Demokratik bir düzende siyasi partinin iktidara gelmesi ile devletin partiye dönüşmesi aynı şey değildir. Seçim kazanan parti, anayasal sınırlar içinde hükümeti kurar, kendi programını kamu politikasına dönüştürür ve bu politikaları devletin kurumları aracılığıyla uygular. Hükümet, devlet gücünü belirli bir süre için kullanmaya yetkili siyasal yürütmedir; parti ise toplum içindeki siyasal örgüttür ve devletle özdeş değildir. Sorun, parti programının hükümet programına dönüşmesinde değil, devletin personelinin, kaynaklarının ve kurumlarının parti örgütünün veya onunla bağlantılı daha dar sosyal ağların devamlılığına bağlanmasında başlar. Parti devleti dediğim yapı tam olarak bu sınırın aşınmasıdır: hükümet devlet gücünü kullanmakla yetinmez, bu gücü giderek partinin devletle özdeşleştirileceği ölçüde kendi siyasal devamlılığı için istismar eder. Fakat bunun tersi de mümkündür. Parti, iktidara geldikten sonra kendisini iktidara taşıyan toplumsal yönelimden ve ülküsel ilkelerden uzaklaşarak devletin öteden beri sorun üreten yerleşik ideolojik, bürokratik veya güvenlikçi reflekslerine eklemlenebilir. Böylece parti devleti dönüştürmek üzere iktidara gelmişken devlet partiyi dönüştürmeye başlar. Bu savrulmanın tabanda oluşturduğu yabancılaşmayı telafi etmek için ülküsel bağlılığın yerini mevki, makam, ihale ve kamu rantı alabilir. Emergia açısından bu, partiyi taşıyan toplumsal gravite alanındaki normatif çekimin zayıflaması ve siyasal aidiyetin anlam ve güven üzerinden değil çıkar dolaşımı üzerinden yeniden kurulmasıdır. Kısa vadede bu dağıtım bağlılığı korur gibi görünse de uzun vadede parti tabanını, devletin tarafsızlığına duyulan güveni ve toplumun ortak yön üretme kapasitesini aşındırır.
Kadrolaşmanın bütün biçimlerini aynı
kategori altında değerlendirmek doğru değildir. Siyasal karar mekanizmasının en
üst düzeylerinde belirli ölçüde siyasal uyum aranması demokratik
yönetilebilirlik bakımından anlaşılabilir. Fakat siyasal uyum burada bile
liyakatin alternatifi olamaz. Üst yönetici hem hükümetin meşru programını
uygulayabilecek güven ilişkisine hem de yönettiği alanın gerektirdiği bilgi,
tecrübe ve idari kapasiteye sahip olmalıdır. Hiyerarşide aşağıya doğru
inildikçe siyasal uyumun ağırlığı azalmalı, teknik ve mesleki görevlerde
ortadan kalkmalıdır. Bir hekimin, öğretmenin, mühendisin, hukukçunun veya
memurun hangi siyasi çevreye yakın olduğu görevin gerekleriyle ilgili değildir.
Anayasa’nın 70. maddesindeki “görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir
ayrım gözetilemez” ilkesi de kamu hizmetinin bu mantıkla kurulmasını emreder.
Partizan kadrolaşmanın ilk biçiminde
liyakat tamamen ortadan kalkmayabilir. Siyasi iktidar kendi sosyal tabanı
içerisinden gerçekten eğitimli ve yetenekli kişileri seçebilir. Fakat devlet bu
durumda insan kaynağı havuzunu ülkenin tamamından belirli bir siyasi çevreye
daraltmış olur. Liyakat rejiminde soru “bu işi en iyi kim yapabilir?” iken
partizan rejimde soru “bizim çevreden bu işi en iyi kim yapabilir?” biçimine
dönüşür. İkinci soruda liyakat hâlâ vardır; fakat siyasal aidiyet süzgecinden
geçirilmiş dar bir havuz içinde aranır. Böylece devlet toplumun tamamındaki
bilgi, yetenek ve tecrübe stokundan kendi iradesiyle vazgeçer. Evans ve
Rauch’un meritokratik işe alma ile devlet kapasitesi arasındaki ilişkiye dair
bulguları, liyakatin yalnızca bireysel adalet değil kurumsal kapasite meselesi
olduğunu da göstermektedir.
Bundan daha ağır bozulma, siyasi partinin
kendi sosyal tabanı içerisindeki kamu kadrolarının dağıtımını belirli
cemaatlere, tarikatlara, kliklere, hemşehrilik ağlarına veya kapalı dayanışma
çevrelerine fiilen bırakmasıdır. Burada kadrolaşma yalnızca partizan olmaktan
çıkar ve taşeronlaşır. Devlet ile kamu görevlisi arasındaki hukukî bağlılık
ilişkisinin yanına ikinci bir sosyal sadakat ilişkisi eklenir. Kamu görevlisi
hukuken devlet hiyerarşisi içinde bulunurken kariyerini veya yükselmesini
borçlu hissettiği gayriresmî yapıya karşı da bağlılık geliştirebilir. Sorun
cemaatin veya başka bir sosyal örgütün varlığı değildir. Demokratik toplumda
insanların dinî, kültürel, mesleki veya fikrî aidiyetler geliştirmesi tabiidir.
Sorun, bu aidiyetin kamu görevine giriş veya yükselmede imtiyaz haline gelmesi
ve sosyal örgütün devlet hiyerarşisinin yanında ikinci bir kariyer ve sadakat
merkezi oluşturmasıdır.
Kapalı bir cemaat veya klik kamuya
yalnızca niteliksiz insanlarını yerleştirmek zorunda değildir; yüksek eğitimli
ve teknik kapasitesi güçlü mensuplarını özellikle kritik kurumlara
yönlendirebilir. Bu durumda kişi mesleki bakımdan liyakatli olabilir fakat kamu
sadakati bakımından problemli hale gelebilir. Devletin ihtiyacı yalnızca
yetenekli insan değil, yeteneğini kamusal görevin hukukî amacı içinde kullanan
insandır. Teknik liyakat örgütsel sadakatle birleştiğinde kapalı ağın devlet
içerisindeki kapasitesi daha da güçlenebilir. Anayasa’nın 129. maddesinde kamu
görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadakatinin vurgulanması bu nedenle kamusal
otoritenin tekliğini koruyan kurucu bir ilkedir.
Bir örgüt belirli kurumlarda yeterli
yoğunluğa ulaştığında sorun artık patronajla sınırlı kalmaz. Makro düzeyde
hükümet ve devlet, mikro düzeyde birey vardır; bunların arasında örgütlü ara
güçler ortaya çıkar. Bunları mezo güçler olarak adlandırmak mümkündür. Bir
cemaat, klik, ekonomik çıkar ağı veya ideolojik çevre belirli kurumlarda
yeterli personel, uzmanlık, bilgi ve karşılıklı koruma kapasitesine ulaştığında
yalnızca mensuplarına iş sağlayan ağ olmaktan çıkar; kamu kararlarının
hazırlanmasını, uygulanmasını, geciktirilmesini veya etkisizleştirilmesini
sağlayabilecek fiilî bir iktidar alanına dönüşür. Burada kullandığım “mezo-veto
gücü” kavramı George Tsebelis’in teknik anlamdaki veto oyuncularından
farklıdır. Mezo-veto aktörünün hukuken karar durdurma yetkisi bulunmayabilir;
fakat bilgiyi filtreleme, uygulamayı geciktirme, uzmanlık tekeli kurma,
birbirini koruma ve karar merkezine seçilmiş bilgi taşıma kapasitesi sayesinde
makro siyasetin uygulanmasını etkileyebilir.
Bu yapıların siyasi parti açısından kısa
vadede faydalı, orta ve uzun vadede riskli olmasının nedeni budur. Bir iktidar,
kendisine mesafeli gördüğü eski bürokratik yapıları aşmak için kendi toplumsal
çevresinde hazır insan kaynağı bulunan örgütlerden yararlanabilir. Ancak siyasi
iktidar personel üretimini kendi dışında örgütlenmiş bir yapıya bıraktığı anda
o yapının devlet içerisinde bağımsız sermaye biriktirmesine de imkân verir.
Personel sayısı arttıkça örgüt yalnızca hükümete hizmet eden bir ağ olmaktan çıkar;
kendi kurumsal hafızasına, uzmanlığına ve çıkarlarına sahip ara iktidar odağına
dönüşebilir. Bugün hükümetle aynı yönde hareket eden yapı, yarın çıkarlar
ayrıştığında hükümetin karar kapasitesini sınırlayabilir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki FETÖ
yapılanması tecrübesi bu mekanizmanın en ağır örneklerinden biri olarak
değerlendirilebilir. Fakat problemi yalnızca belirli bir cemaatin tarihine
indirgemek kurumsal dersi kaçırır. Türkiye’de farklı dönemlerde askerî-bürokratik
klikler, ideolojik kadrolar, ekonomik çıkar ağları, cemaatler ve siyasi
patronaj çevreleri değişen ölçülerde mezo iktidar alanları oluşturabilmiştir.
Esas mesele bunların hangi ideolojiye veya inanca mensup oldukları değil,
anayasal sorumluluk taşımadıkları halde kamu kararını ve uygulamasını
etkileyebilecek örgütsel kapasite kazanıp kazanmadıklarıdır. Bu nedenle bazı
makro sorunları yalnızca hükümetlerin yanlış kararlarıyla açıklamak yeterli
değildir; makro karar ile uygulama arasında yer alan mezo yapıların kararları
geciktirme, dönüştürme veya kendi çıkarlarına uyarlama kapasitesi de hesaba
katılmalıdır.
Bu süreçte devlet-parti ilişkisi daha da
karmaşıklaşır. Parti başlangıçta devleti dönüştürmek üzere iktidara gelmiş
olabilir; fakat zamanla devletin yerleşik ideolojisi ve bürokratik refleksleri
partiyi dönüştürürken parti de kendi tabanıyla arasındaki ülküsel bağı
kaybedebilir. İdeallerle sürdürülemeyen bağlılık giderek maddi dağıtım
mekanizmalarıyla korunmaya çalışılır. Mevki, makam, kamu istihdamı, ihale,
teşvik ve rant kanalları siyasi örgütün tabanını yeniden bağlama aracına
dönüşür. Emergia açısından bu, ortak anlam, ortak gelecek ve adalet
tasavvurundan doğan toplumsal çekimin zayıflayıp maddi menfaat dolaşımına
dayanmasıdır. Maddi menfaat etrafında kurulan bağlılık daha düşük güven üretir;
daha önemlisi, kamu kaynaklarının eşit yurttaşlık temelinde değil siyasi
yakınlıkla dağıtıldığı algısı yalnızca partiye değil devlete duyulan güveni de
aşındırır.
Ortaya çıkan menfaat hiyerarşisi giderek
daralır: kamu yararının altında hükümet tercihi, onun altında parti çıkarı,
onun altında cemaat veya klik çıkarı ve nihayet bireysel çıkar yerleşebilir.
Her aşağı basamakta faydalanan grubun büyüklüğü küçülürken kullanılan yetki
hâlâ bütün toplumdan kaynaklanan devlet yetkisidir. Bütün yurttaşlardan
toplanan vergi ve bütün toplum adına kullanılan idari yetki daha dar çıkar
ağlarının yeniden üretimine hizmet etmeye başladığında mesele yalnızca liyakat
veya yolsuzluk olmaktan çıkar; kamu otoritesinin kimin adına kullanıldığı
sorusuna dönüşür.
Çözüm, herhangi bir siyasi veya dinî
aidiyeti kamu hizmetinden dışlamak değildir. Bir insanın siyasi görüşü,
cemaati, derneği veya sosyal çevresi kamu görevine engel olamayacağı gibi
avantaj da oluşturmamalıdır. Kurulması gereken sistem, göreve giriş ve yükselmeyi
açık, nesnel ve denetlenebilir ölçülere bağlayan; kariyeri bilgi, yetenek,
tecrübe ve performans üzerinden yürüten; hiçbir gayriresmî örgüte kadro tahsis
etmeyen ve siyasi iktidarın alt kademelerde personel rejimini
partizanlaştırmasını sınırlayan sistemdir. Hükümet bir göreve insan ararken
“bizden kim var?” diye değil, “bu işi en iyi kim yapabilir?” diye sormalıdır.
Sonuçta parti devletinin sorunu yalnızca
partinin devlet kurumlarını kontrol etmesi değildir. Daha tehlikeli olan,
devletin partiyi kendi yerleşik reflekslerine dönüştürmesi, partinin tabanıyla
kaybettiği ülküsel bağı kamu rantıyla telafi etmeye çalışması ve ardından kamu
kadrolarının daha dar sosyal örgütlere dağıtılmasıdır. Bu zincirin sonunda
devlet ile parti arasındaki sınırın yanında devlet, parti ve mezo örgütler
arasındaki sınırlar da aşınır. Liyakat havuzu daralır, çifte sadakat doğar, ara
örgütler kamu içinde kapasite biriktirir ve sonunda hükümetin kendi eliyle
büyüttüğü yapılar hükümet üzerinde fiilî veto gücü kazanabilir. Demokratik
devletin korunması bu nedenle yalnızca iktidarın seçimle değişebilmesine değil,
devletin hiçbir parti, cemaat, klik veya çıkar ağının kadro ve kaynak mülküne
dönüşmemesine bağlıdır.
*Hasan Köse, eğitimci ve tarihçi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.