CHP’nin İmralı’ya vekil göndermeme kararı, Türkiye siyasetinin tüm fay hatlarını bir anda tetikledi. Destekleyenler, eleştirenler, “tarihi fırsat kaçıyor” diyenler ya da “bu tuzağa düşülmez” diye yorumlayanlar… Fakat bu yoğun tartışma, çoğu zaman sürecin kendisini değil, süreç üzerinden verilen tepkilerin birbirini tartışmasını üretti. Oysa bugün gelinen aşamayı anlamak, bu duygusal savrulmalardan uzaklaşıp süreci bir “devlet projesi” olarak kavramayı gerektiriyor. Bu yazı, yeni çözüm sürecinin nihai hedefi konusunda büyük hükümlere varmak için değil, aktörlerin niyetlerini ve birbirlerine dönük pozisyonlarını anlamlandırmak için yazıldı.
Önce kısa bir kronoloji:
1 Ekim 2024’te Bahçeli’nin TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması, ardından 9
Ekim’de Erdoğan’ın “daha geniş uzlaşı” mesajı, devletin Kürt meselesi dosyasını
yeniden açtığının ilk belirtileriydi. 22 Ekim’de Bahçeli’nin “Öcalan gelsin,
Meclis’te konuşsun” çıkışı süreci görünür kıldı. Bu ihtişamlı açılışın hemen
ardından 30 Ekim’de Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in gözaltına alınması
ve tutuklanması sürecin başladığı anda kendi muhalifini de şekillendirme
iradesi taşıdığını gösteriyordu.
Bu adım, belki de sürecin
bir an önce nihayete kavuşmasından ziyade uzun vadeli düşünülmüş, birtakım
stratejik hedeflere hizmet etmesi bakımından olabildiğince bir taşla birden
fazla kuş düşürmeyi hedeflediğinin de bir işaretiydi.
Bir yıl boyunca
“ittifakta çatlak mı?”, “danışıklı rol dağılımı mı?”, “AKP seçim stratejisi
mi?” tartışmaları sürerken Bahçeli Kasım 2025’te Kürt sorununu “yüz elli yıllık
mesele” olarak tanımlayarak çerçeveyi genişletti.
Dışarıdan bakıldığında
yerinde sayıyor gibi görünen yeni süreç için bu bir yıl içinde aslında tarihi
önemde gelişmeler yaşandı. Öcalan’ın örgütün feshi ve silah bırakma yönündeki
adımları, “devlet aklı” için bir samimiyet testi niteliği taşıdı.
Buna karşılık CHP’ye
yönelik sert yargısal operasyonlar, sürecin “demokratikleşme” iddialarıyla
uyuşmayan bir paralel hat yarattı. Bu şartlara rağmen içinde CHP’nin de yer
almaktan kaçınmadığı bir meclis komisyonu kuruldu ve nihayet bu komisyon,
CHP’nin katılmama yönünde irade beyanı ile daha uzun süre tartışılacağı görünen
bir kararla, İmralı’ya giderek Öcalan ile yüz yüze görüşme gerçekleştirdi.
Bu özetin ardından
sürecin aktörleri ve üstlendikleri rollere de kısaca değinmek gerek.
1. Devlet Aklı
Türkiye’de “devlet aklı”
çoğu zaman mistikleştirilir. Oysa basitçe üç katmanı içerir:
– güvenlik bürokrasisi,
– dış politika ve millî
güvenlik doktrini,
– iç siyaseti buna göre
düzenleyen yürütme.
Suriye’deki Esad sonrası
oluşan parçalı yapıdan yeni bir denge sağlanmaya çalışıldığı bir dönemde Ankara
için temel soru açık: Kürt hareketiyle hiçbir kanalı olmayan bir Türkiye,
Suriye’nin geleceğinde ne kadar etkili olabilir? İçeride kriminalize edilmiş
bir Kürt siyasetiyle masaya oturmak başka, kontrollü ve müzakere edilebilir bir
hatla oturmak başka.
AKP’nin iktidar pratiği
şunu öğretti: Türkiye’de krizler çözülmez, idare edilir. Çözüm ise bir yönetim
tekniği olarak sadece gerektiğinde masaya sürülür. Bugün gelinen haliyle yeni
çözüm süreci, toplumsal barıştan çok, rejimin sürdürülebilirliğini sağlamaya
dönük bir sigorta poliçesi gibi duruyor.
İktidar sermayeye, dış
aktörlere ve içeride “bıkmış” kesimlere şu mesaj veriyor olabilir: “Gerekirse
en zor dosyayı bile açarız. Yeter ki ipler bizim elimizde kalsın.”
2. Devlet Bahçeli ve MHP:
Fren Değil Hızlandırıcı
Geçmişte çözüm sürecinin
doğal freni olan MHP, şoke edici çıkışlarla bu kez sürecin önünü açan aktör
hâline geldi. Bu durum paradoks gibi görünse de “devlet aklı” ile oldukça
uyumlu. Bahçeli’nin rolü, MHP tabanını ve milliyetçi kamuoyunu İmralı merkezli olası
gelişmelere hazırlamak ve süreci normalleştirmek. Bahçeli bu kez süreçte,
dışarıda kalmış “muhalif” değil, tam tersine, süreci normalleştiren taşıyıcı
kolon.
3. Recep Tayyip Erdoğan
ve AKP: Sisler Ardında
Bahçeli’nin riskli
sembolik hamlelerine karşılık Erdoğan, sisli bir alanda görünmez kalarak süreci
uygulama düzeyinde yöneten ama görünür olmaktan kaçınan bir pozisyonda. Bu iş
bölümü rasyonel: toplumsal şokun yükünü MHP taşıyor, kurumsal yükü Erdoğan yönetiyor.
Ancak Erdoğan’ın başkanlık koltuğuna oturduktan itibaren geçmişten farklı
olarak, siyasette risk alabilen liderlik çizgisinden uzaklaşması, “her hamlede
kişisel kazanç hesabı” yapan bir algıya kayması, sürecin sağlıklı yönetimi
açısından soru işareti yaratıyor.
4. Abdullah Öcalan ve
DEM: İki Yönlü Mimari
Öcalan’ın pozisyonu bu
yeni tabloda klasik “barış süreci” anlatısının ötesine geçiyor.
Öcalan’ın perspektifi iki
eksende şekilleniyor: Türkiye içinde demokratik dönüşüm ve eşit yurttaşlık
talebi; Suriye’de ise Kürt yapılanmasının rolünü pazarlık edilebilir bir
çerçevede tutma isteği. Bu nedenle iç ve dış hat birbirini sürekli etkiliyor.
DEM’in pozisyonu bu tabloda zorlaşıyor: hem Kürt tabanıyla Türkiye muhalefeti
arasında kurduğu köprüyü korumak hem de sürecin iç dengelerini yönetmek
zorunda.
Bu noktada “devlet
aklının” görmek isteyebileceği bir çatlak potansiyeli doğuyor: Sol-muhalif
çizgiye yakın DEM geleneği ile daha muhafazakâr–milliyetçi kodlara yakın,
devlete pazarlığa daha açık bir “Kürt sağı” arasındaki ayrışma ihtimali. Böyle
bir ayrışma gerçekleşir, “Kürt sağı” kurumsal bir çıkış fırsatı bulur ve kalıcı
hâle gelirse yalnızca Türkiye değil, Suriye ve Irak hattındaki Kürt siyasetinin
ağırlık merkezi de değişebilir.
İşin bu kısmı
spekülasyondan ibaret elbette. DEM’in bugün kullandığı, derin ve acil bir barış
ihtiyacının yarattığı duygusal ve heveskâr dilin speküle ettiğim yöne doğru
evrilip evrilmeyeceğini, yaşayıp göreceğiz.
5. Özgür Özel ve CHP:
2024 yerel seçimleri
CHP’yi siyasetin merkezine yerleştirdi. DEM ile kurulan dolaylı iş birliğinin
başarısı, iktidara mevcut pozisyonda ısrar ederek bir daha kazanamayacağı
mesajını açıkça verdi. Yeni çözüm sürecinin motivasyonlarından biri de bu olsa
gerek. Ancak “devlet aklı” ve Öcalan, CHP’nin en azından zımnen onay vermediği
bir sürecin toplumsal meşruiyet üretemeyeceğini görüyor. Bu nedenle iktidar
CHP’yi sürecin içinde tutmaya mecbur, ama “barışın kurucu aktörü” olarak
görünmesini istemiyor.
CHP ise üç hattı koruyor:
süreci fiilen engellememek; DEM ile sürekli temas hâlinde olmak; sürecin
iktidar tarafından “ben yaptım oldu”ya dönüşmesini sınırlandırmak.
İmralı’ya gitmeme kararı
da bu çerçevede okunmalı. CHP’nin kararını yalnızca “ulusalcı refleks”e
indirgemek yüzeysel olur. Kürt sorunu konusunda son 40 yılda pek çok defa risk
almış, bazen “zamanın ruhu” ile uyumsuz ileri adımlar atmış, bazen de “dokunulmazlıklar”
konusunda olduğu gibi hatalarla derin kırgınlıklara yol açmış bir parti CHP.
Aynı zamanda aldığı her pozisyonda, attığı her adımda farklı kesimlerden dayak
yemiş bir parti.
Partinin tarihsel
tutarlılığı, aldığı riskler ve farklı kesimlerden gördüğü bedeller
düşünüldüğünde Özgür Özel’in açıklamalarındaki temkinli tutumu, sürecin
demokratikleşme rotasında ilerlemesini sağlama çabasının parçası olarak görmek
gerek.
Özel, şunu farkında:
Sürecin demokrasi ve hukuk rotasında ilerlemesi ve toplumsal meşruiyeti CHP’nin
tutumuna bağlı olacak. En önemlisi, iktidarın süreci sadece kendi çıkarı için
manipüle etmesini engelleyebilecek tek güç CHP. Bu nedenle CHP’nin İmralı’ya
gitmeme kararı, Öcalan’ın aktör olarak varlığını reddeden ideolojik bir refleks
olarak değil, sürecin sağlam ve kalıcı bir sonuca ulaşmasını isteyen sorumlu
bir tutum olarak okunmalı.
Süreç Barış mı Getirir
Yeni Bir Denge mi?
Kürt sorununun neredeyse
50 yıl sonra geldiği bu evrede “barış” kavramı, sürecin hiçbir tarafı için
silahlara veda ile sınırlı kalamaz. Konu dünyadaki çatışma çözümü
deneyimlerinden bu yönüyle büyük ölçüde farklılaşıyor. “Silah bırakma/terörü
bitirme” ekseni ile çerçevelenmiş bir yaklaşım, Kürt sorununun çözümünün
yürütücü aktörleri için toplumsal rıza yaratma inşasında bir anlatım kolaylığı
sağlasa konunun çok katmanlı ana özüne temas için yetersiz kalacaktır.
50 yıllık çatışma süreci
çok fazla acı yarattı, toplumun ekonomiden sosyal hayatına çok fazla bedel
ödetti ve en önemlisi her kesimin kalbine, diline, kültürüne, hafızasına
kazınmış derin izler bıraktı. Tamamen bir yıkımla sonuçlanmasa da geriye ağır
hasarlı bir ülke kaldı. Bugün barış, bu büyük ülkeyi temelden yeniden
güçlendirme, kolonları onarma, her katını, her merdivenini, her odasını, her
penceresini yeniden pırıl pırıl yapacak bir ortak iradeyle anlam kazanabilir.
Yeni çözüm süreci,
toplumdaki ‘barış’ beklentisinin bu çok katmanlı anlamını dikkate almadan;
yalnızca aktörlerin kendi ajandaları çerçevesinde yürütülürse, silahsız bir
dönemin kendiliğinden barış getireceği anlamına gelmez.
Bu yüzden temel soruyu
tam da şimdi şöyle kurmak gerçekçi: Yeni çözüm süreci, Kürt meselesini çözmek
için mi, yoksa silahsız ama çözülmemiş bir Kürt meselesiyle yaşamayı
kurumsallaştırmak için mi devrede?
Eğer ikinci şık ağır
basıyorsa, evet, çatışma riski azalır, Suriye masasında Ankara’nın eli
güçlenir… ama eşit yurttaşlık ve gerçek anlamda demokratik bir Türkiye yine çok
uzaklarda kalır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.