Kınalızâde, Ahlâk-ı Alâî’de düşmana nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatırken bugüne de dokunan bir şey söyler.
Onun “düşman” dediği yerde
özellikle durmak gerekiyor. Çünkü günümüz siyasetinin belki de en ağır
sorunlarından biri, demokratik siyasette rakip olması gereken insanların
giderek düşman olarak kurgulanması. Rakip artık seçimde yarışılacak, bazen
kazanacak bazen kaybedecek meşru bir siyasi aktör değil; yenilmesi,
etkisizleştirilmesi, mümkünse oyun alanının dışına çıkarılması gereken bir
tehdide dönüşüyor.
Kınalızâde ise gerçek bir
düşman karşısında bile insanın kendisini bağlayan bir ölçü bulunduğunu
hatırlatıyor. Haksız yere düşmanını alt eden, sonra da “yendim” diye sevinen
insanın aslında neyi kazandığını sorguluyor.
Görünüşte galip odur. Fakat
Kınalızâde’ye göre hakikatte mağlup olan da odur.
Çünkü siyasette kazanç ve
kaybı çoğunlukla sonuca bakarak ölçüyoruz. Seçimi kim aldı, belediye kime
geçti, kim tasfiye edildi, kim makamını korudu?
Oysa insan bazen istediğini
elde ederken başka bir şey kaybedebilir.
Kazandığını hemen görür;
kaybettiğini ise çok sonra fark eder. Hatta bazen hiç fark etmez.
İnsan, yaptığı bir şeyden
mahcup olma kabiliyetini nasıl kaybeder?
Ahlaki aşınma bir anda
gerçekleşmez. İnsan sabah başka biri olarak uyanmaz.
Önce bir sınır aşılır. Bunun
için mutlaka bir gerekçe vardır. Şartlar farklıdır, karşıdaki tehlikelidir,
zaman dardır, mesele hayatidir. İlkinde insan yine de biraz huzursuz olur.
Sonra benzer bir durum yeniden
ortaya çıkar. Bu defa ilk seferin gerekçesi de elde hazırdır. Üçüncüsünde artık
uzun uzun açıklamaya ihtiyaç dahi duyulmaz.
Bir müddet sonra insanın
davranışına verdiği isim de değişmeye başlar.
Keyfîlik tedbir olur.
Ayrımcılık sadakatin gereği olur. Baskı zaruret olur. Hukukun etrafından
dolaşmak devlet aklı olur. Dün başkasının elinde zulüm dediğimiz şey, bugün
bizim elimizde memlekete hizmet haline gelir.
İnsan artık kendisini
kandırdığını da fark etmez.
İnsan Yaptığı Şeye Dönüşür
Kur’an’ın, kendilerine
yeryüzünde fesat çıkarmamaları söylendiğinde “Biz ancak ıslah edicileriz” diyen
insan tipini anlatması bu yüzden çok sarsıcıdır. Çünkü burada insan yaptığı
kötülüğü gizlemiyor; ona başka bir isim veriyor. Ahlaki körleşmenin daha ileri
hali belki de budur: Kötülük yapıp bundan rahatsız olmak değil, yaptığının
iyilik olduğuna inanmak.
Üstelik dindarlık da insanı bu
körleşmeden kendiliğinden korumuyor. İbadetin anlamı yalnızca yerine getirilmiş
olmasında değil, insanı neye dönüştürdüğünde ortaya çıkıyor. Dindarlık şuurdan
ve ahlaki muhasebeden kopup alışkanlığa ve aidiyete dönüştüğünde, insan
ibadetlerini sürdürürken vicdanını da susturabilir.
Eski ahlak düşüncesinin
üzerinde ısrarla durduğu bir mesele var. İnsan yalnızca davranışlar üretmez;
davranışları da zaman içinde insanı üretir.
Aristoteles bunu karakter ve
alışkanlık üzerinden düşünür. İslam ahlak düşüncesinde de benzer bir anlayış
vardır. Tek bir davranış henüz karakter değildir; fakat tekrar edilen
davranışlar zamanla insanda yerleşir ve onu o davranışı daha kolay yapabilen birine
dönüştürür.
Genelde yaptığımız şeylerin
başkalarına ne yaptığını soruyoruz.
Daha az sorduğumuz soru şu:
Yaptığım şey bana ne yapıyor?
Bir haksızlığa sessiz
kaldığımda yalnızca o haksızlığın sürmesine katkıda bulunmuş olmuyorum. Bir
sonraki haksızlık karşısında susması biraz daha kolay bir insan haline de
geliyorum.
Bir sınırı aştığımda yalnızca
sınırın öte tarafına geçmiş olmuyorum. Geri dönüp baktığımda o sınırı eskisi
kadar yüksek görmeyen biri olabiliyorum.
Siyasi hareketler de
yaptıklarıyla kendilerini inşa ederler. Bir istisna, ardından başka bir
istisna; bir gerekçe, ardından aynı gerekçenin daha geniş kullanımı.
Ve bir gün başladıkları yerde
olmadıklarını görürler.
Ya da dönüp hiç bakmazlar.
Zulüm Önce Bakışta Başlar
Shakespeare’in Macbeth’inde
asıl etkileyici olan budur. İlk cinayetten önceki Macbeth ile sonraki Macbeth
aynı kişidir; ama artık aynı ahlaki eşiğe sahip değildir. İnsan bir sınırı
aştığında, geride yalnızca yaptığı şey kalmaz; kendisi de değişir. Bir zamanlar
kendine yakıştıramadığını artık rahatça yapabilmek insana güçlenmiş olduğu
hissini bile verebilir. Oysa belki güçlenmemiş, kendisini durduran bir şeyi
kaybetmiştir.
Başka bir ölçü daha var:
Yaptıklarımız bizi ne kadar rahatsız ediyor?
Nelerden hâlâ mahcup
olabiliyoruz?
Mahcubiyet bugün, özellikle
siyasette, zayıflık gibi görülüyor. Tereddüt etmeyen, geri adım atmayan, hata
kabul etmeyen, yaptığından hiç şüphe duymayan insan güçlü sayılıyor.
Oysa mahcubiyet belki insanın
elinde kalan son ahlaki güvencelerden biridir.
Eski Yunan’ın aidos dediği şey
yalnızca başkalarının önünde utanmak değildi. İnsanın kendisine yakıştıramadığı
şey karşısında duyduğu çekinmeyi ve sınır duygusunu da kapsıyordu.
Bizim ahlak geleneğimizdeki
hayâ ve edep kavramlarında da, bütün farklılıklarına rağmen, benzer bir taraf
vardır: Her yapabileceğini yapmamak.
Ömer Türker’in üzerinde
durduğu “ihtiram” kavramı burada düşündürücü geliyor bana. İhtiram,
karşımızdakinin varlığını, değerini ve bizimle ortaklığını gerçekten idrak
edebilmekle başlıyor. Bunun davranışa dönüşmüş hali ise edeptir.
Bu farkındalık kayboldukça
karşımızdakini yok saymak, kendimizi üstün görmek ve nihayet ona zulmetmeyi
kendimize hak görmek kolaylaşıyor.
Belki siyasette hukuktan bile
önce kaybedilen bir şey vardır: Karşımızdakine ihtiram.
Rakibimiz de bizim kadar hak
sahibi midir? Onun hakkı, onu sevmediğimizde de hak olarak kalıyor mu?
Yoksa karşımızdakini yavaş
yavaş kişiliğinden soyup “karşı taraf”, “engel”, “tehdit”, “bertaraf edilmesi
gereken unsur” haline mi getiriyoruz?
Karşımızdakinin yüzünü
görmemeye başladığımızda ona yaptığımız şeyin ağırlığını da daha az hissederiz.
Belki zulüm, kanundan ve
karardan önce, bakışta başlar.
Zaruret Nerede Biter, Mazeret
Nerede Başlar?
Ancak burada kolay bir
ahlakçılığa da düşmemek gerekiyor.
Siyaset insana her zaman iyi
ile kötü arasında tertemiz tercihler sunmaz. Devlet yönetiminde bazen
birbirinden kötü ihtimaller arasında karar vermek gerekebilir. Michael
Ignatieff’in The Lesser Evil’da tartıştığı mesele de budur: Olağanüstü
şartlarda demokratik yönetimler bile daha büyük bir kötülüğü önlemek için bazı
kötülükleri gerekli görebilirler.
Fakat “zaruret”in kendisi
tehlikeli bir ahlaki dile dönüşebilir. İnsan başka seçeneği olmadığına
kendisini kolayca inandırabilir ve iyi niyet, ağır sonuçların gerekçesi haline
gelebilir.
Bazen insan gerçekten ağır bir
karar vermek zorunda kalabilir. Eli kirlenebilir. Ama yaptığı şeyin ağırlığını
taşımaya devam ediyorsa, içinde hâlâ bir ölçü vardır.
Tehlike, zorunlu gördüğümüz
kötülüğü zamanla iyilik diye anlatmaya başlamaktır. Daha da kötüsü, onunla
övünmektir.
Mahcubiyet yalnızca “yanlış
yaptım” diyebilmek değildir. İnsan, haklı olduğuna inandığı bir tercihte bile
kaybolan şeyi görebilmeli, kazandığının yanında ödediği ahlaki bedeli de hesaba
katabilmelidir.
Gerçekten “başka yol
bulamadığımız” için mi böyle davranıyoruz?
Yoksa çoğu zaman başka bir yol
aramıyor muyuz?
İnsanları birbirinden kötü iki
seçenek arasında sıkışmış trajik kahramanlar olarak düşünmek gerçeği fazlasıyla
güzelleştirebilir. Bazen mesele zaruret değil; aidiyet, mahalle bağları,
menfaat veya makamı ve itibarı kaybetme korkusudur.
Belki bunların hepsinden daha
sıradan bir sebep de vardır: İnsan başka türlü davranabileceğini artık
düşünmüyordur.
O zaman “Başka çarem yoktu”
demeden önce kendimize sormamız gerekir: Gerçekten başka bir yol aradım mı?
Yoksa kararımı çoktan vermiş, sonra ona bir gerekçe mi aramıştım?
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi
belki burada başlıyor.
Çünkü elin kirlenmesi trajik
olabilir.
Fakat insanın elindeki kiri
artık kir olarak görememesi başka bir şeydir.
Vicdanımız Diye Kimin Sesini
Dinliyoruz?
Nurettin Topçu’nun İsyan
Ahlakı’nda üzerinde durduğu ahlaki sorumluluk, yanlış yaptıktan sonra duyulan
vicdan azabından ibaret değildir.
Sorumluluk eylemden önce
gelir.
Topçu, insanın grubun
iradesine teslim olduğunda kör bir itaate sürüklenebileceğini söyler.
Vazifesini sorgulamadan yapan “namuslu adam”ı eleştirirken hatırlatır: O vazife
bazen cellatlar eliyle de sunulabilir.
O halde mesele yalnızca “Bunu
yaparsam başıma ne gelir?” değildir.
Belki daha zor soru şudur:
Bunu yaparsam ben ne olurum?
Siyaset bu soruyu kolayca
unutturuyor. Çünkü insan tek başına yaşamıyor.
Partiler, cemaatler,
ideolojiler, devletler, mahalleler yalnızca bize fikir vermiyor. Bazen ne
karşısında öfkeleneceğimizi, neyi mazur göreceğimizi, ne zaman susacağımızı,
hatta neden vicdan azabı duyup neden duymayacağımızı da öğretiyor.
İlhami Güler, Fromm’dan
hareketle “otoriter vicdan” diye önemli bir ayrımdan söz eder. İnsan kendi
vicdanını dinlediğini sanırken, içinde yaşadığı toplumun, devletin, grubun veya
başka bir otoritenin sesini içselleştirmiş olabilir. Hatta otoritenin takdiri
vicdan rahatlığına, onun hoşnutsuzluğu ise vicdan azabına dönüşebilir.
Belki otoritenin insana
verdiği en tehlikeli güven de budur: Kendi ahlaki durumunu artık sorgulamasına
gerek olmadığı duygusu.
Çünkü o zaman soru yalnızca
vicdanımızı dinleyip dinlemediğimiz değildir. Vicdanımız diye dinlediğimiz
sesin kime ait olduğudur.
Bir davranışı bizim tarafımız
yaptığında başka, karşı taraf yaptığında başka değerlendiriyorsak; aynı
yönteme, faili değişince başka bir isim veriyorsak; “bizden” olana gerekçe,
“onlardan” olana ilke uyguluyorsak…
Gerçekten ahlaki muhakeme mi
yapıyoruz?
Yoksa aidiyetimizin sesini mi
dinliyoruz?
Aynı Şeyi ‘Karşı Taraf’
Yapsaydı?
Bunu kendimizde görebilmek
için belki zaman zaman yalnız kalmamız gerekiyor.
Alkışın sustuğu bir yerde.
Rakibin bulunmadığı, kimseye
cevap yetiştirmenin gerekmediği; makamın, partinin ve mahallenin bir süreliğine
dışarıda kaldığı bir yerde.
İnsan ancak orada kendisine
bazı soruları dürüstçe sorabilir: Bugün sahip olduğum güç elimde olmasaydı, bu
yöntemi yine doğru bulur muydum?
Aynı şeyi karşı taraf
yapsaydı, aynı kelimelerle savunur muydum?
Ve belki en zor soru: Bunu
yapan kişi ben olmasaydım, bugün yaptığım şeyi nasıl adlandırırdım?
Bu soruların kolay cevapları
yok. Belki mesele cevap vermekten önce, insanın kendi cevabından biraz
ürkebilmesidir.
Robert Bolt’un Thomas More’u
anlattığı A Man for All Seasons’ta bir sahne vardır. More’un damadı Roper,
şeytanı yakalayabilmek için gerekirse İngiltere’nin bütün kanunlarını kesip
devirmeye razıdır. More ona, bütün kanunları yere serdikten sonra rüzgâr döndüğünde
arkasına saklanacak ne bulacağını sorar.
Bu sahneyi değerli kılan
yalnızca “hukuk bir gün size de lazım olur” şeklindeki tanıdık ders değildir.
Daha derin bir şey söylüyor. İnsan düşmanını yakalamaya çalışırken, kendisini
koruyan dünyayı da yıkabilir.
Bir kurumu
araçsallaştırırsınız. Bir hukuk kuralının etrafından dolaşırsınız. Bir
istisnayı bu kişiye mahsus sayar, bir teamülü “ama bu başka” diyerek
çiğnersiniz.
O gün kazanmış olabilirsiniz.
Fakat ertesi sabah herkes bir
önceki güne göre biraz daha az hukukla uyanır.
Siz de.
Unuttuk Mu, Hiç Öğrenmedik Mi?
Son yıllarda yaşadıklarımız
karşısında beni asıl hüzünlendiren de budur.
Tek tek yanlışlar bile değil.
Bir zamanlar bizi rahatsız
eden bazı şeylerin artık bizi aynı ölçüde rahatsız etmemesi.
Bir zamanlar bize yapıldığında
itiraz ettiğimiz şeyleri bugün başkasına yapılırken açıklayabiliyor olmamız.
Bir zamanlar “Bu bize
yakışmaz” diyebildiğimiz yerde bugün “ama” ile başlayan uzun cümleler kurmamız.
Bir zamanlar bazı şeyleri
bildiğimizi düşünüyorduk.
Hukukun neden iktidarın
elindeki bir araçtan ibaret olmaması gerektiğini.
Devlet gücünün neden
sınırlandırılması gerektiğini.
Bir insanın hakkının, onun
kimliğinden ve bize yakınlığından bağımsız olarak hak olduğunu.
Bize yapılmasını istemediğimiz
şeyi başkasına yapmamanın, birlikte yaşamanın en eski şartlarından biri
olduğunu.
Peki gerçekten biliyor muyduk?
Belki de hiç öğrenmemiştik.
Belki doğru tarafta olduğumuz
zamanlarda doğru cümleleri söylemeyi, doğru ilkelere sahip olmakla karıştırdık.
Bir ilkeye gerçekten inanıp
inanmadığımız, o ilke çıkarımızla çatıştığında anlaşılıyor.
Hukuk bizi korusun diye hukuk
devletini savunmak kolay.
Adalet bizim lehimize hüküm
versin diye adaleti savunmak kolay.
İfade özgürlüğü bizim sözümüzü
korusun diye özgürlükçü olmak kolay.
Asıl imtihan, ölçünün bizim
elimizi de bağladığı yerde başlıyor.
Belki biz o sınavı yeterince
vermeden kendimizi geçmiş saydık.
Bunu düşünmek, “değerlerimizi
unuttuk” demekten daha hüzünlü geliyor bana.
Çünkü unutulan şey
hatırlanabilir.
Hiç içselleştirilmemiş olanı
ise yeniden öğrenmek gerekir.
İlhami Güler vicdanı, düşünme
ve tefekkürle canlı tutulan bir kora benzetiyor; kullanılmadığında üzerinin
küllenebileceğini söylüyor.
Bütün bunları birilerini
mahkûm etmek için yazmıyorum. Olup bitenlerin ağırlığı karşısında birkaç
mahkûmiyet cümlesinin bir şeyi değiştirmeyeceğini de kabullendim.
Böyle zamanlarda başkasının
vicdanını sorgulamak kolay. İnsanın kendi vicdanıyla baş başa kalması daha zor.
Çünkü güç bazen insanı
yalnızca zalimleştirmez. Bazen ona haklı olduğundan hiç şüphe etmemeyi öğretir.
Yine de bir insan yanlış
yaptığını fark edebildiği sürece geri dönebilir.
Bir siyasi hareket ölçüsünü
kaybettiğini görebildiği sürece yeniden arayabilir.
Bir toplum yaptıklarından hâlâ
mahcup olabiliyorsa içinde canlı bir şey vardır.
Asıl büyük kayıp,
kaybettiğimiz şeyi artık aramamamızdır.
Belki bu yüzden bugün kimin
kazandığını, kimin kaybettiğini konuşmadan önce biraz durmaya ihtiyacımız var.
Neleri normalleştirdiğimize.
Neleri artık görmediğimize.
Bir zamanlar nelere itiraz
ettiğimize.
Hangi kelimelerin anlamını
değiştirdiğimize.
Ve bütün bunları yaparken
kendimizden neleri geride bıraktığımıza.
Çünkü bazen insanın başına
gelen en büyük felaket, bir şeyi kaybetmesi değildir.
Onu kaybettiğine artık
üzülmemesidir.
*Mustafa Yeneroğlu,
İstanbul Milletvekili
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.