2023 seçimlerinin ardından Türkiye’de siyaset yeni bir faza girdi. CHP’nin “Altılı Masa” tecrübesi, yalnızca kendi seçmen tabanını değil, çözüm üretme kapasitesine güvenen daha geniş kesimleri de derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Cumhur İttifakı’na yönelen kararsız seçmen grupları için bu sonuç “her şeyin sonu” duygusunu güçlendirdi. Ancak CHP dinamikleri, hızlı bir refleksle “değişim” söylemi ve eylemi etrafında toparlanarak 2024 yerel seçimlerinde bu ağır yenilginin etkilerini büyük ölçüde dağıttı ve ilk meyvelerini topladı.
Tam da bu andan itibaren
Erdoğan ve AKP-MHP ittifakı, belki de ilk kez iktidar olmanın değil, iktidarını
sürdürebilmenin stratejisini kurmak zorunda kaldı. Yeni hedef artık büyük
ideolojik veya ekonomik atılımlar değil; yeniden meşruiyet üretmek, siyaseten
ve toplumsal olarak yeniden kabul görecekleri bir zemini yeniden yaratmak.
Uzun süredir sanki uygun
zamanı ve zemini aradığı hissedilen bu meşruiyet arayışı, 19 Mart
operasyonlarıyla alenileşti. İmamoğlu’nun göz önünden uzaklaştırıldığı, CHP’nin
her yönden kıskaca alınmak istendiği bu süreçte Erdoğan bir yandan da “yeni
anayasa” tartışmalarını gündeme taşıdı ve Kürt sorununda yeni bir “çözüm
süreci” havası estirdi.
AKP’nin yeniden meşruiyet
yaratma çabası, TBMM açılış resepsiyonunda verilen fotoğraflarla bir adım daha
görünür hale geldi. O karelerde Erdoğan ve muhalefet liderleri gülümseyerek poz
verirken, aslında yeni bir dönemin simgesi ortaya çıktı: AKP’nin Altılı Masası.
SEÇİMLER İÇİN DENKLEM
AKP’nin son bir yıldaki
adımları ile sanki erken veya değil ama kendisi için en uygun zamanda
yapılabilecek bir seçime hazırlığın işaretleri. Ama mesele sadece seçim değil.
AKP artık tek başına kazanmaktan çok, yeniden merkez olmanın yollarını arıyor
gibi. Bir yandan ekonomi yönetiminde “rasyonelleşme” vitriniyle krizi kontrol
altında tutmaya çalışarak, tıpkı 2009-2011 döneminde olduğu gibi, “durum zor
ama toparlıyoruz” cümlesiyle temsil edilebilecek toplumsal sabır duygusunu diri
tutuyor. Diğer yandan dış politikada gerilim yerine diplomatik normalleşme ile
“oyun kurucu” pozisyonunu korumaya çabalıyor. İçeride ise CHP’yi sert biçimde
dışarıda tutarak, geniş bir cephede “yumuşama” ve “diyalog” havası yaratıyor.
“Yeni anayasa” tartışmasını da bir şekilde bu vitrinin merkezinde tutuyor.
Erdoğan, siyasal
psikolojiyi yönetme konusunda usta bir siyasetçi. Her krizde toplumun
“yenilenme umuduna” yaslanarak yeniden ayağa kalkmasının en etkili yolunu
buldu. Kendi yarattığı ya da büyümesine öncülük ettiği krizlerden hep aynı
yöntemle çıktı: Krizi yönetmekte zorlansa da sahnede “değişimin öncüsü” rolünü
oynamak. Şimdi de aynı oyunu bir kez daha, ama bu kez çok daha karmaşık bir
prodüksiyonla oynuyor. İnce işlenmiş bir senaryo, geniş bir oyuncu kadrosu, çok
daha büyük bir sahne. Başarıyla sahnelemekten başka çaresinin olmadığı bu
oyunda amaç, krizin ortasında “değişebilen iktidar” imajı yaratmak. Yani yine
kendinin tek alternatifinin yine kendisi olduğu “gerçeğini” seçmen nezdinde bir
kere daha doğrulatmak.
YENİ KONSENSÜS ARAYIŞI
Görünen o ki AKP, 2023
öncesinde CHP’nin kurduğu “Altılı Masa” modelini tersine çevirerek kendi
versiyonunu kuruyor. Muhalefet, bu modeli “iktidar değişiminin yolu” olarak
sunmuştu, Erdoğan şimdi aynı biçimi “iktidarın sürekliliğinin zemini” haline
getiriyor.
İktidarın gözünde bu
masada MHP değişmez omurga. BBP, İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti gibi
milli-muhafazakâr tabanın genişletici halkaları bir kol boyu mesafede.
Hüda-Par, Kürt muhafazakâr seçmen kanalı olarak bu denklemde özel bir rol
üstlenebilir. DEM’i bütünüyle çekmenin gerçekçi olmadığı ortada ancak “yeni
çözüm süreci” ile DEM içinde yalnızca “Kürt meselesi” nedeniyle orada duran
önemli bir kesimi en azından nötr hale getirmesi mümkün olabilir. Yeniden Refah
Partisi, DEVA, Gelecek Partisi, Saadet Partisi gibi aktörlere ise kapı her
zaman aralık. Geçmişte olduğu gibi ideolojik yönelimlerle farklı toplumsal
kümeleri tek bir söylemde buluşturmayı değil her bir küçük segmenti kendi
alanında iktidarla simbiyotik ilişki içinde tutmayı amaçlayan bu “pragmatik
masa” aynı zamanda AKP sisteminin kendi kendini restore etme masası.
CHP’NİN YALNIZLIĞI
Ancak bu yeni konsensüs
stratejisinin işlemesi için yalnızca AKP’nin çabası yetmiyor; CHP’nin tam
anlamıyla yalnızlaşması gerekiyor. 2023 seçimlerinde muhalefetin “en geniş
ittifak” deneyimi her ne kadar sandıkta başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da
CHP’yi geniş bir seçmen nezdinde “oy verilebilir” makulüne taşıdı. Şimdi
iktidar o modeli temellerinden yıkarak, CHP’nin hem siyasal hem psikolojik
olarak izole edildiği, tek başına kaldığı bir zemini olgunlaştırmak istiyor.
Bir yandan kamuoyunda “yumuşama” havası yaratılırken, diğer yandan CHP,
yolsuzluklarla, iç çekişmelerle, uzlaşmaz tutumla anılır hale getiriliyor.
Böylece AKP ülkeyi yumuşatan (normalleştiren) bir pozisyona otururken, CHP ise
giderek radikalleşen bir gerilim odağına dönüştürülüyor. Sonuçta, ne yaparsa
yapsın CHP ya “sistemin dışında” ya da “iktidarın ritmine uyan” bir figür gibi
kodlanıyor.
Bu, yaklaşan seçimlerin
en büyük psikolojik kuşatması olabilir.
TBMM açılış
resepsiyonunda verilen fotoğraflar, bu stratejinin sembolik ilanı gibiydi.
O fotoğraflar gerçek bir
uzlaşmanın değil, iktidarın yeniden “merkez” olduğu görüntüsü, “birlikte
normalleşme” hamlesinin sahneye taşındığı bir siyasi performanstı. O
fotoğraflarla Erdoğan gelecekteki iktidarının yeni meşruiyet kurgusunu
sergiledi: O fotoğraflarda olanlar “sistem içi”, olmayanlar “sistem dışı.”
Ve sistem içinde olan kim
varsa, makbul olan odur.
AKP’nin bugün aradığı şey
“Yeni Türkiye”, “Türkiye Yüzyılı” gibi büyük ideolojik anlatılar değil.
Toplum yorgun, krizlerden
bıkmış, umut arıyor. Erdoğan bunu sezdi ve “Birlikte normalleşme” fikrini
merkeze yerleştirdi. AKP, artık meşruiyetini başarıdan değil, “tek başına
muhalif” CHP’nin başarısızlığından türettiği, kendini sistemin merkezine
yerleşmiş bir “koordinasyon gücü”ne dönüştürdüğü, iktidarda kalmaktan öte
mutlak iktidarın ta kendisi olduğu duygusundan almak istiyor.
RESEPSİYONDAN BUGÜNE
TBMM açılış resepsiyonu
sonrasında servis edilen fotoğraflara, CHP tabanından gelen tepkilere yönelik
2023’ün “Altılı Masa” bileşenlerinden gelen açıklamalar iktidarın yeni
konsensüs hattını doğrular nitelikteydi. Bu fotoğraflar, yalnızca Erdoğan’ın
kurduğu yeni merkezin çevresinde kimlerin nasıl konumlandığını da muhalif
kamuoyu gözünde görünür kıldı. Ali Babacan, CHP tabanından gelen eleştirileri
öfkeyle karşıladı. “Bu kafayla CHP yalnız kalır” sözleri, AKP’nin kurmak
istediği siyasal haritayla kesişen bir duygusal tepkiydi. Ancak bu çıkış,
AKP’nin yönlendirdiği duygusal bir refleks olmaktan çok, DEVA’nın kendi
varlığını muhalefet içi dengelerde koruma çabası olarak da okunabilir.
Benzer biçimde Ahmet
Davutoğlu’nun, “Devletin bana ihtiyaç duyduğu yerde tereddüt etmem” ifadesi,
kişisel bir misyon duygusundan hareket eden ama rejimin yeniden
merkezileşmesine psikolojik zemin sunan bir açıklama niteliğinde.
Her iki tavır da kendi
siyasal hesapları açısından anlaşılır olsa da, sonuçta aynı denklemi
güçlendiriyor: Merkezde iktidarın yer aldığı, CHP’siz bir uzlaşma mimarisi.
Bugün “AKP’nin Altılı
Masası” olarak kavramsallaştırdığım model, yalnızca iktidarın inşa ettiği bir
propaganda kurgusu olmaktan çıkıp seçimlere doğru hızla meşruiyet kazanan bir
yeni siyasal normal haline gelebilir. Siyasetin ittifaklar üzerinden şekillendiği,
buna bağlı olarak siyasi aktörlerin güç dengelerinin pazarlıklar etrafında
konumlandığı Türkiye’de, bu süreci elbette her iki partinin siyasetteki temsil
gücü ve özgül ağırlığını göz ardı etmeden yorumlamak gerekir. Bu nedenle
Babacan’ın ve Davutoğlu’nun açıklamaları bütünüyle iktidarın kurgusuna teslim
olmuş refleksler olarak değil, kendi partilerinin varlığını sürdürme ve kendi
siyasi alanlarını genişletme stratejileri olarak da okunabilir. Ancak görmek
gerekir ki bu hamleler, ister bilinçli ister içgüdüsel olsun, liderlerin
niyetinden bağımsız olarak iktidarın kurmak istediği yeni dengeyi meşrulaştırma
etkisi yaratıyor.
CHP açısından
derinlemesine analiz edilmesi ve karşı stratejisinin dikkatle kurgulanması
gereken bu süreçte Özgür Özel’in, tepkiler sonrasında parti liderlerini tek tek
arayıp “daha çok yan yana geleceğiz, olur böyle şeyler” tonundaki telafi edici
dili siyasi nezaketin ötesinde, stratejik bir hamleydi. CHP lideri, Erdoğan’ın
kurduğu “görsel merkez”in karşısına, büyük kopuşlara yol açmayan sıcak
iletişimle yürütülen bir “merkezde denge” siyaseti koymuş oldu.
BU SENARYO BAŞARILI OLUR
MU?
AKP’nin “Altılı Masası”,
aslında eski bir hikâyeyi yeni bir dille anlatma girişimi. 2002’de “vesayete
karşı demokrasi”, 2011’de “yerli-milli kalkınma”, bugün ise “normalleşme,
uzlaşı, iç cephe” kelimeleriyle dekore edilen bir süreklilik arayışı. Erdoğan,
bir kez daha toplumun en temel duygusuna seslenmek istiyor: İstikrar. Ama bu
kez istikrar, ekonomik sürdürülebilirliğin, demokrasinin değil, aynı hikâyeyi
sürekli yeniden anlatabilen bir iktidarın istikrarı. İktidarın sürekliliğini
hedefleyen bu proje iktidar tarafından başarıyla yürütülürse, toplum tarafından
kolayca bir değişim vaadi gibi görülebilir ve rıza üretebilir. Toplum, yeniden
değişim umuduyla, bu düzenin kuranlarla aynı düzene bir kez daha razı olabilir.
Her ne kadar tıkır tıkır
işleyecek bir plan gibi görünse de iktidarın işi kadar kolay değil. “AKP’nin
Altılı Masası” planı, kendi iktidar koalisyonu yıpranmış, seçmen sabrı ve
konsolidasyonu azalmış durumdayken, iç gerilimlerini aşmakta zorlandığı gözlenen
bir ittifakın üzerinde yükselmek zorunda ve bu kez karşısında, örgütsel olarak
taze, siyaseten olgunlaşmış, Türkiye’nin “değişim” ihtiyacını gören ve
karşılamaya istekli, belki de en önemlisi “masa deneyimi” güçlü aktörler var.
Yani denklem, artık tek taraflı değil. Siyaset yeniden bir kurgu savaşına
değil, toplumsal meşruiyet yarışına dönüşüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.