21 Aralık 2020 Pazartesi

İLAHİYAT DEKANLAR KONSEYİ TOPLANTISI SONUÇ BİLDİRGESİ ÜZERİNE Ibrahim Maras

İlahiyat Dekanlar Konseyi’nin yaptığı toplantıda birçok husus müzakere edildi. Çok eleştirilebilecek şeyler de söylendi, çok tutarlı şeyler de. Ancak sonuç bildirgesi, adeta siz boşuna konuşuyorsunuz, bizim dediğimiz olur cinsindendi. Tamamen yuvarlak sözler ve merdiven altı yapıların, hem de üç ayrı madde halinde, meşru kılınması çabası ve hatta “İlahiyatlar dini anlamada ve yorumlamada tekel değildir” denilmesi ise oldukça manidardır. Halbuki tekel olma iddiası ilmin özüne aykırıdır. Hiçbir aklı başında ilim sahibi İlahiyatçı tekelciliği savunmaz.

Tekel olma iddiası dini grupların iddiasıdır. Üstelik, devletin tanıdığı yüksek din eğitimi veren kurumlar İlahiyat Fakülteleridir. Medreseler, bırakın Cumhuriyet’i Osmanlı son döneminde aslında manen kapatılmıştır. Bugün medrese diye adlandırılan yerlerde yapılan eğitim, sivil bir toplum kuruluşunun, kanunlar çerçevesinde, halka dini hizmet verme çabasından başka bir şey değildir. Elbette bu, engellenemez. Ama son yıllarda yapılanlar buraların paralel İlahiyatlar haline getirilip verilen sözde icazetlerin devlet tarafından tanınmasının teklifi noktasına kadar getirilmiştir.

Konseyin sonuç bildirgesini hazırlayanların veya Türkiye’deki bazı İlahiyatçıların üniversite, fakülte ve klasik medrese kavramlarından haberleri yoktur. İlahiyat Fakülteleri Hristiyan ülkelerdeki gibi teoloji fakülteleri değildir. İlahiyatlarda temel çıkış noktası metafiziktir, yani evrensel külli ilkeleri ve hakikatleri yakalama çabasıdır. İlahiyatlarda bütün ilimler bu eksende yapılır. Tarihte bunu en iyi yapanlar da Müslüman düşünürlerdir. Bunu yapmadan evrensel bir İslam İlahiyatı asla oluşturamazsınız.

Sonuç bildirgesinde vehmedildiği gibi ortada suni bir atmosfer veya çatışma algısı yoktur. Açıkça dini grupların İlahiyatları ele geçirme ve dönüştürme yönünde bir gayreti vardır. Bunun için de İlahiyatlara karşı devamlı olumsuz propaganda yapmakta ve itibarsızlaştırmaktadırlar. Tarih boyu var olan tekke medrese çatışması bugün dini gruplarla İmam-Hatip ve İlahiyatlar arasındaki çatışmaya dönüşmüştür. Çatışma zannedildiği gibi iki taraflı değildir. Tek taraflı bir saldırıdır. Sonuç bildirgesi, televizyonlarda, sanal medyada İmam-Hatip ve İlahiyatlar aleyhine bas bas bağıran dini grupların temsilcilerini ve hemen her şehirde bunların yanında kurulan paralel sözde medreseleri görmezden gelmektedir.

Sonuç bildirgesinin her fikrin kamuya açılmaması gerektiğini söylemesi ise anlamsız ve gereksiz bir açıklamadır. Piyasada birçok dini grubun sözde tasavvuf adına cahil halka kendi neşirleriyle veya radyo ve televizyonlarından neler anlattıkları herkese malum iken, işi inceleme ve araştırma olan ve ulaştığı sonuçları ilmi çevrelerde paylaşan İlahiyatçıların, bilgi ötesi bir çağda, fikirlerinin saklı olmasını istemek ve hatta komik bir şekilde huzur sohbetlerini örnek vermek tamamen mantıksal bir safsata ve hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp kafayı kuma gömmektir.

Sonuç bildirgesinde ilmi hürriyet ve müsamahadan bahsedip arkasından “Ancak bu şekilde bir müsamaha, her görüşün doğruluğu ve kabul edilir olduğu anlamına gelmez” demek, açıkça, “biz böyle demişsek de gerçekte öyle bir ilmi hürriyetiniz yok” demektir.

Sonuç Bildirgesi, en güzel sunumu yapan İlyas Çelebi’nin İlahiyat programlarının bir medeniyet projesi olduğu şeklindeki haklı tezini ve sunumlarda en çok üzerinde durulan İlahiyatların neden isimlerinin değiştirildiği, durup dururken neden ikilik yaratıldığı ve programlarının, anabilim dallarının neden daraltıldığı meselelerini ise göz ardı etmiştir. Ne diyelim, Türkiye, İlahiyat alanındaki kazanımlarını adım adım kaybediyor. Biz de seyrediyoruz. Filmin sonunda; komedi mi, fantastik kurgu mu, trajedi mi olduğunu hep birlikte iliklerimize kadar yaşayacağız.

İbrahim Maraş

16 Aralık 2020 Çarşamba

Üniversite Hocaları Cemaatlerden Korkuyor Prof. Mehmet Azimli

Geçtiğimiz günlerde Mustafa Öztürk’ün sınıf-ders ortamında yaptığı kamusal olmayan bir konuşmasından kısa bir kesitin sosyal medyaya servis edilmesi sosyal medyada ve örgütlü bazı grupların öncülük ettiği tepkilerle “linç kampanyasına” dönüştü. Prof. Öztürk üniversiteden akademik görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Mustafa Öztürk’ü akademik hayattan çekilmeye mecbur bırakan atmosferi, yaklaşımları ve muhtemel yansımaları ilahiyatçı Mehmet Azimli ile konuştuk.

Prof. Azimli siyer alanındaki başarılı çalışmalarının yanında İslam tarihinde fikir hürriyeti üzerine kapsamlı bir araştırmaya dayanan “Müslümanların Engizisyonu” kitabının yazarı, üretken bir akademisyen. Azimli Mustafa Öztürk örneğinde somutlaşan linçin tarihsel ve düşünsel köklerine ışık tutuyor.

Müslümanların Engizisyonu kitabınızın giriş yazısında iki tane çıta koyuyorsunuz. “Eğer Kur’an’a bakmak istiyorsanız, Kur’an’da, ‘Dinde zorlama yoktur’ diyor Allah. İkincisi peygamberin hayatına bakabilirsiniz. Peygamberin düşüncelerinden dolayı kimseye zulmettiğini gösteremezsiniz” diyorsunuz. Diğer taraftan da bütün kitap bu iki temel ahlaki ve hukuki prensibin aksine, onlarca ifade hürriyetini yok eden, bundan dolayı canından, malından olan insanların örnekleriyle dolu. Bu çerçevede ifade hürriyeti meselesini nereye oturtuyorsunuz?

İfade hürriyeti meselesi bizim yumuşak karnımız. Biz hep sloganik olarak, “İslam şöyle özgürlük vermiştir, İslam şunu yapmıştır” deriz ama bizim mahallede bu ancak bize uygun olduğu kadarıyla uygulanır. Onun dışında, bizim mahalle içinde bile biraz farklı düşüncelere müsamaha edilmez. İslam tarihi de bunun göstergesi. Buna Müslümanların tarihi diyeyim, Müslümanların tarihinde öteki mahalledekilere zaten Allah’ın emri gibi fikir hürriyeti verilmez de kendi mahallen içindekilere de bu hürriyet verilmez. Bu konuda Müslümanlar, tarihte de günümüzde de sınıfta kalmıştır. Çok güzel bazı nadir örnekler bunun istisnasıdır.

Bu tahammülsüzlük ile ilgili mesela ilk aklımıza gelen, adı “Ehl-i Sünnet” ama gerçekte “Hanbeli terörü” diyebileceğimiz konudur. Onlarca yıl hatta daha fazla devam eden bir Hanbeli terörü yaşanmıştır. Bunlar kendilerine Ehl-i Sünnet dediler ama “Şöyle düşünüyorsun. Bu konuda böyle düşünüyorsun. Efendim bu soruya böyle cevap verdin. Şu Hadisi reddettin” şeklinde ufak tefek şeylerle tam bir terör estirdiler. En doğruları kendileridir, onun dışında herkes yanlıştır. Yanlışsa da katli vaciptir, ortadan kaldırılması gerek; çünkü İslam’a zarar vermektedir, İslam’a zarar veren her şeye karşı savaş açılmalıdır. Böylece bunun da dini temellerini oluşturmuşlardır. Bundan dolayı, bizim mahalle açısından pek parlak bir şey söyleyemiyoruz.

Onlardan örnek alan Türkiye’deki mevcut duruma gelirsek, Türkiye’de de kendine Ehl-i Sünnet diyen, kendini öyle zanneden, aslında tam bir Hanbeli terörü estiren, zamanında Bağdat’taki Taberî’ye, Buhârî’ye veyahut birçok Mutezile bilgine terör estirenlerin aynısı günümüzde Türkiye’de de vardır. Ama bunlar “Biz Ehl-i Sünnetiz” diyerek yapılıyor.

Türkiye’deki bu insanlar gerçekten kendilerinin Ehl-i Sünnet olduğunu zannediyorlar ama bunlar Ehl-i Sünnet değiller. Ehl-i Sünnet’in kendine göre bir duruşu var; örneğin bir Mâtürîdî duruşu var ama bunlar tam bir Hanbeli duruşu sergiliyorlar. Ehl-i Hadis gibi davranıyorlar. Zaten Türkiye’de ilahiyatta okurken benim fark ettiğim bir şey vardı. Küçüklüğümüzde biz Mâtürîdîyiz, Hanefiyiz diye yetiştirildik, sonra büyüyünce bir baktım ki bize Eşari görüşler öğretilmiş.

Özgürlükler konusunda bir sıralama yaparsak Mutezile, Mâtürîdî, Eşari ve ondan sonra Selefiler gelir; bir taraftan diğer tarafa doğru böyle bir sıralama yapabiliriz. Bize biraz da Selefilere yakın bir şey öğretilmiş. Bunun sonucu olarak da kendini Ehl-i Sünnet zanneden, Ehl-i Sünnet naraları atan, Ehl-i Sünnet’i savunduğunu zanneden ama aslında tam bir Hanbeli terörü estiren, “Hiçbir şey konuşulmasın, sadece bizim görüşlerimiz esastır, bunun dışında olanların hepsi de yanlıştır. Yanlış olan zaten yok edilmelidir” şeklinde düşünen kişiler ortaya çıktı.

Mesela Buhari bugün yaşasaydı, bu ekiplerin arasında rahat dolaşabilir miydi?

Dolaşamazdı, çünkü Buhari kendi çağında da bunların zihniyet olarak aynı olan dedeleri tarafından rahat bırakılmadı. Kendisi Hadis şampiyonu. Bugün Buhari, Müslümanlar arasında Hadisçi olarak ilk sırada geliyor ama Bağdat’ta Hanbeli teröründen kaçmış, dağ başında kendi başına ölmüş. Buhari’yi öldüren de bu kafadır. Sonuçta, bunlar hiçbir şey beğenmezler ve imkân buldukları zaman da kendilerine göre samimi bir şekilde İslam’ı savunmak adına herkesi yok etmeye çalışırlar.

Bunun değişik versiyonları belki IŞİD gibi Taliban gibi gösterilir ama Ehl-i Sünnet postu altına girmiş, dışarıdan Ehl-i Sünnet görünümlüdür. Bugün de Türkiye’de bu yaşanmaktadır. Müslümanların Engizisyonu kitabını yazmaya, iki yıl önce Mustafa Öztürk’e bunun biraz daha düşüğü bir saldırı olduğunda, o da Almanya’ya gideceğini söylediğinde karar verdim. Mustafa Öztürk’e yapılan ilk değil, bunlar devamlı yapıldı. Bunları yazalım dedim, fakat daha beterini yaptılar. Twitter’da pik yapacak şekilde artık “Yok edin, öldürün” denmeye başladı. Hatta bir müftü fetva verdi, bildiğim kadarıyla Balıkesir Havran müftüsü, “Katli vaciptir” dedi. Şu anda ilahiyat fakültesinin bir dekanı tefsir grubunda, “İmam-ı Şafii’ye göre katli vaciptir. Mürted olmuştur” fetvasını verdi. Ben bunları söylerken abartmıyorum; o fetvayı ilahiyat fakültesinden bir dekan, yani ülkenin bürokrasisinde oturan bir adam veriyor. “İmam-ı Şafii’ye göre katli vaciptir” diyor. İlahiyattan ve Diyanet’ten böyle şeyler çıkıyor. Bu işin sonu ne olacak böyle?

YAKALAYIN, ÖLDÜRÜN!” HAYKIRIŞLARI FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ DEĞİL, DEVLETİN ENGEL OLMASI LAZIM

Sadece son yirmi otuz yılı, yani 80 darbesi sonrasını alıp bugünlere getirelim; 80 darbesi sonrası Fazlur Rahman’ın kitabı çıkıyor. Ardından da yoğun bir literatür gelişti. Bu literatür bugün mü daha canlı ve rahat kendisini ifade edebiliyor, yoksa yirmi yıl önce mi ediyordu?

Türkiye’de bu son dönemlerde devlet belki de özgürlükleri genişletmek adına geriye çekildi, cemaatlere alan açıldı. Eskiden cemaatler özgürlüklere bu kadar cesaretle saldıramıyorlardı. Mustafa Öztürk meselesinde rektörlüğü basmaya teşebbüs edebiliyorlar veyahut herhangi bir devlet yetkilisine baskı yapmaya çalışıyorlar. Bir baskı unsuru haline geldiler. Eskiden devlete ve bürokrasideki kişilere dayatma yapamazlardı, devlet kendine göre bir şey yapacaksa yapardı, kendine göre doğruları vardı ama bugünkü gibi her taraftan bir linç kampanyasına dönüşmezdi.

Daha özgür Türkiye adına cemaatlere alan açıldı ama cemaatler şu anda bu alanı çok kötü kullanıyorlar. Bunun en güzel örneğini FETÖ gösterdi; başımızdan zor defettik. O bunlar gibi sadece dini alanda değil, kendine göre her alanda güçlüydü. Örgütlü cemaat yapıları böyledir; kurumsal yapıya yaklaştırırsanız, diğerlerinin hepsini yok etmeye çalışırlar. Çünkü en doğru kendileridir, kendileri dışında hepsi yanlıştır. Onun için her yerde sadece kendilerinden birileri olmalıdır.

Devlet ise bir şemsiyedir, herkesin yaşayabildiği bir şeydir ama cemaatlere göre devlet böyle bir şey değildir. Cemaatin kendine göre doğruları vardır, onun dışında hepsi yanlıştır. Onun için cemaatlere bu tür alanlar açıldığı zaman -bu belki özgürlük adına açıldı ama- sonradan özgürlükleri kısıtlama noktasına gelir. Bir insan İslam tarihinde yaklaşık bin yüz sene önce konuşulan, hatta özgür ortamda konuşulan bir meseleyi, saltanat döneminde konuşulan bir meseleyi, günümüzde bir yerde konuşmaya çalışıyor. Bu bir profesör, -hatta alanında üstat, alanına çok hâkim birisi- bu insan “Şöyle olabilir mi, böyle olabilir mi” diye bir fikir jimnastiği yapıyor ve baskı altına alınıyor, korkup kaçmak zorunda kalıyor. Halbuki burada devletin de “Kardeşim, Türkiye’de herkesin hakaret etmemek şartıyla fikir özgürlüğü vardır. Bunun garantisi biziz” demesini beklerim.

Devletin bu saygınlığını herkes hissetmelidir. Bugün artık hocalar, akademisyenler cemaatlerin baskısından korkmaya, endişe etmeye başladı. Cemaatlerin bir kısmı da artık meseleyi tam bir Hanbeli terörüne dönüştürmeye başladılar. Sosyal medyada, “Yakalayın öldürün”, “Katli vaciptir” ifadelerini kullanıyorlar. Bunları izliyoruz. Bu insanların böyle haykırması nasıl bir fikir özgürlüğü olabilir ki? Geldiğimiz nokta çok vahim.

İSLAM’I BAŞKA ÜLKELERDEKİ DENEYİMLERİ YANSITAN ÇEVİRİLERDEN ÖĞRENDİK

Bu savrulmalardan nasıl çıkacağız? Bir taraftan yaşananları eleştirip diğer taraftan da yine bir hukuk devleti öneremeyen bir aklımız var. Toplamda İslam düşüncesi, ifade hürriyetini içine alan, barışçıl bir iktidar transferini işin içine alan bir damarı nasıl çıkaracak, nasıl geliştirecek? Bunun önündeki temel engelleri siz bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun ilk yanlışı aslında 1826’da yapıldı. 1826’da Yeniçerilerin azgınlığını gören devlet, Yeniçeri Bektaşiliği tasfiye etti. Aslında Bektaşilik devletin, ordunun temeliydi, bütün başarıların sahibiydi. Islah edilebilirdi ya da devlete sokulmayabilirdi ama “Bize musallat oldular” dediler ve birçoğunu idam ettiler. Engizisyon 3’te bunların bir kısmını işleyeceğim. Peki, yerine ne koydular? Tekkeleri boşalttılar, yerine Mevlevilik, Nakşilik, Kadirîliği yerleştirdiler. Yüz yıl da böyle devam etti, işi bunlarla yürüttüler ama yüz yıl sonra da olmadı denilerek bunlar da tasfiye edildi.

Aslında şöyle bir tespitim var: 1960’larda, 70’lerde bize bir oyun kuruldu. Bu sizin, “Biz nasıl bir şey ortaya koyacağız?” sorunuza da cevap olabilir. Bunu yeni yeni düşünmeye başladım. 60’larda, 70’lerde biraz da özgürlük ortamı çerçevesinde sürekli dışarıdan çeviriler yapıldı. Benim jenerasyonum, benim öncelerim ve sonralarım hep Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan el-Benna, Ali Şeriati gibi çeviriler üzerinden Mısır’daki, Pakistan’daki, hatta İran’daki perspektifler üzerinden İslam’ı öğrendi. Türkiye’den bize gösterdikleri bir Necip Fazıl vardı; o da şairdi, din bilgini değildi. Gerçekten Türkiye’nin ürettiği yerel, meselelere vukufu olan birilerini hep kenara iterek önceliği dışardan yapılan çevirilere verdiler. Bununla yetişen, böyle bir Müslüman bir nesil yetişti.

Saydığınız isimlerin çoğunun oranın da yerlileri olmaması ayrı bir travma. Onlar da oranın en yerli, organik figürleri değiller. Bir de böyle bir krizimiz oldu.

Türkiye’de böyle bir jenerasyonun yetişmesinin temelleri atıldı ama sonuçta biz, bu cemaatlerin veya İslamcı-Müslüman kanadın aslında dışarıdan beslenmiş, yerel olmayan, yerel dinamikleri düşünemeyen, Türkiye toprağına, Türkiye coğrafyasına göre bir şey üretemeyen, buranın dertlerine göre dert üretemeyen bir noktaya geldik. Bu anlamda, meseleye çözüm de bulamadık.

Gençliğimde heyecanla Tefhimu’l Kur’an’dan Ahzab Suresi’ni okurken, 110 sayfa Kadiyânîliği anlatıyor. Ben ömrümde hiç duymadım, çünkü benim topraklarımda bir tane Kadiyânî görmedim ama adamın büyük derdi var orada, kendine göre anlatıyor. Benim ne derdim var bu konuda? Bu anlamda çözümü bunlarda bulmaya çalıştık, çözüm de çıkmadı bunlardan. Bu sefer, 1826’dan sonra Anadolu topraklarında büyütülen bu cemaatler bu alanı doldurdular ve sonuçta geldiğimiz noktada hiçbir şey ifade edemeyen, çağa sunacağı bir şey olmayan bir noktaya geldik. Bunun sonu ne olacak bilemiyorum.

TÜRKİYE GERÇEKLİĞİNİ YANSITACAK YENİ BİR ANLAYIŞ GEREKİYOR

Türkiye Son 20 yılda çok müstakil bir tecrübe yaşadı. Bu sancıları, tecrübeleri birebir yaşayan birçok insanın da iktidar alanı içerisinde, hayatın farklı yerlerinde ve doğrudan siyasette yer aldığı bir kadro Türkiye’yi yönetiyor. 20 yıl oldu. Bu 20 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz? 60’ları, 70’leri, 80’leri, 90’ları iyi kötü biliyoruz artık. 2000 sonrasında ne oldu, ne olamadı? O bakiyeye nasıl bakıyorsunuz?

Yetmişlerin ortamında yetişerek bürokrasiye gelen kişiler; sonuçta başka coğrafyaların dertleriyle yetişen bu insanlar, bu coğrafyanın dertleriyle ilgili çok şey üretemediler. Gayet samimiydiler, bulundukları konuma da samimiyetle geldiler.

İlk zamanlarda Avrupa’nın bize sunduğu özgürlükler bağlamında güzel işler de yaptılar, fakat daha sonra tıkandık. Onun için Türkiye’deki coğrafyaya uygun yeni bir felsefe gerekiyor. Biz bu coğrafyada ne yapacağız? 59 tane ülke gezdim. İslam dünyasına göre mi devam edeceğiz, Batı’ya göre mi devam edeceğiz, yoksa bu topraklarda bu toprağa uygun bir şey mi üreteceğiz?

İmam Şafii, Bağdat’ta birçok fetva vermiş, aynı sorulara Mısır’da tam tersi fetvalar vermiş. Coğrafyaya göre bir şey üretmemiz gerek, onu üretemedik. Hazır bulduğumuz lop yiyecekler de bitti, sonunda böyle ortada kaldık. O anlamda bilimsel verilere dayanan, ayağını da pergel misali bizim medeniyetimizden ayırmadan, dünyadaki bütün verilere, bütün görüşlere de açık olarak bir hamle yapmamız gerekiyor. Değilse tarihin çöplüğüne atılıp gideceğiz.

Bu kitap sizin ilk kitabınız da olabilirdi, doksanlarda da bunu yazabilirdiniz, 2000’lerin başı da olabilirdi. Ama siz bu kitabı geçtiğimiz birkaç yıl içinde yazdınız. Niye buna ilgi duyma ihtiyacı hissettiniz?

Sadece Mustafa Öztürk için demiyorum; Çorum’a gelirken de bana, “Dikkatli ol, orada Alevi bir kesim var, onlara karşı dikkatli konuş” dediler. Ben de “Ben hep kendini Ehl-i Sünnet sananlardan dayak yedim” dedim. Şimdiye kadar öbürleriyle bir karşılaşmam olmadı. Bu tip şeyler bir ihtiyaca binaen doğuyor. Türkiye’de bir bakıyorsunuz, bir İslamcı yazar kitap fuarına sokulmuyor; bir bakıyorsunuz, bir İslamcı cemaatin liderinin bir yerde konferansı engelleniyor.

Bunu kim yapıyor? Solcular mı, ateistler mi, Kemalistler mi? Değil, Müslümanlar yapıyor. Öyle olunca bu olmuyor artık. İleri gidilmeye başlandı, buna bir dur demek lazım, diye düşündüm, çünkü Müslümanlar kendi içlerinde engel olmaya başladı. Diğerleri bakıyor sadece, bir şey yaptıkları yok.

Onun için, o dönemlerde gerek yoktu; o dönemlerde biz muhalefetteydik, haklarımız yeniyor diyorduk. Ama şimdi Müslümanların haklarını yiyenler yine Müslümanlardır. Ondan dolayı, bu kitap ve bu düşünce bir ihtiyaç dolayısıyla çıktı.

YOL AYIRIMINDAYIZ; HAMLE YAPARSAK İNSANLIK VİCDANI OLURUZ

Soğukkanlı bir şekilde değerlendirdiğinizde, bundan sonrası için İslam düşüncesi ve onun dışında bu İslami araştırma alanlarıyla ilgili neler öngörüyorsunuz? Bu yaşadığımız sancılardan bir doğum hikâyesi çıkar mı? Çok ciddi anlamda bir sancı var; ne dünyanın krizlerine cevap verebilen ne de kendi ülkemizdeki krizlere cevap verebilen bir durumdayız. Buradan çıkışı nasıl görüyorsunuz?

Bir yol ayrımındayız, ben öyle görüyorum. Türkiye’nin bir ihtimali var. Tarihte İslam adına yapılan her şeyi tarihi veri olarak kabul edersek yolumuz güzel gidebilir ama bunları esas kabul edersek, o zaman yandığımızın resmidir. Tarihteki İslam ulemasının veya tarihte üretilen şeylerin, bizi zıplatacak, götürecek çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorsak buradan bir şey çıkmaz. Bunlar tarihteki veriler, yaşanmışlıklar; ibret alırız, başka bir işe yaramaz. Biz bu anlamda, çağın gereği ne ise bunu yapmak zorundayız. Onu yaparsak ayakta kalırız.

Türkiye’nin bir kurtulma ihtimali var, diğer Müslüman ülkelerin farklı bağımlılık ve dezavantajları var. Türkiye bu anlamda avantajlı, bir tık daha ileride ve birikimi de var. Gelen jenerasyon iyi bir jenerasyon ama önünde ona önderlik edecek, çağdaş milletler seviyesinde tepede tutabilecek, bütün dünyaya da ahlaki, hukuki en güzel barışçıl yaşamı önerebilecek bir yanımız olmalı.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Bir defa Batı’nın ahlakına güvenmiyorum. Derslerimde de hep anlatıyorum; dünya tarihinin en zalim, en gaddar, en alçak tecrübesini üretti. Bunu verilerle de ispatlarım. Ama biz öyle olmayız; eğer tarihi tarihte yaşanmış olarak kabul edersek, İslam’dan gelen ahlaktan dolayı da kendimizi bu yeni çağa uydurabilirsek çok büyük işler yaparız.

“Bugünkü çağdaş medeniyeti Müslümanlar oluştursaydı, İslam’dan aldığı ahlak gereği, belki atom bombası yapılmayacaktı” diye bir söz var. İslam medeniyetinin temelinde yağma, talan örnekleri de var ama merkezde insan ve vicdan var. Batı’da bu yok. Böyle bir avantajımız da var ama bunu biz yapamadık. Hep tarihte kötü örnekler ortaya koyduk. Tarihteki örnekler de kalsın, biz eğer elimizi çabuk tutmazsak, bu yol ayrımında tarihe doğru devam edersek, o zaman biz o düşük ülkeler içinde kalırız. Ama buradan bir zıplama, bir hamle yaparsak, tepede tutunan, insanlık vicdanı olan bir toplum oluruz.

Dünyanın bundan sonrası için de Türkiye gibi bir ülke çok büyük ihtiyaçtır. Türkiye’nin böyle vicdanlı, insan merkezli bir şeye de çok ihtiyacı var.

Son yıllarda kendi içimizde de yoğun bir şekilde tartıştığımız başlıkların en önemlisi bu; -İslam dünyasının tamamını kastederek söylüyorum- bir ahlak üretemediğimize ya da ürettiğimiz ahlakın ciddi sorunları olduğuna dair yaygın tespitler var. “İslam niçin ahlak üretemiyor?”, “Müslümanlar niçin ahlak üretemiyor?” sorularına ne dersiniz?

İslam’ın nüvesinde var bunlar, var da biz örfü esas aldık. Mesela ben klasikleri yayınlıyorum, tarih boyunca örfünü İslamlaştırmışlar. Yağma örfü var, talan örfü var, kadınları cariye, erkekleri köle yapma örfü var ya da katletme örfü var. Bu örfleri dinleştirmişler, kurallaştırmışlar. Bundan dolayı bir şey çıkmamış, bir anlamda içinde kaybolmuş. Dediğim gibi, tarihte yaşananlar dursun, içinde bize lazım olan ahlaki şeyleri alarak yolumuza devam edelim. Değilse tarih bizim işimize yaramaz.

Bu anlamda bu ahlak, bu vicdanla, atom bombası örneğindeki gibi İslam’ın vicdanını, merhametini, rahmetini dikkate alırsak, bunu bütün dünyaya örnek yapabiliriz. Değilse IŞİD’in yaptığı gibi her gördüğünü cariye yapar, her gittiği yeri talan edersek, her özgürlüğü yok edersek o zaman ne vicdan ne ahlak örnekliği verebiliriz.

GÜNCEL BİR KAMU FIKHI ÜRETMEK ZORUNDAYIZ

Burada hâlâ bir kamu fıkhı üretememiş olmamız, bu ahlak krizimizin neresinde duruyor? Ağırlıklı olarak temel başlıklar temizlik, ibadet ama hayata geçen bir kamu fıkhı üretemiyoruz.

Aslında üretilmiş, kamu fıkhı adına siyer kitapları yazılmış. Ancak cemaatlere bu alan açılınca, ellerinde kitaplara ters olan ne varsa yanlış oluyor bu sefer. Halbuki eski fetva kitapları, mesela İbn-i Âbidîn’in yazdıkları Allah’ın emri değildi, adamın o dönemde ihtiyacına göre yazdığı bir şeydi. Bir kamu fıkhını oluşturursunuz ama önce bunlara bir dur diyeceksiniz, çünkü bunlar izin vermezler. “Falan âlimin kitabına ters davrandın, dinden çıktın, mürted oldun” diyecekler.

Tarihteki fıkıh kitaplarının, akaid kitaplarının çoğu siyaseten yazılmış. Bunlar din değil, dinin temeli değil. Bir defa bunları bir kenara koyacaksınız. Bunlar tarihteki insanların düşünceleridir. Yeni, çağımıza uygun, “Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” kaidesi gereğince, 2020’nin, 2030’un durumuna göre bir kamu fıkhı üretmek zorundasınız, değilse hiçbir işe yaramaz.

Mustafa Öztürk’ün yaşadığı kendi açısından büyük bir trajedi ama diğer taraftan da hepimize söylediği bir şey var. Bir, bu olaydan sonra ilahiyat camiasında ve toplamda entelektüel camiada düşünce kalitesi, düşünce tartışması, ifade hürriyeti sizce nereye gidecek? İkincisi, bu olayın akabinde normalde aklıselim tepki vermesi beklenen akademisyen isimlerden, özellikle de ilahiyatçı akademisyenlerden niye yerli yerinde etkili bir tepki gelmedi? İlmi olarak da biliyoruz ki çoğu aslında bu görüşlere katılan insanlar ama kamuya açık yerlerde çok farklı tepkiler verdiler. Bu iki farklı tavrı nasıl değerlendirirsiniz?

Ben üzülüyorum. Son dönemde baktığım birkaç kişi hariç Mustafa Hoca’yı savunan olmadı. Birkaç gün sonra yazanlar da, “Öncelikle Mustafa Öztürk’e karşıyım, bunu bir söyleyeyim, ondan sonra…” diyerek, önce kendilerini sağlama alarak başlıyorlar. Burada kendini sağlama almak değil, sözün özgürlüğünü savunmak önemli. Mustafa Öztürk yüzde yüz haksız da olabilir, bunu televizyonda da söyledim. Ama burada onun konuşmasını sağlarsak, konuşma özgürlüğü devam eder.

İLAHİYAT MEZHEPLER ÜSTÜ BİR YERDİR

İşin daha kötüsü tartışılan sözler kapalı bir ortamda ifade edilmiş.

Diyelim ki kamuoyuna açık bir yerde de konuşmuş olsun. Bu Hanbeli terörü İslam’ı savunuyor, değil mi? İslam’a göre de Müslümanlıktan çıkma veya farklı bir şey düşünme hakkı yok mu? Yok diyorsan, o zaman tekrar İslam’ı konuşmak lazım. Peygamberimiz, Müslümanlıktan çıkan birisine ses çıkarmamış. Bunların örnekleri var. Onun için insanlar istediğini düşünür, sen de cevap verirsin.

İlahiyatçı hocaların çoğu oturdular, pustular, ses çıkartmadılar. Belki cemaat tepkisinden falan çekindiler ama ilahiyatların geleceği açısından iki şey olabilir: Ya bu işe devlet bir el koyar, bir özgürlük alanı açar, “Herkes sussun, ilahiyatçılar konuşsun” diyebilir ya da tamamen cemaatlerin eline teslim edilir, “Hocalar konuşamaz kardeşim” diyerek, Nizâmülmülk’ün Nizamiye Medreseleri meselesinde olduğu gibi devletin dizayn ettiği, belli bir mezhebin okutulduğu, medreselere dönüştürülebilir ilahiyat.

Cemaatlerin böyle bir düşünceleri de var diye duyuyoruz. Mesela ilahiyatlardaki kendi fikirlerine uygun olmayan hocaların temizlenmesi gibi projeler de duyuyoruz ama ne kadar doğru bilmiyorum, konuşuluyor. Eğer böyle bir şey olursa, o zaman biz dünya liginde alt sıralara doğru koştururuz. O kurmayı hayal ettikleri medreselerle hiçbir yere varamazlar. Çünkü sadece bir mezhebin gözüyle yapılacak ilimle veya Orta Çağ’daki bir mezhebin görüşleriyle nereye kadar gidilecek?

İlahiyat, mezhepler üstü 19 tane ana bilim dalından her türlü çalışmanın yapıldığı bir yerdir. Bu dünyada nadir bir örnektir. Başka ülkelerde, başka İslam ülkelerinde de böyle bir şey yok. Onun için nadir bir örnektir, Darülfünun’dan bu yana gelişerek gelmiştir. Son dönemde müfredatta bazı baltalamalar yapıldı, bazı ana bilim dallarına darbe vuruldu ama ilahiyatlar dünya literatüründe iyi bir noktaya gelmişti.

Zaman ne gösterecek bilmiyorum. İnşallah hayır olur. Dünya liginde devam etmek istiyorsak, ilahiyatların sağlam bir şekilde önünü açarak, her türlü özgürlüğü de vererek devam etmemiz lazım. Çünkü “üniversiteler” adı üstünde üniversal bir yerdir. “Evrensel kent”ti

14 Aralık 2020 Pazartesi

"İnanç Krizimiz" Semih Siyez

Bedir Savaşında Müslümanlar, Ebu Sufyanın kervanına saldırmak için çıktıkları yolda, Kureyşin onu korumak ve Müslümanların bu hazırlıksız halinden istifade etmek için büyük bir ordu göndermesiyle yüz yüze geldiler ve sahabelerin çoğunluğu böyle bir savaşa girmekten çekindiler. Ancak gerek taktiksel, gerekse başka fiziki şartların yardımı ile, Müslümanlar bu savaşta beklemedikleri bir galibiyet kazandılar.

Kur’an’da ise buradaki tüm “görünür sebepler” perdeleyip, adeta Allah bir ordu komutanı gibi, meleklerin başında Müslümanlarla birlikte savaşmıştır.

“Rabbin meleklere vahy etmişti ki: "Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkar edenlerin kalplerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına.”(Enfal Suresi 12)

“Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.(Enfal Suresi 17)

Burada müminlere açıkça şu deniyordu ; Siz yeter ki Allah’ın adamları olun, Allah oldurmayacağı da oldurur, ölmeyeceği de öldürür, müslümanların bu günkü dua inancının temelinde de bu yatar.

Peki Uhu’da geldiğimizde ne oldu ? Bu sefer iki ordu da hazırlıklıydı, planlar yapıldı, peygamberin üstün öngörüsü ile okçular tepeye yerleştirildi.Savaş yine kazanılmıştı ki, peygamberin öngöremediği bir şey oldu.Kimi rivayetlerde okçuların alkollü olmasından, kimi rivayetlere göre ganimete bir an önce kavuşma isteklerinden, tepeyi erken terkettiler.Bu seferde Halid Bin Velidin kıvrak zekası devreye girdi ve Müslümanlar iki kuvvet arasında sıkıştı.Ganimete kavuştuk derken, ağır bir hezimet aldılar, peygamber sahabenin kolları arasında, yarı baygın şekilde uhud tepelerine zor kaçırıldı. Bu sefer Allah sahaya inmemişti.Suç müslümanlarındı.Ama yine buna müsade eden Allah’tı !

“Bedir’de düşmanlarınıza verdiğiniz iki misli zarar, Uhud’da kendi başınıza gelince: “Bu musîbet de nereden?” diye soruyorsunuz, öyle mi?

Rasûlüm de ki: “Elbette kendi yaptıklarınız yüzünden!” Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter.

İki ordunun karşılaştığı o gün başınıza gelen felâket, ancak Allah’ın izniyle olup, bu O’nun gerçek mü’minleri ortaya çıkarması içindi. .”( Ali-İmran 165-166)

Şimdi tüm fiili sebepler ön plana çıkmış, savaşın kaybedilmesinin faturası müminlere kesilmişti. Ancak bu sebepler yine Allah’ın izni ile olmuştu.

Hayatı bu şekilde okuyuşu peygamber icad etmemişti. Bu o dönemde orta doğuya hakim olan “Kral Tanrı” anlayışının bir tezahürüdür. Hatta aynı tezahürü tıpkı Fiil Olayında olduğu gibi, müşrik Kureyşde de görmek mümkündür. Ancak onlar O Kralı yüceltmek adına hayattan o kadar uzaklaştırmışlardır ki, onun yerine bazı ruhani varlıkları ikame etmek zorunda kalmışlardır. Peygamber, alemle ilişkisi kesilmiş “O Kralı” hayatın merkezine koymuş kendisine kadar gelen müktesebatı ve bundan sonra olacakları Allah merkezli olarak yeniden yorumlamıştır.

Zaten Müslüman olmak demek bu teslimiyeti kabul etmek ve hayatı bu şekilde yorumlamak değil midir ?

Aslında farkında olmasak da dilimize pelesenk olmuş her niyetimizin sonunda kullandığımız “inşallah” kelimesi de bunun hayatımızdaki en açık tezahürüdür. Ancak dilimiz bunu söylese de, hayatın işleyişi içinde bu izin meselesi kafamızda bir türlü netleşememiştir. Kur’an üzerinden ne kadar yorumlama yaparsak yapalım, bunun onun üzerinden netleşme imkanı da yoktur.

Bu güne kadar doğanın kanunları noktasında çok fazla bilgisi olmayan ve her fiili bizatihi Allah’ın veya atadığı görevlilerin üstlendiğine inanan ve bundaki keyfiyeti de önemsemeyen zihinler, buna teslim olmakta beis görmemiştir ve halen görmezler.

Bu günün dünyasında ise doğayı anlamamızın tek yolu onun sabit yasalarla işleyişini kabul etmemizden geçer. Sabit yasaların kabulü ise bizi, Tanrının bırakın merkezde oluşunu müdahil olmadığı bir evren anlayışı ile yüz yüze bırakır. İşte tam bu noktada kriz başlar. Kur’anın anlattığı hikmetinden sual olunamayan Tanrının iş yapışı ile, doğanın işleyişi bir türlü örtüştürülemez. Sabit yasaları olan bir Kraldan torpil talep edilemez, ama her kuluna eşit imkân vermesi beklenir, ancak fiiliyatta baktığımızda, coğrafyanız, diliniz, renginiz, aileniz, ülkeniz, her şey sizi ötekinden farklı bir dünyada yaşatır.

Yaşadığınız yerin kültürüne göre düşünür ona göre hayatı okursunuz ve bunda sizin hiçbir dahliniz yoktur. Ama bunu ancak dünyaya bakabilen gözler görür ve idrak eder. Aslına bakarsanız sorun da bunun farkında olan zihinlerin sorunudur. Fark etmek hem bizi insanlaştırır, ama aynı zamanda bizi teslimiyetten de uzaklaştırır.

Ne kadar zorlasak da, şu bir gerçektir ki, dinlerin Tanrısı sadece ona inanlarla ilgilenir ve hiçbir inanır da bunu yadırgamaz. Bu gün geldiğimiz noktada ise global dünyanın insanı, sadece bir coğrafyanın insanına, bir dönemde konuşan, dünyanın geri kalanını dikkate almayan yerel bir Tanrıya artık teslim olamaz. Aslında bu isyan, alemin yaratıcısına değil, kendi dönemlerinin bilgisi ile yarattıkları Tanrı adına konuşanlaradır. Artık insan ile Tanrının kendi ilişkisini kurmasının zamanı gelmiştir. Doğanın insana yüklediği tek bir sorumluluk vardır, o da neslini sürdürmesidir. İnsanı insan yapan şey de, bunu tüm türdaşları için en adil ve doğasını bozmadan yapmasını sağlayacak formülleri aramaktır. Tanrının insandan bundan başka bir şey beklemesi de düşünülemez

Türedi zenginlerle alt sınıflar otoriter kucaklaşma içinde/Vehbi Başer/13.12.2020

Şu an yaşanan toplumsal sorunların elbet önceki kuşaklardan tevarüs ettiği tarihsel kökeni olsa da bir taraftan da hızla dönüşen bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız. Bu durum bizi, yaşadığımız transformasyonu anlamak için bir taraftan tarihe öte yandan da yaşadığımız ana odaklanmayı zorunlu kılıyor. Her anlama aynı zamanda olumlu anlamdaki dönüşüme bir katkıdır. Yaşadığımız dönüşümler üzerine Vehbi Hocayla söyleşimizi keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

ELİTLERİN DEVLET TAHAKKÜMÜ, ELEŞTİREL DÜŞÜNCEYİ KETLEDİ

Neden eleştiriye açık bir toplum değiliz? Bunun sosyolojik arka planına ilişkin ne söylenebilir?

Her ne kadar Osmanlıdan bu yana seçkin gruplar, halktan bağımsız ve halka tahakküm eden bir pozisyon elde ettilerse de onlar da hiçbir şekilde kendi bağımsız düşünme imkânlarını inşa edip bu konuda bir özerklik elde edemediler.

Başer: Çevre merkezi ele geçirmedi, çevre merkezî menfaatlerden siftinme bahşedilerek evcilleştirilip devşirildi. Özellikle de 15 Temmuz sonrasında, bu daha da gelişip derinleşti.

Aydın denen bu zümre, entelektüel açıdan büyük ölçüde cüce kalmış bir zümredir aslında. Buna rağmen Arap, İran ve Hint dünyasında “bağımsız bir entelektüel dünya”nın oluştuğunu söyleyebiliriz, buna karşılık Anadolu olarak biz bu konuda çok daha çorak kalmış bir coğrafyayız. Türkiye açısından durum, seçkinlerin Osmanlı mirasını devraldığı, bunu reddetse bile aynı miras içinde yoğrulduğu, dolayısıyla da bir devlet erkân ve adabı içinde güç kudret elitlerine dönüştükleri ve bunun büyük ölçüde suskunluk yarattığı bir tablo sunuyor. Güya aydınlanma diye bir tafra vardır, hiç alakası yoktur. Cumhuriyet büyük ölçüde Osmanlı askeri eliti ile onun öncülüğü ve tahakkümünde bir sus pus devlet düzeniydi, ne tek partili ne de çok partili hayat döneminde eleştirinin özgür olduğu, ifade özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı bir dönem yaşanmadı.

TÜRKİYE’DE ÇEVRE MERKEZDEKİ RANTA ORTAK OLDU

Türkiye siyaseti ve toplumunu merkez çevre ilişkileri çerçevesinde açıklama eğilimi oldukça güçlü. Bu bağlamda çevreden merkeze ilerleyenler mi devleti ele geçirdi yoksa aslında devlet kendi ideolojisini ve meşruiyetini kabul ettirerek çevreyi mi merkezileştirmiş oldu?

Çevre merkezi ele geçirmedi, çevre merkezî menfaatlerden siftinme bahşedilerek evcilleştirilip devşirildi. Özellikle de 15 Temmuz sonrasında, bu daha da gelişip derinleşti. 15 Temmuz olayları sırasında “Demokrasi Nöbetleri” olarak anılan bir ara dönem var. Bu durum Türkiye'de halkın kamusal alana sahip çıkması biçimine dönüşecekken maalesef, başka bir şekilde manipüle edildi ve halkın tepkisi, güruhlaşmış bir kitle baskısına dönüştürülerek bir oklokrasi yaratıldı. Bu, bırakın eleştiriyi, nefes alınabilir bir yapı dahi değildir; insanların nefes alırken bile yanlış nefes almamaya çalıştıkları, kendi kendilerini sansürledikleri, evde, sokakta, iş yerinde dahi mimlenmemek için “politik bir oto kontrol teyakkuzu” ile kitle baskısına boyun eğdikleri bir düzen kuruldu. Bu düzenin acilen dönüştürülmesi lazım. İnsanlar sosyal medyada konuşamaz oldu, whatsapp grupları gibi ortamlarda bile ancak fısıldaşabiliyorlar.

GERÇEK DEMOKRASİ BEKLERKEN OKLOKRASİYLE KARŞILAŞTIK

Peki hocam bütün bir tarihimizi kültürel açıklamalarla yorumlamak ne kadar doğru? İşin bir de sınıfsal boyutu yok mu? Belki Cumhuriyetin ilk dönemleri için sanayileşmesini tamamlamamış bir toplum olması bakımından sınıfsal bir yapı arz etmiyordu ya da sınıflı yapı belirleyici değildi. Ama şimdi durum biraz farklı değil mi?

Burada esasen güç merkezi tarafından ikincilleştirilmiş İslamcılar, mevcut dışlanmışlık konumlarından, AK Parti iktidarı ile birlikte merkeze emildi. Bu süreç aynı zamanda ülkenin küresel ekonomiyle eklemlenme sürecidir. Bu eklemlenme İslamcıların yükselişiyle eşzamanlı gerçekleşmiştir. Devletin Cumhuriyet dönemi boyunca bir duyarlılığı vardı, sınıfsal kristalizasyonu yıkıma uğratıyordu devlet. AK Parti sürecinde devletin bu tavrı tuhaf bir biçimde evrilerek Batılı anlamda sınıflı bir topluma geçiş sürecine –belki şimdilik, bunu zaman gösterecek– yeşil ışık yaktığını görüyoruz. Özellikle 15 Temmuz sonrasında belirginleşen, farklı kesimlerden, farklı ideolojik ya da siyasi kamplardan gelen bir oligarklar zümresi bütünleşmesi yaşanıyor Türkiye’de. Eski İslamcı, yeni büyük burjuvazi içinde, bir zamanlar tümüyle uzak durdukları, nasyonalist diye suçladıkları MHP’yle ya da derin devlet kudretleriyle kucaklaşarak Cumhur İttifakı çatısı altında AK Parti’nin yeni bir oligarşi inşa etmesi sürecine katılıyorlar.

AK PARTİ’NİN BÜYÜK ŞEHİRLERİ KAYBETMESİNİN NEDENİ ORTA SINIF YABANCILAŞMASI

Peki hocam bu yapının bir toplumsal tabanı var mı?

Evet var. Özellikle gene kültürelci bir geçişlilikle bu kesimlere sosyal yardımlarla pompalanan, görünüşte bir refah, ama aslında kıt kanaat bir hayat var. Bu insanlar biliyorlar ki AK Parti’nin aktardığı kaynaklarla geçim çarkını ancak çevirebiliyorlar. Burada oligarşik bir bütünleşme içinde oluşmakta olan yeni büyük burjuvazi ile güruhlaştırılmış alt sınıfların sosyal yardımlarla merkeze emilerek inşa edilen bu oklokratik dengede, orta sınıfların tost olduğunu görüyoruz. Aslında biraz daha dikkatli bakacak olursak yeni büyük burjuvaziye katılamayan ve bu katmanda neler döndüğünün farkında olan üst sınıfların alt dilimi ile orta sınıfların üst ve orta dilimleri –ki bunlara artık küçük burjuvazi diyebiliriz– bu giderek artan basınca dayanamayacak bir hale gelmiş durumdadır. Bunların “azıcık da biz ölelim yahu” beklentileri boşa çıktı. Halk tabiriyle “göle su gelesiye kurbağanın gözü çatlarmış”; sözünü ettiğimiz küçük burjuvazi, büyüyen ekonomik pasta ve artan siyasi kudretten kendi konumlarıyla mütenasip bir pay alma beklentilerinin boşa çıkması ile bir tür siyasi-sosyal yabancılaşmaya sürüklendi. AK Parti’nin büyük şehirleri kaybetmesinin kökeninde bir orta sınıf yabancılaşması ve politik tepkisi yatıyor. Çünkü yeni büyük burjuvaziden dışlanarak alt katmana itilen üst sınıfın alt dilimi ile orta sınıflar oligarşik bütünleşme zemininde Türkiye’nin büyük kaynaklarının nasıl talan edildiğini görüyorlar. Bunu alt sınıfların kavraması mümkün değil.

TÜREDİ ZENGİNLERLE ALT SINIFLAR OTORİTERYEN BİR KUCAKLAŞMA İÇİNDE

Bazıları ‘orta sınıf diye bir şey kalmadı’ diyor gerçi ama….

Ekonomik olarak orta sınıfın büyük bir gerileme içerisinde olduğu muhakkak. Bu durum, son dönemlerde hormonlu büyüme ve sıcak para akışı üzerinden ortaya çıkan zenginleşmeden pay alamamasından kaynaklanıyor. Bununla birlikte, sınıfsal konum ve aidiyet sadece ekonomik temelli değil, aynı zamanda sınıf bilinci ve sınıf kültürü de çok önemli ve orta sınıfların eskiden beri kendine özgü kentli bir kültürü var. Sadece ekonomik göstergelere bakarak bu sınıfın eridiği sonucuna varmak bir yanılsama oluşturuyor.

Başer: AK Parti’nin büyük şehirleri kaybetmesinin kökeninde bir orta sınıf yabancılaşması ve politik tepkisi yatıyor. Çünkü yeni büyük burjuvaziden dışlanarak alt katmana itilen üst sınıfın alt dilimi ile orta sınıflar oligarşik bütünleşme zemininde Türkiye’nin büyük kaynaklarının nasıl talan edildiğini görüyorlar. Bunu alt sınıfların kavraması mümkün değil.

Öte yandan devlet Türkiye’de öteden beri yüksek burjuvaziyi gemlemeye çalışmıştır. Menderes’in Sabancı’yı, Özal’ın Anadolu Kaplanlarını, AK Parti’nin de yükselen dindar büyük burjuvaziyi palazlandırarak yerleşik burjuvazinin gücünü dizginleme politikaları, devletin “sınıfsal ayrışma ve kristalizasyonu geciktirme mantığı” ile uyumluydu. Bu aynı zamanda mesela DP’nin Koç sermayesini, Özal’ın TÜSİAD sermayesini ve AK Parti’nin Aydın Doğan’ı budaması ile de işlevselleşen bir mantıktır. Aslında 15 Temmuz’dan sonra, özellikle Cumhur İttifakı’nın kurulmasından sonra olan şey, bir yandan dindar yeni unsurları ile büyük burjuvazinin kendi içine kapanması, öbür yandan da sosyal yardımlarla geçinen alt sınıfların iktidar yanaşması güruhlara dönüştürülmesi yoluyla Türkiye, Batı tipi sınıflaşmış bir toplum olma sürecine girdi. Küçük Burjuvazi ise bu yeni durum karşısında bir geri çekilme ve tepki içerisinde. Bu küçük burjuvaziye bir de yüksek öğretim gören gençliği de dahil etmek gerekiyor. İster alt sınıflardan isterse orta sınıflardan gelsin dindarların yeni nesilleri, kültürel olarak benim “tedeyyün budalalıkları” olarak adlandırdığım “gösterişçi dindarlık”tan fena halde bunalmış durumdadır. Gençlerin deizme kaydığı yönündeki panik, bu kültürel kopuşun deizm üzerinden çarpık bir anlatımı. Gençlerin deistleşip deistleşmediği su götürür bir tartışma konusu; ama şurası kesin ki, gençler küçük burjuvazinin sosyal ve kültürel dünyasına dahil oluyor ve bu konumla uyumlu bir sosyal ve siyasi yabancılaşma içine sürüklenmiş bulunuyor. Bu gençler muhafazakâr kesimin kanaatlerini paylaşmıyor ama tepki özünde inançsal değil sınıfsal bir tepki. Üst sınıflar ekonomik ve politik güçlerine güç katma peşindeyken orta sınıflar özgürlük peşindeler, alt sınıflar ise mevcut iktidara tapınan bir “durumu muhafaza” kaygısıyla hareket ediyorlar. Bu arada tabii türedi zenginlerden oluşan yeni bir üst sınıf meydana getiriliyor. Dolayısıyla burada türedi zenginlerle alt sınıfların otoritaryen kucaklaşması söz konusu. Küçük burjuvazi ise arada tost oluyor. Orta sınıfların 15 Temmuz’da ne olduğu konusunda da kafası çok karışık. Küçük burjuvazi olan bitene inanmıyor.

SINIFSAL YAPI OLUŞMADIĞI İÇİN DAVA, KOLAY SATILABİLİR BİR ŞEY OLMUŞTUR

Bütün bunlar olurken büyük resme baktığımızda kentleşme ve modernleşmenin neresindeyiz peki hocam? Ve bir de kentli bir dindarlık imkân ve ihtimalini görüyor musunuz?

Kent, sadece kırsal mekândan farklı bir mekân değil, kentsel kurumların yeşerdiği sosyal ve kültürel açıdan farklı bir dünyadır. Bir yandan gönüllü birlikteliğe dayalı dayanışma ağlarıyla kamusal dünyada kendi özgül beklentilerini gerçekleştirmeye çalışan sivil toplum oluşumunun ama öte yandan da kıran kırana bir sınıfsal mücadelenin yaşandığı mekânlardır kentler. Türkiye’de kentsel kurumların oluşumu açısından sivil toplum zaafiyet içindedir ve STK’ların önemli bir bölümü sivil yapılar olarak değil korporatist devlet düzeninin topluma nüfuz, himaye ve tahakküm araçları olarak biçimlenmiş yapılardır. 28 Şubat döneminde DİSK, KESK gibi sendikaların darbeyi destekleyerek devletin topluma tahakkümünü sahiplendiğini gördük. Mevcut durumda derneklerin, vakıfların ya da sendikaların bireylerin kamusal dünyaya katılımını mümkün kılan sivil toplum olarak işlevselleştiğini söylemek mümkün mü? Kesinlikle değil. Kimi cılız seslerin bile devlet katında ne kadar alerjiye sebep olduğu ortada. Tabipleri Birliği ya da Barolar neden rahatsız ediyor devleti? Bu kurumların solcu ya da sosyalist olması işin bahanesidir, bunlar iktidarı dengeleyecek bir yapı, az önce bahsettiğimiz tahakküm gücüne meydan okuyan kurumlar olduğu için baskı altına alınmaktadır. Devletin gerçek anlamda STK olmaya çalışan yapılara karşı stratejisi, STK’larla bir çekişme içerisine girerek, onları güçsüz bırakmak olduğunu görüyoruz.

BÜYÜK TOSLAMAYA ÇOK YAKLAŞTIK

Tüm bu hengâme çerçevesinde dindarlığa ne olacak peki?

Türkiye şu an günü kurtarmaya çalışan ve büyük bir yönsüzleşmeye sürüklenmiş bir ülke. Dış politikadaki sürekli eksen değişiklikleri, Libya ve Suriye’deki son durumlar ve ABD ve Rusya ile yaşanan sorunlar da tamamen bunun bir ürünü. Göstergeler Türkiye’nin er geç büyük bir kayaya toslayacağını gösteriyor, bunu göremeyen politik bir körlük var Türkiye’de. Bana kalırsa ne kadar erken toslarsak maliyeti o kadar az olur diye düşünüyorum. Ve bu gidişata ilişkin her uyarıya kapalı, hiçbir ikaza ve yön göstermeye tahammülü olmayan, yapılan uyarıları elinin tersiyle iten bir politik kudretle karşı karşıyayız. Gayet kibirli, şımarık, her şeyi bildiğini sanan ama aslına bakarsanız hiçbir şeyi de öngöremeyen, ekonomi olarak da hiçbir şeyi toparlayamayan tuhaf bir despotik siyaset var Türkiye’de. Bu toslama, bütün sınıfların travma yaşaması demek olacak. Ve dindarlar da ne yaşayacaklarsa bu travma sürecinde yaşayacaklar. Dindarlara bu politik toslama sonrasında ne olacak? Mevcut durumda dindarlığın kentlere doluşmuş bir taşralılık olarak görünürlük kazandığı, gemi azıya almış cemaat ve tarikatlerin topluma nizâmât verdiği bir manzara ile karşı karşıyayız. Politik olarak sözünü ettiğim oligarşik oklokrasinin en göze batan tarafı, ortalığı kasıp kavuran gösterişçi dinarlık tafrasının eşlik ettiği bir taşralılık… Bürokraside kimin görev alacağı, hangi kamu kaynaklarının musluğuna hangi cemaat, tarikat veya hemşeri topluluğu mensuplarının hükmedeceği, kimin hangi bahaneyle ihraç edileceği… konusunda lâ yüs’el bir kudret tafrasıyla zehirlenmiş bir dindarlık bu. Bundan bir kentli dindarlık çıkması beklenebilir mi? Hiç sanmıyorum.

TOSLAMANIN FATURASI DİNDARLARA ÇIKARILACAK

Öte yandan sözünü ettiğim politik toslama sürecinde, faturanın tamamen dindarlara ve dindarlığa kesileceği bir ters vektör oluşması bana kaçınılmaz görünüyor. Bu ters vektör altında, dindar duyarlılıklarından sıyrılalı zaten çok zaman olmuş, kamu kaynaklarının talanı aracılığıyla yeni oligarklar haline gelmiş eski İslamcıların da içinde bulunduğu Büyük Burjuvazi ile AK Parti süreci boyunca konum kaybına uğrayarak siyaseten yabancılaşmış Küçük Burjuvazinin el ele vereceği bir yeniden konumlanma da kaçınılmaz. Bu suretle, günümüzde dindarlık etiketiyle arzı endam eden bu taşralı görgüsüzlüğün büyük bir püskürtme harekâtına kurban gideceği anlaşılıyor. Bu süreçte dindarlığın suç sayılıp yeniden yer altına itileceği, dindarların AK Parti iktidarı boyunca elde ettiği bütün göreli güç ve servetin tıpkı Fethullahçı yapılanmaya yapıldığı gibi talan edileceği bir püskürtme yaşanacağını söylemek, şimdi çok komplocu bir yaklaşım olarak görülebilir. Benim tedeyyün budalalığı dediğim bu gösterişçi dindarlık, Türkiye’nin 200 yıllık gelişme ve modernleşme süreci içerisinde anakronik bir kist gibi duruyor. Dini bakımdan hiçbir gerçek kaygıya dayanmayan bu budalaca din gösterişini Türkiye püskürtecek ve bugün dindarlığıyla gayet müftehir kesimlerin de “yok yahu ben onlardan değildim” diye kendini temize çıkarmaya mecbur olduğu bir süreç olacak bu. Türkiye bu süreçten geçerek nereye varır, şimdiden kestirmemiz zor. Kentli bir dindarlığın oluşumu, belki yirmi otuz yıla yayılıp uzayabilecek böyle bir sürecin sonunda Türkiye’nin yeniden normalleşmeye başlaması ile gündeme gelebilir.

Zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Prof. Dr. Vehbi Başer kimdir?

1961 Eskişehir doğumlu. Lisans öğrenimini 1985’te doktorasını 1993’te tamamladı. 2000’de Uygulamalı Sosyoloji alanında Doçent unvanı aldı. Hacettepe (1986–1993) ve Kırıkkale (1993–2005) üniversitelerinde çalıştı. 2005-2011 yılları arasında Balıkesir Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Ağustos 2016'ya kadar öğretim üyesi olarak görev yaptı . Halen Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

İslam Özkan Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe Selam gazetesinde başladı. Bir dönem kitap yayıncılığı alanında faaliyet gösterdi. Ardından Filistinhaber, Time Türk, Dünya Bülteni, Birleşik Basın gibi internet sitelerinde editörlük, TRT Arapça, Kanal On4, Kudüs TV gibi televizyonlarda haber müdürlüğü ve TV 5'te program moderatörlüğü, bazı Arap televizyon kanallarının Türkiye temsilciliğini yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Sosyoloji ve Antropolojisi'nde doktora eğitimini sürdürmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslüman Ortaçağ engizisyonu, giyotine bir baş daha gönderdi (“Prof. Dr. Mustafa Öztürk Olayı” üzerine değerlendirmeler) Alper Kuter

I- DEĞERLENDİRME

Öztürk olayına;

A- “Olay yönünden” baktığımızda;

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı öğretim üyesi sayın Prof. Dr. Mustafa Öztürk; İslâm ilâhiyatının netameli konularını gündeme getirmesi sonrasında dışlandı, geleneksel Müslüman kesimler tarafından linç edildi. Bunun üzerine, öteden beri düşünce ve inanç barbarlığından hayli bunalan Öztürk; hızlı bir kararla emekliliğini istedi (02.12.2020), üniversitedeki görevinden ayrıldı. Mahalleye de veda etti, piyasadan çekildiğini duyurdu. Konu etrafında dinî, ahlâkî ve siyasî nitelikli tartışmalar çok yönlü olarak sürüyor, hâlâ güncelliğini koruyor (13.12.2020).

B- “Tarih yönünden” baktığımızda;

1- İnsanlar arasında din ve inanç farklılıklarından kaynaklanan anlaşmazlık ve savaşlar insanlık tarihi kadar eskidir. Tüm insanlık bu anlaşmazlık ve savaşlardan bir şekilde nasibini almıştır. Son vehlede -kendi aralarındaki iç savaşlar başta olmak üzere- Müslümanların onbeş asırlık tarihinde de bu hazin sonuç yaşanmıştır. Müslümanların geleneğinde ve müktesebatında yer alan “tartışma adabı” (adabu’l-hilaf) ve “savaş ahlâkı (ahlaku’l-kital)” başlıklı kıymetli öğretiler ne yazık ki metinlerde kalmış, Müslümanların davranış ahlâkını belirlememiştir.

 

2- Tarih boyunca Müslümanlar, diğer herkesin kendi gibi düşünmesini, kendi gibi inanmasını istemiş; bunu önermiş, bu tuhaf gaye için olağanüstü bir gayret ortaya koymuş, bu uğurda savaşmış, ölmüş, öldürmüştü ama tarih şahit ki bu çarpık eğilim sadece kaos getirmiş, bu yöndeki samimi ve hasbî gayretler bile genellikle fesat ve terörü intaç etmişti. Müslümanlar ve dinî öbekler sürekli kendi düşünce ve inancını öne çıkarmış, ortak bir kriterle sağlaması yapılabilir olmayan kendi teolojik yorumlarını diğer inanç ve yorumlara üstün görmüş, bununla övünmüş, karşı düşünce ve inançlara karşı kronik bir “karşı kaldırım sendromu” yaşamıştı. İnsan iradesini sakatlayan bu sorunlu eğilim, Tanrı’ya karşı saygısız; insana, insan aklına, insan haysiyet ve onuruna hassasiyetsiz ve mütecavizdi çünkü sunduğunu teklif etmekle kalmıyor, dayatıyordu. Dün böyle olduğu gibi bugün de böyle. Dün böyle olduğu gibi bugün de Müslümanların bu tarzı besleyen; “tebliğ”, “davet”, “iyiliğe emretme, kötülükten sakındırma”, “irşat” gibi pek çok doktrin enstrümanı var. Bu enstrümanların yetersiz kimselerce gelişigüzel kullanıldığı, bunlarla sadece yanlışın çoğaltıldığı da ortada…

3- Müslümanlar arasında ‘öteki’ olarak tanımladıklarına karşı çirkin bir “linç kültürü” hâkim. İleri bir hamasetle bu kültürü yaşatan, döngülü bir şekilde bu kültürle hamasetini besleyen Müslümanların arasında bu istismar amaçlı bu hamaseti kışkırtan, böylelikle beslenen ve geçinen Müslümanlar da vardı. Her iki kesim de dinlerine yaslanarak Allah adına karşıtını linç ediyor, bununla ilâhî rıza ve cennet umuyordu. Üstelik Müslümanlar, hem kendi şeriatları hem de doğruladıkları geçmiş diğer şeriatlarda bir cana kıymayı tüm insanlığı öldürmekle eşdeğer gören (Mushaf, 5:32) kadim bir medeniyetin de mensupları iken; “dinden dönen öldürülür” mottoları, “kâfirin kanı, malı, ırzı helaldir” fetvaları, “katli vaciptir” aforizmaları, “siyaseten katletme” politikaları ile cinayete azmettirmeye, cana kıymaya varacak düzeyde ileri giderek bu kültürü yaşattılar. Müslümanlar bu kültürü dinleri üzerinden de yaşattılar, siyasetleri için de…

4- Her dönemde can güvenliğini tehdit eden bu yerleşik kültürün sayısız kurbanı var: Hz. Muhammed’in arkadaşları tarafından öldürülen damadı II. Halife Osman (ö. 656); siyasî ihtirasla susuz bırakılarak hunharca öldürülen Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin, ailesi, ahfadı (ö. 680); döneminin otoritesini itaatsizliği rahatsız ettiği hâlde inanç sorunları bahane edilerek bir bayram sabahı Müslümanların mescidinde “kurban diye” boğazlanan İbn Dirhem (ö. -muhtemelen- 742); zindanda işkence ile öldürülen Ebu Hanife (ö.767); inanç tercihleri nedeni ile insanlık dışı işkencelere maruz kalan İbn Hanbel (ö. 855); linç sonrasında cenazesi bile gizli defnedilen Taberî (ö. 923), dinî ve siyasî muhalefeti sebebi ile idam edilen Hallac (ö. 942); felsefî görüşleri sebebi ile ardılı Gazzalî (ö. 1150) tarafından tekfir edilen Farabî (ö. 950), İbn Sina (ö. 1037); kitapları yakılan İbn Rüşd (ö. 1198); inançları yüzünden kendi hayatı da çile, esaret ve işkenceyle geçtiği hâlde İbn Arabî’yi (ö. 1240) inançları yüzünden hiç acımadan ekolüne dönük hamasetine kurban eden, onu “en kâfir şeyh” (şeyhu’l-ekfer) ilan eden İbn Teymiyye (ö. 1328); yüzyıllardır nasıl öldürüldüğü bile şaibeli kalan, Mevlana Celaleddin Rûmî’nin (ö. 1273) hocası Şems-i Tebrizî (ö. 1248); Osmanlı döneminde, aslında Sahn-ı Seman medreselerindeki eğitimi eleştirdiği, öğretim görevlilerini hicvettiği için sapık ilan edilerek idam edilmiş Molla Lütfi (ö. 1494) bunlardan sadece birkaçı… Hepsi aynı linç kültürünün kurbanı.

Yakın geçmişte de öyle… Mısırlı mütefekkir Nasr Hamid Ebu Zeyd (ö. 2010); Mısır şer’î yargısı tarafından dinden döndüğü söylenerek mürted görülmüş, eşi kendisinden boş sayılmış, mal varlığına el konmuş, canına kastedilmiş, kendisi bütün bunlar üzerine Hollanda’ya sığınmak zorunda kalmıştır (1995). Pakistanlı mütefekkir Fazlurrahman Malik (ö. 1988); yaşamını Pakistan’da devam ettiremeyecek düzeyde ağır linçe uğramış Amerika’ya gitmek zorunda kalmış, orada ölmüştür (2010). İranlı mütefekkir Abdulkerim Suruş (d. 1945); İran’da idamla yargılanmaktadır, İngiltere’ye sığınmıştır, ülkesine dönememektedir. Hepsinin öyküsü ayrı bir dram.

Öztürk’e gösterilen tepki ve linç dalgası sadece Mısır ve Pakistan’da değil, İslam coğrafyasının farklı yerlerinde çok yaşandı. Suud zindanları dinî gerekçe ve kaygılarla Suud hanedanına ve mer’î yönetime muhalefet eden düşünce sahibi Müslümanlarla dolu, idam kararı infaz edilen mahkumların sayısı belli değil. Türkiye’de de Öztürk ilk kurban değil, son kurban olmayacağı açık. Aslında Öztürk sadece linç edilmedi, sanki recmedildi. Onu taşlayanların zihinleri, ona isnat ettiklerinden daha temiz ve tutarlı da değildi. Kendisini linç edenler arasında, Öztürk’e ilk taşı atacak “dürüst”, “tutarlı”, “çelişkisiz” bir “insan eli” var mıydı, ben görmedim. Öztürk’e linç örneği, birden çok yönü ile İsrailoğullarını ve onların tarihsel tavırlarını nasıl da hatırlatıyor…

5- Oysa, -“hakikat satıcılığı yapanlarımız hariç”- hepimiz hakikati arıyor, bu yolda sadece düşünce üretiyorduk. En fazla da bunu yapabilirdik, bundan fazlasını değil. Ne dediğimizden emin bir şekilde, üstelik göksel atıflarla cesurca servis etsek de hepimizin yanındaki sadece yorumdu. Buna da herkesin hakkı vardı. Hakikatin sahibi ya da sözcüsü değildik, bunun için ne yetkimiz vardı ne de liyakatimiz... Bizi diğer bir insan kardeşimize ayrıcalıklı kılan bir neden olmadığı gibi, kendi yorum ve tercihimizi bir diğerimizin yorum ve tercihine üstün kılan bir neden de yoktu çünkü bütün yorumlar özneldi, herkesin bir tercih hakkı vardı. Birbirimizin düşünce ve inançlarına katılmak zorunda değildik ancak birbirimize katlanmak zorundaydık. Bunun tersi ne ahlâkî ne de bağlayıcı...

6- Şu “insanca” yaklaşım ve tavsiye büyük önem taşıyor: “İslam ve diğer kurumsallaşmış dinler ve kutsal metinleri, “oluştukları kültür ve zamanın ruhuna ait” bir din diline sahipler. Bu nedenle “sadece kendini hak görerek” diğer dini tecrübeleri aşağılayan, kâfir gören, ötekileştiren “politik bir dile” sahipler. Tüm Ortaçağ din dilinde, diğer dinî tecrübeleri psikolojik ve sosyolojik bir deneyim görmekten çok, bilerek tercih edilmiş bir hakikat inkârı gibi görme kolaycılığı hakim. Hepimiz dünya ve yaşam denilen bu karmaşık ormanın yitik ruhlarıyız. Kaybolmuşluğumuzu azaltacak duygusal merhamete ve desteğe ihtiyacımız var. Birbirimizi kafir, öteki, düşman, dinli-dinsiz, hain vb. ithamlarla suçlayarak acılarımızı artırmanın ne kendi ruhumuza ne de diğer insan kardeşlerimize bir faydası var. Kaybettiğimizi şimdilik belki bulamayız ama kayıp duygumuzu paylaşarak merhamet ve sevgi ile birbirimizi teselli edebiliriz” (Dr. Ahmet Bulut).

C- “Usul yönünden” baktığımızda;

Farklı düşünceler tartışılabilir, -yerleşik kabullere aykırı olsa bile- farklı inanmak, inanmamak gibi tercihler konuşulabilir ancak bunun ötesine geçilmedikçe bunlar; karşı düşünce ve inanca hakaret, karşı düşüncenin referanslarına ve kutsallarına saygısızlık, iftira, diğer düşünce ve inanç sahiplerine düşmanlık anlamına gelmez. Bunun tersi yönde bir kabul ancak gerilik, ileri gidildiğinde de sadece şarlatanlık niteliği taşır. Düşünce ve inançların bu tür yolsuzluklarla sunumu ve taraftarlığı kadar, karşı düşünce ve inançlara bu tür yolsuzluklarla karşı çıkışlar da yanlıştır. Kendi düşünce ve inançlarımızdan kalkarak başkalarının düşünce ve inanç özgürlüğünü kısıtlayamayız, düşünce ve inanç özgürlüğümüzün kısıtlandığından bahisle diğer düşünce ve inançlara karşı yolsuzluk da yapamayız; her iki eğilim de aynı niteliktedir, aynı oranda yolsuzdur.

D- “Hukuk yönünden” baktığımızda;

Hiç kimse; -bir başkası için ne denli ikna edici, ne kadar belirleyici olsa bile- bir başkası gibi düşünmek, inanmak, bir şeyi bir başkası gibi yorumlamak zorunda değildir; hiç kimse bunun tersine zorlanamaz. Uygulamadaki sorunlara rağmen, Türkiye’de “vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğü” anayasal bir hak olarak hukukla korunan bir değerdir (T.C. Anayasası, 24. Madde). “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” uluslararası yasalarla da korunmuştur (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 9. Madde). Hayatın olağan akışında farklı konjonktürel koşullara özgü değişik dönem Kur’an tutanakları göz önünde bulundurulmazsa, Kur’an da bu temel özgürlükleri büyük ölçüde korur (Mushaf, 2:256; 18;29; 76:3; 76:29; vb.).

E- “İdarî yönden” baktığımızda;

Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin kuruluş amacı, varlık nedeni teoloji alanında ihtisastır. Teoloji, sadece İslâm ilahiyatından ibaret değildir, diğer dinleri de içine alır. Bu kurumların tek tip bir düşünce ve inanç sunması beklenemez, istenemez. Bu fakültelerde belli bir mezhebin, muayyen bir ekolün görüşü mutlaklaştırılamaz. Bu fakültelerde görevli akademisyen ve öğrencilerin, yasal mevzuat yönünden belli bir dine mensup olma zorunlulukları olmadığı gibi herhangi bir inanç altında bir alt kimlik sahibi olmaları da gerekli değildir. Entelektüel eğitim kurumları olan fakültelerde öğrenciler robot gibi görülemez. Üniversiteler, yüksek öğrenim kurumlarıdır. Yüksek öğrenim gören öğrencilerin kendi alanlarında farklılıkları bilme, tercih etme ya da etmeme, benimseme ya da benimsememe hakları vardır; bu haklar korunur, kısıtlanamaz, öğretim belli bir teolojik yorumla sınırlanamaz. Öğrencilerin mukayese standartları yok edilerek bir demir perde zihniyeti oluşturulamaz, klasik medrese müfredatı hiç teklif edilemez. Üniversite öğrencilerine dönük yetkisiz inanç himayeciliği ancak aklın, sağduyunun, insan onurunun, yüksek öğrenim kurumlarının amacının, bilimin, çağın ve modern yaşamın gerisinde kalmış bir kapasitenin sığ çabaları niteliğinde görülebilir.

F- “İçerik yönünden” baktığımızda;

1. Kadim Ortadoğu nübüvvet geleneğindeki ilâhî vahyin niteliği, Hz. Muhammed ile son bulmuş karizmatik nübüvvet kurumu sadece günümüzün tartışma konusu değildir. Geçmişte vahyin niteliği hakkında birbirinden farklı çok şey söylenmiştir. Ne ki geçmişte de günümüzdeki gibi farklı kanaatler, makul tenkitler, toleranslı davranışlar ve bilimsel tartışmalar yerine dışlama ve tekfir baskın olmuştur. Çizgi dışı görülen düşünce ve inançlar dışlanmış, mahkum edilmiştir. Geçmişte pek çok insan bu çirkin furyadan payını almıştır. Bugün de geçmişte söylenmiş şeylerden çok farklı şeyler söylenmiş değildir. Ne ki geçmişte “aynı şeyi söyleyenler” alim, bugün onlardan farklı birşey söylemeyen kimseler “zındık bir kâfir” olarak kitlelere takdim edilmektedir. Manipülasyonlarla varlıklarını sürdüren kesimlerin spekülatif gürültüleri ses getirse bile, sesleri geçmişi de çelişkilerini de örtmeye yetmemektedir.

2. Öztürk’ün söyledikleri geçmişte de söylenmiştir. Öztürk, vahyin niteliği ile ilgili düşüncelerinden dolayı çizgi dışı görülerek dışlanacaksa; Müslümanların tarihi boyunca onun gibi, ona benzer, ondan farklı ama ona yakın, sonuçta onu linç edenlerin kendi standartlarının dışında düşünen, inanan herkesin çizgi dışı görülmesi ve dışlanması gerekir. Tutarlılık bunu gerektirir. Öztürk’ü linç edenler, bir de dönüp kendi geçmişlerine bakmalı değiller midir? Bu insanlar eğer dürüst iseler, tekfir etmeye geçmişten başlamaları gerekmez mi?

(1) Öztürk’ü linç etmeden önce Farabî (ö. 950), İbn Sîna (ö. 1037), Hucvirî (ö. 1072), İbn Arabî (ö. 1240), Şebusteri (ö. 1340) gibi filozofların vahyin niteliğine dönük farklı tefekkürlerini dikkate almak gerekmez mi? Yakın tarihten Fazlurrahman (ö. 1988), Ebu Zeyd (ö. 2010), Suruş (d. 1945) gibi muasır düşünürlerin ne dediğini ölümüne tutunduğumuz ezberlerimizin hürmetine ıskalayarak düşünen bir insanı mahkum etmemek doğru mu?

(2) Geçmişte vahyin niteliği ile ilgili aktardığı birbirinden farklı üç ayrı yorumdan biri ile, “Kur’an ayetlerinin lafzen Allah’a ait olmadığını” iki ayete de dayanarak (Mushaf, 26:193-194) söyleyen tefsir sahibi Suyutî (ö. 1505) değil midir (el-İtkan)? Ondan önce aynı görüşlere Zerkeşî’nin (ö. 1392) kayıtlarında da rastlamıyor muyuz (el-Burhan)? Bu iki müellif, o görüşlerini üstelik Hanefî fakihlerden Semerkandî’ye (ö. 1144) dayandırarak aktarmamış mıdır?

(3) 93. surenin “Allah sözü olmadığı”, Hz. Muhammed’i motive etmek için surenin tamamında “konuşanın Melek olduğu” görüşünde olan Razî (ö. 925) için ne demeli (Mefatihu’l-Gayb)? Formu itibari ile dua olduğu, dolayısıyla ilâhî kelam olmadığı gerekçesi ile (tertip sırasına göre) 1. sureyi Kur’an’dan bir sure görmeyerek mushafına almayan Hz. Muhammed’in sahabesi Hz. Ali (ö. 661) değil miydi? Aynı gerekçe ile 113. ve 114. sureleri Kur’an’dan iki sure görmeyerek mushafına almayan yine Hz. Muhammed’in sahabesi İbn Mes’ud (ö. 650) değil miydi? Bunlardan da öte bizzat Kur’an, (tipik olarak birbiri ile aynı) iki ayrı ayetinde aynı Öztürk’ün söylediği gibi “Kur’an’ın elçi sözü olduğunu” söylemiyor muydu (Mushaf, 69:40; 81:19)?

(4) Hiçbir titri olmayan “Ehl-i Sünnet noteri” Cübbeli Ahmet; rivayetlere göre, Hz. Muhammed’in evlilikleri ile hükümleri düzenleyen 33. surenin 50. ayetini tebliği sonrasında, tek bir sözü ile ayetle, peygamberle, nihayet Tanrı ile açıkça istihza niteliği taşıyan sözü sebebi ile peygamberin eşi Hz. Aişe’yi de o galiz sözü sebebi ile tekfir etmeyi düşünmüş müdür? Peygamberin eşine isnat edilen bu müstehzi çıkışı hadis kitabına alarak aktaran Buharî (ö. 870), Muslim (ö. 875), İbn Mace (ö. 887) ve İbn Hanbel (ö. 855) gibi muhaddisleri de linç etmiş midir? Hayır, mümkün oldukça o büyük alimlerin türbesini ziyaret etmiştir. Gelenekçiler köpüğe tutunarak direnmektedir.

3. Tutarlılık, geçmişte Öztürk ile aynı şeyleri söyleyen çok sayıda sahabe, tefsirci, kelamcı ve klasik sûfi simaları da başarılı bir operasyonla çizgi dışı görmeyi, dışlamayı gerektirir. Tam tersi onlar benimsenmiş, semanın yıldızları mesabesinde görülmüş, kutsanmıştır. Öyküleri sohbetlerde anlatmak için kıssa olmuştur. Öztürk’ü linç edenler, bu tarihsel şahsiyetlerin hepsine derin saygı duyarken açık bir çelişki içinde değiller midir?

4. Öztürk’ü linç edenler, bir de dönüp kendilerine bakmalı değiller mi? Hikâyelerle peygamberlerini Tanrı’nın arşına oturtan, misal aleminde(!) tuvalet taşını Tanrı ile konuşturan, uçak türbülansa girdiği zaman çürümüş cesetlere yardıma çağıran, kendince bir uydurmayı hakikat diye anlatırken takipçilerine saatlerce keçi boynuzu çiğneterek onların dişlerini kıran bezirgan da aynı dinin hatırına bir yerlerden ihraç edilmeli değil midir? Öztürk’ün bu yeminli muhalifinin; “Allah eşittir Muhammed” sözleri ile, Tanrı ile Hz. Muhammed’i “zat olarak eşitlediği” bilinen hezeyanı sebebi ile, uzun bir süre önce vefat etmiş hocası da bizzat kendisi tarafından çizgi dışı görülerek tekfir edilmeli değil midir? Tam tersi, çok daha ehven söylemleri nedeni ile, bu zat ve benzerleri Öztürk’ü sapık ilan etmiştir. Şaka gibi…

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak bu tartışmada doğru eksen, insanlarla bu konuyu esastan tartışmak olmamalı. Bir konuyu “esaslı” tartışamayacağımız kimselerle konunun esasını tartışmak abesle iştigal olur. Öztürk’ün bile ömrünü tükettiği hâlde meramını anlatamadığı bir vasatta, onun söylediklerini içerik yönünden tartışmak yersiz. Anlamak için çabalamak dururken anlamamak için çırpınan kitlelere ne anlatılabilir? Bilimsel bir konuyu, bir tartışma konusunu inanç düzleminde algılayarak kendi benimsedikleri ile sizinle tartışan; serdettiğiniz düşünceleri kendi inançlarına hakaret, kutsallarına saldırı, Tanrı’ya iftira gibi gören kimselerle ne tartışılabilir? İnancı aklından fazla olan halk ezberini bozmayacaktır. Kaldı ki Öztürk’ün gündeme düşürdüğü konular entelektüel mahfillerde bile tartışılamamaktadır. Kaldı ki vahyin niteliği öncelikle vahyin ilk muhatapları tarafından merak edilmiş (Mushaf, 17:85), tedvin dönemi sancılı geçmiş, nasların aktüel değeri öteden beri tartışılmıştır. Bu tartışmaların otantik bir yanı da pratik yararı da yoktur. Vahyin niteliği ile ilgili tartışmalar da gereksiz mana-lafız tartışmaları da temel derdimize derman olmayacaktır, bunlar tarih boyunca da halledilememiş konulardır. Dilim demeye varmıyor ama belki de Öztürk, insanlara akıllarının alacağından çok fazlasını konuşmakla yanlış mı yaptı?

5. Öztürk ve taraftarları ile karşıt görüşte olanlar ve hasımları arasındaki temel sorun; vahyin niteliği, nübüvvet kurumunun mahiyeti, Kur’an’ın mekaniği, Kur'an'da konuşanın kim olduğu, Kur'an'ın Allah sözü olup olmadığı, korunup korunmadığı, hitap mı kitap mı olduğu, ahkâmının tarihselliği, evrenselliği (ne demekse bu?), Kur’an’da geçen ama Tanrı’ya yakıştırılamayan aşağılama ve hakaret sözleri, astını çok fazla ciddiye alarak muhatap alma, didişme, öfkelenme, intikam alma, beddua etme, lanetleme, yemin etme şeklinde öne çıkan beşere özgü haslet ve söylemler, bu yönde kullanılan sözcüklerin etimolojisi, semantiği değildir. Taraflar arasında genel temel sorun; insanlık, dürüstlük, iyi niyet, ahlâk, zarafet, zekâ, zihinsel kapasite, mantık, akletme, tutarlılık, düşünme, medeniyet, entelektüel düzey, insan hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü, sosyal barış ve kamu güvenliği sorunudur. Bu sorunlar aşılırsa içerik tartışılmalıdır. Bu vasatta tartışmanın esasına girmeden olaya diğer öncelikli yönlerden bakmak gerekir, bu güncele yenik düşmek olarak da görülmemelidir.

G- “Ahlâk yönünden” baktığımızda;

1- Tarihte din hep iyi satmıştır. Tarih boyunca din bezirganları hep olagelmiştir. Tapınak tacirleri, geçimlerini kendi parsellerinde yaşattıkları mabetlerinin geliri ile kazanmıştır. Geçinmek için din pistini seçen sahtekâr sirk soytarıları genellikle kitlesel itibar görmüştür. Bezirganlığın belki önü alınamaz ama onurlu duruşlarla karşı durulabilir. Değilse, düşünen insanlar ne kendi onurlarını koruyabilir ne de düşüncenin ve bilginin namusunu… Düşünce herkes içindir, bilgi ortak değeridir. İnsanların bilgi edinme, özgür düşünme, inanma, davranma hakları hassasiyetle korunmalıdır. İnanç alanı kimsenin tekelinde değildir, belli bir zümrenin tekelinde de değildir. Bugüne kadar Öztürk’ü linç ederek varlığını sürdüren kimselerin, yanmaz kefen taciri ve benzerlerinin, bunlar düzeyinde karşı söylemlerin Öztürk ve söylemleri ile aynı terazide tartılması insanlık ve ahlâk bakımından da bilgi ve sahip oldukları veri değeri bakımından da mümkün değildir. Kendi mağarasının karanlığını tüm insanlık için mutlak aydınlık ve mutluluk sanan kimselerden ibret dışında alınabilecek bir şey yoktur, kendi taşkınlıkları içinde yuvarlanırken onlara sadece acınır.

2- Öztürk duruşunu bozmamış, söylemlerinin arkasında durmuş; çekildiği küçük dünyasından yaptığı, birbirine müşebbeh kısa metrajlı iki veda konuşmasının ikisinde de, karşıtlarının bir gün gerçekten nedamet duyacakları beklentisi ile bugün kendisini üzen insan kardeşleri için şimdiden Yusuf peygamber misali nitelikli bir olgunluk, insanca bir umut rezerve etmiştir. Bu koşullarda bunu düşünebilmesi çok güzel. Bu tavır çok asil bir tavırdır. O, bu örnek tavrından ötürü sadece tebrik edilir. Muhalifleri için ben onun gibi umutlu değilim ama öyle bir güne ulaşırsa, her şey beklediği gibi olursa bu söylediğini başarabilmesi umulur.

H- “Öztürk yönünden” baktığımızda;

1- Öztürk cins bir kafadır. Kendi alanında birikimi bilinmektedir. Onu anlayacak düzeyde bile olmayan kimselerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir toplumda kendisine yazık olmuş, siyasî iktidarlara da dayanarak din işportacılığı yapanların nüfuzunun fazla olduğu bir ortamda ona yazık eden acımasız düşmanları ile ne hazindir ki onu doğru bir eksen üzerinden savunamayan, gelişigüzel direnen taraftarları arasında sıkışan Öztürk ne yazık ki harcanmıştır. Türkiye’de düşünmenin bir bedeli vardır, o bu bedeli ödemiştir. Başkalarının inanç konularını düşünce konusu yapmanın da bir bedeli vardır, o bu bedeli de ödemiştir. Öztürk’ün başına gelenler, anakronik bir hadise olarak Türk toplumunun aydınlanma serüveninde düzeyini göstermektedir.

2- Öztürk şimdi belki diskalifiye edildi ama kısa vadede emellerini gerçekleştirdiğini düşünenler, uzun vadede sürecin nasıl şekilleneceğini öngörebiliyor mu bilmiyorum. Tarihteki aforozcuların adını şu an kimse hatırlıyor mu, onlardan birini bile içinde yaşatan olmuş mu? Kişinin söyleyecek bir şarkısı varsa dinleyici aramaz; bilir ki söz menzile girerse çölde bile bir dinleyeni çıkacaktır. Irmağın sesi duyulur, insanın ruhundan taşan şarkı mutlaka duyulacaktır. Öztürk, bozduğu ezberlerle karşıtlarını ürkütmüştür, bu bilginin gücüdür. Çapsız çirkin karşıtlık, ters etki yaratmıştır. Bu süreçte Öztürk’ün görüşlerini karşıtları kitleselleştirmiştir. Kırpılan video, Öztürk’ün diğer videoları sosyal medyada izlenme rekorları kırmaktadır. “Fikirlerin kanatları vardır, hiç kimse onların insanlara ulaşmasını engelleyemez” (İbn Haldun).

3- Öztürk yıpranmıştır. Psikolojisi başta olmak üzere sağlık sorunları biliniyor. Gözü, vicdanı, merhametten yana az da olsa bir nasibi olanların, Öztürk’ün beş yıl önceki fotoğrafı ile güncel fotoğrafını karşılaştırması yeterli olacaktır. Bu insanı, yasal olarak unutulma hakkını kullanmayı isteyecek kadar inciten, bu denli derinden etkileyen nedir, bunu düşünmek gerekir. Türkiye’de Öztürk’ün dramı, yakın geçmişte Kahire Üniversitesi’nden aforoz edilmiş düşünür Nasr Hamid Ebu Zeyd’in dramına çok benzer. Kilise Öztürk’ün başını istemiş, engizisyon zihniyeti Öztürk’ü de giyotine göndermiştir, sadece yürürlükteki hukuk kullanılarak nikâh akdi feshedilememiştir.

4- Müdellel değilse bile Öztürk’ün maruz kaldığı görünürdeki dinî nitelikli linçin teopolitik bir yanı var gibi görünüyor. Öztürk’ün Karar Gazetesinde yayımlanmış son birkaç yazısına bakılırsa bu görülecektir. İşgüzarlık ve zorlamalarla soruşturma konusu yapılmazsa, olayda adlî bir yan görünmüyor. İvedi bir şekilde emekliliğini istememiş olsaydı, olayın kendisini doğrudan etkileyecek idarî bir yanı, daha da olumsuz sonuçları olabilirdi. Akademisyen olarak kalmasını isterdim ancak “akademiyi bırakmamalı, emekliliğini istememeliydi” diyemem, tercihine saygı duyarım. “Ben olsam bırakmaz, direnirdim” de demem. Her olayı kendi içinde, kendi özel koşullarında değerlendirmek gerekir; bunu da herkes en iyi kendisi yapar. Sadece üzüldüğümü belirtmeliyim. Bundan sonrası için Öztürk’e hayırlar diliyorum.

5- Tarihselci yöntem; Öztürk’ten önce görülmüş bir çizgidir, muhdes bir yaklaşım değildir. Öztürk, tarihselci yöntemin muasır duayeni Pakistanlı mütefekkir Fazlurrahman Malik’in (ö. 1988) muakkibidir. Mısırlı modern İslam düşünürü Hasan Hanefî (d. 1935) ve yine Mısırlı Nasr Hamid Ebu Zeyd de (ö. 2010) bazı nüanslarla aynı yolda sayılırlar, maruz kaldıkları şeyler de birbirine çok benzer. Tarihselci yöntem geçmişte de kökleri olan bir yöntemdir. O kökler; hukukî amaçları (makasidu’ş-şeria) hükümlerin önünde tutan Şatibî’ye (ö. 1388) de uzandırılır, içtihatla hükümlerin değişebileceğini söyleyen Maturudî’ye de (ö. 944) vardırılır -ki Maturidî “içtihadî nesih” kavramını (düşünsel çaba ile hükümleri değiştirme yöntemini) ilk kullanan isimdir-, aynı amaçları gözeten Hz. Ömer’in (ö. 644) içtihat ve uygulamalarına da dayandırılır. Tarihselci yöntemin istinatları arasında Razî (ö. 925) ve Gazzalî de (ö. 1111) görmezden gelinemez, bu düşünürler Kur’an’ın “Ey insanlar!” vb. tarihüstü algılanan hitaplarını, yerleşik kabulün tersine tarihsel görmüşler, Hz. Muhammed’in hedef kitlesini ilk muhatapları ile sınırlamışlardır . Osmanlı’nın Mecellesi de “zamanın değişmesi ile hükümlerin de değişeceği” şeklindeki usul maddesi ile manidardır (Madde 39). Dahası, tarihselliğin daha esaslı kökleri, “nesih uygulaması” (Mushaf, 16:101) ve “geçici hükümler” (ör. en azından üç örnek için bkz. Mushaf, 33:53; 49:2; 58:12. Üçüncü örnek; farklı iki rivayete göre, birkaç saat ya da birkaç gün yürürlükte kalmış bir hükümdür) ile Hz. Muhammed’in kendi gününde görülmektedir. Her iki kurum da teşrîdeki bütün alt ahkâmı ile tarihselci metodun sağlam bir menatıdır. Öztürk’ün söylediklerini tartışmak için çok neden vardır; o tekfir edilmemeli, tartışılmalıdır. Kaldı ki o inanmayı da sürdürmek istemektedir, epistemolojik bir teori olan fideizmi tercih etmesinin arkasında bu vardır.

6- Öztürk’ün söylediklerinden ürkmek yerine onu anlamaya çalışmak ve mümkünse yararlanmak gerekir. Bu demek değildir ki onun söylediklerinin hepsini öylece benimsemek gerekir; dinlemek, olgun davranmak, tahammül etmek gerekir. Kaldı ki müesses İslâm’ın renk skalasında, çok renkli yorumlar arasında tarihselci yorum da yorumlardan bir yorumdur, yegane ve biricik bir yorum değildir. Nitekim tarihselci yorum da hem usul hem esas yönünden çeşitli zaaflarla maluldür. Yöntemin tıkandığı yerler açıktır, bu ayrı bir incelemenin konusu olmalıdır. İslâm’ın içinden kısmî tarihsellik algıları üretmek mümkün olsa bile “ilkeli”, “kriterli”, “tutarlı” bir tarihselci yöntem üretmek de mümkün değildir. Nitekim, tarihselciliğin teklif ettiği yöntemi aşanları tarihselcilik tatmin etmemektedir. Bu yöntem teklif edilirken öncelikle dikkate alınması gereken, bugüne kadar hiç dikkate alınmamış bir husus olarak şudur: Kur’an; ilk muhatapları dışında ardıl nesilleri hitabı ile muhatap almış mıdır, ahkâmı ile yükümlü kılmış mıdır? Kültürel kabullerimiz dışında, Kur’an bu yönde tek bir hitap ve hüküm içermekte midir? Kanaatimce Öztürk de kendi çizgisini sorgulamalıdır. Öztürk’ün, tarihselcilik teklifini; pek çok Müslümanın yerleşik tarzının tersine, nihaî ve bağlayıcı bir çözüm olarak önermediğini; hakikat pazarlayıcılarının tersine, benimsemek ve tartışmaya açmakla yetindiğini de belirtmek gerekir.

7- Öztürk’ün söylemedikleri, söyleyebildiklerinden daha önemlidir. Kulak verenler onun söylediklerinden yararlandı, konjonktüre bakıp insaf edenler söylemediklerinden ötürü onu ayıplamadı, mazur gördü. Düşünceyi söylemekten çekinmenin bir adım ötesi düşünmekten de çekinmeye gider. Ne ki söylemedikleri yönünden kendisini eleştirmek edep sınırlarını zorlar, söylemediklerini onun adına söylemek hiç etik olmaz. Bu zor günleri geçtikten sonra bugüne kadar söylemediklerini söylemesi umulur. Eğer kendisi dilerse, akademiden ve piyasadan çekilme yönündeki iradesi önünü açabilir, gelecek kendisine daha verimli sonuçları getirebilir. Bunu yaparsa, inanıyorum ki daha çok yararlı olacaktır. Öztürk’ün bu yöndeki çabasının, bitirmeyi hedeflediği tefsir çalışmasından da diğer telifat ve tetebbuatından da daha önemli olduğunu düşünüyorum.

8- Düşünen ve üreten bir insanın en büyük çaresizliği, cehalet (hoyratlık, nobranlık, küstahlık) karşısındaki çaresizliğidir. Öztürk’e “yeter artık, düşün yakamdan” dedirten psikolojiyi çok iyi anlıyor, “bezdirdiniz beni” deyişinde onun içini görüyorum. İnsanız, anlamamak mümkün değil. Onu bu noktaya getiren nedenler de ortada, onları da görmemek mümkün değil ancak o psikolojide olmak her tür savunma yöntemini kullanmada mağduru haklı yapmaz, başarılı da kılmaz. Dahası gücünü kırar, haklı iken haksız yapar. Şu da bir gerçek ki insanın yürüdüğü yol doğru ise çok fazla yakınmamalı, yakınıyorsa ya yolda bir sorun vardır ya da yolcuda…

(1) Öztürk’ün düşünceleri ile bireysel inançları birbirine karıştırılıyor. Karşıtları onu harcarken bunu yapıyor, Öztürk de kendini savunurken... Bu sağlıklı bir yöntem değil. Öztürk’ün hiç kimseye inançlarını ispat etmesi gerekmiyor, ibraz etmesi bile gerekmiyor. Öztürk’ün, kendisini çizgi dışı gören muhaliflerine karşı “amacının aslında Allah’ı kötü sözlerden tenzih etmek olduğu” (Allah’ı tenzih ettiniz, peygamber ne olacak?), “insanları deist, ateist olmaktan korumak için tarihselci bir yöntem tercihinden yana olduğu” (bu kendisinin fideizm tercihi gibi bilimsel karşılığı olmayan duygusal bir eğilim değil midir, kaldı ki her ikisi de çıkar yol olarak görünmüyor), “küçüklüğünden bu yana karanlıktan korktuğu için hâlâ gelecekte kabir karanlığına karşı şimdiden geceleri belli bir Kur’an suresini okuyor oluşu” (iç karışıklığını göstermiyor mu bu?) vb. gibi niyeti, samimiyeti, Allah’a bağlılığı, bazı geleneksel pratikleri üzerinden yaptığı hamasî savunmalar nitelikli ve onurlu durmuyor. Öztürk’e mütevazı tavsiyem şudur: verili konuşmaya gösterdiği özen kadar inançlarını masaya getirmemeye de özen göstermelidir. Onun düşünceleri kendisinin inançları üzerinden tartışılmamalıdır, buna izin vermemelidir.

(2) Mücadelesinde bir yandan kaliteli bir duruş ortaya koyarken diğer yandan da mücadelenin kendisini usandıran kısmından sıyrılmaya çabası anlamına gelebilecek “kırpma” (kırpmasalardı diğer sözleri farklıydı mıydı, kırpılmayan kısımlarda daha galiz sözleri var) “geçen yıla ait konuşma” (yeni dolaşıma sokulmasındaki kötü niyet dışında ne çıkar, söylediklerinin hâlâ arkasında değil mi?), “dost meclisi konuşması” (farklı meclislerde ayrı şeyler mi söylüyor, hayır), “dinleyenler geri zekâlıydı, beni kışkırttı” (kontrollü olabilirdi, zaaf ve öfke sorumluluğu kaldırmaz ki) kabilinden geri sarma niteliği taşıyan amatör savunmalar hiç hoş durmuyor.

(3) Gereğinden fazla tasavvuf güzellemeleri yapması, İbn Arabî ve sûfilere yaslanmaya çalışması da öyle. Çoğu aşırı faşizan muhaliflerine karşı bunların bir yararı da yok. Canhıraş feveranları görünüyor ama bu tür kompleksli savunma argümanları muhaliflerini daha fazla cesaretlendiriyor, kendisini itibarlı kılmıyor.

Stres ve kriz zamanları netameli zamanlardır, böyle zamanlarda sağlıklı söylem ve kararlar üretmek güçtür. Bir insanın; hele de “taraftarı” ya da “mağduru olarak” tarafı olduğu bir durumu objektif görebilmesi, sağlıklı değerlendirebilmesi mümkün olmayabilir. Öztürk bugün bir travma yaşıyor, objektif olmasını ve sağlıklı otokritik yapmasını engelleyen koşullarda bulunuyor. “Etrafını camî, ağyarını manî” düşüneceğini umuyorum. Tekrar etmeliyim ki psikolojisini çok iyi anlıyorum.

9- Öztürk dil ve üslup yönünden de eleştirildi. Evet, Öztürk, selefleri kadar sakin değildi. Üslubu her zaman zarif değildi, agresifleştiği oluyordu. Kitaplarından bazılarında da nahoş bir dil ve üslup ne yazık ki görülüyordu (Bir örnek için bkz. Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları, 53-54). Gülüp geçebileceği karşı çıkışlara tahammül edemiyor; haddi aşanlara karşı, anlaşılmama mağduriyetinin de getirdiği ağır duygusal yükle hakaret ettiği bile oluyordu. Bunlar kendisini takip edenlerce bilinmekte, dolaşıma düşen kayıtta da açıkça görülmektedir. Elbette entelektüel bir dil kullanmalı, onun kıymet ve kametinde bir profesör daha profesyonel olmalıydı. Bu yöndeki eksiklerinin farkında mıdır bilmiyorum ama üslup yönünden o da kendi hatasının farkında olduğunu belirtti; Medyascope kanalında kamuya açık özeleştiri yaptı, özür diledi. Değerli akademisyen sayın Yrd. Doç. Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın da paylaşımında değindiği gibi, Öztürk’ün bu erdemli davranışı ve özrü sonrasında, kendisi tekrar benzer üslup sorunları sergilemedikçe ona dönük üslup eleştirisini sürdürmek doğru olmaz. Hangimiz kusursuzuz? Kaldı ki özeleştirileri sırasında ne denli bunaltıldığından bahisle üslup sorunlarına “hafifletici nedenler” de sundu ki insan psikolojisini gözettiğimizde o nedenleri gerekçe olarak görmemek insafsızlık olur. Hukuk düzenlerinde bir “suçlu için bile” hafifletici nedenler suçlunun lehine sonuç doğuracak şekilde somut olarak gözetilir. Öztürk’ün birtakım dil ve üslup sorunlarını aslında onun söylediklerine karşı öne çıkararak ona yüklenenler, daha ağır bir dil ve üslubu Tanrı’ya nasıl yakıştırabildiklerini hiç düşünmüşler midir? Öztürk’ü dil ve üslubu üzerinden eleştirenler, onun uygunsuz bir dille dile getirdiği Kur’an’ın uygunsuz-tarihsel dilini de görebiliyorlar mı, bu konuda tek bir kelime ile bir tek söz edebilmişler midir? Öztürk’e gelince onun dil ve üslubu üzerinden edepten söz edenler, Öztürk’e karşı kendi uygunsuz dillerini de görebiliyorlar mı, bir kez bile olsa kendilerini bu yönde gözden geçirmişler midir? Adalet, insaf ve tutarlılık bunları da görebilmeyi gerektirir.

Bugün Öztürk için insanlık, dostluk ve destek günü. Onu ve düşüncelerini eleştirmenin zamanı var, o zaman ‘şimdi’ değil. Zamanı gelince, eleştirisi olan adabınca ve gereği gibi eleştirir. Bugün onu eleştirmek ona iyilik ve dostluk olmaz, bugün iyilik ve dostluk onu daha fazla eleştirmeyi ertelemekle olur.

I- “Yaklaşımlar yönünden” baktığımızda;

Tanıklık notları… Bir düzine örnek… Bahçe mümbit, ne ararsak var.

1- Harabından sonra Basra’nın enkazı üzerinden konuşan önceki dönem Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Doç. Dr. Enis Doko, Dr. İhsan Şenocak, Recep İhsan Eliaçık, Edip Yüksel, Mustafa İslamoğlu, Dücane Cündioğlu, Ahmet Kalkan, Alparslan Kuytul, Erdem Uygan gibi isimler yaklaşımları ve tepkileri ile beni şaşırtmamışlardır. Özellikle takip ettiklerim ve önüme düşenler bunlar olmakla birlikte, konu ve olay hakkında görüşlerini serdeden kimselerin bu saydıklarımdan ibaret değildir.

(1) Görmez; birden çok nedenle ben kendisinden daha çok umutlu iken, o Haber Türk kanalında retoriklerle bezeli konuşmasında Öztürk’ün lehine olan tarihî verilerden birini önce örtmüş; sonra kontekstten uzaklaşarak sözü uzattığı konuşmasında, farkında olmadan Öztürk’ün kanaatlerine geçmişten bir tanığın üzerinden kanıt sunarak çelişkili bir tavır sergilemiş, aslında birçok şeyi “iyi niyetle” geçiştirmiştir. Görmez bu konuşmasında; Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan TDV İslam Ansiklopedisi’nin, sayın Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz tarafından yazılmış “Lafzıyye” maddesinde (c. 27, s. 48) yazılanları, o yazılanlar arasında Öztürk’ten yana diğer tarihî tanıkları hiç hatırlamamıştır. Üzüldüm... Bununla birlikte Görmez’in; Öztürk’ü tekfir etmemesi, kardeşlik vurgusu yapması, özellikle de sözlerine linç kampanyasını kınayarak başlaması güzeldi. Sevindim…

(2) Bayındır; konu, kavga, linç, ahlâk dışı yaklaşımlar üzerine bir şeyler söylemek yerine alışık olduğumuz tavrı ile Öztürk’ün dini, imanı üzerinden boy gösterdi, aslında Öztürk’ün Kur’an’a inanmadığını söyleyerek büyük bir buluş da yaptı(!). Onun “hikmet” dediği yöntem bu olsa gerek… Bunaldım…

(3) Şimşirgil; eşit olmadığı şartlarda hiç de dengi olmayan biri ile güreş tuttu, kendi sırtını yere getirdi. Acıdım…

(4) Doç. Dr. Enis Doko; ne kadar çok konuştu ama hiçbir şey söylemedi. Duraksadığı, son sözü söylemediği şeyler hakkında samimi ve mütevazı idi. Konuşmasında hissettiğim iç temizliğini yetersizliğinden ayrık tutmak gerekir.

(5) İslam dininin yegane sahibi doktor mollamız Şenocak; içinde boğulduğu gelenek ve kendi algısı ile Öztürk’ mahkum etti. Öztürk’ün, deyimi ile “selden kütük kapma” çabasında Cübbeli Ahmet’i hiç aratmadı. Kızdım…

(6) Akademik ve bilimsel bir akreditasyonu olmasa da kitle konuşmacısı Recep İhsan Eliaçık da esas hakkında belki de hiç olmayan kanaatini kitlelerden esirgedi, kırsal ama doğal tarzı ile Öztürk’e arka çıktı, fikir hürriyetini savunarak ona destek verdi. Kur’an’ın söz olarak da mana olarak da Tanrı’ya ait olmadığını, Hz. Muhammed’in sözü olduğunu söyleme cesareti gösterirken rahattı. Saplantı düzeyinde yoğunlaştığı içerikleri bağışık tutarak; başkalarının nasıl düşüneceği konusunda kendi önceliği olan insanî/dinsel içerikleri salık vermesi nahoştu. Kendi bulduğunu söylediği bir çözüm olarak sunduğu “paradoksal mantıkla düşünme” önerisi biraz düşünme yetisi olan herkesi güldürdü. Gülümsedim…

(7) Yüksel; yetersizliğine rağmen o bildik meydan okumalarında, cahil cesareti ile tipik bir Kur’ancı Müslüman aymazlığı sergiledi. Öztürk’ün kendisiyle tartışmaktan imtina etmesine gereğinden fazla tutundu, o tutunmada “topuğu oradan kapma” taktiği hissediliyordu. Oysa biliyorum ki kendisi Öztürk ile tarihselciliği usulden ve esastan tartışabilecek yeterli birikim ve kapasiteye de sahip değildir. Yer yer “ad hominem” yöntemine de başvurduğu konuşmasında, konuyu konuşmak ve linçi daha fazla takbih etmek yerine Öztürk’ün inançsızlığı üzerine sözler söylemeyi tercih etti. Şaşırmadım…

(8) İslamoğlu; ‘özrü kabahatinden büyük’ nitelikli birbiriyle çelişen twitleri ile, bu kez bilinçaltını ilk deşifre hakkı sayın Hamdi Tayfur’a ait olmak üzere, çok kimsenin öyle kolay kolay hissedemeyeceği bilinçaltını açığa vurarak kendini kendisini açığa düşürmüş, birkaç saat içinde bunu fark ettiğinde hemen çark etmiş, vaktiyle kendisini seven ve ondan umudu olan kimselere bir kez daha iç çektirmiştir. İslamoğlu’nun sonradan sildiği ilk twitindeki Öztürk’e dönük usul ve üslup eleştirisi, Öztürk için “Kur’an’ın sırtından kazandıkları” vurgulu ithamı İslamoğlu’nu tanıyanları sadece gülümsetmemiş, bunun ötesine taşıyacak düzeyde ironik olmuştur. İğrendim…

(9) Cündioğlu; yerinde tespitlerinin ve Öztürk’ün yanında insanca duruşunun yanı sıra; Arap aklını, kapasitesini, kültürünü, Arap dilini indirgeyerek neredeyse o günün kapasitesini her yönden sıfıra müncer kıldı. Mayınlı bir tarla da gezdiğinin bilinci ile temkinli adımlar attı, sıfırladığı alana Kur’an’ı “açıkça dahil etmemeye” bilinçli özen gösterdi ama ne demek istediği anlaşılıyordu. Bu da onun çelişkisi ya da sadece çekincesidir. Sözü çok fazla dolaştırarak ve uzatarak konuşması her zamanki yanıdır, bu kez bunu bir kez daha fark etmiş olmalı ki ilk konuşmasının sonlarına doğru bu yönde biraz yarı ciddî bir özeleştiri yaptı. Dolayısıyla, dolaylı anlatımlarıyla program konusundan uzaklaşmış; bir kısmı en azından bakış açısı olarak yararlı idi. Esasa ilişkin konuşma taahhüdüne rağmen usule yönelik çok şey söylerken esas konuya bir türlü giremedi ancak müteakip programında, aklını kullanan kimselere yine “sözün hepsini söylemeyerek” bu açığı kapatmaya çalışmıştı. Belliydi…

(10) Kalkan; yeterli bilgiye sahip olmadığı bir alanda hukukî bir terim olan “suç” kavramını kullanarak konusu suç içermeyen içeriklerde çok kez avına özgü “suç nitelemesi” yapmış, avama özgü bir jargonla hukukî değeri olmayan nitelemelerde bulunmuştur. O bununla suç üretmiş, sıraladığı birtakım birbiri ile çelişkili tavır atıflarında tespit ve analiz değeri yönünden kimi haklı yanları olsa da tartışma konusunu farklı fraksiyonların Kur’an’a yaklaşımlarını listeleyerek savmıştır. Bu eğilimi ile gündemi kendi mesajları için kullanmıştır. Gündemdeki konuyu teknik düzeyde tartışabilecek bir birikimi olmadığı da bilinmektedir, felsefe düzeyinde ise hiç tartışamaz. Kur’an’ın evrenselliğine(!) dönük kanıt temin etmek amacı ile olsa gerek ki (ya da kopyala-yapıştır mıydı, tam emin değilim) yazısının sonunda aktardığı ayette geçen “kavim” kelimesine çeviride verdiği “ümmet” anlamı ile kavrama da anlama da takla attırarak “gündemin çok uzağından” söyledikleri ile sözlerini bitirmiştir. Böylece Öztürk’ün sözleri karşısında Kur’an vahyinin evrenselliği(!) kanıtlanmış olmuştur(!). Yeri gelmişken, gülümsemek için, onun bu hiç de yabancısı olmadığımız tarzı üzerinden bizde kendisine esprili birkaç suç isnat edebiliriz. Gülümsedim…

(11) Kuytul; bu olayda dinî hamaseti ve hıncı insanlık ve basiretinden öne çıktığı için hiç empati yapamamış, öteden beri yediği linçleri de çoktan unutmuş olmalı ki her zamanki yeni ergen tavırlarıyla yüzündeki sivilceleri kaşımıştır. İki saati geçen konuşmasının şaşkınlık yaratan pek çok kısmının meyanında en fazla mizah; Öztürk’ün düşüncelerine karşı çıkarken Tanrı’yı yüceltmek ve onun düşüncelerinden Tanrı’yı tenzih etmek için çabaladığı sırada (Tanrı’nın da buna çok ihtiyacı var ya, Kuytul olmasaydı Tanrı ne yapardı bilmiyorum) Tanrı’ya beşere özgü eksiklikler de izafe edilebileceğini ispat etmeye çalıştığı kısımda idi. O kısımda mezmum bir zaaf olan insandaki öfkeyi bile Tanrı için bir kemal olarak gösterebilmişti. Beni yanıltmadı…

(12) Arasına sonradan geldiği bir topluluğun önüne geçerek yüzü kızarmadan konuşan; bununla da kalmayan, önüne geçtiği herkesi duraksamadan aşan Uygan kardeşimizin o bildik ‘bilmişliği’ ona yakışmıyor, incitiyor. Eğer samimi ise temennimiz de o ki ileride bilgisi, birikimi, tecrübesi arttıkça kendisi de bunu fark edecek, dünyanın kendisinin, Bayındır’ın ve Süleymaniye’nin etrafında dönmediğini görecek, cin olmadan adam çarpmayı bırakacaktır. İnşaallah…

Ayrıca Öztürk’ün bir dönem sağlık sorunlarına rağmen hayli emek verdiği Türkiye’nin saygın kuruluşlarından KURAMER’in ve eski Diyanet İşleri başkanlarından sayın Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun aslında anlamakta zorlanmadığımız anlamlı sessizliğini de eklediğimizde Öztürk’e de kulvarı namına “örtülü duran dürtüleri” bir yana, “karşı mahalleden” gördüğü “objektif bir olgunluk” ve “insanı anlama çabası” ile sayın Ruşen Çakır’la teselli olmak kaldı. Yazgı mı böyleydi?

2- İnsaf ve vefa hepten de yitik değildi.…

(1) Sayın Av. Ismail Kucukkilinc’ın; kendince bir hikmete mebni olmalı ki içeriğini saklı tutarak da olsa, üstelik böyle bir vasatta kamuya yansıtmasını doğru bulmadığım aralarındaki tatsızlığa rağmen dostluk ve vefa göstererek Öztürk’e destek vermesini değerli buldum. İsmail bey, ilk paylaşımlarında her zamanki asaleti ile davrandı, kendisine yakışanı yaptı ancak Öztürk’e destek verdiği ama yoğun bir şekilde onu ve görüşlerini de eleştirdiği ardıl paylaşımında; Küçükkılınç’ın insanî ve ahlâkî olgunluğuna, “adamlığına” değer verdiğim kadar Öztürk’e yönelik içerik eleştirilerine aynı oranda ilmî bir değer atfedemediğimi de belirtmeliyim. Hukuk ve yakın tarih alanları ihtisas ve ilgi ile İsmail beyin alanları olsa da Öztürk’ün alanı ve birikimi hepimizce malumdur. Küçükkılınç’ın; Öztürk’ün, can güvenliği başta olmak üzere kimi çekince ve ikna değeri olmayan birtakım gerekçelerle son yıllardaki ideolojik tercih ve benimsemelerine dönük temiz eleştirilerini isabetli ve değerli bulduğumu belirtmeyi de bir başka açıdan gerekli görüyorum. Türkiye’de Mustafa Kemal’in ve Kemalizmin farklı düşünce ve inançlarda her insanın başına şapka, güneşte de yağmurda da eline şemsiye olması öteden beri beni düşündürmüştür. Küçükkılınç’ın “acı mektubunda” samimi bir dostluk feryat etmiştir. Öztürk’e, zor gününde kırgınlıklarını atlayarak, onunla anılarını anarak ona dostça davranan, her şeye rağmen bugün onunla iletişim çabası içinde olduğunu gördüğümüz eski dostunun, böyle bir dostun gönlünü almak yakışır, bu Öztürk’ü yüceltir.

(2) Sayın Prof. Dr. Mehmet Sait Şimşek hocamızın Öztürk’e katılmadığı görüş ve kabullerine rağmen sosyal medya paylaşımındaki dürüst yaklaşımı ve katkısı değerli idi.

(3) Tarihteki linçler üzerine hacimli eserleri ile de bilinen Sayın Prof. Dr. Mehmet Azimli ve şimdilerde The Independant çalışanı Bülent Şahin Erdeğer kardeşimizin Tv 5 kanalında söyledikleri, ardından Erdeğer’in Intependant Türkçe’de yazdıkları ile öyküdeki karınca misali, kapasitesi nispetinde ateşe su taşıma çabaları da görmezden gelinmez. Erdeğer’in; esasa ilişkin görüşlerinin hepsine katılmak mümkün olmasa da, genellikle kendi tercihleri yönünde kanaat derleyerek telif ettiği, yine Independant Türkçe’de yayımlanmış son makalesinde de tarihselcilik karşıtı görüşler dikkate almaya değer şeyler yok değil.

(4) Mir’at Haber’deki yazısında; Öztürk’ün görüşlerine katılmadığı, düşüncede karşıtı olduğu hâlde Öztürk’ün dürüstlüğüne ve mertliğine tanıklık eden, Öztürk’e linç başlatan provokatörü örtülü ama anlaşılır bir şekilde aşağılayarak Öztürk’ü ona tafdil eden; bunların yanı sıra, “Kur’an’a Allah’ın kitabı olarak inandık da ne oldu?”, “Bizim tarihselcilerden ne farkımız var?” diyerek geleneğe ve Kur’ancı kabullere ‘içeriden’ eleştiri yapan sayın Ali Rıza Demircan’ın bu adil ve dengeli tavrı da taktire medardı.

(5) Geçmişte ve belki şimdi bile kısmen Öztürk’ün düşüncelerine muhalif olduğu, Öztürk hakkında eleştirel yazıları olduğu hâlde bu olayda belirgin insafı ile öne çıkan sosyal medyadan kendisini tanıdığımız, yazılarından yararlandığımız Sahin Doğan kardeşimizin sosyal medya hesabından sunduğu objektif katkılar da değerli idi.

3- Söz konusu videoda Öztürk’ün taraftarlarının; (1) kırpma yapıldığı, (2) videonun gizli çekim olduğu, (3) kaydın dostça yapılmadığı, (4) o konuşmanın aslında doktora öğrencileri ile bir ders sırasında yapıldığı şeklinde gerçeği yansıtmayan, birbiri ile çelişen taraftarlıkları değersizdi. Şöyle ki;

(1) Video kaydının tümü izlendiğinde de videodan kırpılarak servis edilen kesitten anlaşılandan başka bir şey anlaşılmamaktadır. Kaydın tümü kırpılan kesiti destekler nitelikte aynı minvalde konuşmalarla doludur. Dahası, kaydın tam versiyonunda kesilen kesitten daha ağır içerikler de bulunmaktadır. Öztürk, içerik olarak o kayıtta söylediklerinin hepsinin arkasında olduğunu açıkça söylemiştir. Bu durumda “kırpıldı” şeklindeki karşı çıkışlarda savunma değeri görmek mümkün değildir, sadece kaydın konuşmadan çok uzun bir süre sonra dolaşıma sokulması konuşulabilir.

(2) Öztürk’ün eski dostu Sayın Av. Ali Eroğlu, yaptığı birkaç dürüst bulduğum açıklama ile; videonun gizli çekim olmadığını, konuşmanın kendisi tarafından Öztürk’ün bilgisi dahilinde kaydedildiğini ve sosyal medyada paylaşıldığını, sonradan da yine Öztürk’ün bilgisi dahilinde kaldırıldığını (ancak kaydın çoktan yayıldığını, A.K.) belirtmiştir. Bu beyana itibar etmemek için bir neden yoktur. Kaldı ki konuşma, Öztürk’ün, izleyicilerini kameraya el sallayarak selamlaması ile sonlanmaktadır. Dolayısıyla bu karşı çıkışta da bir savunma değeri görülemez.

(3) Öztürk’ün Eroğlu ile azımsanamayacak hukuku ve dostluklarının tanığı çoktur. Dahası, Eroğlu aynı Küçükkılınç gibi bugün hâlâ o dostluğun peşindedir, bu uğurda kendi onurundan taviz vermektedir. Medyascope programında Ruşen Çakır’ın “demek ki pek de dost değillermiş” şeklindeki sözüne karşı Öztürk’ün sessiz kalarak Çakır’ı takriren teyit etmesi şık olmamıştır.

(4) Eroğlu, o konuşmanın ve kaydın kendi ofisinde yapıldığını belirtmiştir. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi doktora öğrencileri ile yapılan bir dersin Şişli’de, bir hukuk bürosunda, avukat eşliğinde değil, fakültede, kendi mahallinde yapılacağı izahtan varestedir.

Özensiz savunmalarla Öztürk’e taraftarlıklarını gösteren takipçileri, bu formatta savunmakla ona iyilik yapıyor değiller. Merak ediyorum: Tezvirat üreten, tahkiksiz bilgileri çoğaltmaktan çekinmeyen, kamuyu yanıltan, aslında Öztürk’e de zararı dokunan bu kimseler Eroğlu’nun açık beyanlarından sonra hiç utanmışlar mıdır, savunmalarını daha tutarlı savunmalarla değiştirmişler midir, toplumdan özür dilemişler midir? Öztürk’ün de, çok fazla doğrudan değilse bile dolaylı olarak karşı çıkışlarında bu sözlere tutunması yararsızdır.

Ayrıca Eroğlu’nun da Öztürk’e hayli kırgın olduğu görülüyor ama zeytin dalı da uzatıyor. Görüyorum ki Eroğlu, tartışmanın başlaması üzerinden on gün geçmesine rağmen hâlâ sosyal medya hesabında Hz. Muhammed’in eşine nispet edilen bir rivayet üzerinden başlattığı alengirli polemikle bile Öztürk’e muzaheret etmektedir. Talihsizce hain ilan edilen Eroğlu’nun doğru tanıklık yaptığı, dostça davrandığı görülüyor ama gönlünün alınmasını bekliyor, Öztürk yürüyerek gelse ona koşarak gidecek düzeyde bir dostluğu içinde yaşatıyor.

4- Örgütlü cehalet nasıl ve ne denli tesirli bir bela idi ki dürüstlüğü de samimiyeti de duruşu da ortada olan kimseler bile ona verdikleri destekte; Öztürk’ün uğradığı mağduriyette ona destek verirken ya sözlerine “Öztürk’ün görüşlerine katılmıyorum, onunla aynı düşünmüyorum ama…” kabilinden sözlerle başladı ya da bu kabil sözleri söylemlerinin arasında bir yerlere sıkıştırarak bunu not düşmek ihtiyacı hissetti. Risk ve her koşulda kendi düşünce ve inançlarımızı izhar etmeden yapamama kültürümüzün de bunda müessirdi. Tuhafız…

II- SONUÇ

1- Yükü ve üslubu ağır bir zamanda yaşıyoruz. İğrenç bir barbarlığın bataklığına doğru sürükleniyoruz. Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un (d. 1949) dediği gibi, “insanlar bir dinleri olduğu için artık ahlâka hiç ihtiyaçları kalmamış gibi davransalar da” önce “insan olmaya” ve “ahlâka” ihtiyaç var. İnsan olmadan Müslüman olmuş Müslümanlar; çok şey gibi dinlerini de yüzlerine gözlerine bulaştırmış; o bulaşıkla Tanrı’nın yeryüzünde distribütörlüğüne, hakikatin temsilciliğine kalkışmıştır. Zihnimiz de gönüllerimiz de gezegenimiz de kirlenmiştir. Müslümanlar o yüzle, o gözlerle Tanrı’nın yüzüne bakabileceklerini, O’nun katında iyi menzillerde ağırlanacaklarını sanmaktalar. Üstelik sair din ve inanç mensuplarına kendilerini üstün, ayrıcalıklı, kurtulmuş topluluk olarak görmekteler…Önce insan olmak gerekiyor. İnsan olmayı sindirmeden her şey boşuna görünüyor.

2- İnsanları kurtarmaktan vazgeçer, düşünce ve inançlarımızla kirliliğe neden olmazsak insan kardeşlerimizi daha fazla hırpalamamış olacağız. Bunun yerine insanlığımıza insanlık katmak için çabalarsak, bu belki en gerçek hasenatımız olacak. Nihaî bir çözüm önerisi olmayabilir ama gücümüzü ve imkanlarımızı dogmatik yaklaşımlarla birbirimizi Müslümanlaştırmaya, herkesi kendimize benzetmeye çalışmak yerine; belki de salih amelin zirvesi olabilecek tefekkür, iyilik, bilim ve sanat için kullanmaya başlayabilirsek hem bizim hem de insanlığın kaderi değişmeye başlayabilir.