28 Şubat 2026 Cumartesi

Dindarların ‘ahlak’ problemi İbrahim Kiras+28/02/2026

Bugünlerde ülkemizde “bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” diye tanımlanan problem tartışılırken, İslam’ın öngördüğü ahlak ilkelerini veya İslam geleneğindeki ahlak anlayışını yeniden değerlendirmekte fayda olmalı.

Bu noktada ise öncelikle “din ile ahlak” ilişkisini “dindar ile ahlak” ilişkisinden ayrı ele almak gerektiğini düşünmeliyiz. İlaveten, bahsedilen problem yalnızca bugünün konusu değil… Daha açık ifade etmek gerekirse, çokça söylendiği üzere, “muhafazakâr” AK Parti iktidarının son dönemde tek başına ürettiği bir dejenerasyon değil bu.

Aşağıdaki satırlar bundan 60 yıl önce mütedeyyin bir aydının dindar kesimlerde gözlemlediği ahlaki düşüklük karşısındaki samimi isyanını dile getiriyordu: “… Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer ne ahlak ne de Allah uzanır bunlara…”

“İsyan Ahlakı” müellifi Nurettin Topçu 1965’te Orhan Okay’a yazdığı mektupta “Başlatmaya çalıştığımız fikir çığırı, çığırtkanların eline geçti. Ona İslâm maskesi taktılar. Kapı kapı dolaştırıp dünyalık, şöhret goygoyculuğu yapıyorlar” diyordu ayrıca. (Orhan Okay, “Anadolu'dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları”, Dergâh Yayınları, 2025)

Ahlak esas itibarıyla çıkara ve zorunluluğa dayanmayan, akla ve vicdana uygun olduğu için tercih edilen yoldur. Hukuk kurallarından da dini vecibelerden de ayrı bir ahlak alanı vardır.

Bu durumda yasalara uymak ve dinin emirlerini yerine getirmek ahlaki bir yaşayış için yeterli değil mi yani? Dini yalnızca ibadetle ilgili kurallardan ve toplum düzenini sağlamaya yönelik sınırlamalardan ibaret görüyorsak yeterli değil. Çünkü dinin ahlak boyutu da var. Yani doğrudan vicdanlara seslenen, insanlara kişisel hayatlarında da adil olmayı, merhametli olmayı, kul hakkına riayeti vs. öğütleyen tarafı…

Bugünkü problem dinin bu boyutunun birtakım şekil kurallarının gölgesinde kalmış olması galiba. İşte bu yüzden “din ile ahlak” ilişkisini “dindar ile ahlak” ilişkisinden ayrı ele almak gerektiğini söylüyoruz.

Prof. Mustafa Çağrıcı “İslam ahlak felsefesi” alanının günümüzdeki en yetkin uzmanıdır. Geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Kuran’ın Ahlak Çağrısı” başlıklı eseri, bir yandan “İslam’ın öngördüğü ahlak ilkelerinin veya İslam geleneğindeki ahlak anlayışının mahiyetini”, diğer yandan “din ile ahlak” ilişkisi ile “dindar ile ahlak” ilişkisi arasında ayrımı kavrayabilmek yolunda eşsiz bir rehber.

 Öte yandan, “Bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” probleminin kaynağını da gösteriyor bize Çağrıcı Hoca’nın kitabı.

Her ne kadar İslam bizzat Hz. Peygamber tarafından esas itibarıyla bir ahlak nizamı olarak tarif edilmiş olsa da bilahare ahlak kavramının iyi huy ve nazik davranış gibi anlamlarda olumlu kişisel özellikler veya basit görgü kuralları şeklinde anlaşılır hale geldiğini görüyoruz.

Geçenlerde bu sütunda Türk toplumunun ahlak anlayışının standartlaşmamış olmasının yol açtığı çarpıklıklara bazı örnekler vermiştim. https://www.karar.com/yazarlar/ibrahim-kiras/senin-ahlakin-sana-benim-ahlakim-bana-1606725

Örneklerden biri “Onlar” yapınca yanlış ve kötü olan bir eylemin “Bizimkiler” yapınca caiz sayılması… Yani, kısacası, adalet duygusunun yerinde yeller esiyor olması…

Peki ama birtakım dindar insanların da adalet duygusundan mahrum oluşlarını, çoğu durumda vicdanlarının sesine kulaklarını kapatışlarını nasıl izah edebiliriz?

Dindarlar günümüzde giyim kuşamlarıyla, ibadet alışkanlıklarıyla veya birtakım başka davranışlarıyla dindar olduklarını belli ediyorlar ama dışarıdan bakıldığında yüksek ahlak timsali gibi görünmüyorlar. Bunun tersinin olması gerekmiyor muydu?

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır” demiyor muydu milli şairimiz? “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen bir peygamberin ümmeti nasıl olur da ahlak standartlarına sahip olamaz?

Galiba Hz. Peygamberin ahlak derken kastettiği anlam ile bizim ahlak kavramından anladığımız şey aynı değil. Baksanıza… Ahlak kavramı bizde daha çok kadın-erkek ilişkileriyle sınırlı -ve özellikle kadınların giyim tercihlerine veya sosyal hayattaki davranışlarına inhisar eden- bir alanda geçerli kabul ediliyor… Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi fiiller genç kızlarla delikanlıların arkadaşlıkları kadar “ayıp” sayılmıyor bu toplumda… Çalışanın emeğinin karşılığını vermemek kimi kadınların giysileri kadar “ahlak dışı” değil…

Bu işte bir yanlışlık olmalı... Nerde yanlış yaptık acaba? Yoksa daha en başta bir düğmeyi yanlış iliklediğimiz için mi gömleğimizin bütün düğmeleri bu halde?

Yukarıda, “Bir dini olanın ayrıca ahlaka ihtiyaç duymaması” probleminin kaynağını da gösteriyor bize Çağrıcı Hoca’nın kitabı… demiştik… Kitaba bakalım öyleyse…

Uzun süreli bir tarama çalışmasının sonunda iki bini aşkın ayette, yani Kur’an’ın yaklaşık üçte birlik kısmında ahlak konularına yer verildiğini tespit etmiş Çağrıcı Hoca. Diğer yandan, iyi Müslümanın 72 özelliğinden söz edildiğini görmüş. Bu 72 özelliğin 6’sı inanç alanında, 8’i ibadet alanında, 58’i ahlak alanında. Ne var ki İslami ilimlerde olsun İslam düşünce geleneğinde olsun, ahlak konusuna aynı derecede bir yer verilmemiştir. Kritik nokta burası…

Prof. Çağrıcı’nın bu husustaki tespitlerinden bir kısmını -yorumla araya girmeksizin- özetleyerek aktaracağım:

“Geleneksel literatürde”, diyor Çağrıcı, “makasıd (dinin külli amaçları) ahlak yönünden değil, temel ilim kabul edilen fıkıh yönünden değerlendirilmiştir. Bu nedenle de makasıd literatürünün çoğunda ahlak kavramı önemli bir yer işgal etmez.”

Yani dinin külli amaçları ibadete veya zorunlu ve yasak fiillere odaklı şekilde düşünülür. Nitekim “Makasıd konusunu müstakil bir metodoloji haline getirdiği söylenen Şatibi, ünlü el-Muvafakat adlı eserinde dinin külli amaçlarını önem sırasına göre zaruriyyat, haciyyat ve tahsinat şeklinde üçe ayırmıştır.” (Zaruriyyat kesin emir ve yasaklar, haciyyat hayatımızı sürdürmek için ihtiyaç duyduğumuz şeyler, tahsinat ise bir mecburiyet olmasa da yapılması güzel olan işler ve alışkanlıklardır.)

Burada, “ahlaki erdemler ile güzel giyinmek, koku sürünmek aynı kategoriye girer.” Geleneksel kabule göre “Kur’an’da ve hadiste yer alan görevlerden fukahanın farz olduğuna hükmettikleri dışındaki ahlak buyruklarını uygulamamak dine ve inanca zarar vermez.”

“Fıkıhta insan nesnedir. Kural insan için değil, insan kural içindir. İnsanın nesne olduğu yerde ise ahlaktan söz edilemez. Çünkü ahlak insanın kendi eylemini özgür iradeyle seçmesi ve yapmasını şart koşar.”

Özellikle fıkhın şekilci ve zahirci yapısı “hem Allah-kul ilişkisinde hem de insan-insan ve insan-doğa ilişkilerinde takva ve tevazu, ihlas ve samimiyet, adalet ve hakkaniyet, doğruluk ve dürüstlük, sevgi ve merhamet gibi ahlaki ilkelerin geri plana atılmasına yatkın bir toplumsal zihniyet oluşturmuştur.”

Temel ilimlerin ikincisi olan kelamın ise konusu Allah’tır, Çağrıcı’ya göre, “insan ahlaki özne olması itibarıyla değil kul olması itibarıyla konuya dahil edilir.” Özgürlük ve adalet savunucusu olarak bilinen Mutezile Kelamında da durum farklı değildir.

Kelamcılara ve fukaraya nazaran ahlaka daha çok ilgi gösteren sufilerin çoğunluğunun ahlaktan anladığı ise “yıkayıcının elinde ölü” olma benzetmesiyle ifade edilen mutlak itaat ve teslimiyettir.

“İslam ilim ve kültür tarihinde ahlakın bir düşünce ve bilgi alanı olarak gündeme alınıp sistemli bir fikri ve ilmî alan olarak teşekkül etmesi (…) az sayıdaki Müslüman filozof sayesinde olmuştur.”

Grek filozoflarından yapılan tercümeler sayesinde “devrin İslam kültürü ahlakın etik denilen felsefi yapısıyla tanışabilmiş, bu süreçte ahlak düşüncesi dar bir felsefe çevresinde tutunabilmiştir.” Ne var ki “Gazali’nin filozofları tekfir etmesinden sonra bu çığır giderek ilgi görmez olmuştur.” Ancak, felsefi çizgideki ahlak yazıcılığı itibardan düşerken, aralarında yine Gazali’nin de olduğu Ragıb el-Isfahani, Maverdi, İbn Hazm, Razi gibi alimlerin gayretleriyle “yerlileşmiş” bir ahlak ilmi ortaya çıkmışsa da bu ilmî hareket gerek zaman gerek müellif ve eser sayısı bakımından hayli sınırlı kalmıştır. (Mustafa Çağrıcı, “Kuran’ın Ahlak Çağrısı”, Kuramer Yay., 2025)

Ancak, bugünkü acı verici tabloyu da belirleyen asıl problem İslam tarihinin daha çok erken bir evresinde irade hürriyeti ve adalet kavramlarının alan daraltmasına uğratılmasıdır. Bunun sonucu ise Müslüman bireylerin ahlaki sorumluluk kavrayışının da daralması olmuştur. Çağrıcı Hoca’nın kitabından çıkarılabilecek en net özet bu bence.

Yalnızca ahlak felsefesi (etik) konusunda değil, genel anlamda dini tefekkür veya din felsefesi alanında çok önemli değerlendirmeler, yorumlar, tespitler ve öneriler sunan bu muazzam eseri ilgililere hararetle öneririm.

Esat Arslan ‘21. Yüzyıldan Kur’an’a Bakış’: Günümüzün Kureyş Kabilesi Amerikalılar ŞULE DEMİRTAŞ+28/02/2026

Ramazan ayının manevi iklimine girdiğimiz şu günlerde, İslam dünyasının içinde bulunduğu sefaletten çıkış yolunu yine Kur’an’ın aydınlığında arıyoruz. Ancak bu kez karşımızda alışık olduğumuzun dışında, 21. yüzyıl insanının zihnindeki düğümlere odaklanan bir çalışma var. Akademisyen-yazar Esat Arslan ile yeni yayımlanan ‘21. Yüzyıldan Kur’an’a Bakış’ adlı tefsir çalışmasını konuştuk. Arslan, geleneksel duvarların yıkıldığı bir çağda, Kur’an’ı “insanlığın evrensel ıstıraplarına doyurucu bir yanıt” olarak yeniden okumayı teklif ediyor....

1. Esat merhaba. Çaılışmanda alışılagelmiş tefsirlerden farklı olarak, 21. yüzyıl aklının ve vicdanının Kur’an’a itiraz ettiği temalara odaklanıyorsun. Kur’an’a dair bu yenilikçi perspektifi neye borçlusun?

Allah Kur’an’da “Gerçekten inanıyorsanız en üstün millet sizsiniz” diyor. Bugün İslam ümmeti olarak yeryüzünün en seçkin ümmeti değiliz. Belki de yeryüzünün en sefil haldeki ümmetiyiz. Allah da zaten Yunus Suresi’nde “Aklını kullanmayan kavmin üzerine pislik yağdırırız” diyor. Bugün ümmet olarak sefaletimizin sebebinin takdir-i ilahi değil de kendi suçumuzun cezası olduğuna inanıyorum. Dinimizi anlamada aklı temele almadığımız ve aklı, vicdanı ve gönlü doyuran ve yedi kıtada heyecan uyandıran bir dini düşünceye ulaşamadığımız sürece bu sefaletin süreceğine inanıyorum. Ben bu kitabımla bu sefaletin acısını yudumlayan Müslüman bireylere aklın, vicdanın, gönlün ve çağımızın gerçeklerinin hakkını verirsek yeryüzünün en seçkin dünya görüşünü, en üstün yaşam felsefesini ve en yüce ilke ve değerlerini Kur’an’da bulabileceğimizi söylemek istedim.

‘KUR’AN İNSANLIĞIN EVRENSEL ISTIRAPLARINA BİR YANIT’

2. Tefsirinde Kur’an’ın sadece inananlar için değil, tüm insanlık için manevi bir cennet vaat ettiğini söylüyorsun. Bu iddialı yaklaşımı ve ‘yeni gözlerle tefsir’ çabanı besleyen temel motivasyon nedir?

Önce Kur’an’a yaklaşımımda temel teşkil eden bir cümle zikredeyim. Kur’an’ı anlamada usule ait bu cümleyi sanıyorum hiçbir geleneksel tefsir usulü kitabı zikretmez. Fakat bu cümle Kur’an’ı doğru anlamada hepimiz için hayatidir. Cümle şu: “Kur’an insanlığın evrensel ve çağlar üstü ıstıraplarına doyurucu bir yanıt olarak okunmak zorundadır.” Zemahşeri, Razi, İbn Arabi gibi geçmiş üstatlar kendi çağları için çok iyi iş çıkarmışlar. Abbasi, Endülüs, Horasan, Selçuklu, Osmanlı, Babür gibi medeniyetler onların ve onlar gibilerin Kur’an yorumu gölgesinde kuruldu. Ben de hala bu üstatlardan çok şey öğreniyorum. Fakat içinde yaşadığımız küresel çağ 13. asır Osmanlı kadısının yaşadığı çağdan farklı hakikatlere sahip. Geçmiş üstatları yeterli gördüğümüz takdirde bu çağa hitap eden Kur’an yorumunu meydana getirebilmemiz mümkün değil. Kur’an Kehf Suresi’nde bir duvarın yıkılmasının gizli bir hazineyi meydana çıkarabileceğini söylüyor. Sanıyorum bizim geleneksel medeniyetimizin duvarlarının Batı emperyalizmi tarafından yıkılmış olması bizleri iki yüz elli yıldır Kur’an’ın hazinelerini yeniden keşfetmeye götürüyor. Muhammed Abduh, Elmalılı, Muhammed Esed, Bediüzzaman, Seyyid Kutup, Mevdudi, Fazlurrahman gibiler hep bu çağa yön verecek Kur’an tefsirini keşfetme çabasının mahsulü. Ben de kendi tefsir kitabımın bağımsız bir eser olarak kabul edilmesindense bu halkanın bir parçası olarak ele alınmasını isterim.

3. Yedinci asırda nazil olmuş bir metni 21. asrın problemleriyle yorumlamak “anakronizm” değil mi? Kur’an’ı çağa uydurmak için bir zorlama söz konusu mu?

Fakat insanlığın evrensel ıstırapları değişmiyor. Biz klasik çağımızda Hazret-i Peygamber’e dünyanın acı gerçeklerinden kopuk aşkın bir konumda duruyormuş gibi muamele ediyorduk. Daha sonra, Fazlurrahman sağ olsun, Hazret-i Peygamber’in peygamberlik öncesi yaşamında insanlığın ıstıraplarını kendine dert ettiği için toplumdan kaçıp mağarada bu sorunlara nasıl çözüm bulunur diye fikir çilesi çeken yüce bir insan olduğunu anladık. Ve yine Fazlurrahman vesileliğiyle Kur’an vahyinin tepeden ceberutça buyuran ve bizim köle gibi itaat etmemiz gereken bir söz değil de kutsalla ve metafizik alemle temas kurmuş ve Allah’la bütünleşmiş evrensel bir vicdanın patlaması olduğunu düşünebildik. Böylesi bir vicdan hangi çağda yaşarsa yaşasın fakirliğin, kadın sömürüsünün, haksız hiyerarşinin, uluslararası çatışmanın, dini yobazlığın ve dinler arası düşmanlığın acısını yaşayabilir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber’in ıstıraplarının ve onun mücadelesinin çağlar üstü olduğunu söyleyebiliyoruz.

4. Tefsirinin alt başlığı ‘Estetik Boyut’. Kur’an’ın çağlar üstülüğünü neden estetik bir mucize oluşuna bağlıyorsun?

Evet. Ama bu bana mahsus bir düşünce değil. Büyük belagat alimi Cürcani “Kur’an’ın mucizeliği onun edebi sanatlarında yatar. Ve Kur’an estetiğinin mantığı kavrandığında Kur’an’ın akılla barışı da kurulur” diyor. Zemahşeri’nin çağımıza hala ışık tutabilen akılcı tefsiri bu ilkenin 11. asır koşullarında hayata geçirilmesi sayesinde yazıldı bildiğim kadarıyla.

‘EN ZOR ZAMANDA BİLE UMUDU CANLI TUTUYOR’

5. Ve sen bu estetik vasıftan hareketle Kur’an’ın eşi benzeri getirilemez bir mucize olduğunu ve Kur’an mesajının tüm seküler felsefi birikimden daha üstün olduğunu iddia ediyorsun.

Evet. Freud’dan hareketle anlatayım. Freud psikanalizle sınırlı keşiflerini tamamlayıp din, sosyal teori gibi daha geniş alanlara açılmak istediği zaman şöyle der: “bir entelektüelin en büyük hayali varlığın tüm alanlarını kuşatan, ayakları yere sağlam basan ve insanlara yeni bir vizyon sunan bütünlüklü bir dünya görüşü (Weltanschauung) inşa etmektir.” Bir entelektüel böylesi bir dünya görüşü inşa etmek için ciltlerce kitap yazar ve sadece seçkinlere hitap eder, sıradan insanlara değil.

İbn Rüşd’ün dediği gibi topu topu 604 sayfalık Kur’an ise seçkinlerle ve sıradan insanlarla beraberce konuşuyor. Her iki kesim de aynı ayetten feyizlenebiliyor. Ayrıca Kur’an’a bir göz gezdirin. Onda metafizik ve doğa felsefesinden sosyoloji, kadın hakları ve psikanalize kadar her hususun yer aldığını göreceksiniz. Ve tüm bu hususların -hakkı verildiğinde- aradan geçen on dört asır sonra bile hiç eskimediğini… Örneğin Freud’un keşfetmek için yıllarını verdiği id-ego-süperego üçlüsü Kaf Suresi’nde sadece yarım sayfalık bir yer tutar. Bütünlüklü bir dünya görüşü oluşturmanın bir önemi de insana dünyadaki yerini gösterip ona bir rota çizmesi ve onun dürtülerini kanalize etmesi. Seküler filozofların birçoğunun yarattığı dünya görüşü oldukça kötümserdir. Oysa Seyyid Kutup’un İslam Düşüncesi’nde ifade ettiği ve Kur’an aşıklarının asırlardır zevk ettiği gibi Kur’an’ın bu dünya ve ölüm ötesini bütünlüklü bir biçimde ele alarak insana dünyada biçtiği konum en zor zamanlarda bile umudu ve iyimserliği canlı tutan bir dünya görüşünün ürünü.

6. İstersen bu iyimser cümleyle sohbetimize bir son verelim. İnşallah bu sohbet Ramazan ayında insanımızın Kur’an’ı taze bir biçimde hissetmesine vesile olur.

İnşallah. Teşekkür ederim.

YEREL ÖRNEKLERDE ÇAĞLAR ÜSTÜ BİR MUHTEVA VAR

7. Fakat senin Fazlurrahman’dan ve İslam tarihselciliğinden ciddi bir farkın var. Onlar “Kur’an’ın sadece gayeleri ve manaları ezeli-ebedidir, Kur’an’ın lafzı tarihseldir” derken, sen hem gaye ve manasının hem de harf harf lafzının Allah’tan geldiğini ve ezeli-ebedi olduğunu iddia ediyorsun. Bu vesileyle pek çok deistin bir sorusunu sorayım: Kur’an’ın kültür malzemesi neden bir 7. asır insanının ufkuyla sınırlı? Mesela Kur’an’da Hıristiyanlar ve Yahudiler var ama Budistler ya da Hindular yok. Ya da Kureyş kabilesine adanmış bir sure var. Ama Kureyş’in 7. Asır dışında bir güncelliği yok.

Tolstoy’un Anna Karenina adlı romanı da zahirinde 19. asır Rus toplumundan başka bir kültür malzemesine sahip değildir. Ama Tolstoy bu örneği sanatkarane işleyerek insanlığa çağlar üstü bir mesaj sunmuştur. Benim anladığım kadarıyla Allah Kur’an’ın kültür malzemesini tamamen Hazret-i Peygamber’in deneyimlerinden alıyor. Fakat Allah bu malzemeye öyle sanatkarane bir biçim veriyor ki bu yerel örnekler çağlar üstü bir muhtevaya kavuşuyor. Örneğin Ali İmran Suresi’nde Uhud Savaşı anlatılırken “aldığı mikroplu yaradan (karh’dan) sonra Allah’ın davasına sahip çıkanlara büyük ödül var” ayetinin manası Uhud Savaşıyla sınırlı değil. İslam ümmeti Emevi zulmü, Moğol İstilası, Batı emperyalizmi, 1. Dünya Savaşı altında da ‘karh’ (mikroplu yara) aldı. Ve her seferinde idealist Müslümanlar İslam’a sahip çıktı. Beni İsrail’e ve Hıristiyanlara getirilen eleştirileri birer örnek olarak görmeyi öğrenirseniz bu örneklerden hareketle Budizm’in, Hinduizm’in, Konfüçyanizm’in yozlaşma süreçlerini de vukufiyetle konuşabilir hale gelirsiniz. “Kureyş bu evin rabbine kulluk etsin” ayetini bir örnek olarak okumayı öğrenirseniz ‘Kureyş’ yerine ‘Amerikalılar’ı ‘bu ev’ yerine de ‘Beyaz Saray’ı koyabilirsiniz. Ve bu kısa surenin çağdaşlığını zevk edersiniz.

27 Şubat 2026 Cuma

‘Öcalan’a statü’nün bir başlığı sivil siyasette aktif rol olursa; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Murat Sabuncu/27 Şubat 2026

Yeni Yaşam Gazetesi, Abdullah Öcalan’a iletilmek üzere bir grup gazeteciden birer soru alınacağını, muhtemelen yanıtların geleceğini söylediğinde, şu soruyu ilettim:

Kamuoyu araştırmaları Türkiye toplumunun geniş bir kesiminde adınıza yönelik güçlü bir itiraz ve mesafe olduğunu gösteriyor. Bunu özellikle Meclis Komisyonu’nun İmralı’ya gelme sürecinde gördük. Sivil siyasetin doğrudan ya da dolaylı bir aktörü olma, DEM Parti’yi ya da adı değişecek bir partiyi, fikirsel ve yönetim anlamında şekilleme, yön verme gibi bir düşünce içinde misiniz? Böyle bir düşünceniz varsa Türkiye’deki toplumsal direnç aşılabilir mi? İmralı’daki iletişim olanaklarının sosyal medyayı kapsamadığı bilgisiyle özellikle Kürt gençlerinin kimi sorgulama-eleştirilerinin ulaşamadığı bir ortamda kapsayıcı bir yol haritası çıkabilir mi?

Soruya ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘Öcalan’a statü’ talebine geleceğim. Ancak… Bugün 27 Şubat 2026.  27 Şubat 2025’in yani Abdullah Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısının üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıla; örgütün Öcalan’ın talebini kabul etmesi, sembolik silah yakma görüntüsü, Meclis’te Komisyon kurulup rapor yazımı ve belki de en zor sayfa Suriye’de Kürtlerin Şam’daki yönetimle bir noktada buluşması sığdı. Başta Kobani Suriye’de yaşananlar, abluka, ölümler, iplerin kopma noktasına geldiği en kritik andı. Şimdi ‘ikinci aşamaya’ geçildiğine dair yeni bir yol haritasının ‘taraflarca’ daha net cümlelerle ortaya konulması bekleniyor. Bugün Öcalan’ın da kamuoyuna yeni bir mesaj yollayacağı kesinleşti. ‘Aşama’ diye tarif edilen sürecin Meclis Komisyonu raporunda da altı çizildiği gibi başta uygulanmayan AİHM ve AYM kararları olmak üzere hukuki bazı adımların atıldığı, yeni yasaların çıktığı bir nokta olacağı söyleniyor. (Bunun bir ucunun Anayasa değişikliğine gitme olasılığı da var elbette.) Komisyon’a başkanlık eden TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da ‘yasal düzenlemelerin Ramazan sonrası gündeme geleceğini’ söylerken Komisyon’daki tüm partilerin ‘AİHM ve AYM kararlarının eksiksiz uygulanması konularında uzlaştığını da’ hatırlattı.

Bu noktada iki soruyu sormak gerekiyor: AİHM ve AYM kararlarının uygulanması konusunda tüm partiler uzlaştıysa ne bekleniyor? Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Osman Kavala neden hala hapiste?

Elbette bir diğer soru. Ana muhalefete, Cumhurbaşkanı adayından belediye başkanlarına hatta partinin kurumsal kimliğine yargı merkezli baskı en ağır şekilde işletilirken, çok gecikmiş de olsa atılacak hukuki kimi adımların toplumun bir kesiminin vicdanında nasıl karşılanacağı? Hukukun zaman ve kişilerden, siyasal ihtiyaçlardan ayrı herkes için eşit, uygulanır olduğu bir yere taşınmadığı sürece bir yandan iktidar eleştirilir ama ‘gruplar arasında da ‘ adı konulmamış negatif durum oluşmaz mı? Bu notu uzun süre haksız yargılanan siyasetçilerden kayyım uygulamalarına uzun süre Kürtlere uygulananlara mesafeli yaklaşanlar için de not ediyorum.

Komisyon ve hazırladığı rapor üstüne çok şey yazılıp söylendi. Benim en etkilendiklerimden biri çatışma-çözüm çalışan Sabancı Üniversitesi’nden Ayşe Betül Çelik ve bir grup akademisyenin hazırladığı rapor oldu. (*) 

Rapordan çarpıcı birkaç notu paylaşmak istiyorum:

-Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun on altı oturumluk çalışmaları, yarım asrı aşan çatışma döngüsünü sonlandırma iradesinin farklı toplumsal kesimlerdeki yankılarını sistematik biçimde görünür kılmıştır. Yüz yetmiş sekiz farklı konuşmacının tanıklıkları ve uzman görüşleri üzerinden yapılan analiz, sürecin hem güçlü bir toplumsal talep zemininde yükseldiğini hem de bu talebin somutlaşma biçimleri konusunda belirgin farklılaşmalar taşıdığını ortaya koymaktadır. Komisyon tartışmalarının en belirgin özelliği, çatışmanın yalnızca güvenlik boyutuna indirgenemeyeceği yönündeki geniş mutabakattır. Ancak bu mutabakatın altında, sürecin yönü, kapsamı ve nihai hedeflerine ilişkin ciddi bir belirsizlik bulunmaktadır.

-Komisyonun meşruiyet zemini, TBMM Başkanı tarafından yüzde 98’lik siyasal temsil gücü’ argümanı üzerine inşa edilmiştir. İYİ Parti haricinde Meclis’te grubu bulunan ve bulunmayan tüm partilerin katılımı, sürecin niceliksel meşruiyetini güçlendirmiştir. Ancak sahadan gelen geri bildirimler ve uzman sunumları, bu ‘aritmetik meşruiyetin’ kolayca ‘sosyolojik meşruiyete’ (Toplumsal Rıza) dönüşmediğini göstermektedir. Gündem analizinde ‘Toplumsal Rıza (Güven İnşası)’ başlığının 62 farklı konuşmacı tarafından gündeme getirilmiş olması ; masadaki aktörlerin toplumsal güven açığı riskini ciddiye aldığını ve bu kaygının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Komisyona sunum yapan araştırmacılar, “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğini” vurgulayarak; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısında bulunmuşlardır.

-Sürecin meşruiyeti ve toplumsal sahiplenme kapasitesi, en çok tartışılan başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır. Komisyonun temsil gücü ve siyasi ağırlığı yüksek olmakla birlikte, sahada gözlemlenen toplumsal güven eksikliği, sürecin kırılganlığına işaret eden temel bir risk faktörü olarak belirmektedir. Geçmiş barış girişimlerinden çıkarılan en önemli ders, kamuoyunun sürece yeterince dahil edilmemesinin ve şeffaflık mekanizmalarının zayıf kalmasının, kazanımların kalıcılığını zedelediği yönündedir. Bu nedenle katılımcılık, şeffaflık ve süreç sahipliği kavramları hem siyaset kurumu hem sivil toplum hem de akademi tarafından güçlü biçimde desteklenmektedir.

-Analizlerin ortaya koyduğu en belirgin ayrışma, sürecin güvenlik boyutunun nasıl konumlandırılması gerektiği üzerindedir. İktidar ve bazı muhafazakâr çevreler tarafından "önce güvenlik, sonra demokratikleşme" sıralaması dile getirilirken; muhalefetin büyük bir bölümünde "güvenlik ve demokratikleşmenin eşzamanlı ilerlemesi gerektiği" yönünde güçlü bir yaklaşım öne çıkmaktadır.

-Bu farklılık içinde ikinci bir ayrım da demokratikleşme içeriğinin nasıl tanımlandığı konusunda ortaya çıkmaktadır. Merkez muhalefet, demokratikleşmeyi ağırlıkla siyasal alanın daralması, ifade özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve kurumsal denge-denetleme mekanizmalarının işlerliği üzerinden ele almaktadır. Buna karşılık kimlik temelli siyasetin taşıyıcıları, demokratikleşmeyi kültürel haklar, anadil, eşit yurttaşlık statüsü, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve kayyum uygulamalarının sonlandırılması gibi yapısal kimlik talepleri üzerinden tanımlamaktadır. Bu iki farklı okuma biçimi, demokratikleşme konusunda tam bir ortaklık sağlanmasını zorlaştırmakla birlikte, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, kayyum uygulamasının hukuki zemininin yeniden gözden geçirilmesi, hukukun üstünlüğünün tesisi ve zorla yerinden edilenlerin geri dönüşüne ilişkin yasal düzenlemelerin acilen yapılması başlıklarında geniş bir uzlaşı ortaya çıkmıştır.

-Sürecin sadece güvenlik ve örgütün tasfiyesi olarak ele alınmaması, aynı zamanda demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması ve ekonomik kalkınma boyutlarını da içermesi gerektiği, farklı kesimler tarafından en çok vurgulanan konulardan biri olmuştur. Ancak demokratikleşmenin kapsamı ve içeriğinin ne olması gerektiği konusunda aktörler arasında önemli ayrışmalar mevcuttur.

1500 sayfalık tutanaklar, 178 konuşmacının konuşma içerikleri üzerinden, araştrımacıların sunumlarından ortaya çıkan raporda;  “siyasi desteğin yüksek olmasına rağmen toplumsal güvenin yüzde 50'nin altında seyrettiğinin” vurgulanması; Ankara’daki mutabakat ile sokağın duygusu arasında belirgin bir “makas farkı” bulunduğu uyarısı önemli. İlk aşamanın henüz tam olarak anlaşılamadığı bir ortamda ikinci aşamanın ana başlıklarından birinin Öcalan’a statü olarak açılması sürecin toplumsallaşması yönünde yeni bir zorluk ortaya çıkarmaz mı?

Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgenin çok uzun bir süredir zor bir süreçten geçtiği daha da geçebileceği görülüyor. Bu süreçte içeride de bölgede de Kürtlerle barış içeren bir yolda gidilmesi önemli-değerli. Bölgede kritik gelişmeler olmasa da çok uzun süredir dilden siyasi baskılara pek çok alanda acıların yaşandığı Kürt sorununun çözümü için atılan her adım önemli oldu. Ancak çözüme giden yolda, acele ya da kamuoyunun anlamasında-içselleştirmesinde ortaya çıkabilecek sorunlar bütün sıkıntıyı yeniden başa sarar mı endişesini de taşımak önemlidir.

Bitirirken…

Aklımda bu aralar şu soru var: Öcalan’a statü bir şekilde sivil siyasette önünün açılması şeklinde gerçekleşirse; Kürt hareketine, siyasete ne getirir, ne götürür, toplum nasıl karşılar? Şu bir gerçek Öcalan kurucusu olduğu örgüte silah bırakma ve fesih konusunda sözünü dinletti. Hatta ‘zor süreçlerde’ Suriye’deki Kürtlere de kimi mesajlarının iletildiği belirtiliyor. Ancak bundan sonraki durumu, mesela mevcut partiyi, ideolojik ya da kadro anlamında şekillediği, bir nevi yönettiği hal gerçekleşirse bu durum Kürt siyasi hareketini nereye taşır? Türkiyelileşme mümkün olabilir mi yoksa Kürtlerin yoğun yaşadığı illere sıkışmış bir hale mi dönüşür? 

Sorduğum sorular partilerin aldığı-alacağı oylardan daha önemli bir yere; birbirinin sesini duyabilen, barış içinde eşit vatandaş olarak yaşayan bir memleketin insanlarına dair… Bu arada konu oydan açılmışken. 2027’nin sonunda yapılması beklenen seçimlerde iktidar; ana muhalefeti yargı eliyle zayıflatmaya çalışan, en güçlü adayını oyun dışı bırakan, kuvvetli bir Kürt aday ile en azından birinci turda muhalefetin yan yana gelişini engelleyen, köprü satışıyla-geliriyle ‘ücretlerde iyileştirme düşünen’ bir planı harekete geçirmiş olabilir mi? Elbette buna laik-muhafazakar kutuplaşmasının yeniden tırmandırılmasını da eklemek gerekiyor. Önümüzdeki günlerin siyasetin karşılıklı hamlelerinin yeni ittifakların, yeni gerginliklerin ortaya çıkacağı günlerin habercisi olduğunu görmek gerekiyor. 

Not:

*Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Raporu:

Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik (Sabancı Üniversitesi)

Doç. Dr. Çerağ Esra Çuhadar (Bilkent Üniversitesi)

Dr. Güler Kalay (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Havva Kök Arslan (Üsküdar Üniversitesi)

Prof. Dr. Sevtap Yokuş (Altınbaş Üniversitesi)

Uğurcan Çelik ( Bilkent Üniversitesi)

Dr. Murat Sevencan

Ramazan başlamışken: Sorularımız ne söylüyor, bize nasıl bir din anlatılıyor? Prof. Dr. Yaşar Sarıkaya+26/02/2026

Nihat Hatipoğlu’nun iftar programları üzerine yaptığım akademik analiz, bu ekran karşılaşmasının oldukça tutarlı bir yapısı olduğunu ortaya koyuyor: Sorular rastgele değil; cevaplar da yalnızca kişisel yorumlar değil. Ortada hem toplumsal bir talep hem de bu talebe göre şekillenen bir din dili var.

TOPLUM DİNDE NE ARIYOR?

Programlarda öne çıkan sorulara bakıldığında ilk dikkat çeken şey, insanların dinden öncelikle hayatlarını düzenleyecek kesinlik beklemesi. “Bu orucu bozar mı?”, “Şu davranış günah mı?”, “Şunu yaparsam kabul olur mu?” gibi sorular, dinin büyük anlam sorularından çok günlük hayatın pratik sınırlarını belirleyen bir norm kaynağı olarak görüldüğünü gösteriyor.

İkinci dikkat çekici alan ise kişisel kırılganlıklar ve varoluşsal kaygılar. Bedensel farklılıklar, aile ilişkileri, ölüm, rüyalar, kader, nazar… İnsanlar burada bir hukuk sistemi değil, teselli eden bir otorite arıyor. Engelli bir gencin “Bu durum günah mı?” sorusunda görüldüğü gibi beklenti çoğu zaman teolojik açıklama değil, moral destek ve anlamlandırma oluyor.

Üçüncü alan ise görünmeyene dair merak: rüyaların anlamı, Hızır’ın varlığı, nazarın etkisi gibi sorular, modern toplumda bile dinin metafizik ve halk inancı boyutuyla yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu üç alan birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu:

Toplum dinden öncelikle yol haritası, güven ve psikolojik sığınak bekliyor. Din büyük ölçüde bir yaşam yönetim rehberi ve manevi danışmanlık kaynağı olarak talep ediliyor.

Bu anlaşılır bir ihtiyaç. Ancak aynı zamanda dinin ufkunun giderek bireysel huzur ve pratik doğruluk alanına daraldığını da gösteriyor. Adalet, toplum, ekonomi, bilim, özgürlük gibi büyük meseleler neredeyse hiç sorulmuyor. Din, kamusal ve entelektüel bir tartışma alanı olmaktan çok, kişisel doğru-yanlış danışma hattına dönüşüyor.

EKRANDAKİ HOCALAR NASIL BİR İSLAM SUNUYOR?

Bu talebe verilen cevaplar incelendiğinde oldukça belirgin bir model ortaya çıkıyor.

Öncelikle sunulan İslam, güçlü biçimde normatif ve ilmihal merkezli. Cevaplar çoğunlukla klasik fıkıh kategorileri içinde veriliyor. Ayetler, hadisler ve kimi zaman menkıbelerle beslenen bir fetva dili hâkim. Bir davranışın geçerli olup olmadığı, orucu bozup bozmadığı, hangi durumda ne yapılacağı gibi konular genellikle net hükümlerle açıklanıyor.

Ancak bu normatif yapı tek başına sunulmuyor. Buna güçlü bir manevi terapi dili eşlik ediyor. Cevaplar duygusal, hikâyelerle desteklenen, empati kuran bir ton taşıyor. Programın başarısı da büyük ölçüde burada yatıyor: Din yalnızca hüküm değil, aynı zamanda yakınlık ve güven üreten bir anlatıyla sunuluyor.

Öte yandan programlar halk inançlarıyla da dikkatli bir denge kuruyor. Kurşun dökme gibi uygulamalar reddediliyor, fakat nazarın gerçekliği kabul edilerek bundan korunmak için dua ve sureler öneriliyor. Böylece tamamen rasyonelleştirici bir din dili yerine, geleneksel inanç dünyasını dışlamayan ama sınırlandıran bir yaklaşım ortaya çıkıyor.

Modern meselelerde ise daha temkinli bir tablo var. Organ bağışı veya yapay zekâ gibi konularda derinlikli teolojik tartışmalardan ziyade mevcut görüşlerin aktarılması ve ahlaki uyarılarla yetinildiği görülüyor. Bu durum, programların yeni düşünce üretmekten çok mevcut dini çerçeveyi güvenli biçimde yeniden üretmeye yöneldiğini düşündürüyor.

TALEP İLE SUNUM BİRBİRİNİ BESLİYOR MU?

Asıl dikkat çekici nokta, toplumun beklentileri ile ekranlardaki din anlatısının büyük ölçüde birbirine uyumlu olmasıdır.

Toplum pratik cevap istiyor, program pratik hüküm veriyor.

Toplum teselli istiyor, program duygusal destek sunuyor.

Toplum kesinlik istiyor, program tartışmasız normlar aktarıyor.

Bu karşılıklı uyum, programların popülerliğini açıklıyor. Ancak aynı zamanda bir döngü de oluşturuyor: Sorular dar oldukça cevaplar daralıyor; cevaplar dar oldukça sorular büyümüyor.

Sonuçta din, toplumu dönüştüren bir düşünce alanı olmaktan çok, mevcut hayatı düzenleyen ve yatıştıran bir çerçeve olarak işlev görüyor. Bu tür programlar geniş kitlelere dini ulaştırırken aynı zamanda daha çok normatif ve formalist bir dindarlık biçimini güçlendirme eğiliminde.

PEKİ NE YAPMALI?

Ramazan yalnızca oruç tutmak ya da tutmamak değil; aynı zamanda yeniden düşünme zamanıdır. Belki bu günlerde kendimize şu soruyu da sorabiliriz:

Din ne için vardır? İbadetler neyi sağlamalıdır? Dünyayı ve kendimizi yeniden anlamak için değil mi?

Eğer din sadece “bozar mı, bozmaz mı?” sorusuna cevap veren bir alan hâline gelirse, insanı dönüştüren büyük ufkunu kaybetme riski taşır. Ama eğer Ramazan sorularımızı büyütmeye vesile olursa, din yeniden yalnızca bir kural sistemi değil, anlam kuran bir düşünce ve ahlak ufku olabilir.

Ramazan’ın ilk haftası geride kalırken belki en önemli mesele şu: Sadece cevapları değil, sorularımızı da gözden geçirmek. Çünkü sorularımızın sınırı, dinle kurduğumuz ilişkinin de sınırıdır.

Türkiye’de tarımın gerilemesi ve gıda enflasyonunun nedenleri Yusuf Ziya Özcan+27/02/2026

Türkiye’de son yıllarda gıda fiyatlarında yaşanan hızlı artış, toplumun geniş kesimlerini doğrudan etkileyen en önemli ekonomik sorunlardan biri haline gelmiştir. Bu artış çoğu zaman döviz kuru, küresel gelişmeler veya piyasa koşulları ile açıklanmaktadır. Ancak daha az tartışılan temel bir gerçek vardır: Tarım sektörünün Türkiye ekonomisi içindeki göreli ağırlığı son yirmi yılda önemli ölçüde azalmıştır. Bu gelişme, yalnızca ekonomik yapıda bir değişimi değil, aynı zamanda gıda fiyatlarının neden kalıcı olarak yüksek seyrettiğini anlamak açısından da kritik bir ipucu sunmaktadır.

Tarım sektörü, Türkiye ekonomisinde tarihsel olarak stratejik bir rol oynamış, istihdam, gıda güvenliği ve kırsal kalkınma açısından temel sektörlerden biri olmuştur. Ancak son yirmi yılda Türkiye ekonomisinin yapısında önemli bir dönüşüm yaşanmış ve tarımın ekonomi içindeki göreli ağırlığında belirgin bir azalma gözlenmiştir. Bu analiz, 2002–2024 döneminde tarımın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki payı, tarımsal desteklerin GSYH’ye oranı ve kamu yatırımları içindeki payı üzerinden bu dönüşümü incelemektedir.

TARIMIN GSYH İÇİNDEKİ PAYINDAKİ DEĞİŞİM

Tarım sektörünün GSYH içindeki payı, incelenen dönemde önemli ölçüde azalmıştır. 2002 yılında %10,17 olan bu oran, 2024 yılında %5,82 seviyesine gerilemiştir. Bu, yaklaşık %43 oranında bir göreli düşüş anlamına gelmektedir. Bu gelişme, Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşüm sürecine girdiğini ve sanayi ile hizmet sektörlerinin tarıma kıyasla daha hızlı büyüdüğünü göstermektedir.

TARIMSAL DESTEKLERİN GSYH’YE ORANINDAKİ DEĞİŞİM

Tarıma sağlanan kamu destekleri nominal olarak artmış olsa da bu desteklerin ekonominin genel büyüklüğüne oranı azalmıştır. 2002 yılında yaklaşık %1,20 olan oran, 2024 yılında yaklaşık %0,45 seviyesine gerilemiştir. 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun 21. maddesine göre ‘tarımsal desteklemeler için bütçeden ayrılacak pay GSYH’nin %1’inden az olamaz’. Bu bir yapısal tercih midir yoksa bir ihmal mi söylemek zor ancak bu durum, tarım sektörüne ayrılan kamu kaynaklarının göreli öneminin azaldığını göstermektedir.

KAMU YATIRIMLARINDA TARIMIN PAYINDAKİ DEĞİŞİM

Kamu sabit sermaye yatırımları içinde tarımın payı 2002 yılında yaklaşık %7,5 düzeyindeyken, 2024 yılında yaklaşık %2,5 seviyesine düşmüştür. Bu, kamu yatırım önceliklerinin zaman içinde önemli ölçüde değiştiğini göstermektedir.

Üç temel gösterge birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli öneminin son yirmi yılda önemli ölçüde azaldığı görülmektedir. Bu durum, ekonomik yapının dönüşümünü ve kamu kaynaklarının sektörler arasında yeniden dağılımını yansıtmaktadır.

AB ÜLKELERİNDE TARIM

Türkiye’nin tarımdaki durumunu daha iyi anlayabilmek için AB ülkelerinin tarım konusundaki performansını mukayeseli olarak kısaca gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Türkiye, toplam tarımsal üretim büyüklüğü açısından Avrupa’nın en önemli ülkelerinden biridir. Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya ile birlikte Avrupa’nın en büyük beş tarım üreticisinden biri konumundadır. Türkiye’nin yıllık tarımsal üretim değeri yaklaşık 60 milyar Euro seviyesindedir ve bu büyüklük, birçok Avrupa Birliği ülkesinin üzerindedir.

Bu durum, Türkiye’nin sahip olduğu geniş tarım alanları, uygun iklim koşulları ve ürün çeşitliliği ile açıklanabilir. Ancak Türkiye’nin tarımsal üretimdeki güçlü konumuna rağmen, verimlilik açısından Avrupa Birliği ülkelerinin gerisinde kaldığı görülmektedir. Örneğin, buğday verimi açısından Almanya ve Fransa’da hektar başına ortalama verim 7–8 ton seviyesindeyken Türkiye’de bu değer yaklaşık 3–4 ton seviyesindedir

Bu fark, Türkiye’de tarımsal üretimin büyük ölçüde geniş alanlara dayalı olduğunu, buna karşın teknoloji, mekanizasyon ve modern üretim tekniklerinin kullanımının Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla daha sınırlı olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla en zayıf olduğu alanlardan biri de tarımsal desteklerdir. Avrupa Birliği’nde uygulanan Ortak Tarım Politikası (Common Agricultural Policy – CAP) kapsamında çiftçilere önemli miktarda doğrudan gelir desteği sağlanmaktadır. Bu kapsamda Fransa ve Almanya’da çiftçi başına yıllık destek 20.000–30.000 Euro seviyesindeyken Türkiye’de bu değer yaklaşık 3.000–5.000 Euro seviyesindedir. Bu destek, Avrupa Birliği çiftçilerinin daha yüksek sermaye birikimi, daha fazla teknoloji kullanımı ve daha yüksek verimlilik düzeyine ulaşmasını mümkün kılmaktadır.

Türkiye, özellikle meyve ve sebze üretiminde Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biridir. Türkiye fındık üretiminde dünya lideri; kayısı, incir ve kiraz üretiminde dünya liderleri arasındadır. Sebze ve meyve üretiminde Avrupa’nın en büyük üreticilerinden biridir

Bu ürünlerde Türkiye’nin sahip olduğu iklim avantajı önemli bir rekabet üstünlüğü sağlamaktadır.

Özetle Türkiye’nin AB içindeki gerçek konumu şöyle ifade edilebilir: üretim büyüklüğü açısından çok güçlü, verimlilik açısından zayıf, devlet desteği açısından düşük, teknolojide geri ve ihracatta orta derecede güçlüdür.

TARIMDAKİ KÜÇÜLME VE GIDA ENFLASYONU

Gıda enflasyonu ile tarımın göreli zayıflaması arasındaki ilişki doğrudan ve güçlüdür.

Tarımın göreli önemi azaldıkça yatırım azalır, verimlilik artışı yavaşlar, üretim artışı nüfus artışının gerisinde kalabilir ve arz esnekliği düşer. Bu nedenle küçük arz şokları bile fiyatları hızla artırır.

Ülkemizdeki durum tam da bu modele uymaktadır. Türkiye’de son 20 yılda:

n Tarımın GSYH payı düştü.

n Kamu yatırımlarındaki payı düştü.

n Desteklerin GSYH’ye oranı düştü.

n Verimlilik AB’nin gerisinde kaldı.

Bu gelişmelerden dolayı gıda arzı yeterince hızlı artmadı ve sonuçta yüksek gıda enflasyonuna ortaya çıktı. Enflasyonun yüksek olmasının nedenleri ise gıda arzının, düşük verimlilik, düşük yatırım, parçalı arazi yapısı, teknoloji kullanımının sınırlı olması ve iklim şoklarına duyarlılığı nedeniyle daha kırılgan olmasıdır. Bu da fiyat oynaklığını artıran bir ortamdır. OECD ve Dünya Bankasının tüm ülkeler için dile getirdiği bulgu tarım verimliliğinin düşük olduğu ülkelerde gıda enflasyonunun daha yüksek olduğudur.

Tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli ağırlığının azalması, yalnızca üretim yapısını değil, aynı zamanda gıda fiyatlarını da doğrudan etkilemektedir. Tarım sektörüne yapılan yatırımların göreli olarak azalması ve verimlilik artışının sınırlı kalması, kırsal nüfusun yaşlanması ve genç nüfusun tarımdan kopuşu gıda arzının yeterince hızlı artmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, nüfus artışı ve talep karşısında arzın daha az esnek hale gelmesine yol açmakta ve gıda fiyatlarının daha hızlı yükselmesine neden olabilmektedir.

Nitekim son yıllarda Türkiye’de gözlenen yüksek gıda enflasyonu, kısmen tarım sektörünün verimlilik ve yatırım açısından yeterince güçlenememesi ile ilişkilendirilebilir. Tarım sektörünün güçlendirilmesi, yalnızca üretim artışı açısından değil, aynı zamanda gıda fiyat istikrarının sağlanması açısından da kritik önem taşımaktadır.

Şekil Türkiye’de tarımın GSYH içindeki payı azalırken, gıda enflasyonu özellikle son yıllarda belirgin biçimde yükseldiğini göstermektedir. Tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli ağırlığının azalması ile gıda enflasyonundaki yükseliş aynı dönemde gerçekleşmiştir. Tarım sektörüne yapılan yatırımların ve verimlilik artışının sınırlı kalması, gıda arzının talep karşısında yeterince hızlı artmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, arzın daha az esnek hale gelmesine ve gıda fiyatlarının daha hızlı yükselmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle tarım sektörünün güçlendirilmesi, yalnızca üretim artışı açısından değil, aynı zamanda gıda enflasyonunun kontrol altına alınması açısından da kritik öneme sahiptir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Verilerin ortaya koyduğu “göreli gerileme”yi tersine çevirmek ve gıda enflasyonunu kalıcı olarak dizginlemek için şu yapısal adımlar kritik öneme sahiptir:

A. Yatırım Önceliklerinin Yeniden Belirlenmesi

Kamu yatırımları içindeki payın %7,5’ten %2,5’e düşmesi, tarımda modernizasyonun yavaşlamasına neden olmuştur.

   Dijital Tarım ve Mekanizasyon: Verimliliği artırmak için “Tarım 4.0” uygulamalarına (akıllı sulama, hassas tarım teknikleri) yönelik kamu yatırımları artırılmalıdır.

   Sulama Altyapısı: Tamamlanmamış baraj ve sulama kanalı projelerinin (özellikle GAP, KOP projeleri) hızla bitirilmesi, iklim şoklarına karşı arz güvenliğini sağlayacaktır.

B. Destekleme Politikasında “Kanun ve Etkinlik”

Tarımsal desteklerin GSYH içindeki payının %0,45’e gerilemesi, çiftçinin sermaye birikimini engellemiştir.

   Yasal Sınır Uygulaması: 5488 Sayılı Tarım Kanunu’ndaki “%1” kuralı tavizsiz uygulanmalı ve bu kaynak doğrudan “üretim verimliliği” ile ilişkilendirilmelidir.

   Girdi Maliyetlerinin Sübvansiyonu: Mazot, gübre ve yem gibi ithalata bağımlı temel girdilerde döviz kuru şoklarına karşı “fiyat koruma kalkanı” oluşturulmalıdır.

C. Arazi Toplulaştırması ve Ölçek Ekonomisi

Türkiye’de tarımsal işletmelerin parçalı yapısı, verimliliğin AB’nin (Almanya ve Fransa) gerisinde kalmasının temel nedenidir.

Miras Hukuku ve Toplulaştırma: Küçük arazilerin birleştirilmesi teşvik edilerek, birim maliyetin düşürülmesi sağlanmalıdır. Bu, gıda fiyatlarında kalıcı bir düşüşün anahtarıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME

2002–2024 döneminde Türkiye’de tarım sektörü mutlak büyüklük olarak gelişmeye devam etmiş olsa da ekonomi içindeki göreli ağırlığı ve kamu kaynaklarından aldığı pay önemli ölçüde azalmıştır. Bu bulgular, tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli konumunun zayıfladığını göstermektedir.

Türkiye’nin tarım sektörü, üretim büyüklüğü açısından Avrupa Birliği ile rekabet edebilecek düzeydedir. Ancak verimlilik, teknoloji kullanımı ve kamu destekleri açısından Avrupa Birliği ülkelerinin gerisinde kalmaktadır.

Bu durum, Türkiye’nin tarım sektöründe “yüksek üretim hacmi ancak düşük verimlilik” şeklinde tanımlanabilecek yapısal bir özellik taşıdığını göstermektedir.

Türkiye, Avrupa’nın en büyük tarım üreticilerinden biri olmasına rağmen, verimlilik ve kamu destekleri açısından Avrupa Birliği ülkeleri ile arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Bu farkın azaltılması, tarım sektöründe teknoloji kullanımının artırılması, yapısal reformların uygulanması ve tarımsal desteklerin etkinliğinin artırılması ile mümkün olabilir.

Veriler açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: Türkiye hâlâ Avrupa’nın en büyük tarım üreticilerinden biridir, ancak tarım sektörü son yirmi yılda ekonomi içindeki göreli ağırlığını önemli ölçüde kaybetmiştir. Bu durum, üretimin küçülmesinden değil, ekonominin diğer sektörlerinin daha hızlı büyümesinden ve tarımın kamu kaynakları içindeki önceliğinin azalmasından kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, tarımsal üretim büyüklüğü açısından Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olmayı sürdürmektedir. Ancak veriler, tarım sektörünün ekonomi içindeki göreli öneminin ve kamu kaynaklarından aldığı payın son yirmi yılda önemli ölçüde azaldığını açıkça göstermektedir. Bu eğilim devam ettiği takdirde, Türkiye’nin tarımsal üretim kapasitesi uzun vadede zayıflayabilir ve ülkenin gıda güvenliği ile dış ticaret dengesi üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Bu nedenle tarım sektörü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir sektör olarak yeniden değerlendirilmelidir.

*Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan eski YÖK Başkanı.

23 Şubat 2026 Pazartesi

‘Sosyal çürüme’ iddiası üzerine Ömer Faruk Kalaycı+23/02/2026

“Kafası karışık” bir vatandaşımız sokak röportajında “sosyal çürüme” diye “tılsımlı” bir laf etti ya, herkesin dilinde aynı bayat şikâyet: “Türkiye her anlamda sosyal çürüme yaşıyor… Sosyal çürüme yeni değil… Sosyal çürümenin boyutunu görmek isteyenler…”

Fakat bir cümle [daha çok genellemeler] ilk duyulduğunda kulağa çok hoş ve doğru geliyorsa, mutlaka “üstü kazınıp” altına bakılmalı. “Sloganlarla” düşünülemez çünkü. Uzaktan cilalı gözükseler de yaklaşıldığında çapakları göze gelir, pütürleri ele batar.

Hele sloganın içinde “sosyal” kelimesiyle başlayan bir kelime varsa. “Sosyal” kelimesi yanına iliştirildiği her kelimenin anlamını bozan [çürüten!] bir zehre sahip. Hayek’in teorisi üzerine yazdığı kitapta bu nitelemenin etkisi üzerinde duruyor Profesör Doktor Atilla Yayla: “Sosyal kelimesi bugün dilimize öylesine girmiştir ki, neredeyse yüzlerce kavram önüne bir sosyal eklenerek kullanılmaktadır. Hayek İngilizcede bu tür kavramların bir dökümünü yapmakta ve 160 ismin ‘sosyal’ ile sıfatlandırıldığını belirtmektedir? […] Listenin böylesine kabarıklığı ve içindeki kavramlar dikkate alındığında ‘sosyal’ kelimesinin bu kadar farklı anlamlar kazanarak insanlar arasında yararsız bir iletişim aracı haline gelip gelmediğini düşünmek gerekmektedir. Ancak, sosyal kavramının pratik etkisi üç şekilde kendini göstermektedir. İlk olarak genişlemiş düzenin gayri şahsi ve kendiliğinden doğan süreçleri tarafından hasıl edilmiş şeyleri, tasarımlı insan icadının sonuçlarıymış gibi göstermektedir. İkinci olarak, bunun sonucunda, asla biçimlendirememiş olacağı şeyleri yeniden biçimlendirmesi için insanlara müracaat etmektedir.

Üçüncü olarak sosyal kavramı böylece vasıflandırmak için kullandığı isimlerin içini boşaltma gücüne kavuşmaktadır.”

“Sosyal Çürüme” iddiasına geri dönelim. İddia sahibi ekonomik krizin pek de önemli olmadığını, enflasyonun bir gün düşebileceğini fakat toplumun bozulduğunu [çürüdüğünü] ve bundan geri dönüş olmadığını söylüyor. Haklı mı? Tartışalım.

TOPLUM ÇÜRÜR MÜ?

Bildiğim ve araştırdığım kadarıyla sosyolojide “Sosyal Çürüme” diye bir kavram yok. Toplumsal çöküşten [Societal Collapse] ya da karmaşadan [Anomi: bu kavrama geleceğiz] söz ediliyor fakat “sosyal çürüme” [Social Decay] diye bir terime rastlamadım hiçbir yerde. Zaten terimi ortaya atan akademisyen de “içini” dolduramadı. Yine de üzerinde duralım.

Öncelikle çürüdüğü iddia edilen “toplum” ne? Neye “toplum” diyoruz? İş adamları, memurlar, mavi yakalılar, beyaz yakalılar, emekliler, gençler, öğrenciler… her yaştan, meslekten, eğitimden insanın tamamı “toplumu” oluşturuyor. Toplum denen şey çok sesli, çok renkli, çok meşrepli, çok karmaşık, ele avuca gelmez bir şey. Tek tek “bireylerden/tekil insanlardan” oluşuyor. Birileri “çalışanlar/ücretliler” ve “sermaye sahipleri/patronlar” diye ikiye bölebilir toplum denen kütleyi. Bir başkası “inançlılar” veya “inançsızlar” diye… Bir başkası çizgiyi “etnik kökenden” çekebilir. Peki bu durumda bütün çalışanları, inançlıları, aynı etnik kökenden gelenleri aynı politik/sosyal davranışı sergileyen “tek bir küme” olarak kabul edebilir miyiz? Bazan evet bazan hayır. Bu nedenle bütün toplumu “paket kavramlarla” ve istiflenmiş peşin hükümlerle açıklayan yaklaşımlara karşı mesafeli durmalıyız daima. Sonuçta “genellemelere” ihtiyaç duyarız konuşurken. Kabul. Fakat her zaman bir “ihtiyat payı” bırakmalıyız düşüncelerimizde.

Elimizde “çelişkisiz/bütün/yekpare” bir kütle yoksa onun çürüdüğünden nasıl söz edebiliriz?

Toplum yani tek tek bireylerin toplamından oluşan kalabalık “değişmektedir” ancak.

Dönüşmektedir. [Her an her şey değişmektedir zaten…] Olsa olsa “toplumun” baskın değer yargılarının, alışkanlıklarının, kabullerinin değişmesinden söz edebiliriz. Peki değişen şeyleri neyle/nasıl kıyaslayacağız? Ölçümüz ne olacak? Referansımızı belirledik diyelim. Toplumun aldığını düşündüğümüz “istikameti” bizi mutlu etmeyebilir. Memnun olmayabiliriz. Ya da sevinç duyabiliriz. Neye “çürüme” diyeceğiz?

Örneğin Akademisyen Volkan Ertit’in araştırmalarına göre Türk toplumu giderek sekülerleşmektedir. Bir dindar yaygınlaşan sekülerleşmeyi “çürüme” yahut “yozlaşma” görebilir pekâlâ. Sekülerleşme ampirik verilerin yanı sıra gözle görülür hale de gelmiştir zaten. Fakat sekülerleşmeyle beraber bir şey daha çok açık biçimde gözlemlenebilmektedir: geçmiş on yıllara göre dindarlar daha fazla eğitim almış, zenginleşmiş, gündelik hayatın içinde “görünmeye” başlamıştır. Yaygınlaşan sekülerleşmeyi “çürüme” olarak gören (A) kişisinin aksine, bu kez de görünür hale gelen dindarlardan rahatsız olan (B) kişisi toplumun “çürüdüğünü” düşünerek geçmiş güzel(!) laik günlere [old laik days] özlem duyabilir. Gençlerin toplu taşımada yaşlılara daha az yer veriyor olmasını, geleneklerden yana olan kişi büyüklere saygının kaybolduğunun işareti sayabilir; bir başkası “bireyleşmenin” başlangıcı…

Türkiye’de son yirmi üç, yirmi, on beş, on, yedi, üç yıldır yaşadığımız şey çürüme ya da öze dönüş değil, güçlü bir değişim yalnızca. Bir parça da “Anomi” belki. “Çürüme/bozulma” kavramı bütün bir topluma yöneltilirse anlamını yitirip buharlaşacaktır. Temelsizdir. Hiçbir zaman bütün bir toplum çürümez. Toplumun [kalabalıkların] bir üst akıl tarafından belirlenmiş “külli” bir istikameti, amacı, hedefi yok ki bozulsun, çürüsün, yozlaşsın. Bir amaç için bir ayara gelip “iş birliği” yapan insanların kurdukları kurumlar, yapılar, sistemler çürüyebilir, bozulabilir, çökebilir. Falanca okul meselâ… Ya da eğitim sistemi. Bir futbol kulübünün amacı şampiyon olmaktır meselâ. Fakat kulüp başkanından teknik direktörüne, futbolcusundan malzemecisine kadar, dağınık, savruk, disiplinsiz bir görünüm veriyorsa, o kulübün bozulduğundan söz edebiliriz. Onu bozan şey tembel, liyakat sahibi olmayan insanların sistemdeki varlığı/pozisyonudur. Kısaca bozulma/çürüme ancak ve ancak “bir irade/bir niyet” ortaya koyan sistemlerle ilişkilendirilebilir.

GÜÇLÜ BİR DEĞİŞİM YALNIZCA, BİR PARÇA ANOMİ

Türkiye’de hanidir olan biten güçlü bir değişim yalnızca, bir parça da anomi belki, dedik. “Anomi” Fransız Sosyolog Émile Durkheim tarafından popüler hale getirilmiş bir kelime. Sanayileşen/şehirleşen 19.yüzyıl Fransa’sını açıklıyor. Toplumların sarsıntılı zamanlarda ölçülerini [normlarını] yitirmesi demek.

Bir önceki bölümde toplumların bütünlüklü bir organizma olmadığını iddia ettik. Şu sorulabilir hemen: bütünlüklü bir organizma değilse toplum, nasıl “ortak normlar/değerler” üretebiliyor öyleyse?

Normları/değerleri üreten toplum değil, “iş birliği” içindeki bireylerdir. İnsanların ideolojisini/dünya görüşünü [sosyal/politik referanslarını] önce ailesi, sonra gittiği okul yani devlet [öğretmen/müfredat], ardından arkadaş/iş çevresi ve ilgisi varsa entelektüel faaliyetleri [okudukları, seyrettikleri] belirler, inşa eder. İster “ideoloji” diyelim ister “dünya görüşü” ister “din.” Her toplumda insanlar üzerinde etkisi yüksek “referans setleri” vardır. Referans setlerini ise “kurumlar/gelenekler” belirler, saptar.

Hemen örneklendirelim: ticaret yapan tüccarlar [burjuvazi] soylulara [aristokrasiye] öykünerek zaman içinde birtakım alışkanlıklar, kurallar, beğeniler, zevkler ve “kentli bir” yaşam tarzı geliştirmiştir Batı’da. Kırdan kente göç edip fabrikada çalışmaya başlayanlar da [işçiler] tüccarların geliştirdiği “yeni değer yargılarını/kentli ahlakı” benimsemişlerdir hemen. Böylece soyluların yeni bir zümre tarafından geriletilmesiyle doğan “anomi” yeni bir referans önerisiyle aşılabilmiştir.

Bizler bu dünyada eylemlerimizle var oluruz. Eylemlerimiz “kurallara” bağlıdır. Kurallar “zamana ve zemine…” Onun da arkasında ilkeler/prensipler” gelir. İlkelerse değerlerden [referans setlerinden] neşet eder. “Tevazu” bir değerdir. Tevazu “gösterişten kaçınmak gerekir” diye bir ilke ortaya koyar. Bu değeri ve ilkeyi benimseyen anneler çocuklarının beslenme çantalarını doldururlarken “hassasiyet gösterip” falanca şeyi koymamayı kural sayarlar kendilerince. Değerden eyleme uzanan pürüzsüz ve çelişkisiz bir akış.

Bugün Türkiye’deki insanların eylemlerinde yani sokakta, kamuda, özel alanlarında başkalarıyla kurdukları ilişkilerde değerden eyleme tutarlı bir referans setine bağlılık gözlemliyor muyuz? Maalesef koskocaman bir hayır! Güçlü değişimler yaşayan ve “dikey/yatay” yönlere doğru hareket eden toplumlarda “değer yargıları” da değişiklik göstermektedir. Yukarıda örnek verdiğimiz Batı toplumlarındaki gibi…

Türkiye iki asırlık çabaya rağmen “modernleşmesini” tamamlamış değil henüz. Bizde modernleşme “Batılılaşma” biçiminde tezahür etti. Aşağıdan yukarıya, doğal bir gelişimin sonucunda, geleneği “dönüştürerek” değil. Yukarıdan aşağıya, kamu otoritesiyle, cebren ve [altını çizelim] geleneği külliyen “tasfiye” ederek! Tasfiye etmeye çalışarak. Batılılaşmacı bürokrasinin/devletin önerdiği “yeni” değerler setini kabullenemedi toplum. Kustu. Eskisi de çökmüş oldu bir kez. Yenisi kurulamadı. Hızlı kentleşme… Köylerin boşalıp şehirlere akışı… Şehre gelen mesleksiz köylü yığınlarının yeterli sanayi altyapısı olmadığı için “işçiye” dönüştürülememesi… Devletten bağımsız, köklü ve güçlü, kültürlü bir “burjuva” sınıfının olmayışı… [Sanayileşebilseydik burjuvamız da olurdu. Burjuvamız olsaydı sanayileşmiş de olur, oturmuş şehirli bir norm sabitlenebilirdi. Birbirini baltalayan bir kısırdöngü.]

Bugün insanların referans setleri, üzerinde mutabık kaldıkları şifahi kurallar, ahlaki beklentiler, alışılmış sınırlar bozulmuştur ülkemizde. Aşınan, çözülen, yitirilen şey bireylerin aile/okul/çevre etkisiyle aşama aşama bağlandıkları normlardır. Bir başıbozukluk, bir kafa karışıklığı. İlkelerle/değerlerle yapıp etmeler/davranışlar arasında güçlü bir tezatlık. Çürüyen, insanlara ideal/istikamet/anlam kazandıran ideolojileri/dünya görüşlerini üretmekten sorumlu “intelligentia”dır. Kültür/Sanat dünyasının kurumlarıdır. Basındır. Politik karaları almaktan sorumlu olanlardır. Adaletsizlik varsa, suç oranları artıyorsa çürüyen hukuk sistemidir. Bozulan kamu otoritesidir. Toplum yani insanlar buna katılmaktadır yalnızca. Ama coşkuyla ama istemeyerek, maruz kalarak. Liyakat önemsizdir, çünkü “sadakat” norm haline gelmektedir. Güvensizlik ve şiddet artmaktadır, çünkü ne hukuk sistemi caydırıcıdır ne de toplumsal normlar [bozulan referanslar] suçluyu ayıplamaktadır.

SONUÇ

Öfkeli olabiliriz. Kırgın olabiliriz. Umutsuz olabiliriz. Yine de “sosyal çürüme” gibi irileştirilmiş yaldızlı sözlerden uzak durmalı, korkmalıyız. Bir yerde sosyal çürümeden söz ediliyorsa, o yerde sosyal çürümeyi durduracak/bitirecek, bütün topluma şekil vermek isteyecek “ulu önderler” çıkacaktır mutlaka. Toplumu makine gibi işleyen/arızalanan büyük bir sistem gibi düşünmenin sakıncası: “makine varsa usta da olmalı!”

Oysa toplumun “kurtarıcılara” değil kendi haline bırakılmaya [devletin müdahalesinden uzak tutulmaya] ihtiyacı var. Toplum düzenlenemez. “Kendi haline” bırakılmalıdır. Ancak vakıflar, aydınlar, siyasi partiler belli amaçlarla etkinlik içinde bulunup, kendi inançlarını ve düşüncelerini “sivil alanda” gönüllülük esasına dayanarak yaygınlaştırmaya çalışabilirler. Başka insanların, o ideale katılmak isteyenlerin “rızasını almak” şartıyla. Yapmalılar bunu zaten. İnsanlara tutarlı ve güçlü referans setleri sunmalı, ona istikamet önermeliler.

Meselâ bana kalsa insanlar daha çok kitap okumalı, telefonla/tabletle daha az vakit geçirmeli, televizyonu evlerine sokmamalı, kitap/gazete takip etmeli… Şimdi toplum, daha doğru ve daha net bir ifadeyle “başkaları” benim hayal ettiğim gibi değilse, mevcut durumu “yozlaşma/çürüme” olarak mı nitelemeli miyim?

İyice anlaşılması adına; daha sade ve basit düşünüp, bir an için “toplum” kelimesini “başkaları” kelimesiyle değiştirelim: “Türkiye’de her anlamda başkalarının çürümesini yaşıyor… Başkalarının çürümesi yeni değil… Başkalarındaki çürümenin boyutunu görmek isteyenler… Başkaları çürüyor… Başkaları çürüdü… Başkaları şöyle, başkaları böyle…” Burada kendimizi toplumdan/başkalarından sıyıran savunmacı/kibirli bir yan da yok mu? Çürümeden şikayetçiyiz çünkü biz çürümedik.

Peki ne yapalım? İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın yolu ne? Sanıyorum, yapılacak ilk iş başkalarına değil kendimize bakmak, kendimizi bağlandığımız referans setleriyle tartıp bu sisli ortama rağmen yolumuzu tayin edip, bütün “tazyike” rağmen “kendimiz olabilmeyi” başarmak. Kendimizdeki “bozuklukları/kusurları” düzeltmek. Biz düzelirsek bizim etkileşim içinde bulunduğumuz kurumlar ve sistemler de düzelecektir zaman içinde

19 Şubat 2026 Perşembe

Epstein’ı mümkün kılan dünya Sadık Şanlı+19/02/2026

İngiliz tarihçi ve düşünür Lord Acton, 5 Nisan 1887’de, dönemin saygın din adamı ve tarihçilerinden Mandell Creighton’a kısa ama sarsıcı bir mektup yazar. Mektubun amacı; Creighton’ın “tarih yazımında kralların, papaların ve büyük iktidar sahiplerinin ‘dönemin zorunlulukları’ dikkate alınarak daha yumuşak yargılanması gerektiğini” savunmasına bir eleştiri yöneltmektir. Zira Acton, bu yaklaşımı ahlaki bir sapma olarak görür ve itirazını tek bir cümlede billurlaştırır: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak biçimde yozlaştırır.”

Acton’ın itirazı nettir: “İktidar, insanı mazur kılmaz, hatta daha sorumlu kılar. Güç sahibi olanlar, sıradan insanlardan daha az değil, daha fazla hesap vermelidir. Tarihçinin görevi ise güçlü olanı mazur görmek değil, onu daha sert bir etik süzgeçten geçirmektir.”

Jeffrey Epstein vakası, bu uyarının modern dünyadaki yankısıdır.

Epstein vakasında mesele yalnızca güç değildir. Asıl belirleyici olan; denetimsiz güç, elit ağlar ve dokunulmazlık bileşiminden oluşan ekosistemdir. Epstein salt güçlü olduğu için değil, gücün hesap sorulamaz olduğu alanlarda hareket edebildiği için var olmuştur. Bu nedenle tartışma bireysel ahlaksızlıktan çok, yapısal bir soruya dayanır: Sorun gücün varlığı mı, yoksa gücün ahlaktan azade kılındığı alanlar mıdır?

Epstein vakası bireysel bir sapkınlığın ya da münferit bir suç ağının ötesinde, modern dünyanın yapısal kör noktalarını açığa çıkaran bir semptomdur. Bu vakayı yalnızca “ahlaksız bir adam” anlatısına indirgemek, sorunun esas kaynağını görünmez kılar. Epstein’ı mümkün kılan durum, bir kişinin karanlığı değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alındığı, karanlığın sistematik biçimde tolere edildiği bir dünyadır. Bu dünya; güç ve iktidar sahiplerinin hesap vermediği, maddi gücün meşruiyet ürettiği ve bilginin ahlaktan koparıldığı bir düzendir.

ELİT AĞLAR DOKUNULMAZLIK KÜLTÜRÜ VE AHLAKIN ASKIYA ALINIŞI

Modern kapitalist sistemde para yalnızca bir değişim aracı değildir, aynı zamanda bir ahlak muafiyeti üretir. Yüksek servet, bireyi hukukun üstüne çıkarmasa bile hukukun etrafından dolaşabileceği ağlara erişim sağlar. Epstein’ın hikâyesi, zenginliğin nasıl bir ‘koruyucu kalkan’ işlevi gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Finans, hayırseverlik, akademik bağışlar ve kültürel sponsorluklar… Sermayeyi yalnızca büyütmez, aynı zamanda onu sembolik olarak arındırır.

Modern dünyada ‘iyilik’, yalnızca etik bir niyet değil, finanse edilen, kurumsallaştırılan ve vitrini olan bir faaliyettir. Büyük vakıflar, küresel STK’lar ve hayırseverlik ağları, yalnızca yardım dağıtmaz, aynı zamanda aktörlerine ahlaki dokunulmazlık sağlar. Bu dokunulmazlık hukuki bir bağışıklık değil, çok daha etkili sembolik bir korumadır. Çünkü iyilikle ilişkilendirilen aktörler, otomatik olarak ‘sorgulanmaması gerekenler’ kategorisine yerleştirilir.

Bu durum, modern demokrasilerin temel iddiasıyla çelişir. Hukuk önünde eşitlik, teorik bir ilke olarak varlığını sürdürürken, pratikte yerini ilişkisel esnekliğe bırakır. Daha sarih bir ifadeyle, Epstein hukukun dışında değil, hukukun ilişkilerle esnetildiği bir alanın içindedir. Epstein’ın yıllar boyunca açıkça bilinen faaliyetlerine rağmen sistem dışına itilmemesi, bu dokunulmazlık kültürünün sonucudur. Tam da bu noktada sorulması gereken daha gerçek ve kapsamlı soru ise şudur: Korunan kimdir? Epstein mı, yoksa onun temas ettiği yapı mı?

ÖRGÜTLÜ SESSİZLİĞİN İNŞASI VE NORMALLEŞMİŞ SUÇUN BÜROKRASİSİ

Bu noktada Romalı tarihçi Tacitus’un tespiti açıklayıcıdır. Tacitus, “tiranlık dönemlerinde suçun değil, sessizliğin arttığını” yazar. Suç işlenir, fakat asıl belirleyici olan, suç karşısında oluşan elit (Romalı senatörlerin) suskunluğudur. Epstein vakasında da mesele, suçun yokluğu değil, suç karşısında örgütlenen sessizliktir.

Bu bağlamda sessizlikle birlikte gelen en büyük ahlaki çöküş, suçun etrafında oluşan normalleşme alanıdır. Epstein’ı mümkün kılan şey, şeytani bir deha değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alınmasıdır. Zira suç gizli olduğu için değil, bilindiği halde tolere edildiği için süreklilik kazanmıştır.

Bu mekanizma, çağdaş bürokratik sistemlerin en tehlikeli özelliğini açığa çıkarır: Bilgi ile eylem arasındaki mesafenin bilinçli olarak korunması. Kurumlar “bilmiyorduk” demektense, daha sofistike bir savunma geliştirirler: “Biliyorduk, ama yetkimiz yoktu.”

Bu yapının çarpıcı örneklerinden biri, İngiltere’de televizyon yıldızı Jimmy Savile vakasıdır. Savile, onlarca yıl boyunca çocuklara yönelik sistematik istismarlarda bulunmuş, ölümünden sonra yayımlanan resmî raporlar, BBC iç denetimleri, polis kayıtları ve siyasi çevrelerin bilgisi dâhilinde bu suçların bilindiğini ortaya koymuştur. Buna rağmen sistem harekete geçmemiştir. Soruşturma raporlarında yer alan ifade çarpıcıdır: “Biliniyordu, fakat harekete geçilmedi.”

Epstein vakası için de durum aynıdır. Burada suç gizlilikte değil, açık bilginin askıya alınmasındadır. Zira, Epstein bir sır değildi ancak görmezden gelinmesi bir tercihti.

Bu noktada Kant’ın uyarısı anlam kazanır: “Kötülük çoğu zaman kör bir dürtünün değil, bilinçli bir tercihin sonucudur.” İnsan, eylemini rasyonelleştirdiği ölçüde, onu ahlaki bir sorun olmaktan çıkarır. Epstein vakasında kötülük, tam da bu rasyonellik sayesinde sıradanlaşmıştır.

BİLGİNİN AHLAKTAN KOPUŞU

Sorunun bir diğer ayağı, Epstein’ın akademik ve entelektüel çevrelerle kurduğu ilişkilerdir. Bu ilişkiler, modern bilginin ahlaki zemininden nasıl koptuğunu göstermesi açısından çarpıcıdır. Zira bilim ve düşünce üretimi giderek fon bağımlısı hale gelmiş, bilginin içeriği değil, finansmanı ‘meşrulaştırıcı unsur’a dönüşmüştür.

Akademik ve entelektüel çevrelerle kurulan ilişkilerde asıl mesele, bilginin içeriği değil, bu içeriğin hangi bağlamda üretildiğidir. Fon sağlayanın kim olduğu, hangi ağların parçası olduğu ya da hangi pratikleri mümkün kıldığı sorusu, çoğu zaman tali görülür. Böylece bilgi, ahlaki bir değerlendirme nesnesi olmaktan çıkar, yalnızca teknik bir başarıya indirgenir. Bu indirgeme, modern uzmanlık kültürünün temel özelliklerinden biridir.

MEDYA, SEÇİCİ GÖRÜNÜRLÜK VE SİSTEMSEL İKİNCİLLEŞTİRME

Epstein’ın yıllar boyunca sınırlı biçimde gündeme gelmesi, medyanın rolünü de sorgulamayı zorunlu kılar. Modern medya yalnızca haber aktaran bir araç değil, görünürlük ekonomisinin büyük bir parçasıdır. Bazı suçlar skandallaştırılırken, bazıları sessizce geçiştirilir. Çünkü her ifşa, yalnızca faili değil, onu çevreleyen sistemi de görünür kılar.

Epstein’ı mümkün kılan dünyada en görünmez olanlar ‘kurbanlardır’. Hukuki süreçler, medya anlatıları ve kamuoyu tartışmaları çoğu zaman fail(ler)in kim olduğuna, kimlerle bağlantılı olduğuna, hangi ağlara temas ettiğine odaklanır. Kurbanlar ise ya anonimleştirilir ya da istatistikleştirilir. Böylece mağduriyet, somut bir adaletsizlik olmaktan çıkar, yönetilebilir bir veri haline gelir.

Burada asıl sorun, kurbanların konuşmaması değil, konuşturulmamalarıdır. Sesleri bastırılmaz, daha sofistike biçimde geçersizleştirilir, geçiştirilir. Anlatıları şüpheli, travmaları öznel, talepleri “zaman aşımına uğramış” sayılır. Böylece sistem, doğrudan inkâr etmeden, mağduriyeti etkisizleştirir. Sonuçta kurban yalnızca hukuki değil, epistemik olarak da ikincilleştirilir. Sözü zayıflatılır, deneyimi tali kılınır, varlığı istatistiğe indirgenir. Epstein vakasında medyanın seçici görünürlüğü, bu ikincilleştirmenin nasıl sistematik bir pratiğe dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyar.

Bu ikincilleştirme, modern adalet anlayışının yapısal bir sorunudur. Adalet, her açıdan mağdurun rehabilitasyonunu öncelemek yerine, sistemin istikrarını korumaya yöneldiğinde, suç bireysel bir patoloji gibi sunulur. Oysa Epstein vakası, mağduriyetin tesadüfi değil, örgütlü, süreklilik arz eden ve sistem tarafından tolere edilen bir sonuç olduğunu göstermektedir.

SAPKINLIK-RASYONEL RİSK EKSENİNDE ‘GÜCÜN KULLANIMI’

Jeffrey Epstein vakasında hâlâ yeterince sorulmayan temel bir soru vardır:

Bu denli geniş bir network, bu denli görünür ve ağır suçlar barındıran eylemleri neden ve nasıl göze alabilmiştir? Bu soru, meseleyi yalnızca sapkınlık, hedonizm ya da kişisel ahlaki çöküşle açıklamanın yetersizliğini ortaya koyar. Çünkü böylesi karmaşık ve çok aktörlü bir yapıda, bireysel dürtülerden ziyade hesaplanmış bir güç kullanım mantığı devreye girer.

Burada belirleyici olan; riskin varlığı değil, kimin için risk olmadığıdır. Epstein çevresinde oluşan ağ hukuki, siyasi ve finansal açıdan kendisini kayıptan büyük ölçüde azade kılan bir yapı üretmiştir. Kaybetme ihtimali olmayan aktörler için en ağır suçlar dahi ‘yönetilebilir risk’ kategorisine girer. Tam da bu nedenle sorgulama refleksi askıya alınır. Çünkü sistem, katılımcılarına bedel ödemeyecekleri bir alan sunar.

Bu nedenle Epstein etrafında oluşan yapı, klasik anlamda bir suç organizasyonundan çok, ahlaki boyutu görünmez kılınmış bir ponzi mantığı ile çalışır. Değer, risk ve sorumluluk aşağıya doğru aktarılırken, koruma, kazanç ve dokunulmazlık yukarıda yoğunlaşır. Sistem çökmediği sürece herkes kazanıyor gibi görünür, çöktüğünde ise bedel yine aynı kesime kesilir.

EPSTEİN BİR İSTİSNA DEĞİL, MODELDİR

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Epstein’ı mümkün kılan dünya, yalnızca suç üreten bir dünya değildir. Aynı zamanda kurbanı görünmez kılmayı başaran, adaleti prosedürlere, vicdanı teknik gerekçelere, sorumluluğu ise belirsizliğe dağıtan bir dünyadır. Ve bu dünya var oldukça, suçun kendisi kadar, mağduriyet de sessizliğe mahkûm edilmeye devam edecektir.

Bu noktada en rahatsız edici gerçek şudur: Epstein bir sistem hatası değil, sistemin mantıksal sonucudur. Gücün yoğunlaştığı, denetimin dağıldığı ve ahlaki sınırların esnediği her yapı, benzer figürler üretmeye müsaittir. Epstein’ın ölümü ya da dosyaların kapanması bu mantığı ortadan kaldırmaz.

Bu bağlamda Epstein’ı mümkün kılan dünya, istisnai bir karanlık değil, ahlaki düşünmenin kurumsal olarak askıya alındığı, karanlığın sistematik biçimde tolere edildiği bir dünyada, gündelik olarak yeniden üretilen normalin ta kendisine dönüşmesiyle sessiz kalınmamayı, sorgulanmayı, tenkidi, kınamayı ve cezalandırılmayı en üst perdeden hak ediyor.