DEM Parti İmralı Heyeti’nden Avukat Faik Özgür Erol’un geçtiğimiz günlerde gazetecilerle bir sohbet toplantısında, devletin Abdullah Öcalan ile yürüttüğü “çözüm” sürecine “yeterli entelektüel desteğin” olmadığına ilişkin sitemi hak ettiği dikkati çekti. Belki de bugüne kadar tarafların hedeflemediği ya da çok da umursamıyormuş göründükleri “toplumsallaşma” meselesi tam da bu hattan biraz olsun ilerleyebilir. Sürecin neden yeterince destek görmediğine ilişkin sebepler apaçık ortadayken sitemin “süreç sanki uzay boşluğunda, ülkedeki istibdat ortamından bağımsız ilerleyebilirmiş” gibi bir önerme üzerinden yapılması sorunlu olsa da tartışmanın kendisinin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Tam bu yüzden sadece bu süreçte değil, on küsur senedir bir suskunluk içinde olan Bejan Matur’u tartışmaya katkı sunması için davet ettim.
Bejan Matur, Maraşlı Kürt Alevi bir şair
ve yazar. Kimliğine dair sıfatlarını hatırlatmamıza gerek kalmayacak günlerin
hızlı gelmesini diliyor ama bugün için hâlâ bu sıfatlarını hatırlatmayı
konuşmamızın çerçevesinin anlamlandırılması açısından elzem görüyorum.
Bejan Matur, Oslo ve 2013-2015
süreçlerinde siyasete dair çok söz söylemiş, yazmış ve toplumsallaşma zeminine
katkı sunmaya çalışan kanaat dünyasının bir parçası olmuş bir isim. 2010
yılında yayımladığı “Dağın Ardına Bakmak” kitabı dağa çıkan gençlerin propaganda
dilinden arındırılmış kişisel hikayelerinin ana akımda anlatılması yönündeki
ilk deneme olduğunu söylemek sanırım abartılı olmayacaktır. 15 sene önce kaleme
alınan kitaba daha geçen ay İmralı’da Öcalan tarafından referans verildiğini de
yalanlanıp yalanlanmadığını tam anlayamadığım 20 Temmuz tarihli “görüşme
notlarında” gördük.
Bejan arkadaşım, uzun suskunluk döneminde
ne tür haksızlıklara ve linçlere maruz kaldığını biliyorum. Ama konumuz bu
değil. Kürt kanaat alanında yekpareliğin, neredeyse ‘tek sesliliğin’ hâkim
olduğu bir ortamda siyaseten her daim özerk ve bağımsız kalmaya çalışmış bir
Kürt şairin, yaşananları “politik doğruculuk” sınırlarının dışında kalarak
yorumlamasının ortalıktaki “söz”e anlamlı bir katkı olacağını düşündüm. Daha
önce söz söylediği için çok da incinmiş olsa da yine yürekli bir yerden topa
girdi.
“Ben politik terminoloji kullanmam, asla
sloganlarla konuşmam ama şiirim son derece politiktir, kökü doğduğum
coğrafyadaki trajedilerdedir”
-Tarihi biraz geriye saralım ve 2010
yılına dönelim. 2010’da bizim henüz devlet ile PKK arasında gizli bir “Oslo
görüşmeleri” süreci olduğundan haberimiz yok. Ama o dönem Cumhurbaşkanı olan
Abdullah Gül İran ve Çekya ziyaretlerinden dönerken uçağındaki gazetecilere
Kürt meselesi bağlamında “iyi şeyler olacak” dediği için biliyoruz ki “bir
şeyler pişiyor”. Senin “Dağın Ardına Bakmak” kitabın tam o aralıkta çıktı. Ve
çok büyük ilgi gördü. Çünkü Türkiye’de kamuoyu belki de ilk kez, PKK’lıların
neden PKK’lı oldukları gerçeğini devletin ya da PKK’nın diliyle anlatmayan bir
şey okuyabildi. Ve şair Bejan Matur, şiirinin ötesine geçen bir deneme
yapıyordu sanki o kitapla…
Kitabı, Türkiye’nin Kürt meselesine
klişelerin ötesinde, sloganlar ve propaganda ile konuşmayan ve tamamen insanı
merkeze alan, yepyeni bir bakışla oluşturdum. Evet o dönem düzenli gazete
yazıları yazıyordum. Ve yazdıklarım, dil ve kavrayış açısından “normal gazete
yazısı” diyebileceğimiz yazılar değildi. Felsefe, antropoloji, sosyoloji gibi
pek çok disiplinden beslenen katmanlı bir dil kullanıyordum. Ben şiirimde
politik terminoloji kullanmıyorum. Asla sloganlarla konuşmuyorum. Buna rağmen
yazdığım şiir son derece politiktir. Çünkü başından itibaren hep “bir yerden”
konuşan bir şiiri yazdım, derdi olan bir şiirdi bu. Türkçe şiir kanonunun
içinde bambaşka bir yere oturuyordu yazdıklarım ve bu çok erken fark edildi
zaten. Hatta ilk şiir ödülü verilirken İzmir'deki ödül töreninde Mehmet H.Doğan
“Bu şiir nereden geliyor diye baktım? Nazım’a gittim, yok. Cemal Süreya’ya
gittim, yok. Ahmed Arif’e gittim, yok. Hazır şairi buradayken ona soralım”
demişti. 28 yaşında ilk kitabını çıkarmış, ödül almış biri olarak böyle bir
soruya elbette hazır değildim. O gün o soruya cevap olarak “Bu şiirimin köküne,
nereden geldiğine dair bir bağ kurmak istiyorsanız doğduğum coğrafyaya, orada
yaşanan tarihe, hafızaya, orada üzeri örtülen gerçeklere, yaşanan trajedilere
bakın. Benim şiirimin kaynağı o gerçeklerdir” demiştim. Sonrasında da bütün
yazma yolculuğum aynı şekilde devam etti. Başlangıçta şiirle, sonra yazılarla
ve kitapla bunu devam ettirdim.
“Zaman’da onlarla aynı fikirleri
paylaşmamanın konforuyla hareket ediyordum ama ne zaman ki sansür yapmaya
kalktılar, istifa ettim”
-Peki günlük siyasi yorum yazmak için bir
mecra olarak neden Zaman gazetesini tercih ettin ve sonra neden ayrıldın?
“Neden Zaman?” hep soruldu. Orada yazdım
çünkü o dönem fazlasıyla özgür bir platform sunulmuştu. Onlarla aynı fikirleri
paylaşmamanın konforuyla hareket ediyordum. Nasılsa onlardan farklıyım,
benzemem mümkün değil. Ve sözümü söylemek dışında bir derdim, beklentim yoktu.
Demokrat pek çok yazar yazıyordu orada. Türkiye’nin sorunlarını dert edinen ve
sözü olan pek çok yazar oradaydı. Ama ne zaman ki sansür yapmaya kalktılar
istifa ettim. Gazeteden ilk istifa edenlerdenim.
-Hatırladığım kadarıyla sansürledikleri
yazın 8 Aralık 2011'de 34 Kürt sivilin İHA’larla bombalandığı öldürüldüğü
Roboski Katliamı'na ilişkindi. Biz o zaman bu sansürü “hükümeti veya askeri
koruma refleksi” olarak okumuştuk ama tabii yıllar sonra orada da bir “FETÖ
parmağı” olduğu iddiası gündeme geldi. O dönemde sana sansür talebi doğrudan
Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’dan mı gelmişti?
Sınır politikalarını ve devletin
vatandaşına uyguladığı oransız güç kullanımını eleştiren bir yazıydı. Yazıma
sansür yapmak istediler, ben de kabul etmedim. Sansürlü haliyle yayınlandı
yazı. Ve ben yazının baskıya girdiğinden emin olduktan hemen sonra telefon edip
“istifa ediyorum” dedim. Tabii uzun süre kabul etmek istemediler istifamı. Ben
de geri dönmedim.
-Bu konuşmaları Ekrem Dumanlı'yla
mı yaptın?
Hayır, editörle. Ama sansürü “Ekrem Bey'in
ricası” şeklinde açıklamıştı editör. Sansür yapmak zorundalarmış. Ben de
sansürü kabul etmedim. Ve istifa ettim. O güne kadar istediğim her şeyi
yazabiliyordum. Hiçbir zaman sansür olmamıştı. O açıdan rahattım. O dönem
Radikal’de de yazabilirdim. Ama dediğim gibi “demokrat” diyebileceğimiz
yazarlara sunulan sansürsüz, özgür platform o dönem için sözünüzü söylemeniz
açısından önemliydi.
“Bu işlerin taktik olduğunu maalesef
sonradan fark ettik, tek tesellim bunu ilk hissedip istifa edenlerden oluşum”
-Sen de “yetmez ama evet”çi miydin? Bunu
şu açıdan soruyorum, Fethullahçılar için o dönemde toplumun çarpan etkisi
yüksek gruplarını ve kanaat önderlerini kendi farklı ajandası için müttefiklik
ilişkisi içinde tutmanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. O dönemde bunun
farkında olmayanlar vardı. Sen konunun ne tarafındaydın duruş olarak? Şunu da
hatırlatayım; 2011 referandumu Kürt siyaseti içerisinde de bir bölünme
konusuydu. Kürtler arasında da “yetmez ama evet”çiler vardı. Hatta sen o
dönemde bu bölünme üzerine de yazıyordun.
Ben “yetmez ama evetçiler”den değildim. O
listede hep adım varmış gibi ifade ediliyor ama bu doğru değil. Bu işlerin
taktik olduğunu çoğumuz maalesef sonradan fark ettik. Bu konuda teselli
bulduğum tek şey bunu ilk hissedip istifa edenlerden oluşum. Bunu ilk
hissedenlerden biriydim. Roboski’den sonra orada olmamam gerektiğini çok
derinden hissettim. Kendi açımdan şunu söyleyebilirim; her zaman orada da başka
yerde de inandığım şeyleri yazdım. Nerede yazdığınıza dair tartışma, bugünden
bakınca anakronik oluyor. Neden orada yazdığını bugünden sorduğunda elbette
söylenecek ve pişmanlık duyulacak çok şey var.
“Milliyet okuru ‘daha hafif’ yazılarıma
dâhi tahammül edemedi; kovuldum ve hatta yazımı koymadıklarını bile
söylemediler”
-Aynı dönemde İbrahim Kalın da yazıyordu
düşünürsen.
Farklı görüşteki pek çok insan yazıyordu.
Hrant Dink de yazıyordu. Yani benim sevdiğim yazarlar vardı orada. Ayrıca
Milliyet’le Zaman'ı karşılaştırdığım zaman, Zaman’da çok daha sert yazılarım
çıkmıştı. Sonrasında Milliyet’te yazmaya başladım ve toplam beş altı yazı belki
ancak yazabildim. Milliyet okuru çok daha hafif yazılarıma tahammül edemedi.
Bırakın yönetimi, okurlar gazeteyi arayıp “Neden bu kadına böyle yazılar
yazdırıyorsunuz?” diye şikâyet ediyordu. Milliyet’ten kovuldum. Hatta yazımı
koymadıklarını bile söylemediler.
“2013-2015 sürecinin çökmesiyle beraber
biz fanilerin söylediklerinin ve yazdıklarının çok da etkili olmadığını
maalesef tecrübeyle yaşadım”
“Bu da benim şair ruhumu incitti, geri
çekilmemdeki en önemli sebep budur”
“Siyasetin dinamikleri değişmiş olabilir
ama benim durduğum yer değişmedi”
-Zaman ve Milliyet deneyimlerinden sonra
“Ben artık güncel siyasete değen hiçbir şey yazmayayım” noktasına mı geldin? O
bir karar mıydı yoksa mecra kalmadığını düşündüğün için bir anlamda bir
zorunluluk muydu?
Evet, bir karar. Ben siyasetçi değilim.
Akademisyen de değilim, gazeteci de değilim. Ben bir şairim, yazarım. Ve ben bu
konulara her zaman insanı ve duyguyu merkeze koyarak bakıyorum. Benim siyasete
bakışım da öyleydi. Toplumun çelişkilerine, yaşanan sorunlara hep bir duygu
perspektifinden baktım. “Dağın Ardına Bakmak” da zaten öyle bir kitaptı. Oradan
bakan biri olarak siyasetin tabii ki karmaşıklığının ve orada dönen oyunların
çok da farkında olmadan, romantik diyebileceğim, naif bir saikle yazıyordum. Fakat
2013-2015 dönemindeki sürecin çökmesiyle beraber aslında biz fanilerin
yazdıklarının, söylediklerinin günün sonunda çok da etkili olamadığını maalesef
tecrübeyle yaşadım. Çok büyük bir samimiyet ve ideal düşüncelerle taşın altına
gövdenizi uzatarak söylediğiniz sözün o kaosta nasıl görünmez kılındığını
görmek benim şair ruhumu incitti. Geri çekilmemdeki en önemli sebep budur. Kürt
meselesi kadar komplike, karmaşık, global denklem içinde çok önemli bir yere
oturan, devasa bir sorun bugünden yarına zaten çözülemiyordu, çözülemeyecek de.
Sözümü ve kimliğimi zaten şiirde güçlü bir
biçimde ifade ediyor ve görünür kılabiliyordum. Meseleye bakışım ve durduğum
yer hiçbir zaman değişmedi. Geçmişte olduğu gibi konunun özü benim için barış
ve eşitliğin sağlanmasıdır. Ve sözümü bunun sağlanması için söylüyorum ve
söylemeye devam edeceğim. Siyasetin dinamikleri değişmiş olabilir ama benim
durduğum yer değişmedi.
“Zamanın akışı pek çok şeyi değiştirdi,
Kürt sorununun global denklem içinde oturduğu yer de değişti; ama çözüm
ihtiyacı değişmedi”
-Tabii Türkiye’de iktidarın durduğu yer de
bölgesel denklem de dramatik olarak değiştiği için bugünkü süreç de doğal
olarak bambaşka bir hatta ilerliyor. Çok daha hiyerarşik, bürokratik, topluma
minimumda değen bir müzakere süreci yürüyor devlet ile Öcalan arasında.
Zamanın akışı, tarihin akışı her şeyi
değiştiriyor. Dünya değişiyor, insanlar değişiyor. Pandemiden sonra görünür
hale gelen şu; bizi birleştiren bağların çözülmesini, medyanın ve tüm
kurumların olumsuz yönde değişmesini maalesef izliyoruz ve yaşıyoruz. Çok şey
değişti ama Kürt sorununun çözümüne ihtiyaç olduğu gerçeği değişmedi. Çözüm
ihtiyacı var. Bu sadece biz böyle istiyoruz diye değil. Bence Kürt sorunu,
global denklem içinde oturduğu yer açısından şekil değiştiriyor ve çözümü
dayatan dinamikler de bununla ilgili diye düşünüyorum.
-Zaten bu sürecin tüm aktörleri de bunu
çok net başından beri tarif ediyorlar. Bölgesel gelişmelerin bunu taraflara
dayattığı çok net evet. Ama senin referans noktası olarak aldığın “barış” ve
“eşitlik” kavramları devletin şu ana kadar masaya koyduğu çerçeve içinde yok.
Ekim 2024’ten beri “barış”tan zaten asla söz edilmedi. Anayasal “eşitlik”
mevzusunun ise Kürtlere ne şekilde ve hangi koşullarda geleceği hâlâ muğlak.
İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duruma göre pozisyon alma ve tüm
diğer aktörleri kendi çıkarlarına uygun noktaya neredeyse “döve döve” getirme
pratiği, senin hayalin kurduğun “barış içinde” ve Kürtler dahil tüm
yurttaşların yüzde yüz “eşit” hissettiği ülkeye götürür mü?
Şimdi her şeyden önce şunu hatırlamamız
gerekiyor; şu an içinde olduğumuz silahsızlandırma süreci işin aslında
bürokratik yanı. Sonuçta silahsızlanma dediğimiz şeyi silahlananla yaparsın.
Barışı savaşanlar yaparlar. Ben barış süreçleri üzerine çalışan biriyim. DPI
(Democratic Progress Institute) ile geçmişte çatışma yaşamış ve barışı sağlamış
yahut sağlamaya çabalayan pek çok ülkeyi ziyaret ettik. Rahmetli Kadir
İnanır’ın da olduğu heyetlerle Filipinler’e, Güney Afrika'ya, İrlanda’ya
gittik.
-Sen hâlâ DPI’ın ‘Uzmanlar
Kurulu’ndasın, değil mi?
Evet. Bütün o çatışma çözümü ve barış inşa
süreçlerini izleme şansımız oldu. Gördüğümüz şuydu; bu tarz etnik, dini
çatışmaların çözümü bugünden yarına kolaylıkla olamıyor. Katman katman teknik
boyutu olan, kapalı kapılar ardında yürütülen boyutları olan, kamuoyu ile
paylaşılan yanları olan karmaşık süreçler bunlar. Bazen akamete uğruyor, bazen
olumlu ilerliyor. Olumlu dediğiniz ve barışa en çok yaklaştığınız pik noktada
bir bakıyorsunuz, rüzgâr tersine dönmüş. Bu işin maalesef doğasında olan bir
gerçek. O nedenle, yüz yılı aşkın bir süreye yayılan, bu kadar komplike, birden
fazla ülkeyi ve aktörü ilgilendiren devasa bir konuyu kolaylıkla çözecek
sihirli bir formül yaratmanın kolay olmadığını herkes gibi ben de görüyorum.
Kimsenin elinde öyle bir sihirli çubuğun olduğunu zannetmiyorum. Barış
süreçlerine bir inşa süreci olarak bakmak gerekiyor. Maalesef zamana yayılan ve
ağır ilerleyen süreçler.
“Evet, terminoloji farklı kurulabilir ama
ben masanın yanlışlarını dikkatle izleyip eleştirmekten vazgeçmeden destek
vermekten yanayım”
-Sence bu süreci hakikaten de MHP lideri
Devlet Bahçeli mi başlattı?
Tabii ki Bahçeli de Öcalan da işin
içindeler ama bunlar bir günde olan şeyler değil. Öncesinde akamete uğramış
sürecin biriktirdiği tecrübe ve kök tümden yok olmuş olamaz. Orada duran
gerçeklerin üzeri örtülmüş olabilir. Şu anda tekrar açılmaya çalışılıyor. Senin
de dediğin gibi terminoloji farklı kurulabilir. Benim konuya bakışım şu; ben
barışa inanan biriyim. Er ya da geç barışın olacağını ümit eden biriyim. Evet,
hepimizin sonsuz inandığı, içinde olduğu o dönem büyük hayal kırıklığı yarattı
ve sürecin çökmesiyle herkes enkazın altında kaldı. Ama biraz tarih ve siyaset
bilen biri şunu çok iyi bilir; yüzyıl başına gidin, Cumhuriyet’in kuruluşunun
öncesine, Ermeni meselesine gidin. O dönemde de büyüyen, umut bağlanan
toplumsal barış ve anayasa umutları var. Tam adalet ve eşitlik fikrinin
filizlendiği, çiçeklendiği, yükseldiği dönemin hemen arkasında ise tersine
dönen rüzgarlar var. Tarihin akışı maalesef sarmallar halinde. İşte tam bu
noktada konuyu çok kişiselleştirmeyip, kendi kişisel hayal kırıklıklarını meseleye
projekte etmeden bakmaktan yanayım.
Barışa inanan biri olduğum için de kurulan
masanın tüm yanlışlarını dikkatle izleyip, eleştirmekten vazgeçmeden destek
vermekten yanayım. Yani bu sürecin içinde taşıyabileceği olumlu dinamiklere
inancını kaybetmeden, içinden bir demokratik imkân yaratma ihtimali varsa ona
destek vermeyi, tümden karşısına geçmek yerine bu temkinli desteği ifade etmeyi
doğru buluyorum. Masa devirmek kolay, kurmak zordur çünkü. Ve masa
devrildiğinde insan hayatıyla bedeli ödenen trajediler eksilmiyor çünkü.
“Faik Özgür Erol’un entelektüellere
siteminde sanki insanların gerçek fikirlerini merak ediyorlarmış gibi bir ton
var”
“İnsanların sansürlü değil gerçek
fikirlerini gerçekten merak ediyor olsalardı zaten o fikirler kamuoyunda
konuşuluyor olurdu; öyle bir ortamda değiliz”
-İmralı heyetinden Faik Özür Erol’un
Türkiye’deki entelektüel camiaya olan sitemi üzerine çıkan tartışmaları takip
edebildin mi? Bana kalırsa bu sitem ya da eleştiri tüm kanaat dünyasına dönük
değil, sitemin hedefinde daha ziyade bugüne kadar tarihsel olarak Kürt siyasi
hareketinin yanında duran, dostu olan liberal ya da sosyalist soldaki çarpan
etkisi yüksek kişi ve kesimler var. Onların mesafeli halini mesafeyi sen nasıl
okuyorsun? 2000'lerde 2010'larda hep “Türkiye'de demokrasinin yolu Kürt
sorununun çözümünden geçer” dedik. Ama bugün Kürt sorununun çözümüne doğru bir
yola girilmişken, Türkiye bizzat mağduru olanların 12 Eylül’le kıyasladığı bir
rejime doğru evrilmiş durumda. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen
Yüksekdağ, Can Atalay, Çiğdem Mater, Mine Özerdem gibi “siyasi tutuklular”la
ilgili AİHM ve AYM kararları uygulanmıyor. İşte genç komedyen Deniz Göktaş bir
bahane yaratılarak cezaevinden salınmıyor. Bunlar yaşanırken normalde barış
için koşacak herkesin endişeli ya da kuşkulu olması çok da normal değil mi?
Bu sitemde tuhaf bir biçimde, sanki
insanların gerçek fikirlerini merak ediyorlarmış gibi bir ton var. Aydın ya da
entelektüeller gibi bir sınıf tanımı yapmak çok doğru gelmiyor bana, biz buna
“sözü olan insanlar” diyelim. Bence soru şu; her şeye rağmen sözü olan
insanların “gerçek fikrini” mi merak ediyorlar yoksa “resmi fikrini” mi?
-Aradaki fark nedir?
“Resmi fikir” derken bir insanın diğer
bedel ödeyenler kervanına katılmamak için sarf edeceği sansürlü fikri
kastediyorum. Yani birileri bu konuda sözü olan insanların gerçek fikrini merak
ediyor olsaydı, o gerçek fikirler zaten kamuoyunda görünür, konuşulur olurdu.
Öyle bir ortamda değiliz. Atmosfer aynı değil. Her şey gibi sözün söylendiği
zemin değişti. Sözün değeri, ederi değişti.
“Sürece şerhsiz destek sorun üretecek bir
konu”
-Bu sitemin/eleştirinin yöneltildiği
kanaat camiasının “gerçek fikri”nin duyulması istenmiyorsa o hâlde bu sitemin
asıl mesajı nedir?
“Gelin, destek verin sürece” diyorlar.
-Şerhsiz bir destek yani…
Şerhsiz destek doğası gereği sorun
üretecek bir konu.
“Faik Bey’in sitemi fazla nahif ve
duygusal; bunca bedel ödemiş ve hâlâ cezaevinde yatan insanlar varken koşulsuz
destek beklemek ne kadar adil?”
“Böyle bir dönemde aydınlara yapılacak
sitemin biraz daha hakkaniyetli olması gerekir”
- Şerhsiz destek istemek gerçekçi mi ki
zaten?
Faik Bey’in sitemi fazla nahif ve duygusal
geliyor kulağa. Bu zeminde bu duygusallığın ne anlamı ne de gereği var.
Aydınların desteği ile ilgili yaşanan tartışma da zaten bu anlamsızlığın,
çelişkinin yarattığı bir tartışma. Bir de bunca bedel ödemiş ve suçsuzluğu
uluslararası mahkemece kanıtlanmış, hak ihlali kararlarına konu olmuş, suçsuz
yere hapiste tutulan başta sevgili Osman Kavala, Necati Özkan ve Selahattin
Demirtaş örnekleri varken, entelektüel ve aydınlardan koşulsuz destek beklemek
ne kadar adil? Türkiyeli aydınların kimi sürgünde, kimi hapiste, kimi
depresyonda evinden çıkamıyor. Aydınlara yapılacak bir sitemin en azından
böylesi bir dönemde biraz daha hakkaniyetli olması gerekmez mi?
“Barış akademisyenleri sadece işlerini
kaybetmedi; vatanlarını, duygusal bağlarını kaybettiler”
-Çatışmaların ve hendek operasyonlarının
sonlandırılması için hazırlanan 11 Ocak 2016 tarihli “Bu Suça Ortak
Olmayacağız” bildirisine imza koyan akademisyenlerin durumu da malum. “Barış
Bildirisi” nedeniyle 822 akademisyen hakkında “terör örgütü propagandası
yapmak” suçlamasıyla dava açıldı. Akademisyenlerin bir bölümü 15 aydan üç yıla
kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldı. Beş yüzden fazla akademisyen
KHK’larla görevden uzaklaştırıldı. Takip edebildiğim kadarıyla Ağustos 2026
itibarıyla mahkeme kararıyla işine dönen akademisyen sayısı sadece 16 oldu.
Elbette onları da unutamayız. İnsanlar
işlerini kaybetmediler sadece, vatanlarını, bulundukları duygusal zemini,
bağları kaybettiler. Toplumdan gelen o coşkulu, ümitli enerjinin
akıtılabileceği bir alan yok ki söz oluşsun. Maalesef hepimiz aynı burkulma ve
ümitsizlik içinde küllerin arasından kelimelerimizi seçerek konuşabiliyoruz.
Barış Akademisyenleri, Ocak 2016'da, 2
binden fazla akademisyenin imzasının yer aldığı "Bu suça ortak
olmayacağız" bildirisinin ardından üniversitelerden ihraç edildi ve
haklarında davalar açıldı
“Toplumda da maalesef coşku yok; Kürt
illerinde ise itirazın rengi değişmiş, parçalı hâle gelmiş”
-Toplumda coşku var mı?
Maalesef, toplumda da aynı şekilde bir
coşku göremiyoruz.
-Sen bildiğim kadarıyla bu yaz Maraş başta
olmak üzere yine Kürt illerinde uzun zaman geçirdin. İzlenimlerin ne yönde?
Oralarda da itirazın rengi değişmiş ve
parçalı hale gelmiş gibi. Sanki sorun bürokratik düzeyde çözülürse ve kan
akmaz, ölümler sonlanırsa itirazlar sonlanacakmış gibi bir hal. Kesin olan
kimse çatışma istemiyor. Yani Kürtlerin daha fazla ölerek kazanabilecekleri
hiçbir şey yok duygusu yerleşmiş gibi.
“‘Bundan sonra ne olacak?” sorusu güçlü
bir şekilde ortada duruyor; şerhsiz bir desteğin Kürtleri de ülkeyi de daha
iyiye götürmeyeceği açık”
-Bu aşama için zaten toplumun büyük bölümü
aynı yerde; kan dökülmesin ve ölüm olmasın. Ama zaten soru işaretleri de bu
aşamadan sonra olacak ya da olmayacaklarla ilgili değil mi?
“Ne olacak sorusu?” elbette güçlü bir
şekilde ortada duruyor ve sorulmalı. Ve şerhsiz bir desteğin Kürtleri olduğu
gibi, tüm ülkeyi daha iyiye götürmeyeceği bu kadar açıkken.
“Silivri ile İmralı yarıştırılacak şeyler
değil; demokrasinin yolu demokrasi mücadelesi verilen her yerden geçer”
-Ama zaten konuştuğumuz “sitem” tümden
karşısında geçen ve zaten geçmeleri beklenen milliyetçi ya da ulusalcı
kesimlere dönük değil. İyi ya da kötü elli atmış senedir Türkiye’nin demokrasi
güçleri arasında yer almış barış yanlısı kesim. Şimdi bu kesimlerin
Silivri’deki davalarda izlediğimiz hukuk katliamlarını mesela görmezden gelmesi
mi bekleniyor? Tutanakların bazıları yalanlandı ama mesela Öcalan’ın
“Demokrasinin yolu Silivri’den değil İmralı’dan geçiyor. Özgür Özel’e iletin”
şeklindeki ifadesine bir yalanlama gelmedi, geldiyse de ben görmedim.
Bu yarıştırılacak bir şey değil ki.
Demokrasinin yolu, demokrasi mücadelesi verilen her yerden geçer.
-Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde
söylediklerinden kısaltılmış metinler aylardır ortalıkta dolaşıyor. Sen de
metinlerin çoğunu görmüşsündür, okumuşsundur diye tahmin ediyorum.
Evet.
-Saatlerce süren görüşmelerin normalde tam
dökümü olsa çok uzun olur metinler. Eklemeyi bilemem ama çıkartmalar olduğu,
bazı bölümlerin atılarak servis edildiği muhakkak. Bu kısmını bir kenara
koyarsak, sana göre metinlerde sözler Öcalan’ın otantik sözleri gibi mi?
Bunu bilemem.
“‘Dağın Ardına Bakmak’ kitabımdaki sözümün
ve niyetimin İmralı’da da görülmüş olması hem de tam hedeflediğim yerden
anlaşılması elbette değerli”
-Mesela 20 Temmuz 2026 görüşmesine ait
olduğu söylenen metinde sana da atıf var, daha doğrusu “Dağın Ardına Bakmak”
kitabına atıf var. Hatta doğrudan oradan okuyayım; “Kürtler hor görülme, insan
yerine konmama halinde. Dillerini bile konuşamadılar. Devlet yetkilileri ‘Bu
durumlar çok geride kaldı, bunlar ulusalcı faşist bir damarın işiydi. Bugün
Türkiye’de Kürt olmak, Kürtçe yayın, sanat eserleri çok yaygın, çok da güzel
örnekleri var’ diyorlar. Oysa bunun için büyük bedel ödendi. Hukukun tazmin
edici bir yönü de olmalı. Sadece bir tarafın gazileri, yaralıları yok. Bejan
Matur’un “Dağların Ardına Bakmak” kitabını okurken insan duygulanıyor. Oradaki
kadınların hikayelerini… Çok acı yaşandı. Korkunç bir savaş yaşandı. Gencecik
kadınlar erkekler. Bu acıların geride bırakılması için tarihi bir adımlar
atılıyor. Bu bir al-ver meselesi değil. Bu, güncelde doğru bir buluşmayı
gerçekleştirmektir.” Öcalan’ın İmralı’da heyetle çerçeve yasayı ve dağdaki
PKK’lıların geri dönüşlerini tartışırken senin 15 sene önce yayımlanan kitabına
referans verdiğinden haberin oldu mu?
Evet oldu. Sözümün ve niyetimin oradan da
görülmüş olması elbette önemliydi. Hem de tam olarak hedeflediğim yerden
anlaşılması. Çünkü meselenin özü orası. İnsanların yaşadığı acılar. Yaşadıkları
acıların onların kimlik inşasında nelere yol açtığı. Ben meselenin köküne inip
o gencecik insanların neden dağa çıktığına dair psikanalistik bir okuma
yapmıştım. Çünkü bu aynı zamanda benim de hikayemdi. İçinde büyüdüğüm,
cezaevinde yatarak bedelini ödediğim, 19 yaşında Ankara’da hukuk talebesiyken
işkence gördüğüm…Bizzat kendi ailemden kayıplarımız vardı. Kuzenlerim, çocukluk
arkadaşlarım hepsi bu yolda hayatlarını vermişlerdi. Yani son derece samimi,
içerden bir duyguyla yazdığım bir kitaptı. Çünkü şunu derinden hissediyordum;
geçmişten gelen büyük çatışmalarda fasit bir daire oluşuyor ve oradan çıkışın
dili bir türlü kurulamıyor. Propaganda dilinden dolayı, ideolojik dilden dolayı
konunun özüne inen bir duygudaşlık alanı oluşturan söylem kurulamıyordu.
“Ben kitapta üzeri propagandayla örtülmüş
insanı görünür hâle getirmeye çalıştım; o kitabı yazdıktan sonra konferanslara
korumayla gittim”
-Örgütün “gerilla” meselesini bir
propaganda malzemesi olarak kullanmasından dolayı oradaki insan hikayelerinin
bir biçimde gölgelendiğinden bahsediyorsun sanırım. Doğru mu anladım?
İdeolojilerin doğasında var. Karşıtlıklar
birbirini besler. Bense o ideolojik dilden arındırıp, insanın saf hikayesine
odaklandım. Kök hikayesine. Yani çocukluğundan itibaren bir insanın duygu
evreni, kimliğinin nasıl şekillendiği, kendisine eşit ve özgür bir özne olarak
toplumda nasıl yer bulamadığı. Ve bu durumun neticesinde dağa kadar onu götüren
psikolojik dinamikler üzerineydi yazdığım kitap. Oradaki psikolojiye de
odaklanan, son derece edebi bir üslupta yazılmış bir kitap. O zaman kitap çok
satanlar listesine girdi. Medyada, akademiyada konuşuldu, tartışıldı. Pek çok
konferans verdim. Konferanslara korumayla gidiyordum çoğu zaman. Yanımda
sürekli bir koruma oluyordu. Çünkü insanlar hazır değillerdi o zaman.
-Devlet mi verdi o korumayı yoksa
sen özel olarak mı tuttun?
Yayınevi ayarlamıştı. Çünkü konunun
muhatabı olanlar mesela bir şehit yakını geliyor, “Sen nasıl gerillayla yan
yana fotoğraf verirsin, sen nasıl onları bize iyi anlatırsın?” diye tepki
gösteriyordu. Onların acısını derinden anlıyordum. Ve açıklamaya çalışıyordum.
Konuyu anlamamızın önündeki engelleri işaret ediyordum. O fasit daireden
çıkmanın, o ideolojik şeytanlaştırmayı kırmanın yolu ilk önce o kişileri kendi
ideolojik kimliklerinden arındırıp kök hikayelerine bakmaktı. Ben kitapta üzeri
propaganda dili ile kapatılmış olan insanı görünür hale getirmeye çalıştım.
Orada yaşanan saf acıyı anlattım. Oradaki insani duygu dinamiklerini ve
masumiyeti anlattım. Hepimizi buluşturacak olan insani hakikat en derinde
duruyordu ama üstü kapalıydı, onu anlatmayı denedim.
-Öcalan’ın artık yeni süreçte resmi bir
sıfatı bekleniyor. Yani en azından DEM Parti böyle olacağını açıkladı ama
devlet tarafı bunu ne kadar hızlı yapar yapmaz bilemiyoruz şu an. Fakat
biliyoruz ki bu süreçte kendisinin görüşmek istediği kişilerin İmralı’ya
götürülmesinin bir biçimde önü açılacaktır. Öcalan seninle görüşme arzusunu
dile getirirse, gider misin?
Bunu hiç düşünmedim. Sadece şu kadarını
söylemek isterim, barışa katkısı olacak herkesin katkıda bulunması gerekir.
“Türkiye maalesef gerçeklerle hareket eden
bir toplum olamadı, çarpıtılmış gerçekler üzerinden yol almaya çalışıyoruz;
inşaatlarımız da şehirlerimiz de demokrasimiz de öyle…”
“Ama Anadolu insanının yukarıdan doğru
cümle kurulduğu anda onunla uyumlanabilecek bir büyüsü var”
-Şimdi sana 15 sene önce kitabın
yayınlanmasından sonra çıktığın bir Cüneyt Özdemir yayınında söylediklerini
hatırlatacağım. Cüneyt soruyor; “Öcalansız bir çözüm yok mu?” Sen yanıt
veriyorsun, “Sanmıyorum… Öcalan'ın çok büyük bir etkisinin olduğu kesin.” Sonra
bir soru daha soruyor: “Önümüzdeki süreçte ne görüyorsun? Nasıl bir tablo
bekliyor Güneydoğu'yu?” Sen de şunları söylüyorsun: “Karamsarım açıkçası. Yani
o insanları dağdan indirebilecek bir zemini biz yaratamadık maalesef. Ne
siyaset yaratabildi bunu ne de kamuoyu hazır. ‘Türk sorunu var’ diyoruz, doğru
bir tespit bu. On binlerce insan ölmüş, köyler yakılmış. Böyle bir gerçekle
yaşıyoruz ama kamuoyunun haberi yok.” Aradan geçen zamanda sana kalırsa Türkler
bu işin psikolojik boyutunu hakikaten anladı ve anlamlandırabildi mi? Yoksa
hakikatleri kabullenmiş olmasalar da “Aman kan dursun da…” gibi son derece
pragmatist bir yaklaşım içindeler mi?
Türkiye toplumu maalesef gerçeklerle
hareket eden bir toplum olamadı. Bizim tarihimiz yalanlarla dolu. Ve biz yani
hakikati örten, dışlayan müdahalelere maruz kalıyoruz. Ben “Dağın Ardına
Bakmak” kitabını aslında Türk okurlara yazdım. Kürtler zaten biliyor. Hatta bir
Kürt okur bana bir imza gününde, “Bizi bir mahcubiyetten kurtardın. Kendimizi
anlatabileceğimize dair yeni bir dil öğrendik bu kitaptan” demişti. O dönemki
imza günlerinde üzerime yürüyen Türk okurlar oluyordu ama beni korumak için
diğer Türk okurlar devreye giriyordu. Başta gerginlik yaratan, sert üslupla
konuşan bazı okurların konferansın sonunda beni evlerine davet ettiği de oldu.
Yani o karşılaşmamızdan ikna olarak çıkıyorlardı. Oradan şunu öğrendim, bir
konu doğru anlatıldığında karşı taraf değişebiliyor. Ama dinlemeye ne kadar
hazır taraflar? Bence bu üzerinde daha çok durulması gereken bir yönü konunun.
Türkiye maalesef çoğu zaman çarpıtılmış gerçekler üzerinden yol almaya
çalışıyor. Her konuda böyleyiz. İnşaatlarımız da öyle. Şehirlerimiz de.
Dolayısıyla demokrasimiz de maalesef.
Türk tarafına gerçeklerin ne kadar
anlatıldığı muğlak. Biraz da işin doğası gereği örtülü bir dil kuruluyor. Ama
Türkiye toplumu aynı zamanda çok pratik ve kalpten düşünen doğası olan duygusal
bir toplum. Yukarda doğru bir cümle kurulduğunda anında o doğruya
uyumlanabilecek bir büyüsü var Anadolu insanının.
“Kimse şu an sihirli bir cümleyi cebinden
çıkaracak durumda değil; ama toplumsal uzlaşı ve adaletin ülkeyi onaracağı da
sır değil”
-Peki şu an doğru cümle ne olabilir sence?
Özellikle de devlet Öcalan’ın zaten iki senedir oynadığı rolü resmen teyit
ederek ona “meşru” bir konum vermeye hazırlanırken, Türklere kurulacak o
sihirli “doğru cümle” ne olabilir? Türkiye sence bu eşiği nasıl atlar,
atlayabilir mi?
Kimse sihirli bir cümleyi cebinden
çıkaracak konumda değil elbette. Ama ülkenin, toplumun geleceği ve toplumsal
uzlaşı ve adaletin nasıl bir iyileşme ve onarma getireceği konusu bir sır
değil. Nobel ödüllü ekonomistlerin dışlayan değil, içeren, kapsayan politikaların
ülkelerin ekonomisini nasıl büyüteceğine dair söyledikleri ortadayken. Kürt ve
Türk barışının ülkeye kazandıracaklarına dair konuşmak ve bunu ısrarla
vurgulamaktan vazgeçmemek gerekiyor.
Ayrıca daha acil vurgulanması gereken
şiddetin sona erdirilmesi konusu var ki, bunun arkasında durmanın nesi sorun
olabilir ki. Evet kan durmalı. Bu toplumun evlatları daha fazla bedel
ödememeli. Ben bağımsız ve hiçbir ideolojiye yakın durmak istemeyen biri olarak
tabii ki muhalif söylememi devam ettirirken hep şiddeti eleştirdim. Yıllar
boyunca yazdığım bütün yazılar şiddet eleştirisi üzerineydi.
-Yani “PKK'yı eleştirdim” anlamında
söylüyorsun bunu.
Kürt halkının eşitlik talebinin
meşruiyetini savunup şiddeti eleştiriyordum evet. Ve şiddet tercihinde tutarsız
bulduğum yanlara yazılarımda vurgu yapıyordum.
“Kandil’de kitaba kızanlar olduğu kadar
sevenler olduğunu da biliyorum, hatta onlar da sonra benim kitaba benzer
yayınlar çıkardılar”
“Öcalan bu noktada toplumun da örgütün de
ilerisinde, kendi taraftarlarını da şaşırtan bir yerden konuşuyor”
-Kızdırıyordun da tabii Kandil’i. Kitabın
da kızdırmıştı hatırlıyorum.
Kızanlar olsa da gizliden kitabı
sevenlerin çok olduğunu biliyorum tabii. Çünkü alışılmış propaganda dilinin
dışında konuşuyordu kitap. Hatta ‘dağın ardına bakmak’ çıktıktan sonra ona
benzer yayınlar yaptılar. İnsanı, kadınları odağına alan benzer kitaplar çıktı.
O açıdan aslında yeni bir dile nasıl ihtiyaç duyulduğunu da görüyorsun. Senin
bu biraz önce sorduğun “Bu eşikte kurulacak doğru cümle ne olabilir?” soruna
dönersek… Öcalan’ın bu noktada toplumun da örgütün de ilerisinde, kendi
taraftarlarını da şaşırtan bir yerden konuştuğu görülüyor. Herkesi şaşırtan ve
konuyu daha başka bir perspektiften kapsama kabiliyeti olan bir öznenin
öneminin devlet çok farkında olmalı.
“Türkiye’de ‘bir lider kültü’ var; bu
süreçte bunun avantajlı yanını görme taraftarıyım, çünkü savaşı ancak başlatan
bitirir”
-Bir süredir Berlin’de yaşıyorsun. Malum
Avrupa’da büyük bir Kürt diasporası var, Almanya da Kürt siyasi hareketinin
kuvvetli olduğu yerlerden. Sürgündeki Kürt siyasetçilerden orada yaşayanlar da
var. çerçeve yasa sayesinde onların büyük bölümünün Türkiye’ye dönmesi
bekleniyor. Ancak anlıyoruz ki PKK’nın yönetim kadrosunun şu an için Türkiye’ye
dönüşü gündemde de mümkün de değil. Öcalan’ın kendi jenerasyonundan olan ve
bugüne kadar silahı yönetmiş kadronun bir biçimde bu süreçten dışlanması ya da
pasifize edilmesi süreci sakatlar mı?
Tabii bu teknik konuya dair söyleyeceğim
hiçbir şey yok. Sadece şunu söyleyebilirim; bizim toplumumuzda “lider kültü”
denilen durumun ve etki alanının çok önemli olduğunu herkes gibi ben de
görüyorum. Türkiye'nin bu gerçeği hem avantaj hem de dezavantaj maalesef. Ben
bunun avantajlı yanını görmek taraftarıyım. Tepede olan, çok hızla tabana renk
verebiliyor. Dolayısıyla bir enstrümana kumanda eden, lider konumundaki kişi bu
denklemden çıkarsa asıl, parçalanma, dağılma ve kakafoni oluşur. O yüzden
burada çok pratik bir konu var. “Ben hayattayken barışı yapmak istiyorum” diyen
bir liderin sözü ciddiye alınmalı. Çünkü ancak savaşı başlatan savaşı bitirir.
Böyle bir imkânı heba etmek işi daha da zora sokar.
Ayrıca Kürtlerin Türkiye'deki kapsadığı ve
legal siyasetle daha da kapsayacağı alan müthiş bir canlılık ve dinamizm
anlamına geliyor. Yani Kürt siyaseti silahlardan arınıp legal siyasete
odaklandığında orada oluşacak nüfuz alanı hakkında peşinen negatif yorum
üretmek doğru gelmiyor bana. Bilemeyiz. Toplumlar canlı organizmalardır. Ve
tarihin akışı bazen boşluklar ve anlamsızlıklar üretse de vakti gelince en
ölmüş zannedileni diriltebilir. Ben o insanların onlara yapıştırılan olumsuz
sıfatlardan arınmış hâlde siyasete dahil olduklarında tüm coğrafyanın kaderini
olumlu etkileyeceklerine dair umudumu korumak istiyorum.
‘Terörsüz Türkiye’ diye bir kavram
kullanıyorsan o hâlde artık birilerine ‘terörist’ demeyeceksin, bundan
korkmamak gerekir”
-Yani aslında bu çerçeve yasa kapsamında
Türkiye’ye gelmesi mümkün gözükmeyen kadronun da gelip siyaset yapabilmesi
gerektiğini mi söylüyorsun?
Bundan korkmamak gerektiğini söylüyorum.
“Terörsüz Türkiye” kavramı kullanılıyorsa eğer, o hâlde artık birilerine
“terörist” demeyeceksin. Sivilleştireceksin. Sivilleştirebildiklerini içeri
alacaksın. Ya da sivil alandakilere yani halktan insanlara kolaylıkla
“terörist” yaftası yapıştırmayacaksın. Asıl önemli olan da zaten sivil olanlara
“terörist” deme alışkanlığına son verilmesi. Çünkü insanlar bir şarkı dinlediği
için terörist olabiliyor. Facebook'ta küçük bir paylaşım yaptığı için terörist
olabiliyor. Yani Kürtlükle ilgili herhangi bir gösterge onun terörle
yaftalanmasına sebep olabiliyor.
“Sivil alandaki herkesin
kriminalize edilmesi son bulmalı”
-O terörle yaftalanma meselesi on küsur
yıldır Kürtlüğü de aşan bir yere gelmedi mi? Gezi protestolarına katılmak başta
olmak üzere pek çok basit yurttaşlık eylemi kriminalize edildi. Ve aslında
yıllarca sivil Kürtlerin “terörist” diye yaftalanmasına duyarsız kalan Türk
toplumunun “en beyaz” ya da işte “en ayrıcalıklı” görünen kesimlerinde son
dönemde bir biçimde “bir suçla” ilişkilendirilmeyen kimse kalmadı gibi. Hal
böyleyken toplumdaki “huzur”, “barış”, “demokrasi”, “adalet”, “eşitlik” gibi
konuları sadece Kürt meselesi üzerinden konuşma imkânı var mı?
Hayır elbette mümkün değil bu. Benim bu
söylediğim Türkiye’deki herkes için geçerli. Sivil alandaki insanların
kriminalize edilmesi son bulmalı. Sonuçta aynı ülkede yaşıyoruz. Aynı havayı
paylaşıyoruz. Burada olacak bir yanlış hepimizi ilgilendiriyor. O bakımdan
“Gemisini kurtaran kaptan” yaklaşımı kimsenin hayrına değil. Amasız fakatsız
silahların susması meselesinde buluşabilmek önemli. Silahların susturulması
için bir imkân varsa, ben o imkânı kullanarak yola devam etme taraftarıyım.
Önce ölme ve öldürmenin önüne geçilmeli.
“Maalesef bedel ödeyen cenahlar genişledi,
geçmişin egemenleri de bedel ödüyor”
“Geçmişte elini taşın altına koymayanların
bu topluma reva gördüğü bir bedeli hepimiz ödüyoruz şimdi”
- Kürt siyasi hareketine daha önce
neredeyse koşulsuz destek vermiş kanaat dünyasında hayli yaygın olan soru şu;
“Madem devlet ile Öcalan arasında bu kadar ilerlemiş bir müzakere zemini var,
bu müzakerenin zemini başka bir yerden kurulamaz mıydı?” Bu müzakere daha
kapsayıcı bir demokratik hat içinde bir müzakereye dönüşemez mi? Yoksa aslında
işin geldiği yer şu mu; bu iktidarın dayattığı sistemde artık siyaseten hem
“müzakere” hem de “mücadele” etmek mümkün değil mi? Yani AKP iktidarı bir
anlamda Öcalan’a “Take it or leave it” (İster al ister alma) mı diyor?
Hepimizin demokratik bir ülke hayali var.
Ve bu kadar bedel de onun için ödeniyor. Maalesef bedel ödeyen cenahlar daha da
genişledi. Geçmişin egemenleri de bugün bedel ödüyorlar. Geçmişte hallolmayan
şeyler için, elini taşın altına koymamış olanların bize toplum olarak reva
gördüğü bir bedeli ödüyoruz hepimiz. Elini taşın altına koymaları gerekenler
zamanında koymuş olsalardı belki bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Belki
bugün başka bir Türkiye'den söz edecektik. Ama bütün bu ertelenmiş, görmezden
gelinmiş ve de çıkmaza sürüklenmiş konular bugün hepimizi yakıyor işte. Ve o
nedenle de önce ateşi söndürmek şart. O nedenle de yürüyen müzakereye tümden
şüphe ile yaklaşıp tamamen karşısına geçmek yerine temkinli bir destekle gitmek
gerekiyor. İşin doğasına da uygun değil böyle bir tavır. Sonuçta dünya
değişiyor. Şu andaki çözüm dayatması da aslında değişen global denklemlerle
ilgili. Kürt meselesinin çözümünde artık silahla yol alınmayacağı ortada. Başka
bir boyuta geçiyoruz. Tüm dünyadaki o ekonomik ve politik sıkışıklık Türkiye'de
daha kristalize bir şekilde yaşanıyor ve Türkiye aslında kendini büyümeye
zorluyor.
“Kürt siyasetçilerdeki ‘dilsizlik’
hâli ciddi bir sorun”
“Büyük bir suskunlukla bütün söz Öcalan’a
bırakıldıysa bu demek ki onay verdikleri bir durum, sonuçlarını hep beraber
yaşayıp göreceğiz”
-Ya da gerçeğiyle yüzleşmeye zorluyor…ya
da bunları gerçekliğiyle yüzleşmek ve olgunlaşmak için mi yapıyor yoksa bütün
mesele jeopolitik güvenlik mi?
Ne için yapıyorsa yapsın, Türkiye
gerçeğiyle yüzleşmek ve büyümek zorunda. Diğer türlü tersi olacak. Dolayısıyla
bu karmaşık denklemler ortadayken çok da yakınan bir tonda konuşmak bana doğru
gelmiyor. Her şeyin değişmekte olduğu bir andayız. Tarihin akışı böyle
boşluklar yaratıyor dönem dönem. Şu an mesela biz bir boşluk dönemindeyiz
aslında. Korkunç bir anlamsızlık ve boşluk var. O akışın bizi nereye
götüreceğiyle ilgili çok kesin yargılar koymaktan yana değilim ben. Belki bir
imkân doğacak oradan. Ben o imkana elbette inanmak isterim. Ama belki de bir
imkân yok oluyor yaşayıp göreceğiz.
Siyaset de değişiyor, insan değişiyor.
Siyasetin tezahür biçimleri değişiyor. Evet Kürt siyasetçilerinden proaktif,
yön veren bir ağırlık maalesef görünmüyor. Bir “dilsizlik” hali var ve bu ciddi
bir sorun. Büyük bir suskunlukla bütün söz Öcalan'a bırakıldıysa, durum doğası
gereği böyleyse, dahası en pratik yol buysa burada yani kimsenin
söyleyebileceği bir şey kalamıyor. Bu da onların onay verdiği bir durum ve
sonuçlarını hep beraber yaşayıp göreceğiz.
“Son defası Berlin olmak üzere çok defa
yurtdışında yaşama denemelerim oldu; fakat hiçbiri beklediğim ruhsal konforu
vermedi”
-Malum son dönemde ekonomik ya da politik
sebeplerle Türkiye’den ayrılıp batı ülkelerinde yaşamaya başlayan çok kişi
oldu. Bunların çoğu Türk. Zira Kürtlerin zorunlu ya da gönüllü sürgünü çok daha
eskiye dayanıyor. Şu anda Avrupa’da epey kalabalık bir Kürt diasporası da Türk
diasporası da var. Sen de epey zamandır Berlin’desin? Neden gittin?
Benim yurtdışına gidişim yeni değil.
1995’den bu yana şiirin peşinden nerdeyse tüm dünyayı dolaştım, festivallere,
konferanslara davet edildim. 2013’ten bu yana da başta Londra, New York ve
Floransa olmak üzere kaç defa yurtdışına taşınma denemelerim oldu. Ama her
defasında memleket hasreti beni geri getirdi.2015 yılında ise net olarak karar
verip Londra’ya taşındım. Daha sonra tekrar İstanbul’a döndüm. O arada pandemi
yaşandı. Pandemi döneminde “Dünya Güzeldir Hâlâ” şiir kitabımı ve şiir albümünü
yayımladım. Çok tutkunu olduğum arkeolojik alanları tek tek dolaşarak bir
fotoğraf şiir kitabı, sergisi hazırlığı yaptım. Sonrasında buradaki hayat pek
çok insan gibi benim açımdan da zorlu hale geldi. Aldığım nefesin bana şiirsel
bir kelime olarak döndüğü o genişliği kaybettiğimi hissettim ve Berlin’e
taşınmaya karar verdim. Ve fakat Berlin de beklediğim ruhsal konforu vermedi
bana. Oradan “Trajik Tekrar” adını verdiğim kitap çıktı. Orada yaşadığım
yabancılığı şiirin trajik duygusuna sığınarak, felsefi bir dille aktarmaya
çalıştığım bir kitap bu. Geçtiğimiz ay yayımlanan kitabımın aslında bir üçleme
sayılan devamı önümüzdeki dönem yayına hazırlanacak.
“Vatan dediğimiz, içinde
duramadığımız evin uzağına gidememenin trajik tekrarı”
“Bu topraklardan uzak kalmayı kalbim
kaldırmıyor artık”
-“Trajik tekrar” diye tarif ettiğin durum
nedir?
Vatan dediğimiz, içinde duramadığımız evin
uzağına da gidememenin trajik tekrarı. Bir şehre gezmek amacıyla gitmekle,
yerleşmek üzere gitmek arasındaki derin farkı zaten biliyordum. Ama Türkiye’nin
kendi insanını tutamayan hatta iten bir ülke olarak dışına attıklarının
yaşadığı o umutsuz, örselenmiş insani burukluğa çok derinden tanıklı ettim.
Benim gibi zaman zaman gelebilenler arasında bile gözlemlediğim o köksüz ve
üzgün hali ancak şiirle anlatabilirdim. Bunu denedim.
Kitabımda şöyle bir bölüm vardı “Vatan
dediğimiz içinde duramadığımız evin, uzağına da gidememenin trajik tekrarı’. Bu
bölüm bana Deniz Göktaş’ın tutuklanacağını bile bile Türkiye’ye dönüşünü o
kadar çağrıştırdı ki…sözün kısası içinde duramadığımız, durmamıza müsaade
edilmeyen bu evin uzağına da gidemeyen trajik varlıklar olarak yaşadığımız
hayatlar evet parçalanmış, evet bölünmüş ve evet fazlasıyla umutsuz. Bu
umutsuzluğu üzerimizden alacak her türlü çareye tutunmak dışında bir şansımız
da yok gibi. Şimdilerde burada daha çok vakit geçiriyorum ve tüm bu zorluklara,
çelişkilere rağmen şiiri hissettiğim bu topraklardan uzak kalmayı kalbim
kaldırmıyor artık.
“Maraş UNESCO edebiyat şehri ilan edildi;
ama projenin içinde kadın yok, ben de yokum”
-Memleketin Maraş, Ekim 2025’te UNESCO
Yaratıcı Şehirler Ağı'na edebiyat alanında dâhil edildi. Ve bu bir ilk;
Kahramanmaraş bugüne kadar Türkiye’den bu unvanı alan ilk ve tek şehir. Bir
edebiyatçı olarak şaşırdın mı Maraş’ın bir anda “edebiyat şehri” ilan
edilmesine?
Şaşırmaktan ziyade üzüldüğüm bir yanı var
konunun. Elbette memleketimin, bir şehrin edebiyatıyla anılmasından,
bilinmesinden mutluluk duyarım. Dünyada da UNESCO'nun edebiyat şehri ilan
ettiği 5-6 şehir var. Biri işte Edinburgh, Dublin, Prag, Granada. Sanırım
beşincisi Maraş. Ama burada tuhaf bir süreç işletildi. Pazarcık'ın eski CHP'li,
şu an Yeni Partili Belediye Başkanı Haydar İkizer Unesco adaylığı
toplantısında, yani daha karar alınmadan ve ilan edilmeden önce diyor ki;
“Maraş bir şiir şehri. Bejan Matur da dünyada tanınan önemli şairlerimizden
biri. Edebiyat mevzu bahis ise neden görmezden geliyorsunuz?” Ben içerde böyle
bir tartışma olduğunu Haydar’dan dinledim. Haydar benim Ankara Hukuk'tan
arkadaşım. O bana bunu anlattığında, çok da üzerinde durmadım. Fakat daha sonra
bana Alexandra Buchler'den bir mail geldi. LAF- Literature Across Frontiers
isimli bir uluslararası şiir kurumunun başında kendisi. Ve UNESCO unvanı alan
Maraş’tan onlara ortak bir proje teklifi gidiyor. Mailinde adı geçen şairler arasında
benim ismimin olmayışından duyduğu şaşkınlığın yanında sadece erkek şairlere
yer verilmesinden duyduğu şoku anlatıyordu. Sadece erkek şairlerden oluşan bir
edebiyat şehri. Kadın şair yok ve ben de yokum. Buchler buna bir anlam
veremediklerini söyleyerek “Sen neden yoksun?” diye soruyordu.
“Seçkide sadece erkek, milliyetçi,
muhafazakâr bir çizginin referans alınmış olması bir skandal; bu zihniyetin
dayatılmasına ortak olmuş bir UNESCO var”
-Neden yokmuşsun, araştırıp öğrenebildin
mi? Senin “muhalif” tavrının bir etkisi olmuş olabilir mi?
Bilmiyorum. Ama sonra bakınca sadece
erkek, milliyetçi, muhafazakâr bir çizginin referans alındığını üzülerek
gördüm. Ayrıca farklı dil ve inançtan gelen topluluklara da Aşık Mahsuni Şerif
dışında yer verilmediğini gördüm. Tabii Mahsuni’yi de almamak herhâlde
“başlarını çok ağrıtır” diye düşündüler. Onun dışında kadınlar tümden görmezden
geliniyor ki Maraş'ın kadın şairleri yok değil. Daha 1830'lardan bu yana her
zaman kadınlar divan ve halk edebiyatı tarzında şiir yazmışlar. Maraş için
zaten “Dört kapı çalarsın, beş şair açar” denir. Maraş'ın geleneği böyle. Ve
bugün tam da “barış” konuşulurken, Kürtlerin görünür kılınması konuşulurken,
bir yandan Alevilik konuşulurken benim içinden geldiğim kültürün görmezden
gelinmesi bir skandal tabii.
Ama tabii Maraş’ta bu dışlanmaya alıştık
maalesef. Geçmişte yaşanan katliamın tanığı ve mağduru olanların acıları
hafızalarda canlı bir biçimde duruyor. Daha geride Ermeni konusu var.
Alevilerin, Kürt Alevilerin orada katledilişi 78'de. Çok trajik, çok ağır bir
tarihi var Maraş'ın ve benim şiirim de zaten tüm o trajedileri başka bir dille
anlatan bir şiir. O açıdan Maraş’ı yöneten zihniyetin bu fikirde olması ve
kadınları bile tamamen dışlamaları beni şaşırtmıyor. Ama UNESCO böylesi
kapsayıcı olmayan, ideolojik, erkek egemen bir karara nasıl ortak oluyor?
Skandal olan taraf bu. Çok kültürlülük şiarı ile hareket eden UNESCO böyle bir
şeye nasıl alet oluyor? Hiç mi kadın şair yok Maraş’ta ya da şu anda egemen
olan siyasi geleneğin dışında, başka bir siyasi gelenekten hiç mi edebiyatçı
yok? Yani mesele ben değilim. Benim görünür olmakla ilgili bir sorunum zaten
yok. Şiirlerim 48 dile çevrilmiş, bütün dünyadaki en önemli edebiyat
buluşmalarına davet ediliyorum. Kendimden söz etmek istemiyorum sahiden. Burada
kişileri aşan çok skandal bir zihniyet var. Bu işin içinde Kültür Bakanlığı
var, valilik var, belediyeler var. Ve nihayetinde bu zihniyetin dayatmasına
ortak olmuş bir UNESCO var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.