu sorumluluğu fikrinin hayat bulmasında, güvenilir yapılar ve adil mekanizmalar aracılığıyla toplumsallaşmasında yatmaktadır.

Nitekim Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli (TYMM), bu fikrin vücut bulmuş hâli olarak temayüz etmiştir. TYMM, eğitimi sadece bireysel başarı ve performans çerçevesinde değil; toplumsal adaletin, müşterek sorumlulukların ve ortak iyiye yönelmiş bir ahlakın taşıyıcısı olarak yeniden konumlandırmayı esas alan bir anlayışı temsil etmektedir. Bir sonraki yazıda, bu anlayışın müfredat tasarımına nasıl yansıdığı, hangi pedagojik, ahlaki ve epistemolojik ilkeler etrafında şekillendiği kapsamlı bir şekilde değerlendirilecektir.

Yeni Şafak’ın amacı gazetecilik olsaydı Faruk Bildirici /03.11.2025 05:00

Yeni Şafak, Kâmil Darbaz adlı iş insanının, milyonluk araziyi ortağının kendisinden habersiz sattığı gerekçesiyle 17 yıl önce açtığı davada Abdullah Yaman’ın taraflı davrandığını, görevini kötüye kullanarak davayı etkilediğini öne sürüyordu.

“Yeni Şafak Çetesi” başlıklı açıklamayla yanıt veren Yaman, “Beni karalamaya kalkışmasının yegâne nedeni haksız taleplerine geçit vermememdir” diye meydan okudu. Fakat Yeni Şafak, Yaman’ın yanıtına yer vermeden 26 Ekim ve 28 Ekim’de iki haber daha yayımladı.

Enteresandır, ne Adalet Bakanı ne de Yargıtay Başkanı’ndan bir açıklama geldi; tamamen suskun kaldılar. Beklenmedik şekilde Yeni Akit’in başyazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “muhafazakâr çizgideki bir yayın grubu” deyip Yeni Şafak’ın adını vermeden, “İşte ‘Hodri meydan’ diyebilen örnek bir yüksek hâkim” başlıklı yazısıyla Yaman’ı savundu.

Ancak Karahasanoğlu’nun çıkışı Yeni Şafak’ı durdurmaya yetmedi. 29 Ekim’de “Hakareti bırak, dosyaya bak”, 30 Ekim’de “Ortak mülk habersiz satılamaz” haberleriyle devam etti.

 Yaman da bir açıklama daha yaparak, Yeni Şafak’ı, “yarı resmi El Ahram” ve “dünyalık namına ne varsa hepsine kavuşmuş; ancak ahlak, etik, haysiyet, din gibi kavramları geçmişteki gecekondusunda unutmuş obez çete” olarak nitelendirdi. Yeni Şafak da Yaman’ı istifaya çağırdı.

Yeni Şafak’ın, “özel” olan, ama muhabir imzası taşımayan yedi haberi de hukukçuların elinden çıkmış gibi. Gazeteci yazmış olsa habercilik kurallarına uyulur, iki tarafın da görüşlerine yer verilirdi; sonra da Yaman’ın yanıt hakkına saygı gösterilirdi.

Halbuki burada açıkça tek yanlı, hakaret de içeren bir saldırı söz konusu. Yargıtay hâkimi, “FETÖCÜ” diye damgalanarak, kanıtsız iddialarla suçlanıyor; açıkça yargıya baskı yapılıyor.

Üstelik Yeni Şafak’ın bu davaya müdahalesi yeni değil. 2017’de de bu davayla ilgili “Arazi gasbına terör soruşturması” haberi yayımlanmış. Kâmil Darbaz, o haberde de “Devlet içinde bu adamları koruyan FETÖ'cüler mi var hâlâ” diyerek, başka isimleri davayı etkilemekle suçlamış.

Aradan geçen yıllar içinde ne oldu da Yeni Şafak, bir iş insanının arazi davasını bu kadar sahiplendi de bu dava üzerinden yargıya baskıya kalkıştı? Ticari çıkarlar mı, yoksa Yargıtay’daki bu daireyle ilgili başka bir neden mi söz konusu? Bu soruların yanıtını bilmiyoruz.

Bildiğimiz, Yeni Şafak’ın, daha önce sahibi Albayrak Grubu lehine yayınlar yaptığı, gazeteciliği şirket çıkarlarına alet ettiği... Örneğin, Yeni Şafak, Albayrak - Öztaş ortaklığının TOKİ’ye karşı açtığı davadaki bilirkişiyi de “Bilirkişi mi, çete mi?” haberiyle hedef almıştı.

∗∗∗

TURHAN ÇÖMEZ VE GAZETECİNİN EMEĞİ

Sözcü’nün, “O casusun AKP’lilerle Londra fotoğrafı çıktı” haberinde “İYİ Partili Turhan Çömez, İmamoğlu’nun ‘casusluk’ iddiasıyla tutuklanmasına yol açan Hüseyin Gün’ün AKP’lilerle çektirdiği fotoğrafı paylaştı” yazıyordu.

Halbuki aynı gün, 30 Ekim’de Cumhuriyet’te çıkan haberde bu fotoğrafı, Halk TV’den Bahadır Özgür’ün ortaya çıkardığı belirtiliyordu. Doğrusu da buydu.

Bahadır Özgür, 28 Ekim’de saat 15.45’te halktv.com.tr’de yayımlanan “Casuslukla suçlanan isim anlattı: AKP’li bakanlarla Londra’da toplantı organize etmiş” başlıklı yazısında Londra’da 2010’da çekilen o fotoğrafa yer vermişti. Halk TV de haberi saat 16.04’te X’ten paylaşmıştı.

Turhan Çömez ise Londra’da toplantıya ilişkin haberi ve fotoğrafı sosyal medya hesabından iki saat kadar sonra paylaşmıştı. Ancak paylaşımında kaynak göstermemişti.

 Aslında Sözcü’nün, haberin ve fotoğrafın kaynağının Bahadır Özgür olduğunu fark etmesi gerekirdi. İki gün boyunca birçok haber sitesi, gazete ve TV’de kaynak verilerek kullanılmıştı.

Sözcü’nün tavrı özensizlik, ama Turhan Çömez’inki aleni intihal. Etik açıdan sorunlu bir davranış. Bahadır Özgür, tepki gösterip “Muhalif milletvekilleri de gazetecilerin emeğine çökmese iyi olur” demekte haklı. Gazeteci olarak tek isteği, hakkının teslim edilmesi…

∗∗∗

EUROFIGHTER HABERLERİNİN YANLIŞI

Türkiye’nin, İngiltere’den 20 yeni Eurofighter Typhoon uçağı satın alacağı açıklandı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile Cumhurbaşkanı Erdoğan, anlaşmayı da imzaladı.

Fakat Anadolu Ajansı’nın “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İngiltere Başbakanı Starmer, Eurofighter Typhoon savaş uçağı işbirliği anlaşmasını imzaladı” haberinde anlaşmanın Türkiye’ye maliyeti konusunda bilgi yoktu. Aynı şekilde aralarında BloombergHT, Habertürk, Haber7, Hürriyet, Milliyet, NTV, TRT Haber, TGRT Haber, Yeni Şafak’ın da bulunduğu iktidar medyasında anlaşmanın bedeli ve içeriği ile ilgili ayrıntılı bilgi verilmiyordu.

AA, Hürriyet, TRT Haber ve Milliyet’in de aralarında olduğu iktidar medyası, ancak bir gün sonra “Türkiye ile İngiltere arasındaki Eurofighter Typhoon anlaşması Avrupa basınında geniş yer buldu” haberlerinde Corriere della Sera, BBC ve Guardian ile Le Figaro’dan anlaşmanın maliyetinin 8 milyar sterlin (10.7 milyar dolar) olduğunu aktardılar.

Uçakların maliyetinin iktidar medyasında açıkça yazılabilmesi ve başlıklara çıkabilmesi için Milli Savunma Bakanlığı’nın dört gün sonra açıklama yapması gerekti. MSB de Avrupa medyasından farklı olarak, maliyeti 5.4 milyon sterlin olarak açıkladı.

Tabii bu farkın nedenini yazmadı savunma muhabirleri. Halbuki bir anlaşma haberinde tören konuşmalarının aktarılmasıyla yetinilmez; anlaşmanın içeriği, maliyeti gibi bilgiler de eklenir.

Nitekim Eurofighter haberlerinde uçakların maliyetini vermeyen gazetelerden biri olan Akşam, İspanya’ya 45 Hürjet satışı söz konusu olduğunda habere “3.1 milyar euroluk onay” başlığı attı. Maliyet önemli olmasa bu haberde başa çıkarılmazdı. Eksik haber yanlış haberdir.

 ∗∗∗

ŞANSÖLYE MERZ HABERLERİNDE AYRIŞMA

İktidar medyası ve muhalif medya, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ortak basın toplantısı haberlerinde de ayrıştı.

Akşam, Hürriyet, Sabah, Türkgün, Yeni Akit, Yeni Şafak gibi gazeteler Erdoğan’ın, İsrail’in Gazze’de uyguladığı vahşeti kastederek, Almanya’ya yönelttiği “Bunları Almanya olarak sizler görmüyor musunuz?” eleştirisini başlığa çıkardı.

Ancak bu gazeteler, Merz’in, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması nedeniyle Türkiye’ye yönelttiği eleştiriyi hiç vermezken Hürriyet, satır arasında geçiştirdi. Türkiye gazetesi ise farklı olarak Erdoğan’ın bu konudaki sözlerini öne çıkardı, ama o da Merz’in eleştirisini yayımlamadı.

Cumhuriyet, Sözcü, Karar gibi muhalif gazeteler de haberlerini Merz’in İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla ilgili soruyu yanıtlarken kullandığı “Türkiye'de hukuk devleti ve demokrasiyi henüz yeterince karşılamayan kararlar alındı” cümlesi üzerine kurdu. Cumhuriyet, Erdoğan’ın Gazze konusunda Almanya’ya yönelik çıkışmasına haberde yer vermezken, Sözcü ve Karar, Erdoğan’ın bu konudaki sözlerini de haberlerinde aktardılar.

Muhalif medyadan ayrışan Nefes ise iktidar medyasında olduğu gibi Gazze’yi başa çıkardı ve İmamoğlu konusunu aktarmadı. BirGün de Merz’in eleştirisini hiç görmedi; Erdoğan’ın İmamoğlu sorusuna yanıtını aktardı, ama Gazze’ye ilişkin eleştirisine haberde yer vermedi.

İktidar medyasının Merz’in, muhalif medyanın da Erdoğan’ın eleştirisini aktarmaması büyük yanlış. Haberlerde neyin başlığa çıkarılacağı editöryal tercihtir ama her iki liderin sözlerinin ana unsurlarının eksiksiz verilmesi gerekirdi. Haberde nesnellik tam da budur. Olan biteni tam ve doğru vermek. Başlık tarafınızı yansıtabilir, ama haber nesnel olmak zorundadır.

∗∗∗

ULUSAL DİJİTAL HAFIZA MERKEZİ

Tele1’e yargısız cezalandırmayla kayyum atanmasının ardından YouTube hesabındaki videoların aniden silinmesi, sonra da hesabın tümüyle kapatılması biz gazetecileri endişelendirdi.

Ancak daha sonra YouTube hesabını TMSF’nin atadığı kayyumun değil, kayyumun müdahalesine karşı koruma amacıyla Tele 1 ekibinin geçici olarak kapattığı anlaşıldı. Farklı şirkette olduğu için kayyumun etki alanı dışında kalan YouTube hesabı daha sonra açıldı.

Fakat bu olup bitenler, onca emekle, çabayla üretilen haberler, yazılar, fotoğraflar, videoların bir anda yok olabileceğini anımsattı. Çünkü daha önce de gördük; kapanan, kapatılan, patron değiştiren ya da kayyum atanan medya kuruluşlarının dijital arşivleri silinip, ortak hafızamız yok edilebiliyor. CNN Türk, Flash Haber, TV8 ve Radikal’de böyle oldu.

Dijital arşivleri, hiç kimsenin insafına bırakmamak için yeni yöntemler geliştirmemiz zorunlu. 12 meslek örgütünün oluşturduğu “Medya Dayanışma Grubu”nun geçen yıl Ankara’da düzenlediği çalıştay sonrasında yayımlanan “Gazetecilik Hak ve Özgürlükler Deklarasyonu”nda dijital ortamdaki tüm gazetecilik ürünlerinin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak üzere ‘Ulusal Dijital Hafıza Merkezi” kurulması öneriliyordu. Ayrıca yasaklanan ya da erişimi engellenen gazetecilik ürünlerinin de özel bir bölümde saklanması ve sadece araş¬tırmacılar, hukukçular ve gazetecilerin yararlanmasına açık olması isteniyordu.

Hakikaten de basılı gazete ve dergilerin Milli Kütüphane’de saklanması gibi dijital verileri koruyacak bir merkez kurulması gerekli. Siyasi koşullar, teknoloji ve sahiplikteki değişimlere karşı ulusal dijital hafızayı ancak böyle koruyabiliriz.

 ∗∗∗

İLETİŞİM FAKÜLTELERİ YETMİYOR MU?

AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, “Geleceğin gazetecileri”ni yetiştirmeye karar vermiş. “Gazetecilik ve Yeni Medya Okulu”nda gençlere “temel gazetecilik, yeni medyada dijital habercilik, TV haberciliği, muhabirlik ve editörlük, haber spikerliği dersleri verilecekmiş.

Bu okulda gençlere Esra Toptaş (Habertürk), Fatih Selek (Türkiye), Türker Akıncı (Beyaz TV), Niyazi Dölek (TRT), Onur Barış (Belgeselci), Fulya Soybaş (Hürriyet) ders verecekmiş.

Muhalif medyada bu “okul” için belediyenin 2.4 milyon lira harcaması ve “makbul gazeteci” yetiştirileceği öne çıkarıldı. Ama ben de bir belediyenin neden gazeteci yetiştirme ihtiyacı duyduğunu merak ettim. Her şeyden önce gazeteci yetiştirme bir belediyecilik faaliyeti olamaz.

Sanırsınız var olan 69 iletişim fakültesini bitiren gençler, medyadaki boş kadroları doldurmaya yetmiyor da belediye sektörün imdadına yetişiyor! Öyle bir durum yok. Fakültelerden her yıl mezun olan binlerce genç, iş bulamıyor; deneyimli yüzlerce gazeteci işsiz.

Herkes kendi işine odaklansa ne iyi olacak…

∗∗∗

TEK CÜMLEYLE:

• İktidar medyası, Menzil tarikatında miras paylaşımı nedeniyle çıkan silahlı kavgada dört kişinin yaralanmasını ve tarikata ait bir hastanede yangın çıkmasını haber yapmadı.

• Tunceli’de, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında polisin, bozkurt işareti yapanlara tepki gösteren gençlere müdahalesini görüntüleyen gazeteci Hıdır Yıldız gözaltına alındı.

• Akşam, AKP’li Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin, Yeni Şafak da AKP’li Ümraniye Belediyesi’nin tam sayfa tanıtımını “Bu bir ilandır” uyarısı koymadan yayımladı.

• Solcu Gazete’nin “Kuzey Marmara Otoyolu'nda TIR’a arkadan çarpan sürücü feci şekilde can verdi” haberinde “feci şekilde” tanımlaması abartılı anlatımdı. (Nihat Pehlivan)

• CNN Türk’te, 29 Ekim resepsiyonuna katılanların isimleri sayılırken Turgut Özal Vakfı Başkanı Semih Narlı, Anavatan Partisi Genel Başkanı (İbrahim Çelebi) ile karıştırıldı.

• Kültür ve Turizm Bakanı M. Nuri Ersoy’un basın toplantısını, A Haber, Akit TV, Bengütürk, CNN Türk, Flash Haber, Habertürk, NTV, TRT Haber, TVNET, TV100, Ulusal TV, Ülke TV, 24 TV canlı yayımladı.