22 Eylül 2026 Salı

Aktif kurumsal yurttaşlık: Benim elimden ne gelir? Bekir Ağırdır/22 Eylül 2026

Naomi Klein ve Astra Taylor, Financial Times’ta yayımlanan “Rerun or sequel?” başlıklı yazılarında çağımızın siyasal ruh halini çarpıcı bir kavramla tarif ediyorlar: “End Times Fascism”/“kıyamet zamanı faşizmi”.

Klein ve Taylor’ın dikkat çektiği şey, yalnızca aşırı sağın tüm ülkelerde yükselişi değil. Daha derinde bir zihniyet değişimi olduğunu söylüyorlar. Milliyetçilerden köktendincilere, teknoloji dünyasının kimi milyarderlerinden yeni tür otoriter hareketlere kadar birbirinden çok farklı aktörleri birbirine yaklaştıran ortak bir duygu görüyorlar. Herkes için daha iyi bir gelecek kurabileceğimize dair inancın kaybı.

Yazarlara göre, dünya iklim kriziyle, savaşlarla, teknolojik altüst oluşlarla, eşitsizlikle, göçlerle, demokratik kurumların aşınmasıyla karşı karşıyaysa ve bunları artık gerçekten çözemeyeceğimizi düşünüyorsak, geriye başka bir soru kalıyor: Kim kurtulacak?

“Bunker” metaforu tam burada devreye giriyor ama önce tanımlamamız lazım. “Bunker siyaseti” ya da sığınak siyaseti, en yalın haliyle, toplumu sürekli bir dış tehdit, işgal ya da felaket ihtimali altında olduğuna inandırarak korku ve kuşatılmışlık duygusu etrafında konsolide etme siyaseti. Kavramın simgesel kökeni, Soğuk Savaş yıllarında ülkesini dış dünyadan yalıtan Enver Hoca’nın Arnavutluk’un dört bir yanına yüz binlerce beton sığınak yaptırmasına dayanır. Bunker zamanla yalnızca fiziksel bir sığınağı değil, dünyayı “biz ve onlar” diye bölen, dışarıyı sürekli tehdit olarak gösteren, güvenlik ve beka kaygısını canlı tutarak toplumu içe kapatan bir siyasal zihniyeti anlatan metafora dönüştü.

Klein ve Taylor ise Financial Times’ta yayımlanan son yazılarında sığınak metaforunu farklı ve belki daha ürkütücü bir yere taşıyor. Onların sözünü ettiği sığınağı devlet toplum için inşa etmiyor; giderek insanlar, şirketler ve özellikle güçlü elitler kendileri için inşa ediyor.

Birkaç ay önce Oksijen’de de yer alan bir habere göre Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Hawaii’de 100 milyon dolar değerindeki devasa bir malikane ve yer altı sığınağı inşa ettiriyor. LinkedIn’in kurucu ortağı Reid Hoffman, daha önce buna “kıyamet sigortası” adını vererek, “süper zenginlerin yaklaşık yarısının” böyle planları olduğunu, özellikle Yeni Zelanda’nın bu tür yatırımlar için popüler hale geldiğini söylemiş.

Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Teknoloji milyarderleri gerçekten savaş, iklim felaketi ya da daha büyük bir küresel yıkıma mı hazırlanıyor?

Tehdit algısı da bütünüyle hayali değil. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik, göç ve demokratik kurumların aşınması gibi gerçek risklerle karşı karşıyayız. Fakat Klein ve Taylor’a göre kritik kırılma, bu sorunların varlığı değil, bunların herkes için çözülebileceğine dair inancın kaybolması.

Ortak bir geleceği kurtarmaktan umut kesildiğinde soru değişiyor. “Bu sorunları nasıl çözeriz?” yerine “Ben bu sorunlardan nasıl kurtulurum?” sorusu geliyor. “Sığınak” böylece korkuyla toplumu içeride tutmanın değil, ortak kaderden çıkabileceğine inanmanın metaforuna dönüşüyor.

Çok zenginler için bu bazen gerçek bir sığınak olabilir; uzak bir ada, korunaklı bir arazi, özel güvenlik, hatta Mars’a gitme hayali... Ülkeler için sığınak, sınırların tahkim edilmesi ve dışarıdakilerin içeri alınmaması olabilir. Birey içinse güvenli bir site, iyi bir özel okul, özel sağlık sigortası, başka bir ülkenin pasaportu olabilir.

Bunların hepsinin altında aynı düşünce yatıyor. Dünyayı kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım. Yazıdaki tez Batı’nın elitleri için öne sürülüyor olsa da Türkiye için de geçerli görünüyor. Henüz sığınak inşasıyla karşılaşmamış olsak da Batı’dan gayrimenkul almak, sermayeyi ve çocukları Batı’ya göndermek de bir tür sığınak siyaseti. Ülkeyi kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım arayışı.

Klein ve Taylor makalelerinde buna faşizm diyorlar. Ben meselenin daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız dönüşüm için toplumların faşist bir ideolojiye ikna olması gerekmiyor. Çok daha sıradan, sessiz ve bu nedenle belki de daha güçlü bireylerin kendi içinden gelişen bir tür ikna mekanizması işliyor olabilir: “Benim elimden ne gelir?”

Seyirci yurttaştan aktif yurttaşa

Bugünün sıradan insanını düşünelim. İklim değişikliğini görüyor. Savaşları görüyor. Ekonomik eşitsizliği görüyor. Yapay zekânın çalışma hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyor. Demokrasinin sorunlarını, dezenformasyonu, göçü, çevre felaketlerini izliyor.

Sonra kendi bireysel dünyasına dönüyor, yaşlılığında ya da emekliliğinde nasıl yaşayacağını öngöremiyor. Çocuklarının kendisinden daha iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağından emin değil. Torununun, çocuğunun sokakta güvende olup olamayacağından kuşkulu.

Haberlerde suç örgütlerinin çoğalmasını ve güçlenmesini, çocuk kiralık katilleri, sokaklardaki şiddeti dinliyor, yaygınlaşan uyuşturucu haberlerini izliyor. Giderek bütün bunların ölçeği karşısında kendisini son derece küçük hissediyor.

İklimi ben mi düzelteceğim? Ukrayna’daki savaşı ben mi durduracağım? Yapay zekâyı ben mi düzenleyeceğim? Ekonomik sistemi ben mi değiştireceğim? Sokaklardaki suç çeteleriyle ben mi mücadele edeceğim?

Karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu bir hayatın ürettiği küresel ve yerel sorunlara karşı, “benim elimden ne gelir?”

Sonunda makul görünen bir iş bölümüne razı oluyor bireyler. Ben kendi hayatımı idare edeyim, büyük meseleleri devletler, hükümetler, şirketler, uzmanlar, üniversiteler, uluslararası kuruluşlar çözsün.

Bu bir hayatta kalma stratejisi haline geliyor. İnsanlar giderek yurttaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşüyor.

Oyunu kullanıyor, vergisini veriyor, becerebildiğince yasalara uyuyor. Sonra tribüne çekilip sahadaki oyuncuların dünyayı nasıl yöneteceğini izliyor.

İşler iyi giderse ne âlâ. Kötü giderse de kızıyor, söyleniyor, sosyal medyada itiraz ediyor, seçimde bazen iktidarı değiştiriyor. Fakat kendisini müşterek geleceğin üreticilerinden biri olarak görmüyor.

Benim bir süredir “aktif yurttaşlık” derken itiraz ettiğim şey tam da bu. Demokrasi, dört ya da beş yılda bir oy kullanan milyonlarca seyirciden ibaret olamaz. Yurttaşlık yalnızca hak sahibi olmak değil, birlikte yaşadığımız dünyanın oluşumuna dahil ve müdahil olmak demek.

Fakat şimdi görüyoruz ki meseleyi yalnızca yurttaştan başlayarak kurmak da yeterli değil. Çünkü herkesin elindeki güç aynı değil.

Elinden daha çok gelenin sorumluluğu da daha çoktur

Sıradan bir vatandaşın “Ben iklim krizini nasıl çözeceğim?” demesiyle, milyarlarca liralık bir şirketi yöneten kişinin aynı şeyi söylemesi arasında fark var.

Çünkü 21. yüzyıl toplumlarında güç yalnızca devlette değil. Bilgi, sermaye, teknoloji, insan kaynağı ve örgütlenme kapasitesi toplumun farklı kurumlarına dağılmış durumda. Bir banka milyarlarca liralık kredinin hangi sektörlere akacağını belirliyor. Teknoloji şirketleri milyonlarca insanın nasıl haber aldığını, ne gördüğünü etkiliyor. Üniversiteler toplumun gençlerini eğitiyor, bilimsel kapasitesini taşıyor.

Öyleyse basit bir ilke önerebiliriz. Elinizdeki güç ve kapasite arttıkça, ortak geleceğe karşı sorumluluğunuz da artar. Sıradan insanın “Benim elimden ne gelir?” sorusunun cevabı da burada gizli aslında. Herkesten aynı şey beklenemez elbette ama elinden daha çok gelebilme potansiyeli ve kapasitesi olanın sorumluluğu da daha çoktur.

Ben buna “aktif kurumsal yurttaşlık” diyorum.

Şirketlerin toplumdaki rolüne ilişkin beklenti zaten uzun zamandır değişiyor. Bir zamanlar “iyi şirket” yasaya uyan, vergisini ödeyen, yatırım ve istihdam yaratan şirketti. Önce “hayırseverlik”, daha sonra “kurumsal sosyal sorumluluk” geldi. Bugünün krizler yumağının içine takılı kalmış dünyanın ve ülkenin riskleri ise bir adım daha ileri gitmeyi gerektiriyor. Şirketler de sermayeleri, teknolojileri, insan kaynakları, bilgileri ve örgütlenme kapasiteleriyle toplumun sorun çözme kapasitesinin bir parçası.

Aktif kurumsal yurttaşlık, hayırseverliğin ya da kurumsal sosyal sorumluluğun yeni adı değil. Toplumu şirketin dışında, yardım edilecek bir alan olarak değil, geleceğini birlikte kurduğu bir müşterek olarak görmek demek. “Yükümlülüklerimi yerine getirdim mi?” sorusuyla yetinmeyip “Sahip olduğum kapasiteyle ortak sorunların çözümüne nasıl katılabilirim?” diye sormak demek.

Bu nedenle bir banka için mesele yalnızca sosyal projelere kaynak ayırmak değil, kredilerinin nasıl bir ekonomi yarattığını düşünmek. Bir teknoloji şirketi için yalnızca çalışanlarının gönüllülük faaliyetleri değil, ürettiği teknolojinin toplumsal sonuçlarını da kendi meselesi saymak. Üniversite içinse yalnızca diploma dağıtmak değil, toplumun sorun çözme kapasitesini yükseltmek.

Bunker metaforuyla bağlantı da tam burada. Bunker zihniyeti güçlü kuruma, “Riskler büyüyor; kendi şirketini, sermayeni ve geleceğini koru” diyor. Aktif kurumsal yurttaşlık ise tersini söylüyor. Riskler büyüdükçe toplumdan geri çekilme, sahip olduğun kapasiteyle daha fazla toplumsallaş.

Çünkü şirketin geleceğiyle toplumun geleceğini uzun vadede birbirinden ayırmak mümkün değil. Eğitim sistemi çökerken insan kaynağınızı, toplumsal güven aşınırken piyasanızı, hukuk zayıflarken yatırım ortamınızı, iklim krizi derinleşirken tedarik zincirinizi sonsuza kadar özel bir sığınak içinde koruyamazsınız.

Mesele şirketlerin daha yardımsever olması değil, güç ve kapasitenin müşterek geleceğe karşı sorumluluk da doğurduğunu kabul etmek.

Aktif yurttaşlık bireye “seyirci değilsin” diyorsa, aktif kurumsal yurttaşlık da kurumlara aynı şeyi söylüyor: Siz de seyirci değilsiniz.

Belki de asıl hastalık bencillik değil

Yine de meseleyi yalnızca elitler ya da şirketler bencilleşti diye anlatmak istemiyorum. Burada “elit” derken yalnızca zenginleri kastetmiyorum. İş dünyasının, üniversitelerin, medyanın, teknolojinin, kültür dünyasının, bürokrasinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplumun yönetici ve karar verici kadrolarının tümünden söz ediyorum. Çünkü daha derinde ve daha sıradan bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Herkes kendi açısından son derece makul davranıyor. Ama bir soru ortada kalıyor: Bütünün yani hepimizin ortak geleceğinden kim sorumlu?

Belki çağımızın da ülkemizin de en büyük sorunlarından biri bu, sorumluluğun parçalanması. Herkes bir şeyden sorumlu ama kimse bütünden sorumlu değil.

İşte böyle bir ortamda toplumların mutlaka faşistleşmesi gerekmiyor. Sanki daha kolay bir şey oluyor, bireyler ve toplumlar edilgenleşebiliyor. Toplum “Birileri halleder” diye bekliyor, bu beklenti de devleti güçlendiriyor. Krizler büyüdükçe de “Birileri bizi korusun” talebi güçleniyor, bu talep popülist ve şoven siyasetlere enerji veriyor.

Böylece aktif yurttaşın yerini seyirci vatandaş, siyasetin yerini risk ve güvenlik yönetimi almaya başlıyor. Ve toplum farkında olmadan özgürlüğünün bir bölümünden “güvenlik ve istikrar” için vazgeçmeye razı oluyor.

Karmaşıklık ve belirsizlik büyüdükçe insanlar çözümün parçası olmaktan çok korunmayı talep etmeye başlıyor. Güvenlikçi ve otoriter siyasetin toplumsal zemini de burada oluşuyor. Otoriterliğin toplumsal rızası bazen büyük ideolojilerden değil, sorumluluklarımızdan vazgeçmekten doğabiliyor.

İyimserlik değil seyircilikten çıkıp müdahil olmak

Klein ve Taylor’ın çizdiği dünya karanlık. İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik ve demokrasinin aşınması karşısında iyimser olmak için de çok fazla nedenimiz olmayabilir. Ama ihtiyacımız olan şey zaten iyimserlik değil, seyircilikten çıkmak, sorumluluk almak, eylemlilik.

İyimserlik, geleceğin iyi olacağına inanmak. Müdahil olmak ise geleceğin henüz belirlenmediğini ve onun nasıl oluşacağında bizim de payımızın bulunduğunu kabul etmek.

“Her şey iyi olacak” demek değil, “Her şeyin nasıl olacağında benim de sorumluluğum var” diyebilmek. Vatandaş için aktif yurttaşlık budur. Kurum için aktif kurumsal yurttaşlık budur. Karar verici pozisyonda olanlar için sahip olduğu güç ve kapasite ölçüsünde müşterek geleceğin sorumluluğunu üstlenmek budur.

Devletin rolü ise bütün bu gayreti bastırmak ya da ikame etmek değil, örgütlemek ve mümkün kılmak olmalı.

Belki Klein ve Taylor’ın “end times fascism” dediği zihniyetin karşısına başka bir büyük ideoloji koymamıza da gerek yok. Daha basit görünen ama gerçekleştirilmesi çok daha zor bir şey gerekiyor. Sığınaklarımızdan çıkmak. Ve ortak geleceğin seyircisi değil, sorumlusu da olduğumuzu hatırlamak.

Çünkü sonunda hepimizin öğrenmek zorunda kalacağı hakikat aynı. Hiçbirimizin sığınağı yeterince derin değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.