"Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması."
Her yıl Ermeni gazeteci Hrant Dink'in
doğum günü olan 15 Eylül'de verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde,
ödülün bu yılki sahibi Filistinli duayen avukat Raji Sourani'nin konuşmasında
sarf ettiği bu cümle üzerine, daha önce bir şey üzerine hiç düşünmediğimi fark
ettim: Her yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinde yıllar önce işlenmiş savaş suçları
kanıtlanıyor, failleri hapis cezalarıyla karşılaşıyordu fakat Gazze'deki
soykırım, bunlardan farklı olarak neredeyse yaşanmasıyla eş zamanlı olarak
kanıtlanmasına, mahkemelere konu edilmesine ve dünyanın gündemine taşınmasına
rağmen bunun arkasındaki belgeleme emeğini gözden kaçırıyorduk. Filistinli
gazetecilerin mesleki faaliyetleri, tam da bu sebeple, katliam ve saldırıları,
hatta bazen kendi ölümlerini bile canlı yayında dünyaya duyurdukları için dünya
çapında bir belgeleme pratiğiyken Filistinli avukatların çabalarını da aynı
şekilde görüyor muyduk?
Filistinli avukatlar, yalnızca 7 Ekim
2023'te başlayan soykırımın belgelerini ortaya koyup uluslararası mahkemeye
ileterek İsrail devletinin ve Başbakanı Binyamin Netanyahu ile diğer
yetkililerin cezalandırılması için çabalamıyor. Bu pratik, aynı zamanda 2000'li
yılların başından bu yana Gazze'de yaşanan her saldırı ve çatışmanın
Filistinlilerin var olma hakkına nasıl bir tehdit oluşturduğunu da aynı
uluslararası mahkemelerde kanıtlamaya çalışıyor. Üstelik yeteneklerini, meslekî
birikimlerini ve yaşamlarını Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'da yaşananları
dünyaya duyurmak için ortaya koyan bu avukatlar bir profesyonel mesafesiyle
kanıtlamaya çalıştıkları suçların da maruz kalanı konumunda.
İşte Raji Sourani de bu Filistinli
avukatlardan biri. 70 yaşında olan, ömrünü Filistinlilerin var olma
mücadelesinin tanınmasına adamış bu isimle Uluslararası Hrant Dink Ödülü
vesilesiyle Hrant Dink Vakfı'nda bir araya geldik. Sourani'nin Gazze'deki evi ve
ofisi, 7 Ekim 2023'te İsrail saldırılarının başlamasının ardından katıldığı bir
yayında iki gün boyunca -aslında Gazze'de neler yaşandığını anlattıktan çok
kısa süre sonra- 900 kiloluk bir bombayla vuruldu. Meslek hayatı boyunca 6 kez
İsrail tarafından tutuklanıp yargılanan Sourani, İsrail'e karşı Uluslararası
Adalet Divanı'nda açılan soykırım davasında çalışan avukatlardan biri.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, savaşın
sebep olduğu yıkım ve ölümden ders çıkararak bizzat büyük Batılı güçler
tarafından kurulan uluslararası hukuk sistemi son üç yıldır Gazze'de yaşanan
soykırım konusunda çok ağır ve hayati bir sınav verirken Filistin İnsan Hakları
Merkezi’nin (PCHR) kurucusu olan Raji Sourani, Gazze'deki soykırımın 'barış
planına' rağmen devam etmesini bu sınavdan kalınmış olmasına bağlıyor.
Filistinli duayen avukat Sourani, dünyanın
Rusya'nın Ukrayna'daki işgaline verdiği tepki ortadayken İsrail'in Gazze'de
sebep olduklarına sessizliğine dikkat çekerek "Batı'da, ABD'de ve
Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz,"
diyor.
Trump planı bir yılı doldururken:
"Gazze'ye tek bir torba çimentonun girmesi bile sağlanamadı"
ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğinde
varılan ateşkes ve açıklanan barış planından sonra Gazze'de neler değişti veya
bir şeylerin değiştiğinden bahsetmek mümkün mü? Gazzeliler son bir yılı nasıl
geçirdi?
Birkaç gün içinde Trump'ın sözde barış
planının üzerinden bir yıl geçmiş olacak. Bir yılın sonunda kesinlikle bir
ateşkesten bahsedemiyoruz. Trump barış planından bu yana geçen bir yılda
ölümler hâlâ devam ediyor ve son bir yılda hayatını kaybedenlerin sayısı,
çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 1700'ü aştı. Bugüne kadar, 3 yıldır askerî
tesislerde tutulan ve temel haklarından mahrum bırakılan, tecavüze, cinsel
istismara ve işkenceye maruz kalan on binlerce mahkumu tek bir Kızılhaç
personeli bile göremedi. Onları aç bırakıyorlar ve geriye dönük de işleyebilen
yeni bir idam cezası yasası çıkardılar. Bugüne kadar on binlerce zorla
kaybettirme vakası var. Nerede oldukları hakkında en ufak bir fikrimiz yok; ölü
mü, diri mi, molozların altında mı yoksa hapishanelerde mi, kimsenin bir
bilgisi yok. Tüm bunlarla birlikte, insanca yaşama uygun olmayan derme çatma
çadırlarda ve kötü koşullarda, elektriksiz ve temiz su olmadan yaşayan 2
milyondan fazla yerinden edilmiş insanımız var.
Gazze'nin yüzde 85'i yıkıldı; okullarımız,
üniversitelerimiz veya temel eğitimimiz yok. Sağlık altyapımız ve benzeri
hiçbir şeyimiz yok; hepsi silindi ve yok edildi. Kıtlık devam ediyor ve
insanlar hiçbir geliri, hiçbir şeyi olmadan günde zorla bir öğün yemek
yiyebiliyor. Tüm Gazzeliler, toplamı zaten 365 kilometrekare olan Gazze'nin
yüzde 30'luk bir alanına sıkıştırılmış durumda. Gazze'ye tek bir torba
çimentonun girmesi bile sağlanamadı. İnsanların hemen yanı başında yaşadığı on
binlerce ton çöp var ve bunu kaldıramıyorlar.
Bu koşullar altında; soykırımın
kurumsallaştığını, etnik temizliğin kurumsallaştığını söylüyoruz. Bu,
insanların yaşamını insanca sürdürebileceğine dair ortamın ortadan kaldırılması
anlamına geliyor. İşte bu yüzden Trump planının soykırımın kurumsallaşması,
etnik temizliğin kurumsallaşması olduğunu söylüyoruz ve bu sadece Gazze'de
yaşanmıyor. Batı Şeria'ya da yayıldı ve Batı Şeria'da yaşananlar bir etnik
temizlik süreci. Bu yüzden soykırım hâlâ canlı yayında devam ediyor, tüm dünya
bundan haberdar ancak hükûmetler düzeyinde hiçbir şey yapılmıyor.
"'Uluslararası kabul görmüş
standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor' deyip bunu yaptığımızda da bizi
engellediler"
Uluslararası Hrant Dink Ödülü gecesinde,
ödülü kazandığınızın açıklanmasından hemen sonra yaptığınız konuşmada
"Gazze'deki, tarihin en iyi belgelenmiş çatışması," dediniz. Ne demek
istediniz?
Yıllardır hep şu suçlamayla karşı karşıya
kaldık: “Siz Araplar, siz Filistinliler demagogsunuz. Çok konuşuyorsunuz.
Sesiniz çok çıkıyor. Medeni değilsiniz. Bütün iddialarınız siyasi. Uluslararası
kabul görmüş standartlara göre hareket etmeniz gerekiyor.” Peki bu nasıl olur?
Evet, belirli mekanizmalar vardır. Suçların, isimlerin, tarihlerin yer aldığı
hukuki dosyalar oluşturmanız gerekir. Savcıların nasıl çalıştığını bilirsiniz;
bu dosyalara sahip olmadığınız için onların yerini almalı ve bu hukuki dosyaları
inşa etmelisiniz.
1979'da ilk insan hakları örgütü olan ve
ana örgüt kabul edilen El-Hak kurulduğundan beri, başından itibaren her türlü
suçu hukuki olarak belgelemeye karar verdik. Yani üzerine yorum yapılan
öylesine laflardan bahsetmiyorum; bilgili, donanımlı, hukuki araçlara sahip son
derece profesyonel genç avukatlar fotoğraflarla, videolarla, sorumluların ne
söylediğiyle, sosyal medyada ne paylaştıklarıyla, ne yapıp ne ettikleriyle bu
dosyayı oluşturmak ve hukuk sistemine başvurmak için çalıştı.
İnsanlar bize, “İsrail Orta Doğu'daki
demokrasinin vahası, neden onların hukuk sistemini kullanmıyorsunuz?” dediler.
Biz İsrailli mevkidaşlarımızla, avukatlarla, insan hakları örgütleriyle bile iş
birliği yaptık. Tüm bunları yaptık ama şahsen hiçbir zaman hayal kurmadım;
işgal altında adaletin veya onurun elde edilemeyeceğini biliyorum. İşgal,
tanımı gereği bir saldırı suçudur ve tarihteki hiçbir deneyim bize askerî
mahkemelerde işgal altında adaleti sağlayabileceğinizi göstermez.
Fakat yine de İsrail hukuk sistemini
kullanmaya başladık. Belgeledik ve başvurmaya başladık. On binlerce davadan
sonra kanıtladık ki İsrail hukuk sistemi, İsrail Yüksek Adalet Divanı da dahil
olmak üzere, suçlu işgal yönetimi tarafından işlenen organize, sistematik savaş
suçlarına sadece tam bir hukuki ve siyasi kılıf sağlıyor. Dolayısıyla bu
birimler, işgalin ve Filistinlilerle ilgili sürecin bir parçası durumundalar.
Sonra dedik ki tamam, bunda başarısız
olduk, alternatif nedir? Bize harika bir alternatifiniz var, dediler: Evrensel
yargı yetkisi. Ve bunu kullanmaya başladık. ABD'de, Yeni Zelanda'da, İsveç'te,
İspanya'da, İngiltere'de, Güney Afrika'da, aklınıza gelebilecek her yerde
kullandık. Ancak bu ülkelerdeki sistemi kullanmamızı engellemek için mevzuat
değişikliklerine gittiler. İsviçre'de, İspanya'da, İngiltere'de yasaları
değiştirdiler. "Daha başka ne yapabiliriz?" dedik. Uluslararası Ceza
Mahkemesi (UCM) oradaydı.
Bu konunun müzakere edildiği ilk günden
kararın çıktığı ana kadar işin içindeydim. Başlangıçta engellendik. Ancak Ocak
2015'ten itibaren orada bulunmamıza izin verildi. Yani Uluslararası Ceza
Mahkemesi'ndeki çalışmalarımıza 7 Ekim'de başlamadık; yaşananlar için, Gazze'ye
2006'dan beri uygulanan abluka için ve 2008, 2009, 2012, 2014, 2017 Büyük Dönüş
Yürüyüşü savaşları için yıllar öncesinden başladık.
Sonra 7 Ekim'de soykırım başladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yıllar boyu başarılı olamayışımızın ardından
Güney Afrika'yı davayı üstlenip başvurmaya ikna edebildik. Ben de oradaki hukuk
ekibinin bir parçasıyım.
"Demagoji suçlamalarından sıyrılıp
sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak
tanınmaya başladık"
Soykırımın başlangıcında bir sorunla
karşılaştık: Her şeyi eskisi gibi belgeleyebilir miyiz? Bu imkansız bir
görevdi. Bu yüzden "örnekleme" dediğimiz şeyi yaptık. 39 hastaneyi
yıktılar; biz dört ya da beşini alıp tamamen belgeledik. Üniversiteleri ve
okulları aldık; belgeledik, örnekledik. Tabii ki hepsini tek tek yapamazdık.
Adalet sistemini sıfırladılar. Yerleşim alanlarını yok ettiler. Biz ise bu
şekilde çalışmaya aralıksız devam ettik.
Uluslararası Ceza Mahkemesi savcılarının,
soruşturma ekibinin Gazze'yi ziyaret etmesini engellediler. Hâkimlerin bunu
yapmasını engellediler. Peki orada belgelemeyi kim yaptı? Biz. Örneğin Gazze'de
65 kişilik bir kadromuz var; yaklaşık 22'si dışarıda, geri kalanı Gazze'nin
içinde; dava dosyalarını hazırlıyor, mahkemeye sunuyor ve bilgi sağlıyoruz.
İşte bu yüzden savcılara ve hakimlere yaptırım uygulamalarının ardından,
mahkemeyi bilgiyle besleyen damarı kesmek için bize de yaptırım uyguladılar.
ABD bile bu baskıyı hissettiği ve bunun cezalandırılması gerektiğini söylediği
için gurur duyuyorum. Trump göreve geldiğinden beri neredeyse 25 başkanlık
kararnamesi çıkardı; bunlardan biri de bizimle ilgili. Bu da süper önemli
olduğumuz anlamına geliyor.
Böylece demagoji suçlamalarından sıyrılıp
sadece bölgede değil, dünya çapında bu alanda en üst düzey uzmanlar olarak
tanınmaya başladık ve sizin yaşınızda, bu bilgiyle donanmış yeni bir nesil
yetiştirmeyi başardık. Bizler bir gün göçüp gideceğiz, bir süre sonra bu işleri
bırakacağız. Ancak Filistin'de görevi devralan yepyeni bir nesil var ve başka
birçoğu da katıldı; Avrupa ve ABD'deki uluslararası avukatların en
seçkinleriyle birlikte çalışıyoruz. İşte bu yüzden devam etmek çok önemli.
Dokümantasyon budur. İnsanlarla sempatiyle
ya da siyasetle konuşmuyorum. Basit bir kural vardır: Olgu, standart, sonuç.
Olguların, yani hukuki olguların varlığından emin oluruz. Çok profesyonel ve en
güncel şeylere dayanan gerçek belgeler sunarız. İkinci olarak, meslekî ve
hukuki standartların bilincindeyiz ve bunları duruma uygularız. Çok düzgün bir
hukuki belgeleme olmadan hiçbir şey yapamazsınız, bu dosyayı oluşturamazsınız.
İddia ediyorum ki, tüm çatışmalar arasında buna sahip olma konusunda en iyisi
biziz.
Siz bir avukatsınız. Yalnızca 2023’ten
beri değil, çok daha uzun bir süredir uluslararası alanda Filistinlilerin
haklarını ve var olma mücadelesini savunuyorsunuz. Fakat diğer yandan da
uluslararası hukuka ciddi eleştirileriniz var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz,
Filistinlilerin var olma mücadelesine verdiğiniz hukuki desteği, bu
uluslararası koşullarda nasıl gerekçelendiriyorsunuz?
Her şeyden önce, uluslararası hukukla
ilgili bir sorun yok. Benim bununla hiçbir sorunum yok. Bence uluslararası
hukuk ve insan hakları, insanlık deneyiminin en üst noktası.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra
entelektüeller, akademisyenler, siyasetçiler ve sosyalistler bir araya geldi ve
dedi ki "Savaş zamanında sivilleri nasıl koruyabiliriz? 85 milyon insanı
kaybettik; şehirler, köyler haritadan silindi. Ordular arasındaki savaşta
kadınların, çocukların suçu neydi ki bu kaderi paylaşıp öldüler?" Bu
yüzden de bir sistem kurmaya karar verdiler. Suç işleyenlerin affedilmeyeceği
bir sistem... Yani bir numaralı ilke: Hesap verebilirlik. Savaş suçu işleyen
her suçlu hesap verecek, dediler. İkinci olarak bir Soykırım Sözleşmesi olacak,
dediler. Harika! Bu durum Yahudilere, Ermenilere, Romanlara ve daha nicelerine
yapıldı. Hiroşima, Nagazaki yok edildi. Tamam, o halde hesap verebilirlik bir
zorunluluk. Bu suçların hiçbirinin cezasız kalmamasını sağlamalıyız, bunu
yasallaştırmalıyız, dediler ve işte bu yüzden buna "Soykırım Suçunun
Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi" adı verildi. Yani asıl amaç,
daha başlamadan soykırımı durdurmaktı.
"Üç yıl geçti, hâlâ soykırım
olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık!"
Gazze konusunda... Üç yıl geçti, hâlâ
soykırım olduğundan mı şüpheleniyorsunuz? Biz bunu kanıtladık. Netanyahu
hakkında iki tutuklama emri ve Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) alınmış üç
ihtiyati tedbir kararı var. Pek çok şey sunduk. Peki ne oldu? ABD ve İsrail,
sırf hukuku kullandığımız için bize yaptırım uyguluyor. Bu büyük bir utançtır.
Adeta Kafkaesk bir durumun içindeyiz. Şüpheli suçlular, soykırımcılar ve onları
destekleyenler adalet sistemini cezalandırıyor. Normalde orada yargılanması
gerekenler onlar ama tam aksine sistemi cezalandırıyorlar. Tıpkı Kafka
romanlarındaki gibi; üzerine düşündüğünüzde bu tam bir delilik.
Şimdi, bu sonradan uydurulmuş bir şey
olmadığına göre Avrupa'nın eyleme geçmesi ve tepki vermesi, diğer ülkelerin
harekete geçmesi gerekirdi. "Bu bizim mahkememiz, Uluslararası Ceza
Mahkemesi'ne (UCM) imza atan 125 ülke var; onlar sizin hakimleriniz, sizin
savcılarınız, onları savunmak zorundasınız" demeliydiler. Ama "Biz bu
sistemin parçasıyız" demediler.
"Ya 'iyi kurbanlar' olmayı seçeceğiz
ya da asla pes etmeyeceğiz"
Şimdi söylenecek en kolay şey şu: Ben ne
yapabilirim? İşte bu, güce karşı gerçeği haykırma misyonu. Tam da bu yüzden
bazı bölünmeler yaşanmaya başladı; İspanya, İrlanda, Belçika, Norveç, Slovenya,
Lüksemburg gibi birkaç ülke "Hayır, bu bir canavarlık, bunlar suçlu ve dur
demeliyiz" diyor. Ancak lider Avrupa ülkeleri şu an bu duruşu
sergilemiyor.
Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya 'iyi
kurbanlar' olmayı seçip "Elimizden gelenin en iyisini yaptık, şuraya
buraya başvurduk, profesyoneldik ama fazlası için siyasi irade yok"
diyeceğiz ya da asla pes etmeyeceğiz. Yani soykırım sürecinin bu kadar kolay
ilerlemesine izin veremeyiz, her türlü yol ve araçla durdurmayı denemek
zorundayız. Bu yüzden iyi insanları yanınıza çekmeye çalışırsınız ya, işte bu
nedenle şu anda harika bir küresel hareket var. İnsanlar "Gazze'nin
uluslararası hukukun mezarlığı olmasına izin vermeyeceğiz, Filistin'in bu hale
gelmesine göz yumamayız ve elimizden gelenin en iyisini ortaya koymalıyız"
diyor. Bizim misyonumuz bu.
Benim yaşımda bir insan için yapılabilecek
en kolay ve en tatlı şey "Hayatımın 40 yılını bu işe yatırdım, daha
fazlasını yapamam, ABD ve İsrail'in karşısında duramam; onlar çok güçlü, çok
kudretli" demek olurdu. Hayır, tıpkı bazı meslektaşlarım gibi biz de bedel
ödemeye hazırız. Onlar genç, harika avukatlardı; sizin yaşlarınızda, çok
gelecek vaat eden, azimli insanlardı. Benim kişisel asistanım... Kendisi, eşi
ve iki kızı dördünlü helikopterle (quadcopter) suikaste uğradı.
Pes edemeyiz çünkü bir misyonumuz var.
Adaleti ve onuru getirmek zorunda olduğunuz bir misyon... Bu yüzden belgeledik,
bir avukat olarak profesyonel görevimizi yaptık, çalınabilecek her kapıyı
çaldık. Bizler, bu dünyayı orman kanunlarının yönettiği bir yere dönüştürmek
istemeyenlerin tarafındayız. Ortak değerlere dayalı hukukun üstünlüğünü
istiyoruz. Bunu biz icat etmedik, bunu dünya icat etti.
"Bu durumda söylenecek en kolay şey
'Elimden geleni yaptım, artık dayanamıyorum' demek olurdu"
Savaşın ilk günlerinde 'Democracy Now!'a
verdiğiniz iki günlük mülakatın ardından Gazze'deki eviniz İsrail güçleri
tarafından bombalandı. Ofisiniz bombalandı. Açıklamalarınız, çabalarınız
sebebiyle çok kez Gazze'den ayrılmanız gerektiği telkinleriyle karşılaştınız.
Filistinliler için mücadele eden bir Filistinli avukat olarak bu süreçte siz ne
hissediyorsunuz? Gücünüzü ve motivasyonunuz nereden alıyorsunuz?
Gazze'deki meslektaşlarımın neredeyse 45
kadarı aileleriyle birlikte soykırım koşullarını bizzat yaşıyor. Bu; günün her
saati etrafınıza bombaların yağması, kıtlık çekmek, tıbbî hizmetlerden mahrum
kalmak anlamına geliyor. Yerinizden ediliyorsunuz, çocuğunuza biraz yiyecek ve
ilaç bulabilmek için saatler harcamak zorunda kalıyorsunuz. Çocuklarınız okula
gitmiyor, üniversiteye gitmiyor. Aynı zamanda yaptırımlara maruz kalmış
durumdasınız ve maaş alamıyorsunuz. Yani insanların hiçbir geliri yok. ABD'deki
ve diğer tüm bankalardaki hesaplarımızı dondurdular; etiketlendiğimiz için tek
bir kuruş bile alamıyoruz. Bu durumda söylenecek en kolay şey "Elimden
geleni yaptım, yaptırım altındayım, artık dayanamıyorum" demek olurdu.
Ancak size şöyle söyleyebilirim ki bu yılki çalışmalarımız tek bir saat bile
aksamadı; bu da adanmış insanlardan bahsettiğimiz anlamına geliyor.
"Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek
Parisli de bunun bedelini ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da
ödeyecek"
Herkesi kastetmiyorum ama oradakilerin
neredeyse yüzde 80'i çalışmaya devam ediyor. Sundukları değerin farkındalar ve
bunu anlıyorlar. Zor zamanlar insanı iki seçenekle baş başa bırakır: Ya pes
edersiniz ya da meydan okursunuz. Bizler gayet romantik devrimcileriz; fikrin,
adaletin ve onurun gücüne sahibiz ve bunu başarmak için çabalayacağız.
Kötülüğün galip gelmesine izin vermeyeceğiz. Bu dünyadaki siyasi sisteminin ne
kadar acımasız olduğunu biliyoruz ama çok inatçı olmalıyız; pes edersek bunun
herkes için alternatifi orman kanunları olur.
Şundan eminim: Bir noktada, bir aşamada,
ne zaman olur bilmiyorum, bunun üstesinden geleceğiz ve adalet sağlanacak.
Çünkü şu an yaşananlar sadece hukuka ve insanlığa değil, mantığa da aykırı.
İnsanlığın evrensel değerlerine aykırı. Tarihin doğru tarafında olduğumu
hissediyorum; adil, haklı bir davayı savunuyorum. Halkımız adaleti ve onuru hak
ediyor. Ve eğer Gazze'deki bu kavgayı kaybedersek; Parisli de bunun bedelini
ödeyecek, Türk de ödeyecek, İspanyol da ödeyecek. Bu yüzden insanlık adına
kendi payımıza düşen katkıyı sunmak zorundayız. Bizi destekleyen ve bu
mücadeleyi veren pek çok insanın "Sizin aracılığınızla kendi
insanlığımızı, hukukun üstünlüğünü ve insanlık onurunu savunuyoruz"
demesinin sebebi budur.
Çünkü bu yaşananlara izin verilirse yarın
Trump çıkıp "Venezuela'nın petrolüne ihtiyacım var, onu almalıyız"
der ve gidip Venezuela'yı işgal eder. "Kanada bizim 51. eyaletimiz olmalı,
orayı ilhak etmeliyiz" der. "Grönland ulusal güvenliğimiz için
gerekli" der. Dünya artık uyanıyor mu? Bu yapılan kötülüktür. Ve eğer bu
böyle devam ederse, bedelini herkes ödeyecek.
"Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı
kolonyal zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz"
Yine de henüz karşı duracak ve bir şeyler
yapacak ortak bir siyasi irade yok. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, Ukrayna'da
yaptıkları gibi basit ve güçlü mesajlar vermeleriydi: "Siz işgalcisiniz,
yaptığınız işgaldir, bu yasa dışıdır ve yaptırımlara maruz kalacaksınız".
Ukrayna halkı için "İşgale karşı her türlü yol ve yöntemle direnme ve
kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptirler" dediler; onları para ve
silahla desteklediler, dünyadaki özgür insanları gidip güçlerini birleştirmeye,
silahlanıp savaşmaya çağırdılar. İsrail işgali bundan farklı mıdır?
Ukraynalıların UCM ve UAD'ye gitmelerine yardımcı oldular, orada açılmış
davaları var.
Peki, Ukrayna'da buna izin verirken neden
Filistin'de İsrail'e karşı olmasına izin vermiyorsunuz? İşte bu yüzden
uluslararası hukukun çifte standartlı uygulanmasına ve siyasallaştırılmasına
karşı savaşıyoruz. Çünkü Batı'da, ABD'de ve Avrupa'da ırkçı kolonyal zihniyetin
hâlâ varlığını sürdürdüğüne inanıyoruz. Ve haklı olarak bunun için mücadele
etmek zorundayız. Sadece LGBTIQ+ evrenseldir, başka hiçbir şey evrensel
değildir diyemezsiniz. Bu değerlerin hepsi birbiriyle bağlantılıdır.
"Trump'ın
planı sadece işgali kurumsallaştırıyor; Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması
gereken şey bu"
Türkiye bir yandan çok uzun zamandır
Filistinlilerin yaşadıklarını gündeme getiren, barış çabalarına destek olan bir
pozisyonda. Fakat diğer yandan da özellikle Amerikan destekli olan ve çokça
eleştiri alan barış planının da uygulanması konusundaki baş aktörlerden.
Türkiye'nin Gazze konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Filistinliler, Türkiye'nin pozisyonunu nasıl görüyor?
İlk bir yıl boyunca ateşkes sağlanmadı.
İkinci yıl ise barış planına dair tek bir kelime dahi edilmedi. İşgalin sona
erdirilmesi, soykırımın bitirilmesi ve saldırıların durdurulması hakkında tek
bir söz söylenmemesi bir yana ölümler ve yıkım hâlâ devam ediyor. Uluslararası
hukuktan, uluslararası insancıl hukuktan, insan haklarından tek bir kelime dahi
bahsedilmiyor ve Sayın Trump ömür boyu başkanımız olmak istiyor.
Trump'ın planı bana göre bir kötülüktür;
çok kötü, çok çirkindir, işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Sadece işgali
kurumsallaştırıyor. Türkiye'nin ve diğerlerinin anlaması gereken şey budur. Bu
plan yardımcı olmuyor. Filistinlilere yardım etmek istediniz ama bu hiçbirine
yardım etmiyor. Evet, belki ölümlerin sayısal oranları değişti ama soykırım
ortamı ve etnik temizlik ortamı varlığını sürdürüyor.
Türkiye, Filistin'e ve Filistinlilere
yönelik iyi işler çıkarıyor. Çok yardımcı oluyorlar ve farklı düzeylerde çok
kritik siyasi hamlelere müdahil oldular. Ancak hâlâ soykırımın devam ettiğini,
etnik temizliğin sürdüğünü ve bunun fiilen Batı Şeria'ya yayıldığını
söylüyorsak, ne yazık ki Türkiye'nin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir.
Hrant Dink’in hayatı ve gazeteciliğini
düşününce nasıl bir ortak noktada buluşuyorsunuz? Hrant Dink de hem Türkiye’de,
burada öteki olarak görülen Ermenilerin sesini duyurmaya çalışıyordu. Siz de
Filistinlilerin yaşadıklarını dünyaya anlatma çabasındasınız. Arada nasıl bir
bağ ve benzerlik görüyorsunuz?
Hrant Dink şöyle demişti: "Hâlâ
yürüyorum ve işimi yapabiliyorum. Etrafımda ne kadar tehdit, ne kadar yakın
tehlike olursa olsun, hâlâ yürüyebildiğim sürece bu beni caydıramaz." O,
ifade özgürlüğüne tüm kalbiyle inanıyordu. Bence bu, insan onurunun en önemli
sütunlarından birisi ve kendisi bunun bedelini çok ama çok ağır ödedi;
bahsettiğim sözleri ettikten birkaç gün sonra da vurularak öldürüldü.
"Bu ödül, bu insanların, çektikleri
acıların ve feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor"
Benim için bu ödülün çok farklı bir anlamı
var. Ermeniler soykırıma, haksızlıklara uğradılar ve o "bir daha
asla" sloganını hayata geçirdiler. Bu ödülün bana değil; temsil ettiğimiz
insanlara, İsrail'in soykırımının, etnik temizliğinin ve savaş suçlarının
mağdurlarına verilmesi tam da bu anlama geliyor. Böylece güçlerini
birleştiriyorlar, son derece haklı davanızın yanında yer alıyorlar. İsrailliler
bu suçu bizzat işlerken böyle bir desteği yanınızda hissetmek harika bir duygu.
Bu; desteğin, dayanışmanın, doğru yolda olduğunuzun ve iç barış ile dünya
barışını korumak için mantığa, bu ortak değerlere başvurmanın son derece önemli
olduğunun çifte kanıtı.
Öte yandan soykırımı gerçek zamanlı olarak
canlı yayında aktarmayı başaran, son derece profesyonel 262 harika genç
gazetecimizi kaybettik. Kadın ya da erkek, her biri sadece bu savaşta değil,
Gazze'de yaşanan her şeyde kendini adamış, hırslı ve geleceği son derece parlak
gazetecilerdi. Hayatlarını ne kadar büyük tehlikelere attıklarını ve
uluslararası medyanın bu ana kadar Gazze'ye girmesine nasıl izin verilmediğini
çok iyi biliyorum. Dolayısıyla bu ödül, bu insanların, çektikleri acıların ve
feda ettikleri hayatların tanınması anlamına geliyor.
Şahsen minnettarım ve kazandığım ödülden
gerçekten onur duyuyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.