Naomi Klein ve Astra Taylor, Financial Times’ta yayımlanan “Rerun or sequel?” başlıklı yazılarında çağımızın siyasal ruh halini çarpıcı bir kavramla tarif ediyorlar: “End Times Fascism”/“kıyamet zamanı faşizmi”.
Klein ve Taylor’ın dikkat çektiği şey,
yalnızca aşırı sağın tüm ülkelerde yükselişi değil. Daha derinde bir zihniyet
değişimi olduğunu söylüyorlar. Milliyetçilerden köktendincilere, teknoloji
dünyasının kimi milyarderlerinden yeni tür otoriter hareketlere kadar
birbirinden çok farklı aktörleri birbirine yaklaştıran ortak bir duygu
görüyorlar. Herkes için daha iyi bir gelecek kurabileceğimize dair inancın
kaybı.
Yazarlara göre, dünya iklim kriziyle,
savaşlarla, teknolojik altüst oluşlarla, eşitsizlikle, göçlerle, demokratik
kurumların aşınmasıyla karşı karşıyaysa ve bunları artık gerçekten
çözemeyeceğimizi düşünüyorsak, geriye başka bir soru kalıyor: Kim kurtulacak?
“Bunker” metaforu tam burada devreye
giriyor ama önce tanımlamamız lazım. “Bunker siyaseti” ya da sığınak siyaseti,
en yalın haliyle, toplumu sürekli bir dış tehdit, işgal ya da felaket ihtimali
altında olduğuna inandırarak korku ve kuşatılmışlık duygusu etrafında konsolide
etme siyaseti. Kavramın simgesel kökeni, Soğuk Savaş yıllarında ülkesini dış
dünyadan yalıtan Enver Hoca’nın Arnavutluk’un dört bir yanına yüz binlerce
beton sığınak yaptırmasına dayanır. Bunker zamanla yalnızca fiziksel bir
sığınağı değil, dünyayı “biz ve onlar” diye bölen, dışarıyı sürekli tehdit
olarak gösteren, güvenlik ve beka kaygısını canlı tutarak toplumu içe kapatan
bir siyasal zihniyeti anlatan metafora dönüştü.
Klein ve Taylor ise Financial Times’ta
yayımlanan son yazılarında sığınak metaforunu farklı ve belki daha ürkütücü bir
yere taşıyor. Onların sözünü ettiği sığınağı devlet toplum için inşa etmiyor;
giderek insanlar, şirketler ve özellikle güçlü elitler kendileri için inşa
ediyor.
Birkaç ay önce Oksijen’de de yer alan bir
habere göre Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Hawaii’de 100 milyon dolar değerindeki
devasa bir malikane ve yer altı sığınağı inşa ettiriyor. LinkedIn’in kurucu
ortağı Reid Hoffman, daha önce buna “kıyamet sigortası” adını vererek, “süper
zenginlerin yaklaşık yarısının” böyle planları olduğunu, özellikle Yeni
Zelanda’nın bu tür yatırımlar için popüler hale geldiğini söylemiş.
Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor:
Teknoloji milyarderleri gerçekten savaş, iklim felaketi ya da daha büyük bir
küresel yıkıma mı hazırlanıyor?
Tehdit algısı da bütünüyle hayali değil.
İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik, göç ve demokratik
kurumların aşınması gibi gerçek risklerle karşı karşıyayız. Fakat Klein ve
Taylor’a göre kritik kırılma, bu sorunların varlığı değil, bunların herkes için
çözülebileceğine dair inancın kaybolması.
Ortak bir geleceği kurtarmaktan umut
kesildiğinde soru değişiyor. “Bu sorunları nasıl çözeriz?” yerine “Ben bu
sorunlardan nasıl kurtulurum?” sorusu geliyor. “Sığınak” böylece korkuyla
toplumu içeride tutmanın değil, ortak kaderden çıkabileceğine inanmanın
metaforuna dönüşüyor.
Çok zenginler için bu bazen gerçek bir
sığınak olabilir; uzak bir ada, korunaklı bir arazi, özel güvenlik, hatta
Mars’a gitme hayali... Ülkeler için sığınak, sınırların tahkim edilmesi ve
dışarıdakilerin içeri alınmaması olabilir. Birey içinse güvenli bir site, iyi
bir özel okul, özel sağlık sigortası, başka bir ülkenin pasaportu olabilir.
Bunların hepsinin altında aynı düşünce
yatıyor. Dünyayı kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım. Yazıdaki tez
Batı’nın elitleri için öne sürülüyor olsa da Türkiye için de geçerli görünüyor.
Henüz sığınak inşasıyla karşılaşmamış olsak da Batı’dan gayrimenkul almak,
sermayeyi ve çocukları Batı’ya göndermek de bir tür sığınak siyaseti. Ülkeyi
kurtaramıyorsak bari kendimizi kurtaralım arayışı.
Klein ve Taylor makalelerinde buna faşizm
diyorlar. Ben meselenin daha geniş olduğunu düşünüyorum.
Çünkü yaşadığımız dönüşüm için toplumların
faşist bir ideolojiye ikna olması gerekmiyor. Çok daha sıradan, sessiz ve bu
nedenle belki de daha güçlü bireylerin kendi içinden gelişen bir tür ikna
mekanizması işliyor olabilir: “Benim elimden ne gelir?”
Seyirci yurttaştan aktif yurttaşa
Bugünün sıradan insanını düşünelim. İklim
değişikliğini görüyor. Savaşları görüyor. Ekonomik eşitsizliği görüyor. Yapay
zekânın çalışma hayatını nasıl değiştireceğini bilmiyor. Demokrasinin
sorunlarını, dezenformasyonu, göçü, çevre felaketlerini izliyor.
Sonra kendi bireysel dünyasına dönüyor,
yaşlılığında ya da emekliliğinde nasıl yaşayacağını öngöremiyor. Çocuklarının
kendisinden daha iyi bir hayat yaşayıp yaşamayacağından emin değil. Torununun,
çocuğunun sokakta güvende olup olamayacağından kuşkulu.
Haberlerde suç örgütlerinin çoğalmasını ve
güçlenmesini, çocuk kiralık katilleri, sokaklardaki şiddeti dinliyor,
yaygınlaşan uyuşturucu haberlerini izliyor. Giderek bütün bunların ölçeği
karşısında kendisini son derece küçük hissediyor.
İklimi ben mi düzelteceğim? Ukrayna’daki
savaşı ben mi durduracağım? Yapay zekâyı ben mi düzenleyeceğim? Ekonomik
sistemi ben mi değiştireceğim? Sokaklardaki suç çeteleriyle ben mi mücadele
edeceğim?
Karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu
bir hayatın ürettiği küresel ve yerel sorunlara karşı, “benim elimden ne
gelir?”
Sonunda makul görünen bir iş bölümüne razı
oluyor bireyler. Ben kendi hayatımı idare edeyim, büyük meseleleri devletler,
hükümetler, şirketler, uzmanlar, üniversiteler, uluslararası kuruluşlar çözsün.
Bu bir hayatta kalma stratejisi haline
geliyor. İnsanlar giderek yurttaş olmaktan çıkıp seyirciye dönüşüyor.
Oyunu kullanıyor, vergisini veriyor,
becerebildiğince yasalara uyuyor. Sonra tribüne çekilip sahadaki oyuncuların
dünyayı nasıl yöneteceğini izliyor.
İşler iyi giderse ne âlâ. Kötü giderse de
kızıyor, söyleniyor, sosyal medyada itiraz ediyor, seçimde bazen iktidarı
değiştiriyor. Fakat kendisini müşterek geleceğin üreticilerinden biri olarak
görmüyor.
Benim bir süredir “aktif yurttaşlık”
derken itiraz ettiğim şey tam da bu. Demokrasi, dört ya da beş yılda bir oy
kullanan milyonlarca seyirciden ibaret olamaz. Yurttaşlık yalnızca hak sahibi
olmak değil, birlikte yaşadığımız dünyanın oluşumuna dahil ve müdahil olmak
demek.
Fakat şimdi görüyoruz ki meseleyi yalnızca
yurttaştan başlayarak kurmak da yeterli değil. Çünkü herkesin elindeki güç aynı
değil.
Elinden daha çok gelenin sorumluluğu da
daha çoktur
Sıradan bir vatandaşın “Ben iklim krizini
nasıl çözeceğim?” demesiyle, milyarlarca liralık bir şirketi yöneten kişinin
aynı şeyi söylemesi arasında fark var.
Çünkü 21. yüzyıl toplumlarında güç
yalnızca devlette değil. Bilgi, sermaye, teknoloji, insan kaynağı ve örgütlenme
kapasitesi toplumun farklı kurumlarına dağılmış durumda. Bir banka milyarlarca
liralık kredinin hangi sektörlere akacağını belirliyor. Teknoloji şirketleri
milyonlarca insanın nasıl haber aldığını, ne gördüğünü etkiliyor. Üniversiteler
toplumun gençlerini eğitiyor, bilimsel kapasitesini taşıyor.
Öyleyse basit bir ilke önerebiliriz.
Elinizdeki güç ve kapasite arttıkça, ortak geleceğe karşı sorumluluğunuz da
artar. Sıradan insanın “Benim elimden ne gelir?” sorusunun cevabı da burada
gizli aslında. Herkesten aynı şey beklenemez elbette ama elinden daha çok
gelebilme potansiyeli ve kapasitesi olanın sorumluluğu da daha çoktur.
Ben buna “aktif kurumsal
yurttaşlık” diyorum.
Şirketlerin toplumdaki rolüne ilişkin
beklenti zaten uzun zamandır değişiyor. Bir zamanlar “iyi şirket” yasaya uyan,
vergisini ödeyen, yatırım ve istihdam yaratan şirketti. Önce “hayırseverlik”,
daha sonra “kurumsal sosyal sorumluluk” geldi. Bugünün krizler yumağının içine
takılı kalmış dünyanın ve ülkenin riskleri ise bir adım daha ileri gitmeyi
gerektiriyor. Şirketler de sermayeleri, teknolojileri, insan kaynakları,
bilgileri ve örgütlenme kapasiteleriyle toplumun sorun çözme kapasitesinin bir
parçası.
Aktif kurumsal yurttaşlık, hayırseverliğin
ya da kurumsal sosyal sorumluluğun yeni adı değil. Toplumu şirketin dışında,
yardım edilecek bir alan olarak değil, geleceğini birlikte kurduğu bir müşterek
olarak görmek demek. “Yükümlülüklerimi yerine getirdim mi?” sorusuyla
yetinmeyip “Sahip olduğum kapasiteyle ortak sorunların çözümüne nasıl
katılabilirim?” diye sormak demek.
Bu nedenle bir banka için mesele yalnızca
sosyal projelere kaynak ayırmak değil, kredilerinin nasıl bir ekonomi
yarattığını düşünmek. Bir teknoloji şirketi için yalnızca çalışanlarının
gönüllülük faaliyetleri değil, ürettiği teknolojinin toplumsal sonuçlarını da
kendi meselesi saymak. Üniversite içinse yalnızca diploma dağıtmak değil,
toplumun sorun çözme kapasitesini yükseltmek.
Bunker metaforuyla bağlantı da tam burada.
Bunker zihniyeti güçlü kuruma, “Riskler büyüyor; kendi şirketini, sermayeni ve
geleceğini koru” diyor. Aktif kurumsal yurttaşlık ise tersini söylüyor. Riskler
büyüdükçe toplumdan geri çekilme, sahip olduğun kapasiteyle daha fazla
toplumsallaş.
Çünkü şirketin geleceğiyle toplumun
geleceğini uzun vadede birbirinden ayırmak mümkün değil. Eğitim sistemi
çökerken insan kaynağınızı, toplumsal güven aşınırken piyasanızı, hukuk
zayıflarken yatırım ortamınızı, iklim krizi derinleşirken tedarik zincirinizi
sonsuza kadar özel bir sığınak içinde koruyamazsınız.
Mesele şirketlerin daha yardımsever olması
değil, güç ve kapasitenin müşterek geleceğe karşı sorumluluk da doğurduğunu
kabul etmek.
Aktif yurttaşlık bireye “seyirci değilsin”
diyorsa, aktif kurumsal yurttaşlık da kurumlara aynı şeyi söylüyor: Siz de
seyirci değilsiniz.
Belki de asıl hastalık bencillik
değil
Yine de meseleyi yalnızca elitler ya da
şirketler bencilleşti diye anlatmak istemiyorum. Burada “elit” derken yalnızca
zenginleri kastetmiyorum. İş dünyasının, üniversitelerin, medyanın,
teknolojinin, kültür dünyasının, bürokrasinin, meslek örgütlerinin,
sendikaların, sivil toplumun yönetici ve karar verici kadrolarının tümünden söz
ediyorum. Çünkü daha derinde ve daha sıradan bir sorun olduğunu düşünüyorum.
Herkes kendi açısından son derece makul
davranıyor. Ama bir soru ortada kalıyor: Bütünün yani hepimizin ortak
geleceğinden kim sorumlu?
Belki çağımızın da ülkemizin de en büyük
sorunlarından biri bu, sorumluluğun parçalanması. Herkes bir şeyden sorumlu ama
kimse bütünden sorumlu değil.
İşte böyle bir ortamda toplumların mutlaka
faşistleşmesi gerekmiyor. Sanki daha kolay bir şey oluyor, bireyler ve
toplumlar edilgenleşebiliyor. Toplum “Birileri halleder” diye bekliyor, bu
beklenti de devleti güçlendiriyor. Krizler büyüdükçe de “Birileri bizi korusun”
talebi güçleniyor, bu talep popülist ve şoven siyasetlere enerji veriyor.
Böylece aktif yurttaşın yerini seyirci
vatandaş, siyasetin yerini risk ve güvenlik yönetimi almaya başlıyor. Ve toplum
farkında olmadan özgürlüğünün bir bölümünden “güvenlik ve istikrar” için
vazgeçmeye razı oluyor.
Karmaşıklık ve belirsizlik büyüdükçe
insanlar çözümün parçası olmaktan çok korunmayı talep etmeye başlıyor.
Güvenlikçi ve otoriter siyasetin toplumsal zemini de burada oluşuyor.
Otoriterliğin toplumsal rızası bazen büyük ideolojilerden değil, sorumluluklarımızdan
vazgeçmekten doğabiliyor.
İyimserlik değil seyircilikten
çıkıp müdahil olmak
Klein ve Taylor’ın çizdiği dünya karanlık.
İklim krizi, savaşlar, teknolojik altüst oluş, eşitsizlik ve demokrasinin
aşınması karşısında iyimser olmak için de çok fazla nedenimiz olmayabilir. Ama
ihtiyacımız olan şey zaten iyimserlik değil, seyircilikten çıkmak, sorumluluk
almak, eylemlilik.
İyimserlik, geleceğin iyi olacağına
inanmak. Müdahil olmak ise geleceğin henüz belirlenmediğini ve onun nasıl
oluşacağında bizim de payımızın bulunduğunu kabul etmek.
“Her şey iyi olacak” demek değil, “Her
şeyin nasıl olacağında benim de sorumluluğum var” diyebilmek. Vatandaş için
aktif yurttaşlık budur. Kurum için aktif kurumsal yurttaşlık budur. Karar
verici pozisyonda olanlar için sahip olduğu güç ve kapasite ölçüsünde müşterek
geleceğin sorumluluğunu üstlenmek budur.
Devletin rolü ise bütün bu gayreti
bastırmak ya da ikame etmek değil, örgütlemek ve mümkün kılmak olmalı.
Belki Klein ve Taylor’ın “end times
fascism” dediği zihniyetin karşısına başka bir büyük ideoloji koymamıza da
gerek yok. Daha basit görünen ama gerçekleştirilmesi çok daha zor bir şey
gerekiyor. Sığınaklarımızdan çıkmak. Ve ortak geleceğin seyircisi değil,
sorumlusu da olduğumuzu hatırlamak.
Çünkü sonunda hepimizin öğrenmek zorunda
kalacağı hakikat aynı. Hiçbirimizin sığınağı yeterince derin değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.