15 Ocak 2025 Çarşamba

İSLAM'DA CİN ÇIKARMA Saadetin Merdin

Bilinen en eski cerrahî operasyon (prehistorik trepanasyon) da cinnete neden olduğuna inanılan cinin/şeytanın hastanın kafatasındaki delikten kolayca dışarı çıkması için yapılmıştır. İlkel insanlar doğaüstü -kötücül güçlerin insan bedenini tutsak aldığını düşünerek çeşitli cin (şeytan) kovma ritüellerine (tedavi) başvurmuşlardır. Araplar şeytanları, okuyup-üflemekle ve sihir yapmakla yahut nüsha/muska yazmakla çıkarmaya çalışırlardı. Kadim insanlar hastalıkları ya Tanrı’nın cezalandırması ya da habis ruhların (cin/şeytan) insan bedenine girmesiyle meydana geldiğine inanıyorlardı. Kadîm medeniyet ve kavimlerde olduğu gibi Araplarda da tıp ile inanç iç içe geçmiş vaziyetteydi. 

Bazı İslam âlimlerine göre, tebabet bilgisi ancak vahiy ile elde edilebilir. Hekimler onu peygamberlerden alır. Hastalıkların gerçek doğasına ait bilgi ve bunları tedavi edecek ilaçlar ancak Allah’ın bildirmesiyle öğrenilebilir. Meselâ İbn Kayyim’e göre tıbb-ı nebevînin kaynağı vahiydir. Nesefî’ye göre ilaçların hassas ayarları, zehirler, tiryaklar ancak nübüvvet nuruyla, Allah’ın bildirmesiyle bilinebilir. Hipokrat ve onun ilim aldığı Askalinos ruhu ile göğe/miraca çıkmış ve tıp ilmini oradan almıştır. Çünkü o çağın egemen paradigmasına göre bilginin kaynağı akıl veya tecrübe değildir. Bilginin kaynağı semavîdir. Bu bilgi de ancak peygamberler ya da kâhinlerle (melek veya cinler aracılığıyla) elde edilebilir. Örneğin Fahreddin er-Râzî’ye göre, kimyager ve tabiplere tedavi metotlarını, ilaç ve panzehir formüllerini öğreten meleklerdir. 

Bedevîlerin (sonraları müslümanların da) nazar inancı onların ruh/cin inancıyla iç içedir. 

Cinsel iktidarsızlık, kısırlık, aybaşı rahatsızlıkları, hamilelik ve doğum problemleri, anne sütü yetersizliği, çocuğun annesinin sütünü kabul etmemesi gibi yüzlerce şey nazarla alakalıydı. Ne zaman gözden bir takdir ve beğeni bakışı çıksa ona hemen bir cin katılır; o imrenilen şeye kadar nazarla beraber giderdi . Araplara göre cin nazarı insan nazarından daha etkilidir. 

Câhiliye döneminde de Araplar tâûnu şeytanın yaralaması olarak görüyor ve onu “cinin mızrağı” olarak isimlendiriyorlardı. (Hadisler de aynı şekilde tanımlar) Hatta Harruk (difteri) tâûn (veba), rîhu asfar (kolera, sarı nefes) gibi isimlerin bir zamanlar cin isimleri olduğuna dair görüşler de vardır. 

Temel hastalık etiyolojisi olarak cin ve şeytanları görenler şöyle düşünürler: Cinler zehirli ateşten yaratılmış olduklarından asıllarına ihanet etmezler ve can yakmaya devam ederler. Onların insanlara hiç bitmeyen adaveti “Birbirinize düşman olarak inin oradan.” [2/36] âyetiyle sabittir. Kıyamete kadar ebedi düşmanları insanlara eziyet etmeye devam edeceklerdir. Bu zihniyete sahip kimseler Eyüp peygambere hastalığın şeytandan (cinlerden) geldiğini “Bana şeytan dokundu” [38/41] âyetinden istidlalle ispat etmeye çalışırlar. Yine bunlar kadının istihaze kanını da cinlerden/şeytanlardan olduğuna dair bir hadis bulurlar. Güya şeytan insanın damarlarında dolaşırken o damarı kımıldattığı zaman hayız kanı akmaya başlarmış. İbn Kayyim’e göre ruhların hastalıklardaki etkisini ancak insanların en cahili inkâr edebilir. Allah bu ruhları insanın bedeninde tasarruf edeceği şekilde yaratmıştır.

İSLAMDA CİN/ŞEYTAN ÇIKARMA (EXORCİSM) UYGULAMALARI

Orta çağda psikopatolojik hastalıklarının şeytandan ve kötü ruhlardan kaynaklandığı inancıyla, onlara ağır işkenceler yapılmış, hatta şeytanı ve kötü ruhları kovmak için hastalar yakılmışlardır. çok değil 100 binlerce... Sara nöbetleri şeytanın veya habis ruhların bir kimseyi ele geçirmesi olarak görülür ; cinlenme (demonic possession) habis ruhların (cin ve şeytan) insan üzerinde egemenlik kurması olarak tanımlanırdı. 

İslâm’a göre de birçok hastalığın sebebi cinlerdir. Araplar dişi cinin çarptığı kimseye “mecnûn”, erkek cinin çarptığı kimse ise “mecnûne” derlerdi. Bu çarpmanın temelinde de aşk/ cinsel istek yatmaktadır. Şeytan bir kadına âşık olur ve bu aşk yüzünden günlerce yanıp tutuşur. Kur’ân’da “şeytan çarpması” [2/275], şeytanın Eyüb’e dokunması, [38/41] onbir yerde de “mecnun” (cinlerin aklını çaldığı kimse, cinlenmiş) ifadesi geçmektedir. Araplar mecnûn ve sar’alı kişilere “memsûs” (cin/şeytan dokunmuş) tabirini kullanıyorlardı. 

İslâm’da cin/şeytan çıkarma (exorcism) uygulamalarına dair bazı rivayetler vardır. Osman b. Ebi’l-Âs anlatıyor: Resûlullah beni Tâif valiliğine tayin ettiği dönemde namazımda bana bir hâl peyda olmaya başladı. Ne kıldığımı bilemez hale geldim. Bu durumu görünce kalkıp Medine’ye Resûlullah’ın yanına gittim. “Ya Resûlallah! Namazlarımda bana bir hâl peyda oldu, öyle ki ne kıldığımı bilmiyorum” dedim. Resûlullah, “Bahsettiğin şey şeytandır. Onu bana yaklaştır” dedi. Bunun üzerine yanına varıp; dizlerimin üstüne oturdum. Resûlullah elini göğsüme vurdu, ağzımın içine tükürdü ve “Çık, ey Allah’ın düşmanı!” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrarladı. Sonra (bana) “Git, işinle meşgul ol” dedi. (İbn Mâce, “Tıbb”, 103 (3548); Müslim, “Selam”, 68 (2203) Diğer bir rivayete göre, kadının biri çocuğunda delilik (cünun) şikâyetiyle Nebi’ye gelir. Peygamber de çocuğun göğsünü sıvazlayarak dua eder. Bunun üzerine çocuk kusar ve içinden siyah köpek yavrusuna benzeyen şeytan çıkar ve koşarak uzaklaşır. Yine bir kadın Hz. Peygamber’e yanında yavrusu olduğu halde gelir ve “Ya Resûlallah! Şeytan yavruma günde üç defa uğruyor (aklını alıyor)” der. Peygamber onu kendisi ile devenin semeri arasına alıp, “(üç defa) Ey Allah’ın düşmanı, uzaklaş, ben Allah’ın elçisiyim” der ve çocuk iyileşir. Bir baba mecnûn (cin çarpmış) oğlunu alarak Resûlullah’ın yanına götürmüş ve ondan mecnûn oğluna dua etmesini istemişti. Peygamber bunun üzerine çocuğu kendisine yaklaştırmasını ve sırtının da kendisine dönük olmasını emretti. Adam istenileni yaptıktan sonra Peygamber onu dövmeye başladı. Döverken de ‘Çık ey Allah’ın düşmanı’ diyordu. Rivayetin geri kalanına bakılırsa, dövmenin akabinde çocuk birden iyileşivermiştir. (Dârimî, Sünen-i Dârimî, “Mukaddime”, 17-19.; İbn Hanbel, Müsned, c.29, s. 92. (17549) 

İbn Teymiyye bu gibi rivayetlerden hareketle olsa gerek, saralılardan cin çıkarmak için sopa terapisi önerir. Cinlerin çarptığı kişiyi (saralı) iyileştirmek ve cini kovmak için sopaya ihtiyaç vardır. Gerçekten de sara hastalarının iyileşmesi için dövüldükleri vakidir. Dövme işlemi cin üzerinde gerçekleşeceğinden, sara hastası dayaktan bir şey hissetmez. Bu dövme işine saralı iyileşene kadar devam edilmelidir. Saralı iyileşinceye kadar sopalamadan mütevellit acıyı hissetmez. Sara hastasının ayaklarına sağlam bir değnekle üçyüz veya dörtyüz darbe veya daha fazla ya da az vurulsa bile bundan bir şey duymaz. Oysa dövülen insan olsaydı ölebilirdi. Ne var ki dövülen cindir. Sopayı yiyen cin “Yandım Allah” diye çığlık atar ve orada bulunanlara pek çok hikâyeler düzer. İbn Teymiyye bunu halkın huzurunda defalarca tecrübe ettiğini de ilave eder. (İbn Teymiyye, M. Fetâvâ, c.19, s. 60.) Koskoca şeyhul-islam, selefi salihînin temsilcisi İbn Teymiye yanılacak değil ya.    

Eş‘arî, “şeytanın çarptığı kimse” [2/275] âyetinden delil getirerek Ehl-i sünnet âlimlerinin cinlerin saralı hastanın bedenine girdiğini kabul ettiklerini; şeytanın Mu‘tezile ve Cehmiyye’nin hilafına insanı çarptığını söyler. (Eş‘arî, el-İbâne, s. 32.) Ahmed b. Hanbel’in oğlu babasına bir takım insanların cinlerin insan bedenine girmediğini iddia ediyorlar, ne dersin diye sorduğunda: “Oğlum, onlar Peygamber’in lisanıyla konuşanı (Allah’ı) yalanlıyorlar” der. (İbn Teymiyye, a.g.e, c.19, s. 13.) Ona göre saralının ağzından konuşan şeytandır. 

Cinlere inanıyorsanız sonuçlarına da katlanmak zorundasınız. Hani şu Orta Çağ'ın imajyener/sanal varlıklarını. Hani istedikleri an istedikleri surete girebilen, kılık değiştiren, göğe yükselip, meleklerin konuşmalarını dinleyen, şair ve kahinlere ilham veren, kalbinize girip vesvese veren varlıklar. Size nazar edip yatağa düşüren kıskanç varlıklar. Namusunuza göz dikip sizi mecnûn eden /delirten şerefsizler. 

Bütün ehli sünnet alimlerine göre cinleri inkar küfürdür. Cinleri inkar edenin cezası da katli vaciptir. 

Tüm bunlara ne dersiniz? 

Ey Müslümanlar!

12 Ocak 2025 Pazar

Enflasyon rakamları yoksulluğumuz ve kapatılmaya çalışılan hesap! Abdulbaki Değer-12/01/2025

Aralık ayı enflasyon rakamlarını TÜİK açıkladı ve 2025 yılı için memur ve memur emeklilerinin alacağı zam oranı netleşti. Rakamlar üzerinden hükümet kanadı bildiğimiz kalıp ifadeleri kullanarak kamu çalışanlarını ve emekçilerinin hakkını, hukukunu korumak için nasıl çabaladığını ve çabalamaya devam edeceğini açıkladı. Paylaşılan rakamlar, oranlar, yüzdeler vs. eşliğinde resmi anlatıya muhatap olduk. Daha önce asgari ücret mevzusunda maruz kalışımız gibi. Kamu çalışanları her ne kadar “elalem yoksulluğumuzu gördü” iddiasında olsa da Türkiye’de yetkililerin bunu gördüğü noktasında çok emin olamıyor insan.”

Edip Cansever ‘in Karşıtlık şiiri şöyle başlar:

Açık konuşalım ayıp değil

Donumuz dizimize düştü

Bu iş fizikle mantıkla kapanmaz

Elâlem yoksulluğumuzu gördü…

Görünen yoksulluğu fizikle, mantıkla, matematikle kapatmak gibi huy var modern çağda. Modern devletin temel karakteristik özelliklerinden birisi de bu denilse yeridir. İstatistik, hesaplama, planlama vs. gibi hususlar modern yönetimselliğin meşrulaştırıcı aparatları. Bunların içine yerleştirildiği resmi anlatı hem ikna edici hem de gerektiği oranda buyurgan bir hüviyet arz etmeye başlıyor. Tam da çağımızın bu halini anlatmak için olsa gerek İsmet Özel de bir şiirinde bize şöyle seslenir: “Falları grafiklerde bakılanlar …”

Şiir tahlili ile ilgili değilim. Aralık ayı enflasyon rakamlarını TÜİK açıkladı ve 2025 yılı için memur ve memur emeklilerinin alacağı zam oranı netleşti. Rakamlar üzerinden hükümet kanadı bildiğimiz kalıp ifadeleri kullanarak kamu çalışanlarını ve emekçilerinin hakkını, hukukunu korumak için nasıl çabaladığını ve çabalamaya devam edeceğini açıkladı. Paylaşılan rakamlar, oranlar, yüzdeler vs. eşliğinde resmi anlatıya muhatap olduk. Daha önce asgari ücret mevzusunda maruz kalışımız gibi. Kamu çalışanları her ne kadar “elalem yoksulluğumuzu gördü” iddiasında olsa da Türkiye’de yetkililerin bunu gördüğü noktasında çok emin olamıyor insan. Çünkü elalemin gördüğü yoksulluğu rakamlarla, matematikle, istatistikle başka bir şekle büründürüyor yetkililer. Onların penceresinden görülen manzara anlaşılan elalemin gördüğünden başka türlü görünüyor.

Yoksulluğun bağımlı yurttaşlık için birebir bir formül olduğu tezi siyaset bilim literatüründe yabana atılır tezlerden değil. Ancak maksadımız spekülasyon yapmak değil. Hükümet kanadı da dahil hiç kimsenin bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına yönelik başka türlü bir düşünce içinde olduğunu iddia etmek, bir tür niyet okuyuculuğu yapmak doğru olmaz. Ancak Allah’ın gördüğünü kuldan saklamak da insafa ve vicdana sığmaz. Yapılıp edilenlere, yapılıp ediliş şekillerine bakıp bir değerlendirme yapma zarureti de görmezden gelinmeyecek şekilde önümüzde duruyor. Gerçekçi olduktan sonra imkânsıza talip olunabilir ancak. Bildiklerimizle amel edeceğiz ki, bilmediklerimizin, güç yetiremediklerimizin üstesinden gelebilelim.

Ücret politikasını değerlendirmek kolay bir şey değil. Bağlamsız, bağlantısız bir değerlendirme yapmanın makuliyetinin olmadığı da açık. Dolayısıyla her değerlendirme kendi tarihsel-toplumsal gerçekliğini dikkate alarak yapılmalıdır. Çünkü anlam zaruri bir şekilde bağlamla ilintilidir. Dolayısıyla ücret politikası tartışması içinde bulunduğumuz zaman dilimini ve Türkiye’nin gerçekliğini gözeterek yapılmak durumundadır. Ücret politikası dediğimizde insanların sosyalleşme biçimlerine, bu sosyalleşme biçiminin yönlendirdiği hayat tarzına ve beklentisine, zamanın hayat standardına, kabul edilebilir düzeyin ücret skalasına vs. bakmamız gerekiyor. Aksi taktirde soyut bir tartışmada ne konuştuğumuz rakamların ne verilen zamların ne de istenilen ücretlerin bir anlamı olabilir. Ücret ancak yaşadığımız hayatın koşulları ile etkileşimi varsa, bu etkileşim gerçekçi bir manzara sunuyorsa anlamlıdır. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde özellikle sabit gelirlilerin sistematik şekilde yoksulluk altında tutulduğu gerçeğini görmemiz gerekiyor. Emekliler, asgari ücretliler özelinde bakıldığında durum çok daha çetrefilli bir görünüm arz ediyor. Çünkü bu kesimleri oluşturan milyonlarca insan bırakın yoksulluğu bilfiil açlık sınırı koşullarında hayat sürüyor.

Bir ülkenin bütün halinde açlığa, yokluğa, yoksulluğa katlanması gayet mümkündür aynı zamanda makuldür. Çekilen zorluklar dayanışma içerisinde yapıldığında birlik ve bütünlüğü de pekiştiren bir etki yaratır, aidiyet duygusunu güçlendirir. Ancak gelgelelim ülkemizdeki vaziyet bu tarz bir dayanışmaya yaslanmadığı gibi aidiyet duygusunu da güçlendirmiyor. Aksine tam tersine sonuçlar doğuruyor. Güçlü bir birlik ne de sağlam bir aidiyet duygusu gelişiyor. Çünkü paylaşım sistematiği daha da somutlaştırırsak ikincil bölüşümü gerçekleştiren ana mekanizma olan siyaset, hükümet ne adil bir paylaşımda bulunuyor ne de böyle bir paylaşımda bulunması gerektiği hassasiyetiyle hareket ediyor. O yüzden de açlık, yokluk, yoksulluk yapısal bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Toplumun belirli kesimlerinin bu bölüşüm mekanizmasının doğasından kaynaklı olarak paylarına az düşüyor. İnsan hayatında bu tarz eşitsizlikleri bir doğa kanunu üzerinden değerlendirmenin anlamsızlığı ortadadır. Bu yüzden de kimse fakirliğin, yoksulluğun, adil olmayan paylaşımın bir yerçekimi kanunu gibi hayatımızda bulunduğundan bahsetmez, bahsedemez. Böyle bahsedilmemesi böyle davranılmadığı anlamına gelmemeli ancak. Fırtınanın koptuğu yer burası.

Kimse fakirliği bir doğa kanunu gibi göstermeye teşebbüs etmiyor görünüyor ancak doğal olmayanı doğallaştırmak şeklinde çok kötü bir alışkanlığı da yok değil insanlığın özellikle de devletin, iktidarın. Tam da böyle olduğu için yukarıda da değinildiği üzere işin içine mantık, matematik, istatistik, grafik vs. girer ve eşitsizlikler, adaletsizlikler doğallaştırılmaya, makulleştirilmeye, meşrulaştırılmaya çalışılır. Bazen iş öyle fantastik bir hal alır ki böyle bir durum yokmuş gibi bile davranılabilir. Nitekim bizdeki “çalışanlarımızı enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” söylemi bunun somut bir örneğidir ve gerçekliğin camera obscurada tersyüz edilerek sunumu olarak not edilmelidir.

Enflasyon rakamları açıklandı buna göre zamanlar yapıldı. Bu matematiksel işlem bir hayat tanzimi olarak gerçekleşiyor. Altını özenle çizmek istediğim husus bu. Günümüzde hangi eşiğin açlığa, hangi sınırın yoksulluğa denk geldiği belli ve bu kabul edildiğine göre aynı zamanda hayat tanzimlerinin de bu gerçekliği dikkate alarak konuşulması ve yapılması gerekliliği açıktır.

Açık konuşmak gerekirse mevcut şartlar içerisinde yürütülen ekonomi-politik yoksulluğu bir tür kadere çeviriyor. Özellikle son yıllarda yaşananlar milyonlarca insanın bugününü ve geleceğini alt üst eden yıkıcı bir müdahale önümüzde dururken. Yoksulluğu kadere çeviren bir ekonomi-politiğin izahı yok. Paylaşımda hakkaniyetsizlik var ve meşrulaştırımı siyaset üzerinden gerçekleşiyor. İki açıdan mevzunun daha çok gündem edilmesinde zaruret var. Birincisi pratik-pragmatik açıdan meselenin ciddiyetle ele alınmasını gerektirmektedir. Çünkü bu paylaşımın önümüze getirdiği yoksulluk, gelir eşitsizliği siyasal, sosyal, kültürel boyutlarıyla ciddi bir maliyet oluşturuyor. Edip Cansever’in aynı şiirinde geçen “Ben yoksulsam sen de yoksulsun” dizesinde dile geldiği farkında olmazsak bile hepimiz birbirimizle sandığımızdan çok daha bağlıyız ve birbirimizi sandığımızdan çok daha fazla etkiliyoruz. O yüzden de yoksulumuz niteliği ile ülkemizin niteliği ve gücü arasında doğrusal bir ilişki var. İkincisi ise meselenin ilkesel, insani boyutu çok daha önemli ve çok büyük ciddiyeti gerektirmektedir. Çünkü açlık, yoksulluk doğrudan insanın insan olma kapasitesine saldırıdır. İnsanın ihmal ve istismar edilmesidir. Bu durumun oluşturduğu maliyet başlı başına büyük bir meseledir ancak sonuçlarından bağımsız olarak da bu ülkenin ve bu ülkedeki insani, ahlaki düzeyin doğrudan göstergesidir. İnsanın yaşatılmadığı, yaşatılamadığı, insanca muamele göremediği yerde rakamlar, istatistikler, planlar ne söylerse söylesin işler iyi gitmiyor demektir. Böyle olunca zaten ne elalemin yoksulluğumuzu görmesi ne de fizikle mantıkla hesabın kapatılmaya çalışılması da bir anlam edebilir.

Türkiye ve Trump’ın dönüşü Jean Marcou-10/01/2025

Erdoğan, görünüşte “dostu olan” Trump’ı seçim zaferinden dolayı tebrik ederken, aralarındaki 2017-2021 yıllarına damga vuran yakınlığı yenilemeyi düşünmüş olmalı. Biden dönemindeki kasvetli ortamın ardından, Erdoğan’ın, Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünü, siyasi pratikleri ve vizyonları arasındaki benzerlikten de yola çıkarak Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmekte tereddüt etmediği anlaşılıyor.

TRUMP’IN ÖNGÖRÜLMEZLİĞİ

Ancak bu aşırı iyimserlik, Washington’un son yirmi yıldaki dış politikasının tutarsızlığını ve dümene geçmek üzere olan Başkan’ın öngörülmezliğini ve niyetleri konusunda kafasının karışık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Türkiye’nin başlangıçtaki coşkusu, Trump’ı yeniden seçilmesinden kısa bir süre sonra alelacele yaptığı atamalarla, özellikle de Marco Rubio’nun ABD diplomasisinin başına ve Mike Waltz’un ulusal güvenlik danışmanlığına getirilmesiyle hızla azalmış olmalı. Bu iki isim geçmişte Suriye’deki Kürt sorunu ve Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs meselesinde Türkiye’ye karşı düşmanca pozisyonlar alarak adlarından söz ettirmişlerdi.

Bu atamaların yarattığı endişe, geçmişte Türk ve Amerikan başkanlarının her zaman mükemmel bir uyum içinde olmadıklarını ve hatta ilişkilerinin, özellikle 2018’de Rahip Brunson’ın serbest bırakılmasından önce veya 2019’da Türkiye’nin Suriye’ye üçüncü askeri müdahalesi sırasında olduğu gibi, hassas aşamalardan geçtiğini hatırlatıyor. Ankara için olumsuz olan bu gelişmeler alarm zillerini çaldırdı ve Türkiye’yi Trump’ın dönüşüne hazırlanmaya, özellikle de en önemli meseleleri ele almaya sevk etti.

KİLİT KONULAR

Suriye şüphesiz Türkiye için hayati bir mesele. Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de Kürt bölgeleri ve örgütleri Orta Doğu’daki Amerikan varlığı için önemli dayanak noktası halinde. Bunun devam edip etmeyeceğini, Trump’ın onlara seleflerine verdiği desteği verip vermeyeceğini zaman gösterecek. Ancak Beşar Esad rejiminin düşmesinin ve İmralı’yla görüşmelerin yeniden başlamasının, Kürt meselesinin ilgili aktörlerle (ABD, PYD-YPG, Şam’daki yeni rejim) daha az çatışmacı bir şekilde ele alınmasını sağlayacak elverişli bir ortam yarattığına inanmak için sebepler var.

Dahası, Rojava konusunda ABD ile bir anlaşmazlıktan kaçınılması halinde Ankara, Trump’ın öncelik vermek istediğini söylediği Ukrayna’daki savaşı çözme girişimlerinde etkili bir rol oynamak için elverişli bir konumda olacaktır. Her ne kadar Trump’ın Moskova’ya erişimi olduğu bilinse de, Türkiye’nin savaşan taraflarla düzenli ilişkilerini sürdüren tek ülke olması ve bu konuda hakemlik yapma fırsatına sahip olması (hububat girişimi, esir değişimi vb.) onun değerli bir ortak kılabilir.

Gazze krizi ve daha genel olarak İsrail-Filistin çatışması söz konusu olduğunda Trump ve Erdoğan’ın spektrumun zıt uçlarında yer aldıkları bir gerçek. Ekim 2023’ten bu yana bu krizin yönetiminde ön saflarda yer almasa da Türkiye, İsrail’in uluslararası kurumlar tarafından kınanması için diplomatik çabalarda oldukça aktif bir rol oynadı. Bu nedenle, özellikle Trump’ın İsrail lehine keyfi olarak yeni girişimlerde bulunması halinde, Türk-Amerikan ilişkilerinde çatışma ve hatta bozulma göz ardı edilemez. Bu bağlamda, Mike Huckabee’nin (bir Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkan Evanjelik bir muhafazakâr) ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak atanması iyiye işaret değil.

SORUNLU NOKTALAR

Bu temel konuların ötesinde, diğer anlaşmazlık alanlarının da devam ettiği unutulmamalı. Bunlardan ilki Ankara’nın muharip hava filosunu yenilemesiyle ilgili. Kendi uçağı (Kaan) bir süre daha operasyonel olmayacak Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının ardından elindekilerin bir kısmını modernize ederek yeni F16’lar almaya karar verdiğini ve şimdi de kırk kadar Eurofighter almayı düşündüğünü biliniyor. Her ne kadar Donald Trump F-35 krizinin sorumluluğunu seleflerine yüklese ve ABD yaptırımlarının temelinde yatan Rus S-400 füzeleri Türk ordusu tarafından hiçbir zaman hizmete sokulmamış olsa da, ABD Başkanı’nın konuya yeni bir yaklaşım getirip getirmeyeceğini bilmek zor.

İkinci endişe alanı ise Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili. Her ne kadar şu anda oldukça istisnai bir sakin dönemden geçiyor olsalar da Atina ve Ankara arasındaki temel farklılıklar hiçbir zaman aşılamadı ve yeniden alevlenmeleri halinde Trump yönetiminin tutumunun dengeli olacağı kesin değil. 2021’de East Med Act’in mimarlarından biri olan, ABD diplomasisinin yeni lideri Marco Rubio, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı, selefi Mike Pompeo’nun 2020’de gaz arama krizinin zirvesinde olduğundan daha iyi bir tutum sergilemiş gibi görünmüyor.

Recep Tayyip Erdoğan ve Donald Trump arasında siyasi yakınlıklar olsa bile, ilkinin Trump’ın yeniden seçilmesine gösterdiği ani sempati, her şeyden önce pek çok lider için geçerli olan taktiksel, hatta fırsatçı kaygılar tarafından yönlendirilmiş gibi görünüyor.

Aralık 2024’te Suriye’deki beklenmedik değişim Türkiye’ye ABD ile ilişkilerinde bazı avantajlar sağlıyor. Ancak aynı zamanda, Ortadoğu’da ayrıntıları henüz tam olarak anlaşılamayan yeni bir jeopolitiğin merkezine yerleştirerek, iyi ya da kötü, onu daha fazla açığa çıkarıyor.

JEAN MARCOU KİMDİR?

Prof. Dr. Jean Marcou, Grenoble Üniversitesi Siyasi Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi, Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü eski direktörü ve Fransız Anadolu Araştırma Enstitüsü’de araştırmacısı.

9 Ocak 2025 Perşembe

Siyaset de 2025’e girebilecek mi? Taha Özhan-09/01/2025

21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin son senesine girdik. İlk çeyrek, dünya açısından nispeten sakin geçerken, küresel jeopolitik gerilim üssü bölgemiz oldu. Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Rusya’ya uzanacak şekilde işgaller, iç savaşlar, darbeler ve Gazze’de devam eden soykırım bütün bölgeyi altüst etti. 21’inci yüzyıla gireli 25 sene oldu ama bölgemiz 20’nci yüzyılın açık yaralarının sancıları içerisinde kalmaya devam etti. Takvimi 21’inci yüzyılda ilerleyen, siyaseti 20’nci yüzyılda kaybolmuş bir bölgenin sancılarını yaşamaya devam ediyoruz. Türkiye’nin de bu sancılardan beri olduğu söylenemez. Bu yönüyle bakınca 2025’e dair değerlendirmeler yapmak ve tahminlerde bulunmak hem zor hem de tedirgin edici bir çabaya dönüşüyor. Diğer yandan, geçen sene jeopolitik ve ekonomik istikameti belirleyecek o kadar aşikâr gelişmelerle tamamlandı ki 2025’e dair projeksiyonların çerçevesi çoktan çizilmiş oldu.

Ünlü Fizikçi Bohr’un “Tahmin yapmak çok zor bir iş, özellikle de gelecekle ilgili” dediği rivayet edilir. Bohr böyle demiş midir, dememiş midir tam olarak bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz, sadece gelecekle ilgili tahmin işinin zor olduğu değil, aynı zamanda bir modern Rus deyiminde dendiği gibi artık “mazinin gelecekten daha zor tahmin edilir hale gelmesine” de şahitlik ediyoruz. Ülkelerin bazılarında maziyi tahmin etmek daha önemli ve zorken, bazılarında gelecek projeksiyonu daha karmaşık bir uğraş. Bir kısmında da her ikisi. Mesela Ruslar, bize benzer bir şekilde hem maziden hem de atiden mustaripler. Svetlana Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman’daki bir anekdotu ile durumu özetlersek: “Beş yıl içinde her şey değişebilir Rusya’da, ama iki yüzyıl içinde hiçbir şey değişmez.” Zira geçmişi manipüle etmenin geleceği inşa ve tahmin etmekten daha kolay olduğu sahneler karşımıza çıkıp duruyor. Geleceğin yükü ve meydan okumalarına karşı kendi zindanlarımızdan çıkamadıkça, mazinin pasif dünyasında olabildiğince aktif hale geliyoruz.

Edmund Burke, Fransız devrimine dair, toplum “sadece yaşayanlar arasındaki ortaklıktan zuhur etmez, aynı anda ölmüşler, yaşayanlar ve doğacaklar arasındaki ilişkiden” oluşur diye yazmıştı. Biz henüz ölmüşlerle, hatta ölmüşler arasında bile, meselelerimizi halledebilmiş değiliz. Neredeyse hiçbirisinin amel defterinin kapanmadığını söyleyebiliriz. Zira siyasal imar rantının hâlâ en yüksek olduğu yerler mezarlıklarımız. Siyasi arsa simsarlarımız, herkesten daha fazla bu durumun farkında olduklarından bugün bile “ölü yatırımını” tercih ediyorlar. Ümidimiz, öncelikle bu meselemizi bir şekilde hal yoluna sokabilirsek, yaşayanlar ve doğacaklar için de kafa yorma azmimizin olacağı yönünde. 2025’e ve sonrasına dair ufkumuzun oluşması için öncelikle bugüne gelmemiz gerekiyor. Hâlâ dünyadaki yerimizin ne olduğu, hatta kim olduğumuz ve olmamız gerektiği tartışmalarından bitmez tükenmez yeni bir toplumsal sözleşme yazma derdine varıncaya kadar bir dizi anakronik krizin içerisinde bocalayıp duruyoruz.

TÜRKİYE'NİN BİTMEYEN 20'İNCİ YÜZYILI

Belli ki iç dinamiklerimizle, bir asırdır bastırılmış toplumsal ve devlet aklımızla bugün elimizde olan tabloyu çıkarabiliyoruz. İyi kötü sürdürülebilir bir demokrasi momentini ortaya çıkaracak enerjimizi israf edecek dertlerimiz fazlasıyla mevcut. Seçimlerde bizi kimin yöneteceğine sağlıklı bir şekilde karar veriyoruz. Bu konuda iyiyiz. Medeni ve kansız bir iç savaşla, halkın ezici çoğunluğunun katılımıyla kararımızı etkin bir şekilde veriyoruz. Hatta keskin bir kanaat haline dönüşmüş şekilde kimin yönetmemesi gerektiğine dair tahkim edilmiş bir mutabakatımız bile var. Ancak nasıl yönetmemiz ve yönetileceğimiz konusunda demokrasiye fazlaca ilgi duyduğumuz söylenemez. Oysa nasıl bir devletin olacağı demokrasimizin derinliğini belirlemektedir.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına seneleri tamamlayarak girmenin dışında, zihnen 20’nci yüzyılın ilk yarısındaki bir yerlerde olduğumuzu, fiziken yer aldığımız 21’inci yüzyılda ise mazinin yükü altında tuhaf bir mülteci haleti ruhiyesi içerisinde yaşadığımızı, dürüst olabildiğimiz anlarda biliyoruz. Hatta mülteci halini bir kült dünyası içerisinde yaşayanlar, bir gün muhakkak 21’inci yüzyıldaki sürgünlerinin bitip 1920’lerdeki asr-ı saadet devrine, “nostos”a, yani yuvalarına döneceklerine dair keskin bir inanca da sahipler. Bu ve benzer travmaların farklı kesimlerdeki tezahürleri etrafındaki tarihsel eşzamanlama sancılarının içerisinde yüzleşmelerimizi erteleyip duruyoruz. Oysa zihinsel olarak belli bir düzeyde tarihsel adaleti tesis etmekten başka çaremiz de bulunmuyor. Maziyi bir hamur gibi şekillendirip bugünlerimizi tüketenlerin kahramanları ve hainlerinin gerilimi ile Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına kimlik parçalanmasını aşarak geçmek mümkün olmayacak. Bunun basit anlamı, sürdürülebilir bir demokrasi başlangıcına gelemeyeceğimizdir. Burke’ün güzel tespitiyle “ölmüşlerin, yaşayanların ve doğacakların” ilişkisini sağlıklı bir toplumsal sözleşme ile taçlandırmaktan başka da gerçekçi bir çıkış yolu görünmemektedir.

Elimizdeki yazılı “toplumsal sözleşmenin” daralttığı gömlek yetmiyormuş gibi görünmeyen yasaklar, korkular ve tabuların baskıladığı demokrasimiz fazlasıyla yorulmuş durumda. Tam da bundan dolayı mecali ancak seçim yapmaya yetiyor. Daha ötesi için tam demokratik bir anayasaya, sağlıklı bir hukuk düzenine, şeffaf ve verimli bir kamu idaresine, adil bir gelir bölüşümüne, devlet desteği olmasa çökmeyecek sivil topluma, kamu kaynağı ve imtiyazı olmasa hızla tökezlemeyecek olan şirketlere, medyaya, üniversitelere ihtiyaç var. Kralın çıplak olduğunun herkes farkında. Ancak değişim korkusu o denli büyük ki kral çıplak diyenlerin telef edildiği ve meselenin kapatıldığı bir düzenin aciz bir şekilde devam etmesini seyrediyorlar. Bu duruma bütün aktörler o kadar alıştılar ki siyasetfobi açık ara en önemli korkuya dönüşmüş durumda. Bu krizin ortasında 2025’te ne olup biter sualine bir cevap aramak kolay değil. Elimizde hiç malzeme de yok değil. En azından, artık Trump’lı bir dünyada, Esed’siz bir bölgede yaşayacağımızı biliyoruz.

Trump’lı dünya ve Esed’siz bölge, zannedilenden çok daha fazla yapısal kırılmanın önünü açacaktır. Biden’ın, COVID ve Trump şoku sebebiyle istenmeyen bir isim olmasına rağmen Trump dönemlerini bölmesi, 2017’de başlayan kırılmaları durdurduğu veya yavaşlattığı yanılsamasına yol açtı. Oysa Biden ticaret savaşlarını Trump’tan devraldığı şekilde sürdürdü, Amerikan jeopolitik yönsüzlüğü derinleşti ve Gazze’de İsrail soykırımının fanatik bir destekçisi oldu. Şimdi pervasız bir şekilde gelmesi beklenen II. Trump dönemine giriyoruz. Esed de Trump’ın iktidara geldiği yıllarda Rusya ve İran desteğiyle kendisine bir nefes buldu. İki ay öncesine kadar da Suriye’de devrim sürecinin durdurulduğu ve Esed’li statükonun yerleştiği zannı hâkimdi. Oysa 2024 her iki hikâyenin de bitmediğini gösterdi. 2024’ün, ilerleyen yıllarda, birçok başlıkta bir dönemin sonunun başlangıç yılı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Belki de Fukuyama’nın 1992’den beri bir türlü nihayete ermeyen “tarihin sonunun” sonu, 2024’te Trump’ın ikinci dönemine seçilmesiyle gerçekten gelmiş olabilir. Zira insanoğlunun binbir zahmetle ulaştığı demokrasi tecrübesini zehirleyen liberal siyasetsizliğin felç olmuş uzuvlarının yeniden canlanması artık uzak bir ihtimale dönüşmüş durumda. Bunun dünya için oldukça ciddi yapısal kırılmalar anlamına geleceği muhakkak. Türkiye için de maziden nihayet atiye geçiş için bir fırsat sunması mümkün. 2024’te, hiç kimsenin beklemediği bir üslup ve dille, PKK’nın ilk terör eyleminin üzerinden 40 yıl geçtikten sonra, Kürt Meselesi’nin donduğunun düşünüldüğü bir zaman diliminde hem Türkiye içerisinde hem de sınırlarımızın öte yanında yeni bir hareketlilik başlamış oldu.

SURİYE SONRASI TÜRKİYE'DE SİYASET

Türkiye’nin artık bir Suriye gerçeği var. Yakın gelecek Türk dış politikasına ve jeopolitiğine dair riskler ve fırsatlar en fazla Suriye zemininde şekillenecek. Benzer şekilde iç siyaset de aynı zeminde yürüyecek. Bu durum iktidara açık bir avantaj da sağlayacak. Zira Suriye’de işler kötüleşirse, Türkiye’ye yönelik riskleri yönetebilecek, güven veren aktör olarak tabii bir şekilde iktidar öne çıkacaktır. İşler iyi giderse zaten iktidarın hanesine artı yazacaktır. Her iki senaryoda da iktidarın avantajının olması iktidarın kerametinden değil muhalefetin konumlanmasından kaynaklanmaktadır. Muhalefetin öncelikle başı sonu belli, Türkiye’ye yönelik tehditler dünyasındaki korkuların şekillendirdiği yabancılaşmış bakış açısından kurtulup bölgesine Türkiye merkezli bakmayı öğrenmesi gerekiyor. Bu bilgiyle de pozitif bir jeopolitik dil inşa ederek ahaliyi ikna etmesi lazım. Bu oldukça zorlu parkuru aşıp aşamayacaklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz, önümüzdeki ilk seçim ne zaman yapılırsa yapılsın, o güne kadar bütün aktörler Suriye’nin merkezde olduğu bir siyasal parkurda yürümek zorunda kalacaklar. Daha da önemlisi, Suriye’de yıkılan düzenin bir yönüyle ve belli kodlarıyla oldukça tanıdık olduğudur. Bu kodlara Baas’ın çöküşüne rağmen sarılma derdinde olanlar için Suriye, istemedikleri kadar güzel ve sahici bir yüzleşme imkânı vermektedir. Suriye’de hitama eren tarihsel anomaliyi Türkiye’de belli düzeyde suni teneffüsle hayatta tutma girişiminin siyasal anlamsızlıktan başka bir şey üretmeyeceğini görmeleri gerekiyor.

Muhalefetin dertleri olması iktidarı tasasız kılmıyor. Hatta iktidarın Suriye sonrası oluşan risklerle küresel kırılmaların birleşeceği önümüzdeki yıllarda açık bir şekilde yükünün arttığını görmek gerekiyor. Bu yükün aynı anda iki dinamik üzerinden ilk anda baskı oluşturması mümkün. Birincisi, Kürt Meselesi ve PKK konusunda oluşacak sıkıntılar. Uzunca bir zamandır yerleşen siyasetfobinin ana eksene dönüştüğü bir atmosferde, en son beklenecek isimden gelen çarpıcı yol haritası hâlâ askıda duruyor. Bahçeli kendi meşrebinde ve diliyle sorunun çözülmesini en sert ve iştahlı bir şekilde aylar önce dillendirdi. Bu pozisyonundan da geri adım atmadı. Her hafta fikri takibini de sürdürdü. Suriye devrimi öncesi başlattığı girişim, Esed’in devrilmesi sonrasında hem daha can alıcı ve sahici bir süreç olma imkânına kavuştu hem de atılacak adımlar için zemin daha da müsait hale geldi.

SİYASETFOBİNİN MALİYETİ

Ancak bütün bu gelişmelere rağmen siyaset korkusunun ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. İktidarından muhalefetine aktörler siyaset korkularını yenemedikleri sürece, ülkenin en can alıcı meselesinde derli toplu bir süreci yürütmeleri oldukça zor olacaktır. Zira Bahçeli’nin çıkışına gelen ilk tepkilere dikkatlice bakıldığında, parmağıyla işaret ettiği ve herkesin bildiği asırlık sorunu görmek yerine ısrarla parmağın evsafını tartışma kolaylığına gidenlerin asıl sancılarının siyaset korkusu olduğu da kolaylıkla görülebilir. Bir an için Kürt Meselesi’nin ve PKK’nın olmadığı bir Türkiye’de nelerin ve kimlerin nasıl boşa düşeceğini hesap etmek, korkularını anlamak için yeterlidir. Hatta Bahçeli’nin bu korkuyu aşan cesareti göstermesinin kendilerini açıkta bıraktığını bilenler, kızgınlıklarını da gizleyememektedirler. Herkesin kanıksadığı ve ezberlediği rolü kesintisiz bir şekilde sürdürme konforunun bozulup, sahici bir siyaset üretme baskısı altında kalması her durumda 2025 için hayırlı bir gelişme oldu.

Ayrıca, Türkiye’nin Suriye için düşündüğü ve dile getirdiği gelecek vizyonunun bazı temel unsurları ülkemiz için de geçerli. Anayasadan bir arada yaşama iradesine varıncaya kadar birçok başlıkta kendimiz için yapmadığımız veya adım atmakta zorlandığımız alanlarda Şam’ın başarılı olmasını ister duruma düşmememiz lazım. Böylesi bir çelişki sürdürülebilir değildir. Sözün özü, Türkiye’nin 20’nci yüzyıla ait siyasal statükosuyla 21’inci yüzyılda daha müreffeh ve etkin bir şekilde yer alması imkânsız bir misyona denk gelmektedir.

İkincisi, küresel jeopolitik kırılmaların sebep olacağı risklerdir. Küresel ticaret savaşının doğrudan etkileyeceği ekonomik ve jeopolitik zeminimiz ciddi bir baskı altına girecektir. 2016 sonrasında başlayan demokratik erozyonun COVID’le birleşmesiyle sekiz yıldır çift haneli ve ortalaması yüzde 30’un üstünde kalan enflasyonla fazlasıyla hırpalanan Türkiye ekonomisi bu risklere zor bir zamanda yakalanıyor. Buna rağmen küresel ticaret savaşı Türkiye’ye önemli fırsatlar da sunacak. Bu fırsatları değerlendirip değerlendirmemek de doğrudan Türkiye’nin tercihlerine bağlı olacak. Türkiye’nin demokrasisi ve ekonomisi, dolayısıyla jeopolitik gücü arasında neredeyse kusursuz bir ying-yang ünsiyeti bulunuyor. Türkiye’nin demokrasisi derinleştiği oranda ekonomisi ve jeopolitik gücü ortaya çıkıyor. Trump’ın sebep olacağı küresel enflasyonu ve ticaret savaşlarının sonuçlarını hesaba katarak Ankara’nın hızla ve sahici bir şekilde bağlantılı iki başlıkta adımlar atması gerekiyor. Bir taraftan sahici bir demokratikleşme ve reform sürecine ihtiyaç var diğer yandan ise jeopolitik, ekonomik ve güvenlik zemininde AB ile yeni bir pozitif gündem inşasına. Her ikisi için de hem şartlar müsait hem de vazgeçilmez ihtiyaçlar.

31 Aralık gecesi herkesin kendi zaman dilimine göre sıralanarak girdiği yeni yıl gibi, yüzyıllara da dünyadaki bütün ülkeler siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak aynı anda girmiyorlar. Senelere saat farklarıyla giren ülkeler, yüzyıllara bazen on yıllar sonra bazen de asrı aşan zamanda girebiliyorlar. Sıralamada makul bir yere gelebilmek için Türkiye’nin sahici bir fırsatı bulunuyor. En azından dünya ve bölge dinamiklerinin bu yönde baskı yapacakları 2025 senesi; geride kalan 10 yılın türbülansı ardından yeni bir başlangıç sunabilir. Son tahlilde son 10 senemizin kırılganlık hikâyesi biraz da Suriye hikâyemizdi. Yeni Suriye 2025’e girerken Türkiye’nin de yeni bir başlangıç için fazlasıyla sebebi ve imkânı bulunuyor. Yeter ki siyaset de 2024 sonu itibarıyla küresel ve bölgesel anlamda yeni bir dalganın kaçınılmaz olduğunu ve 2025’e girmesi gerektiğini fark etsin.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Gassal dizisinin psikolojik analizi! Bir yaşamın kanıtı: Çatlak vazo Hatice Keltek-06/01/2025

Gassal Baki, kefenlediği her bedenle, kendi kozasını da örüyor. Gasilhane onun güvenli limanı, şifahanesi. Kurtların inlerine çekilip iyileşmek için yaralarını yaladıkları gibi o da gasilhanede kendi yaralarına pansuman yapıyor.

Tarkovski “Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır. İnsanı iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” der. Gassal tam da böyle bir yerden izleyiciyle buluşuyor.

Konusunun orijinalliği, kamerayı daha önce işlenmemiş bir alana çevirmesinden geliyor. Televizyon izleyicisi için yüzülmemiş sular bunlar. Ekranda ölüm ile kefenlenene kadar ki süreci görmeyiz. Zorlarsak, Red Kit’teki soluk benizli akbaba simalı Mathias Bones adlı cenazeci akla gelebilir; fakat Baki ile Mathias birbirine tamamen zıt iki karakter. Ölülere müşteri diyen şoför Merdan’ı azarlayan Baki’nin aksine Mathias bir ayağı çukurda olanların peşinden elinde mezurasıyla koşar.

Kişinin hayatta karşılaştığı zorluklara dair yorumu, deneyimlemesi kendine özgüdür. Film bir gassalin varoluşsal kaygılarıyla izleyicinin dünyasındaki iz düşümleri arasında bağ kurabilen başarılı bir yapım.

Bir insan düşünün, çocuk yaşta evinin bahçesine adım attığı gibi annesini çamaşır leğeninin yanında, köpüklü sular içinde ölü halde buluyor. Aynı çocuk ne koca ne de baba olma hevesi bulunmayan bir adama, ta ki hapse düşüp onu yalnız bırakana dek “baba” demek zorunda kalıyor. Annesinin apansız ölümüyle beraber, cenazenin defnedilişini görmesi, komşularının ölü evine sahip çıkıp, evi boş bırakmaması, helva kavururlarken ki ince detayları dahi onunla paylaşmaları, Baki’nin tüm hayatını etkileyerek meslek seçiminin temelini atmış. “Ben gassal olmak için doğmuşum” derken bir insanın travmalarının meslek kararına, yaşantısına ne denli etki ettiğini görüyoruz.

Bir insan düşünün hayatının dümenine geçememiş, kendi sorumluluğunu alamamış. Baki’nin kontrol edemediği kayıplar sonucu, kendi kontrol alanını oluşturması ne kadar da elzem değil mi? “Gassal elinde meyyit” sözü buraya tam oturuyor. Gasilhanede, laboratuvar şartlarına eş değer kontrol alanı oluşturan Baki, yapılacakları belli bir ritüel çerçevesinde belli bir sırayla yapmak zorunda. Hal böyle olunca yapılandırdığı bu çerçeve Baki’ye güvenlik, olumsuzluklarla baş etme ve hayatı içinde sınırlı da olsa yeniden kontrol duygusu sağlıyor. İlk olarak bedeni yıkayacağı suyu, gerekli ısıya getiriyor. Bedeni çevirme, belli ebatta kesilmiş kumaşı usulüne uygun giydirme, çörek otları serpme ve dua ile kefenleme ritüelini tamamlıyor.

‘ÖLÜNCE BENİ KİM YIKAYACAK?’ SORUSUNUN ALTINDAKİ TEMEL MOTİVASYON

Baki’nin “ölünce beni kim yıkayacak?” sorusunun altında yatan temel motivasyon ise anne şefkat ve özenine duyduğu ihtiyacın son yolculuğuna çıkarken karşılanma arzusu olabilir mi? Yakınındaki erkeklerin içerisinden gassali olabilme kriterlerini karşılayanlar Nazmi ve Ahmet’ti. Çünkü her ikisi de çocuklarına yeri geldiğinde hem anne hem baba olabilme kapasitesine sahip kişilerdi.

Çocukluluğunu anne babasıyla hak ettiğince yaşayamamış olan Baki’nin, güvenli bağlanma konusunda sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Geçmiş yaşantısında tamamlanamamış, bitmemiş, eksik kalmış hikayeler ruhunda büyük boşluklar bırakmış. İhtiyaçlarını dile getirmekte lal kalmış, ilişkilerindeki sıcaklığa tutunup çapa atamayışının nedeni, küçüklüğünden beri fırtınalı zamanlarında sığınacak güvenli limanı olmaması. Bir çocuğun ne kadar itiraz etse de sonunda ebeveyninin sözünü dinlediği gibi etrafındakilerin sözlerine tutunup kolay yönlendiriliyor. Baki de hayatında onunla ilgilenen tek kişinin sözünü dinliyor.

Ahmet ve Neslihan’ın dördüncü çocuğu gibi. Kerime’yi tanımasa da onların isteği doğrultusunda peşlerine takılıp adını bile bilmediği halde istemeye gidebiliyor.

Dünyaya veda edeceği güne kadar hayatını tekdüze yaşayan, kendini ilerletecek amaçları olmayan, pause tuşuna basılmış bir insan Baki. Ruhunu dondurmuş, çocuk kalmış o nedenle Ahmet ile Neslihan arasındaki romantik ilişkiyi de anlamlandıramıyor. Kendi hayatındaki yakın ilişkide olduğu kişilere ise son derece mekanik davranıyor, duygularını harekete geçirme konusunda antrenmansız. Bunun yanında dünyanın erozyona uğradığını ve iki yüzlü olduğunu düşünüyor.

Uzman Psikolog Dr. Nevin Dölek, “Yaşarken çocukla anne baba arasında görülmez bir sözleşme vardır: onu sevmek ve korumak” der. Baki’nin annesini çocuk yaşta kaybetmesinin ardından babasının da çekip gitmesi, sözleşmenin bozulmasına ve terk edilmişliği çok daha derinden hissetmesine neden olmuş. Bir de ölüm tek başına gelmemiş kuyruğunda başka sıkıntılar da getirmiş. Anne yok, baba var ama yok. Baki’nin yetişkinliğe giden yolda ne denli tökezlediğini günümüzdeki yalpalayışında görüyoruz.

Baki, son durak olan ölümle yüzleştiğinde kendisini kimin yıkayacağı sorusuna cevap arıyor. Fakat bu yolun ara duraklarında yaşamak adına neler yapıyor? Hayatın nabzına, dinamizmine katılamadığı birçok sahne görüyoruz:

Baki, Ahmetlere misafirliğe gider.

-Neslihan: Ooo kimler gelmiş?

-Baki: Her gün geliyorum neredeyse, her seferinde karın gelişime şaşırıyor Ahmet. Ne zaman alışacak bana?

-Neslihan: Alışkınım ama yine de seviniyorum Baki, içimdeki yaşam enerjisini o coşkuyu yiyip bitirmene izin vermeyeceğim.

-Baki: Yaşam enerjisiyle dolu, kendini dağcılığa adamış biri vardı Neslihan. Yıkadım.

Ahmet’in onu ziyaretlerinde kullandığı psikolojik söylemleri her defasında sarkastik bir dille savuşturarak yüzleşmekten kaçınıyor. Çocuk sesine, dokunuşuna tahammül edemiyor. Ahmet’in, karısının rüyasını gerçeğe dönüştürmek için bahçesine havuz yapma isteğini yargılıyor. Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor.

Ölümün insan ayrımı yapmaksızın herkesin başına gelebilirliğinin farkında olan Baki, varoluşa dair farklı erdem ve bilgelik donanımına sahip. Merdan ve Baki’nin birbirine zıt karakterleri, hikayeye derinlik katıyor. Mafya cenazesindeki lüks kefen takımı, toplumsal hiyerarşinin boyutlarını gösteriyor. Merdan “Zenginin ölüsü bile olay. Adam şanslı, nerelerde gezdi, gününü gün etti. Sen cenazen kalabalık olsun istemez misin? Bizim cenazemiz olsa kaç kişi kalır başımızda? Ölüm yıl dönümünü anarlar. Manzaralı mezarlık yeri almışlar” der. Mafyanın yakınları ise kalan paraları kaçırmanın derdiyle çil yavrusu gibi dağılır. Kimsesizlerin kimsesi Baki sahiplenir meftayı. Merdan’ın dediklerinin üstüne, Baki “demek ne şanslı adam ha “der. Cenaze gömüldükten sonra toprağa su döken çocuklara cebinde kalan son bozuklukları verdiği sahnede yine hayatın tuhaflığını, zıtlığını, anlamsızlığını etkileyici bir şekilde gözler önüne serer. Zira kefenin cebi yoktur.

Baki için yaşamak, “olmak”tan ziyade “yapmak” ile eş değer. Kendi olmak için harcamaya değer bulmadığı zamanı yaşamıyor. Travmalarının etkisiyle, gerçekleştiremediği “bilme ve yaşama” potansiyelini bastırdığı için duyduğu varoluşsal suçluluk ve kaygı, kendi için olmasa da Nadir için harekete geçmesini sağlıyor.

ALBERT CAMUS’NUN YABANCI’SINDAKİ MEURSAULT VE BAKİ

Nazım’ın hesapta olmayan ölümünün ardından, onu yıkayan Baki’ye gasilhanenin önündeki banka oturan Elif soruyor: “Hiç üzülmüyor musun?” Baki “Anlayamayacak kadar çok” der. Bu sahne Albert Camus’nun Yabancı’sını hatırlatır. ‘’Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.” Yabancı’daki Meursault karakteri herhangi bir kaygı, endişe, derin üzüntü gibi duygular göstermeyen farklı bir profildir. Meursault’a göre hayat, yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydi. Annesi öldüğünde ağlamaması, sütlü kahve içmek istemesi, toplumun beklentilerine uygun yaşamaması ötekileştirilmesine sebep oldu. Burada Elif de ağlamayan Baki’nin duruşundan gerçekten üzülüp üzülmediğini anlayamadığı için sorgulama gereği duyar. Üzülmenin en saf hali ağlamak mıdır? Aslında Baki’nin kaygısız, dertsiz ve sanki bu dünya ile alakası olmayan biriymiş gibi görülmesinin nedeni, toplumla arasına mesafe koymasıdır. Bu kendini gerçekleştiren kehanetteki gibi bir durum. Yaşayanı tehdit olarak görüp topluma mesafeli durduğunda insanlar da burada bir tuhaflık var zannına kapılıp ondan uzaklaşıyor ve Baki yalnızlaşıyor.

Rollo May, ‘Kendini Arayan İnsan’da, psikolojik sorunların kök sebepleri olarak; içi boş insanlar, yalnızlık, endişe ve benliğin tehdidine yer verir. İnsanın en büyük sorununu ne istediğini bilmemesi değil ne hissettiğine dair fikrinin olmaması der. Baki bu nedenle arzu ve isteği olmaksızın Kerime’ye evlilik teklif etmeye gider. İçselleştirmediği ve “mış” gibi davrandığı için de yalpalar. Kendi istediği, kendine yakın bulduğu ise Elif’tir. Sevmek için yaşamak; yaşamak için de ölmemeyi isteyecek kadar bir şeylere bağlanmak gerekir.

Ölüm çözülebilir bir problem mi? Var oluşumuzun özü üzerinde çözmeye çalıştığımız fakat çözemediğimiz bir soru. Ölüm bir kereye mahsus, deneyimin sahipleri açısından hafızaya işlemeyen, üzerinde kişisel tecrübe bakımından konuşulamayan bir sınır deneyim. Ölümden korkmak mantıklı olsun ya da olmasın ölecek olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Sanırım asıl mesele insanın yaşamındaki güzellikleri yeteri kadar takdir edip etmediği. Kişinin buna verdiği cevap hayır ise ölümü kabullenmek, yüzleşmek, kucaklamak daha da zorlaşan bir durum.

İnsan kendini gerçekleştirme yoluna girme potansiyelini nasıl bulur ve onu nasıl tanır? İnsan yolunu kaybettiğini nasıl fark eder?

İrvin Yalom’a göre; ‘suçluluk yoluyla, anksiyete yoluyla, bilincin çağrısıyla tanır ve fark eder’. Ben buna ambivalan duyguları da ekliyorum. Çünkü Baki’nin varoluşsal kaygıları ve ölüm konusundaki düşünceleri onu yaşam potansiyeline çağıran bir rehber de olabilir. Belki de ikinci sezonda bunu izleriz. İnsanların hayatında patlak veren krizler, Erich Fromm’un deyimiyle ‘sihirli yardımcılar’ olabilir. Keşke hayata dair tek bir tılsımlı reçete olsa… Fakat parmak izlerimiz gibi yaşantılarımız da bize özgü, biricik.

Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor

Gassal Baki, kefenlediği her bedenle, kendi kozasını da örüyor. Gasilhane onun güvenli limanı, şifahanesi. Kurtların inlerine çekilip iyileşmek için yaralarını yaladıkları gibi o da gasilhanede kendi yaralarına pansuman yapıyor.

Tarkovski “Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır. İnsanı iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” der. Gassal tam da böyle bir yerden izleyiciyle buluşuyor.

Konusunun orijinalliği, kamerayı daha önce işlenmemiş bir alana çevirmesinden geliyor. Televizyon izleyicisi için yüzülmemiş sular bunlar. Ekranda ölüm ile kefenlenene kadar ki süreci görmeyiz. Zorlarsak, Red Kit’teki soluk benizli akbaba simalı Mathias Bones adlı cenazeci akla gelebilir; fakat Baki ile Mathias birbirine tamamen zıt iki karakter. Ölülere müşteri diyen şoför Merdan’ı azarlayan Baki’nin aksine Mathias bir ayağı çukurda olanların peşinden elinde mezurasıyla koşar.

Kişinin hayatta karşılaştığı zorluklara dair yorumu, deneyimlemesi kendine özgüdür. Film bir gassalin varoluşsal kaygılarıyla izleyicinin dünyasındaki iz düşümleri arasında bağ kurabilen başarılı bir yapım.

Bir insan düşünün, çocuk yaşta evinin bahçesine adım attığı gibi annesini çamaşır leğeninin yanında, köpüklü sular içinde ölü halde buluyor. Aynı çocuk ne koca ne de baba olma hevesi bulunmayan bir adama, ta ki hapse düşüp onu yalnız bırakana dek “baba” demek zorunda kalıyor. Annesinin apansız ölümüyle beraber, cenazenin defnedilişini görmesi, komşularının ölü evine sahip çıkıp, evi boş bırakmaması, helva kavururlarken ki ince detayları dahi onunla paylaşmaları, Baki’nin tüm hayatını etkileyerek meslek seçiminin temelini atmış. “Ben gassal olmak için doğmuşum” derken bir insanın travmalarının meslek kararına, yaşantısına ne denli etki ettiğini görüyoruz.

Bir insan düşünün hayatının dümenine geçememiş, kendi sorumluluğunu alamamış. Baki’nin kontrol edemediği kayıplar sonucu, kendi kontrol alanını oluşturması ne kadar da elzem değil mi? “Gassal elinde meyyit” sözü buraya tam oturuyor. Gasilhanede, laboratuvar şartlarına eş değer kontrol alanı oluşturan Baki, yapılacakları belli bir ritüel çerçevesinde belli bir sırayla yapmak zorunda. Hal böyle olunca yapılandırdığı bu çerçeve Baki’ye güvenlik, olumsuzluklarla baş etme ve hayatı içinde sınırlı da olsa yeniden kontrol duygusu sağlıyor. İlk olarak bedeni yıkayacağı suyu, gerekli ısıya getiriyor. Bedeni çevirme, belli ebatta kesilmiş kumaşı usulüne uygun giydirme, çörek otları serpme ve dua ile kefenleme ritüelini tamamlıyor.

‘ÖLÜNCE BENİ KİM YIKAYACAK?’ SORUSUNUN ALTINDAKİ TEMEL MOTİVASYON

Baki’nin “ölünce beni kim yıkayacak?” sorusunun altında yatan temel motivasyon ise anne şefkat ve özenine duyduğu ihtiyacın son yolculuğuna çıkarken karşılanma arzusu olabilir mi? Yakınındaki erkeklerin içerisinden gassali olabilme kriterlerini karşılayanlar Nazmi ve Ahmet’ti. Çünkü her ikisi de çocuklarına yeri geldiğinde hem anne hem baba olabilme kapasitesine sahip kişilerdi.

Çocukluluğunu anne babasıyla hak ettiğince yaşayamamış olan Baki’nin, güvenli bağlanma konusunda sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Geçmiş yaşantısında tamamlanamamış, bitmemiş, eksik kalmış hikayeler ruhunda büyük boşluklar bırakmış. İhtiyaçlarını dile getirmekte lal kalmış, ilişkilerindeki sıcaklığa tutunup çapa atamayışının nedeni, küçüklüğünden beri fırtınalı zamanlarında sığınacak güvenli limanı olmaması. Bir çocuğun ne kadar itiraz etse de sonunda ebeveyninin sözünü dinlediği gibi etrafındakilerin sözlerine tutunup kolay yönlendiriliyor. Baki de hayatında onunla ilgilenen tek kişinin sözünü dinliyor.

Ahmet ve Neslihan’ın dördüncü çocuğu gibi. Kerime’yi tanımasa da onların isteği doğrultusunda peşlerine takılıp adını bile bilmediği halde istemeye gidebiliyor.

Dünyaya veda edeceği güne kadar hayatını tekdüze yaşayan, kendini ilerletecek amaçları olmayan, pause tuşuna basılmış bir insan Baki. Ruhunu dondurmuş, çocuk kalmış o nedenle Ahmet ile Neslihan arasındaki romantik ilişkiyi de anlamlandıramıyor. Kendi hayatındaki yakın ilişkide olduğu kişilere ise son derece mekanik davranıyor, duygularını harekete geçirme konusunda antrenmansız. Bunun yanında dünyanın erozyona uğradığını ve iki yüzlü olduğunu düşünüyor.

Uzman Psikolog Dr. Nevin Dölek, “Yaşarken çocukla anne baba arasında görülmez bir sözleşme vardır: onu sevmek ve korumak” der. Baki’nin annesini çocuk yaşta kaybetmesinin ardından babasının da çekip gitmesi, sözleşmenin bozulmasına ve terk edilmişliği çok daha derinden hissetmesine neden olmuş. Bir de ölüm tek başına gelmemiş kuyruğunda başka sıkıntılar da getirmiş. Anne yok, baba var ama yok. Baki’nin yetişkinliğe giden yolda ne denli tökezlediğini günümüzdeki yalpalayışında görüyoruz.

Baki, son durak olan ölümle yüzleştiğinde kendisini kimin yıkayacağı sorusuna cevap arıyor. Fakat bu yolun ara duraklarında yaşamak adına neler yapıyor? Hayatın nabzına, dinamizmine katılamadığı birçok sahne görüyoruz:

Baki, Ahmetlere misafirliğe gider.

-Neslihan: Ooo kimler gelmiş?

-Baki: Her gün geliyorum neredeyse, her seferinde karın gelişime şaşırıyor Ahmet. Ne zaman alışacak bana?

-Neslihan: Alışkınım ama yine de seviniyorum Baki, içimdeki yaşam enerjisini o coşkuyu yiyip bitirmene izin vermeyeceğim.

-Baki: Yaşam enerjisiyle dolu, kendini dağcılığa adamış biri vardı Neslihan. Yıkadım.

Ahmet’in onu ziyaretlerinde kullandığı psikolojik söylemleri her defasında sarkastik bir dille savuşturarak yüzleşmekten kaçınıyor. Çocuk sesine, dokunuşuna tahammül edemiyor. Ahmet’in, karısının rüyasını gerçeğe dönüştürmek için bahçesine havuz yapma isteğini yargılıyor. Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor.

Ölümün insan ayrımı yapmaksızın herkesin başına gelebilirliğinin farkında olan Baki, varoluşa dair farklı erdem ve bilgelik donanımına sahip. Merdan ve Baki’nin birbirine zıt karakterleri, hikayeye derinlik katıyor. Mafya cenazesindeki lüks kefen takımı, toplumsal hiyerarşinin boyutlarını gösteriyor. Merdan “Zenginin ölüsü bile olay. Adam şanslı, nerelerde gezdi, gününü gün etti. Sen cenazen kalabalık olsun istemez misin? Bizim cenazemiz olsa kaç kişi kalır başımızda? Ölüm yıl dönümünü anarlar. Manzaralı mezarlık yeri almışlar” der. Mafyanın yakınları ise kalan paraları kaçırmanın derdiyle çil yavrusu gibi dağılır. Kimsesizlerin kimsesi Baki sahiplenir meftayı. Merdan’ın dediklerinin üstüne, Baki “demek ne şanslı adam ha “der. Cenaze gömüldükten sonra toprağa su döken çocuklara cebinde kalan son bozuklukları verdiği sahnede yine hayatın tuhaflığını, zıtlığını, anlamsızlığını etkileyici bir şekilde gözler önüne serer. Zira kefenin cebi yoktur.

Baki için yaşamak, “olmak”tan ziyade “yapmak” ile eş değer. Kendi olmak için harcamaya değer bulmadığı zamanı yaşamıyor. Travmalarının etkisiyle, gerçekleştiremediği “bilme ve yaşama” potansiyelini bastırdığı için duyduğu varoluşsal suçluluk ve kaygı, kendi için olmasa da Nadir için harekete geçmesini sağlıyor.

ALBERT CAMUS’NUN YABANCI’SINDAKİ MEURSAULT VE BAKİ

Nazım’ın hesapta olmayan ölümünün ardından, onu yıkayan Baki’ye gasilhanenin önündeki banka oturan Elif soruyor: “Hiç üzülmüyor musun?” Baki “Anlayamayacak kadar çok” der. Bu sahne Albert Camus’nun Yabancı’sını hatırlatır. ‘’Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.” Yabancı’daki Meursault karakteri herhangi bir kaygı, endişe, derin üzüntü gibi duygular göstermeyen farklı bir profildir. Meursault’a göre hayat, yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydi. Annesi öldüğünde ağlamaması, sütlü kahve içmek istemesi, toplumun beklentilerine uygun yaşamaması ötekileştirilmesine sebep oldu. Burada Elif de ağlamayan Baki’nin duruşundan gerçekten üzülüp üzülmediğini anlayamadığı için sorgulama gereği duyar. Üzülmenin en saf hali ağlamak mıdır? Aslında Baki’nin kaygısız, dertsiz ve sanki bu dünya ile alakası olmayan biriymiş gibi görülmesinin nedeni, toplumla arasına mesafe koymasıdır. Bu kendini gerçekleştiren kehanetteki gibi bir durum. Yaşayanı tehdit olarak görüp topluma mesafeli durduğunda insanlar da burada bir tuhaflık var zannına kapılıp ondan uzaklaşıyor ve Baki yalnızlaşıyor.

Rollo May, ‘Kendini Arayan İnsan’da, psikolojik sorunların kök sebepleri olarak; içi boş insanlar, yalnızlık, endişe ve benliğin tehdidine yer verir. İnsanın en büyük sorununu ne istediğini bilmemesi değil ne hissettiğine dair fikrinin olmaması der. Baki bu nedenle arzu ve isteği olmaksızın Kerime’ye evlilik teklif etmeye gider. İçselleştirmediği ve “mış” gibi davrandığı için de yalpalar. Kendi istediği, kendine yakın bulduğu ise Elif’tir. Sevmek için yaşamak; yaşamak için de ölmemeyi isteyecek kadar bir şeylere bağlanmak gerekir.

Ölüm çözülebilir bir problem mi? Var oluşumuzun özü üzerinde çözmeye çalıştığımız fakat çözemediğimiz bir soru. Ölüm bir kereye mahsus, deneyimin sahipleri açısından hafızaya işlemeyen, üzerinde kişisel tecrübe bakımından konuşulamayan bir sınır deneyim. Ölümden korkmak mantıklı olsun ya da olmasın ölecek olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Sanırım asıl mesele insanın yaşamındaki güzellikleri yeteri kadar takdir edip etmediği. Kişinin buna verdiği cevap hayır ise ölümü kabullenmek, yüzleşmek, kucaklamak daha da zorlaşan bir durum.

İnsan kendini gerçekleştirme yoluna girme potansiyelini nasıl bulur ve onu nasıl tanır? İnsan yolunu kaybettiğini nasıl fark eder?

İrvin Yalom’a göre; ‘suçluluk yoluyla, anksiyete yoluyla, bilincin çağrısıyla tanır ve fark eder’. Ben buna ambivalan duyguları da ekliyorum. Çünkü Baki’nin varoluşsal kaygıları ve ölüm konusundaki düşünceleri onu yaşam potansiyeline çağıran bir rehber de olabilir. Belki de ikinci sezonda bunu izleriz. İnsanların hayatında patlak veren krizler, Erich Fromm’un deyimiyle ‘sihirli yardımcılar’ olabilir. Keşke hayata dair tek bir tılsımlı reçete olsa… Fakat parmak izlerimiz gibi yaşantılarımız da bize özgü, biricik.

Suriye, şeriat ve hukuk devleti Prof. Dr. İshak Tosun-05/01/2025

Bolu İzzet Baysal Üniversitesi Kamu Yönetimi öğretim üyesi İshak Torun “Çok etnikli ve mezhepli bir toplumda üniter bir siyasal birlik kurmak, hukuk devletini inşa etmek ve demokrasiye geçmek kolay değildir. HTŞ yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan bunları gerçekleştirmekte istekli oldukları anlaşılıyor. Yeni anayasanın Sünni İslami normları esas alacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu varsayımla İslami esaslara dayalı bir anayasanın ve / veya İslami bir hukuk devletinin mümkün olup olmadığı sorgulanacaktır” diyor.

Çok etnili ve mezhepli bir toplumda üniter bir siyasal birlik kurmak, hukuk devletini inşa etmek ve demokrasiye geçmek kolay değildir. HTŞ yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan bunları gerçekleştirmekte istekli oldukları anlaşılıyor. Nitekim yeni bir anayasanın yazılması için bir heyet oluşturulduklarını beyan ettiler. Açıklamaya göre heyet fıkıhçı ve hukukçulardan oluşmaktadır. Binaenaleyh yeni anayasanın Sünni İslami normları esas alacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu varsayımla İslami esaslara dayalı bir anayasanın ve / veya İslami bir hukuk devletinin mümkün olup olmadığı sorgulanacaktır. Tutucu muhafazakârlar ile tutucu laisistler bu tartışmanın iki zıt kutbunda mevzilenecektir.

Tutucu laisistlere göre laik olmayan bir devlet hukuk devleti olarak değerlendirilemez. Hatta onların elitlerinden biri “laik olmayanlar adam bile olamaz” demişti. Bu fanatikler ontolojik laiklikle siyasal laikliği birbirine karıştırmaktadır. Oysa siyasal laiklik inançlılık – inançsızlık, dinler ve mezhepler arasında devletin taraf tutmamasını salık verir. Bu bağlamda devletin laik olması, inanç ve ibadet özgürlüğü dahil, bütün özgürlüklerin korunması ve kollanması anlamına gelir. Bu fanatikler laikliği birey ve toplumun devlet eliyle agnostikleştirilmesi / ladinileştirilmesi olarak algılamaktadırlar. Bu anlayışta devlet bir ideolojinin tarafı ve bu ideolojiye sahip bir zümrenin uzantısı haline getirilmektedir. Böyle bir konumlandırma devleti laik olmaktan çıkarmaktadır. Açık ifadesiyle devletin dini İslam’dır demekle, devletin ideolojisi laikliktir demek arasında nitelik farkı bulunmamaktadır.

Laiklik, hukuk devleti dolayımında, hukuk kurallarını kimin belirlediğiyle ilgilidir. Hukuk ilkeleri dinden devşirilmişse teokrasi, insanlar tarafından koyulmuşsa laiklik söz konusudur. Orta çağda egemenlik tanrıya ait ve dolayısıyla kuralları koyma yetkisi de Tanrı’ya ait kabul edilirdi. Aydınlanmacılar insan hakları diye bildiğimiz temel kuralların Tanrı ile bağını kesmişler, onu laikleştirmişlerdir. İnsan hakları E. Kant’a göre insan aklıyla evrensel yasalardan devşirilmiştir. J.J.Rousseaue’ya göre ise insanların bir araya gelerek yaptıkları sözleşmenin bir ürünüdür.

Kant evrensel, tek ve kesin olduğunu iddia ettiği insan haklarını felsefik faraziyelere dayandırmıştır. Bu iddianın olgusal gerekçelerini kendisi ya da bir başkası gösterememiştir. Varsa bile bu evrensel yasaları kotaracak aklın kimde olabileceği ayrı bir muammadır. J. Habermas bu iddiaları şüpheye yer kalmayacak biçimde çürütmüştür. Rousseau’nun iddiasının ise ne olgusal ne de metafiziksel bir gerekçesi vardır. Güya! evvel emirde insanlar bir araya gelmişler, aralarında insan hakları konusunda uzlaşmışlar! Ve bir daha böyle bir toplantıya ihtiyaç duymamışlar! Onlara göre iki masum kız çocuğunun önce iffetini kirletip, sonra onu katleden bir caninin idamını savunamazsınız. Çünkü, o caninin yaşaması insan hakkıdır! Bu, tartışmaya da açık değildir! Kantçılara göre haksız yere insan öldüren bir katilin yaşama hakkı evrensel adaletin ilkelerinde mündemiçtir! Peki! Varlığı meçhul evrensel adalet ilkelerini kim görüp bize aktarmıştır? Gerçek şu ki bu iddiaların tümü felsefik bir safsatadır. Rousseauecular ise haksız yere insan öldüren katilin yaşama hakkını evvel emirde yapılan toplum sözleşmesine dayandırmaktadır. Peki! Yapılan bu sözleşmenin metnini gören var mı? Yok, çünkü tarihte böyle bir toplantı yapılmamıştır. Dolayısıyla bahsedilen bir sözleşme de yoktur. Habermas bu iddialarla adeta alay eder. Bu argümanların sonu geldi der.

Habermas, ABD örneği üzerinden, modern hukuk devletini birer laik teokrasi olmakla itham eder. Modern hukuk devletlerinin dini teokrasilerden farkı yoktur der. Çünkü hukuki içerik değiştirilemeyen, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen birer dogmadır. Hukuk ilkelerinin meşrulaştırılmasının çağdaş yöntemi demokratik süreçlerdir. Onun için demokrasisiz bir hukuk devleti eksik ve hatta değersizdir. Kısaca hukuku meşrulaştıran ilke laiklik değil, demokrasidir. Yani halkın rızasıdır. Öte yandan demokrasi çoğunluk rejimidir. Pek çok açmazı vardır. Mesela çoğunluk herhangi bir azınlığın kimliğini, hatta varlığını yok etmeyi kural haline getirmek isteye bilir. Nitekim ABD’de kölelik çok da uzak olmayan geçmişte hukuki statüye sahipti.

Schmit ve Hayek’e göre hukuk devleti ontolojisi itibariyle bütün inanç, ideoloji ve çıkarların üstünde değişmez ortak ilkelerin (yani insan haklarının) varlığına dayanır. Onlara göre bu kurallar ne kral ne de çoğunluk tarafından değiştirebilmelidir. Çünkü a’priorik olarak kuralları kim değiştiriyor, yerine yenisini koyuyorsa iktidar odur. Kuralları padişah gibi birinin koyması ile çoğunluk halkın koyması arasında nitelik farkı yoktur. Anayasal ilkeler üstün, dokunulmaz, herkesin saygı duyduğu dogma ve nas gibi olmalıdır. Bu ilkeler sadece yürütmeyi değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da bağlamalıdır. İlkeler yasama ve yargı tarafından şerh edilebilir ama yeni ilke ihdas etme anlamına gelecek bir yoruma tabi tutamaz. Bu argümantasyon esas alındığında dini hukukun anayasal ilkeler olarak belirlenmesi a’priorik olarak sorun teşkil etmeyecektir. Çünkü laik dogma ile dini nas arasında işlevsel bir fark yoktur.

İster demokratik yöntem isterse dogmatik yöntem esas alınsın anayasanın oluşturulmasında dini ilkelerin referans alınması kategorik olarak reddedilemez. Öte yandan hukuki içerikte dinin referans alınmasına yönelik iki haklı itiraz söze konu edilebilir.

Birincisi dini referansla yapılan anayasanın demokratik süreçlerle kabul ve redde konu edilemeyeceği itirazıdır. Bu itiraz gerçekçi değildir. Çünkü İslam dört halife döneminden sonra kamu hukukuna kaynaklık etmemiştir. Yöneticiler kamu hukukunda her zaman kendi irade-i şahanelerini dini hukukun yerine koymuşlardır. Günümüzde bile, mesela Suudi Arabistan gibi şeriatı şeklen İslami hukuku uyguladığını iddia eden ülkeler dini hukukun içinden istediklerini süzerek almışlar ya da istedikleri zaman kendi tasarruflarını onun yerine ikame etmişlerdir. Bir sultanın veya yönetici elitin inisiyatifinde olan kabul etme, değiştirme ve reddetme hakkı neden topluma çok görülsün. Bir toplum demokratik yöntemlerle kabul ettiği ilkeleri neden demokratik yöntemlerle değiştiremesin veya reddedemesin! Üstelik radikal bir red kabul olmadan halk / meclis müzakereleri veya mahkeme içtihatlarıyla dini ilkeleri zaman ve şartlara göre yorumlamak her zaman mümkündür. Anglo-Saksonların yaptığı bundan farklı değildir. Bir kere kabul edildikten sonra değiştirilemez iddiası ise laik içerikler için de söz konusudur. Nitekim cari Türk anayasasında insanların nasıl giyineceğiyle ilgili ilkeler değişmesi dahi teklif edilemez statüsündeki başlangıç kısmında yer almaya devam ediyor.

İkinci itiraz ise azınlıklara kendilerine yabancı bir inanç ve mezhep ilkelerinin dayatılmasıdır. Aynı itiraz laik hukuki içerik için de geçerlidir. Müslüman ülkelerdeki uygulanan laik hukuk ile İslami referanslı hukuk arasındaki tercih referanduma konu olsa acaba kim azınlıkta kalır? Anayasal ilkelerin bütün toplum tarafından kabul edildiği iddiası ise Kant ve Rousseau’nun kafasındaki varsayımdan ibarettir. Hukuki içeriğe bütün toplumun rızasını devşirmek mümkün değildir. Nitekim Habermas insan hakları üzerindeki uzlaşının bozulduğunu, Batı hukuk devletinin bir sistem krizi yaşadığını belirtir. Şüphesiz azınlık haklarının korunması çok önemlidir. Bireylerin hakları daha önemlidir. Bunların ihmal edilmesi düşünülemez. Bu sorun çağdaş dünyada iki yolla telafi edilmektedir. Birincisi İngiltere’de uygulandığı üzere aile, evlilik, miras ve dini eğitim gibi özel hukuk konularında özerk bir uygulamayı kabul etmektir. Azınlıklar özel hukuk konularında kendi hukuklarına tabi olabilir. Ama kamu hukukunun azınlıklara göre ayrı ayrı uygulanması siyasal açıdan mümkün olamaz. Böyle bir uygulama hukukun usulü bakımdan da imkansızdır. Federatif devletlerdeki hukuki farklılık ise kategorik boyutlarda değildir. Var olan teferruat niteliğindeki farklılıklar da zaman içinde homojenleşerek ortadan kalkmaktadır.

Hukuki içerik ile hukuki mekanizmalar hukuk devletinin iki ayrı bileşenidir. Hukukun usüli ilke ve mekanizmaları objektiftir, tekniktir, ülkelere göre çok değişmez. Ama içerik ülkelere ve kültürlere göre değişebilir. Binaenaleyh hukukun usuli ilke ve mekanizmaları konusunda titizlenilmek, hatta taviz vermemek gerekir. Kısaca iyi hukuktan taviz verilebilir, ama hukuki usulden taviz verilemez. En kötü içerik bile doğru mekanizma ve iyi niyetli uygulama ile adaleti hasıl edebilir. Aksine hukuki mekanizmaların bozuk olduğu, hukukun bilinçli olarak ihmal edildiği yerde hukuki içeriğin hiçbir işlevi kalmaz. Hatta yanlış usul ve bilinçli ihmalden dolayı iyi hukukla zulüm irtikap edilmiş olur.

Sonuçta Suriye’de yazılacak anayasa içeriğinin ne olacağı Suriye halkını ilgilendirir. Onların demokratik tercihleriyle ilgilidir. Bunu yargılamak başkalarına düşmez. İkinci husus ise içeriğin ne olduğu çok da önemli değildir. Hukuk devleti için öncelikli olan hukukun usüli ilke ve mekanizmalarıdır. Eğer usul ve mekanizmalar doğru olursa içerik de adaletli olma yolunda tekâmül eder. Eğer usüli ilke ve mekanizmalar aksaksa içerik adil de olsa zulüm engellenemez. Önce demokratik yönetimin ihdas edilmesine, sonra hukuki usül ve mekanizmalarının işlemesine hassas olunmalıdır. Kuvvetler ayrımı, mahkemelerin bağımsızlığı, düzgün kodifike edilmiş bir anayasa, genellik, eşitlik, öngörülebilirlik, geçmişe yürümeme, kanunilik, masuniyet gibi usuli ilke ve mekanizmaları ön plana çıkarmak gerekir

Buradaki paradigma ‘böl, parçala, yönet’! İpek Özbey/06 Ocak 2025

-Türkiye bir süreçten geçiyor. Adına ‘çözüm süreci’ demekten herkes imtina ediyor. Barış süreci mi, terörsüz Türkiye mi, adına ne dersek diyelim, siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Sözcükler karşıtlarıyla var olurlar. “Barış Süreci” dersek “savaş”ı meşrulaştırmış, kabul etmiş oluruz. Oysa savaşlar devletler arasında gerçekleşir. Türkiye Cumhuriyeti bir savaşta değildi. Türk ordusunun karşısında ASALA çöker çökmez diriltilmiş, başta ABD olmak üzere Batılı sömürgecilerin mühimmatlarıyla donanmış, içinde kim olduğu net olmayan ama amacının Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak olduğu açıkça ilan edilen uluslararası bir terör ağı vardı. Baştan beri emperyalistlerin güdümünde, onların köpürttüğü, içine asla bu topraklara ait olmayanların karıştığı, sinsice planladığı, her fırsatta kanattığı bir kardeş kavgası yaşandı. Şimdilerde unutulmuş, eski gücünü çoktan yitirmiş Abdullah Öcalan’a açılım yapıyorlar. Sözde “paradigma”nın en büyük aparatı da Abdullah Öcalan değil miydi? Kaldı ki burada bahsedilen paradigma “Böl, Parçala, Yönet!” siyasetinden başkası değil! 40 yıldır “bebek katili, terörist başı” diye nitelediğimiz Öcalan bir anda “barış güvercini” olarak Kandil’e uçsun, namluların ucunu tüyleriyle tıkasın istiyorlar. Bunu yapabilir mi? Yapmaya kalksa ne kadar başarılı olur? Buna bir parça olsun olumlu yanıt veren yaşadığı evreni, sistemi iyi okuyamıyordur. Tarih ve politika bilmiyordur. Ne Öcalan aynı ne Öcalan’ın PKK’daki etkisi ve gücü ne de PKK! Şarkıdaki gibi bir hal: “O eski halinden eser yok şimdi” Öte yandan, ABD’nin başı çektiği Batı blokunun bölgedeki planları aynı, İsrail’in hedefleri aynı, bölgedeki Arap varlığının çapraşıklığı ve tutarsızlığı aynı.

-Peki terör örgütü lideri Öcalan ne ifade ediyor? Öcalan artık sadece PKK’nın simgesel lideri ve Kürt faşizminin, Kürtçü ayrılıkçılığın sözde düşünürü. Çeyrek asrı hapishanede geçirmiş, kan ve barut kokusu ektiği dağlara yalnızca uzaklardan bakan biri. PKK çeşitlendi, dallandı, karıştı. Öyle karıştı ki artık içinde Bosna Savaşı’nda olduğu gibi sırf zevkine insan öldürmeye güdümlü yabancılar bile olduğu gelen haberler arasında. Denebilir ki hepsinin tek ortaklığı giydikleri kamuflaj elbiseleri. PKK’nın merkezi bir yapısı olmadığı gibi Öcalan’ın hapis sürecinde militanlar özellikle sınır ötesinde örgütlendi. PKK'nın kendi içindeki damarlarının ayrı ayrı yerel liderleri, bu liderlerin yönettiği farklı etnik kökenden gelen militanları var. Hepsi için Öcalan aynı anlamı taşımıyor. Dolayısıyla, sadece Öcalan ile konuşulacak bir çözüm tüm PKK’yı ve silahlı unsurları hedef alamaz. Özetle; terör, teröre silah ve finansman sağlayanların bölgedeki çıkarlarından vazgeçtikleri güne kadar farkı adlarla da olsa bir biçimde devam eder. Onlar bu jeopolitiğe ilgilerini kaybetmedikçe -ki bu da olanaksız görünüyor- terörün önüne geçilemez. Sadece sonraki blöfe ve şantaja kadar silahlar uyutulur. -Yakın geçmişte de denendi. O zaman başarılamayan şimdi nasıl başarılacak? Konjonktür mü değişti? Tarih bize ne diyor? “Demokratik açılım” süreci öyle olumsuz bir iz bıraktı ki bir daha aynı ya da benzer bir kavramlaştırmanın toplum tarafından sahiplenilmesi güç. O süreçte sanki işgal dönemi Türkiye’sinden manzaralar canlandı. Üniversitelere PKK flamasıyla girebilirdiniz ama Türk bayrağıyla “siyasi ve ideolojik”(!) olduğu gerekçesiyle giremeyebilirdiniz. İçinde Türklük geçen her şey gizlenmeye başlanmış, hatta yasaklı hale gelmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk Kızılayı” diyemez olmuştuk. Üstgeçitlerden “Ne mutlu Türküm diyene!” ifadeleri kaldırılıyordu. Oysa aynı anda PKK’lı teröristler sözde susturdukları silahları nadasa yatırıyor, cephanesini artırıyordu. Bu dönemi güçlenmek için avantaja çevirdiler. Bana kalırsa o dönem “ulusa sorulmadan kalkışılan bir ulusal taviz” dönemiydi. Kaldı ki Erdoğan’ın açıklaması dahi böyle bir ulusal tavizin ne denli anlamsız olduğunu gösteriyordu. Tüm bu maksadını aşmış, Türk kimliğine ve tarihine yönelen saldırılara karşı PKK sadece yüzde 15 bir çekilme gerçekleştirmişti. Yani teröristlere yapılan davullu, zurnalı karşılama bataklığa derme çatma bir gecekondu dikmekten başka bir şey değildi. Siyaset, siyasi tarih genel olarak yaşamın akışına uygun olarak bükümlü, değişken bir yapıya sahip olabilir. Ancak kişiler yer değiştirseler de olaylar ve olgular yaşandıkları yerlerde, oralardan da taşarak hafızalarda kalırlar. Teröre 40 bin insan veren bir ülkede acının unutulması söz konusu olabilir mi? “Kürdistan İşçi Partisi” adıyla sözde Marksist-Leninist bir vurguyla kurulan PKK, Türk köylüsüne, işçisine, öğretmenine Amerikan silahlarını doğrulturken ne Komünist Enternasyonal aklına gelmiştir ne de “Kahrolsun kapitalizm!” diye haykırmıştır. Çünkü PKK kapitalistlerin terör taşeronudur. Bunun türlü biçimlerde bıyıklısı, sakallısı, sinek kaydı traşlısı fark etmez. Terör ancak finansmanla beslenebilir, büyüyebilir. PKK’nın elindeki silahları üretecek fabrikaları ya da mühendisliği, becerisi olmadığına göre ona bu silahları verenlerin çıkarları sürdüğü müddetçe terör, kamuflajdan takım elbiseye geçse de devam edecektir.

-Bölgede olup bitenler öncesinde Cumhur İttifakı ‘iç barış’ mesajı verdi. İçeride bütünlük olmasının bu süreci karşılamak açısından önemli olduğunu söyledi. İsrail’in hedefinde Türkiye var denildi. Var mı? Siz böyle bir risk görüyor musunuz? Şu an için İsrail’den Türkiye’ye açıkça yöneltilen böyle bir tehdit yok. Ancak her ülkenin Neron gibi şehirleri yakarak tarihe geçmek isteyenleri, delileri, fanatikleri, tarikatçıları, köktendincileri vardır. İsrail’de de Siyonist Netanyahu’ya benzeyen ve Tevrat’a göre hüküm sürmek isteyenler bugün olduğu gibi her daim çıkacaktır. Su kaynakları, enerji yolları, ormancılık, hayvancılık, turizm vs. ile ekonomi çölünde bir vaha olan Golan Tepeleri’ni aşarken İsrail “ilahi iddiası”nın ona verdiği bir yol haritası izliyor. Bu harita hiç şüphesiz bugün Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan da topraklar içeriyor. Emperyalistlerin Türklerden doğrudan alınamayacak bu toprakları ayrılıkçı teröristleri kullanarak gelecekte en azından nüfuz alanı olarak vermek istediği ülke elbette belli. Fakat; bu denli önem atfedilse de gerçek dünya, gücünü ilahiyattan alan politikalarla yönetilemez. Bu motivasyon eninde sonunda tükenerek dağılır. İnsan aklı, bilimsel evren, işleyen bir hukuk düzeni insanı eşyanın önüne getirecektir. Bu yöndeki umudu kaybetmiyoruz.

-Suriye’de gelinen nokta, rejimin savaşmadan bırakması, Colani’nin ipleri eline alması, Trump’ın ‘anahtar Türkiye’ açıklamasına baktığınızda büyük resmi nasıl okursunuz? Golan Tepeleri’ni de aşarak Suriye’de durmadan ilerleyişini sürdürecek olan İsrail’e bakalım. Asıl adı “Golani” olan Colani’nin daha ilk günlerde artık Suriye’nin İsrail için bir tehdit olmayacağını açıkça duyurması ile bu ilerleyişi birlikte okumak gerekiyor. Orada olan biten her şey tam da İsrail’in istediği gibi sürüyor. Kurulduğu tarihten itibaren İsrail’in bölgede girdiği bütün savaşların ana üssü konumundaki Suriye artık tamamen etkisizleşti. Trump’ın Türkiye’yi ‘anahtar’ olarak nitelemiş olması bir şey ifade etmiyor. Aynı Trump Suriye’nin “dostça olmayan bir biçimde ele geçirildiğini de söyledi. Diğer yandan, yemin törenine YPG liderlerini davet ettiği uzun süredir konuşuluyor. YPG’yi insanlık adına savaşan bir örgüt gibi sunan ABD odağını görmezden gelerek Suriye’deki Türk varlığına karşı atılacak adımları analiz edemeyiz. Yani “anahtar” Türkiye ise kilit kim? Orta Doğu’yu kilitleyen kilit tam nerede? Türkiye “Yeni Osmanlıcılık” gibi akıl ve gerçek dışı çağrılardan bir an evvel gerçekçi bir analiz ortasına konuşlanmalı. Her şeyden önce kendi ulusal çıkarları gelmeli, orta ve uzun vadede kendini bölgenin politika belirleyicileri arasında güçlü bir konumda hissetmek üzere eğitimiyle, bilimsel etkinliğiyle, kültürüyle, uygarlığa katkısıyla konumunu perçinlemeyi hedeflemeli. Uygulamasını dünyaya pazarlayan bir yazılım şirketinin tek başına birkaç ülkenin dış borcunu kapatacak kadar gelir elde ettiği yeni dünyada siyasetin üzerine çıkması gereken başarılar vardır. Bunun üzerinden de İsrail iyi okunmalı. Bugün İsrail’in sahip olduğu teknoloji, üniversiteler, bilimsel üretim miktarı ve niteliği, başını genç nüfusun çektiği start-up şirketleri ile suyu tuzundan ayrıştırarak onu ihraç etmeyi başaran bir ülke olarak dünya üzerindeki etkinliği sınırlarından ibaret değil. “Büyük resim” tam da bu. Bilgiye ve teknolojiye hakim olan toprağına da hakim olur. Toprağın üstünü süremeyen, altına inemeyen, altından çıkanı işleyemeyen, sahip olduklarıyla katma değer yaratamayan ülkeler ise zayıflayarak yok olur. Savaşmanın tek bir yöntemi yok. Asıl mücadele burada. -⁠Bu arada şöyle bir çelişki yok mu? İçte barış mesajı verilirken, demokratik çözüm hiç telaffuz edilmiyor, hatta iktidar daha otoriterleşiyor sanki… İmam sayısını arttırmak için türlü bahanelerle insanlığın genel kabul ettiği ve toplumlar için “ortak iyi” olarak addedilen bütün değerlere yaklaştıran aklı, bilimi ve bilimsel üretimi sistemli bir biçimde yok ettiler. Bu da genel olarak düşünme yetisini sekteye uğrattı. Toplumu oluşturan insanları aslında zenginlik olan farklılıklarını saya saya, bu farkları derinleştire derinleştire kavgaya çektiler. Bu arada bazılarımız ölümden kaçamadığı gibi ölümden kaçarken yakalandığımız sıtmaya bakacak doktorlar da yurt dışına kaçtı. Emeklisiyle, işçisiyle, memuruyla, atanamayan öğretmeniyle, gazetecisiyle, doktoruyla, zenginiyle, fakiriyle kavga etti iktidar. Bir yandan barış ve toplumsal bütünlük çağrıları yapmayı ihmal etmezken diğer yandan bir karikatüriste beş ayrı dava açabildi. Eleştirenlerin cezalandırılmasında ne ölçü ne ölçüt var. Bazen bir sosyal medya mesajından ötürü, bazen ise sadece muhalif olmasından sebep gözaltına alınıverdi insanlar. Adeta “demokrasi”, “millet”, “AKP” birer takım adına dönüştürülerek hemen her olayda maça çıkarıldı. Genel olarak toplumun değerler setini ortadan kaldıran, iradeleri zayıflatan ve siyasi çoğulculuğu keyfiyetle sınırlandıran korkutucu bir yönetim tarzı benimsendi. AKP iktidarı kendi gücünün dozunu her el attırmaktan geri durmadı. Güçlü bir merkeziyetçi yönetim arzusuyla iğreti ve acı bir dille yaftalayan, toplumsal uzlaşı ve demokrasi derken durmadan bir “öteki” yaratan politik bir ortam üretmekten çekinmedi. Çiğdem Bayraktar Ör, Türkiye ve İsrail ilişkileri üzerine kitap yazdı. DEVLETLER TERÖRİSTLERLE PAZARLIĞA OTURMAZ

-Saray, çözüm sürecini çıkış yolu olarak mı tasarlıyor? Dünyaya pazarladığı tek şeyin korku ve dehşet olduğu, varlık nedenini silahla açıklayan bir terörist yapılanmadan farkı vardır ve olmalı devletlerin. Devletler teröristlerle hiçbir surette pazarlığa oturmazlar. Böyle olursa terörün önüne geçilemez. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir döneminde bu yaşanmadı.

-Ya İRA, ETA? IRA ile İngiltere arasında teröristlerin silahlarını bırakması için görüşmeler sürerken İngiltere IRA’nın varoluş misyonu olarak açıkladığı hemen hiçbir şeyi doğrudan kabul edip uygulamadı. Siyasi etkinlikleri için demokratik ortam garantisi dışında eylem olarak yaptığı tek şey bölgede askerlere yüklediği ‘bastırma’ görevini kolluk güçlerine devretmek oldu. Verdiği söz ise daha az askerî müdahaleydi. Geleneksel “İngiliz” bakışından asla taviz vermedi. Üstelik; ABD ve Avrupalı diğer devletlerin baskısıyla IRA silah bıraktı ve eski militanları kendini siyasi yoldan ifade etmek üzere yollar aradı. Bizde ise her bakımdan tam tersi bir işleyiş var. Dışarıdan adı geçen ülkelerin Suriye üzerinden PKK’ya neredeyse açık destekleri, içeriden de Türk kimliğini aşındırarak, Anayasa’nın “olmazsa olmaz” ilk dört maddesini tartıştırarak ulusal birliği ve bütünlüğü temelden sarsmaya çalışan bir yaklaşım söz konusu. Öncelikle; devletin kuruluş ilkelerine ve kurucu değerlerine böyle saldırarak bütünlüğün ve istikrarın sağlanamayacağını iyice kavramaları gerekiyor. PKK’YI BİR STK’YA ÇEVİRME YÖNÜNDE ADIM ATARSANIZ…..

-⁠Hem Suriye’de hem içeride bizi nasıl riskler bekliyor? Devletlerin hafızaları, kadim kurumları ve politikaları, düzenli orduları, sistemli programları, savunma mekanizmaları, gücünü ve referansını var oluşunun temel ilkelerinden alan gelecek projeksiyonları vardır; olmalıdır. Devletler gücünü silahından alan teröristlerle değil yurttaşlarla hukukunu, gönül bağını, aidiyetini sağlamlaştırmayı hedeflemelidir. Türkiye uluslararası terörist bir örgüt olarak tanınan PKK’yı bir STK’ya çevirme yönünde adım atarsa Suriye’deki YPG’yi nasıl değerlendirecek? Onunla yani terörist bir örgütle müzakere ederse uluslararası alanda daha önce söylediklerinin arkasında nasıl duracak? Siz hem içeride resmen terörist ilan edilmiş PKK ve liderleriyle flörtleşeceksiniz hem de PKK’nın uzantısı olarak gördüğünüz YPG’ye karşı Suriye’de elde ettiğiniz başarıyla övüneceksiniz! Bu politikadaki bütünlüğü sorgulamalı öncelikle. Önemli olan baştan beri Türkiye’nin sınırdaşlarıyla ve bölgedeki diğer ülkelerle tutarlı ve istikrarlı bir iletişimde kalabilmesiydi. Ne var ki Türkiye, Batı’nın buralarda hep pompaladığı gibi dinî, mezhebî çatışmalar üzerinden ilişkilerini kurgularsa kendini bu kaynamadan yalıtamaz. Bu son derece tehlikeli bir tuzaktır. Bölgede Arap olmayan Müslüman bir ülke olarak değil, laikliği benimsemiş bir Türk Devleti olarak konumlanmalı, olan biteni bu bakışla, duruşla değerlendirmeli. Söz konusu perspektiften hareketle İsrail ile ilişkilerinde de dengeli bir davranış ve görünüm sergilemeli. Bir yandan distribütörleri Arap olan Yahudi menşeli kahveleri kaldırımlara saçarken diğer taraftan kesemediğiniz ticareti protesto eden Filistin yanlısı genç kadınlara ters kelepçe takmadaki tutarsızlık toplumun vicdanî hafızasında yerini alır. “Seviyorsan git, konuş!”, derler ya…

İşte öyle bir şey. Sevmiyormuş gibi yapıp bu riya siyasetiyle sırf içeride oy saflarını sıklaştırmaya çalışmalarını anlamamak çok güç. Aklıma yine bir şarkı getiriyor bu hal. Bu defa Ahmet Kaya’dan: “Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça” Tabi diğer satırları da atlamamak gerek: “Başım belada, tabancamı unutmuşum helada.” “Helada tabanca unutulur mu?” demeyin. Oraya tabancayla girilir mi? Onca bunu tartışalım. Nasıl biri oraya öyle gider? Öcalan helada unutulan bir tabancaya dönmüş olabilir mi? Bu tabanca kime aitti? Temel sorular bunlar. Çözümünü aradığımız temel sorunlar da bunlar. Her şeye rağmen Türkiye gücünü tarih bağlamından alan güçlü bir ülke. Acilen güçlendirilmiş parlamenter rejime dönerek bu umarsız ve keyfiyete dayalı “tek adam rejiminden” kendini kurtarmalı ve hızlı bir onarım için var gücüyle kurucu değerlere, vizyona, bilime, eğitime yönelmeli. Bu girdaptan başka çıkış yolu yok. Türkiye Atatürk’ün dediği gibi sonsuza dek var olacak. Ancak bunu Suriye için söylemek güç. Suriye’nin toprak ve yurttaş bütünlüğü ile bağımsız varlık kazanması ve bunu sürdürmesi olanaksız görünüyor.