24 Haziran 2020 Çarşamba

Şeffaf yönetim neden Batı dayatması olsun ki... Mehmet Ocaktan/24.06.2020


Biliyoruz ki hesap verebilirlik, şeffaflık ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerler anayasal demokrasilerin temelini oluşturmaktadır.
Türkiye yıllardır yaşadığı tecrübeler sonrasında ciddi eksikliklerine rağmen bu kavramların yabancısı değil. Ancak hala kavramsal düzlemde bile, bazı kesimler için bu değerler Batı’nın dayattığı kavramlar olarak görülmektedir.

Batı şeffaf ve hesap verebilir bir yönetimi neden dayatsın ki... İsterseniz hafızalarımızı tazeleyelim ve özellikle de AK Parti’nin iktidara geliş serüvenini yakından analiz edelim. Bilindiği gibi Türkiye 2002 öncesinde akıl almaz yasakların yaşandığı bir fırtınadan çıkmış, siyaset vesayet yapılarının kuşatmasından nefes alamaz hale gelmiş ve ekonomide kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş bir ülkeydi. İşte o gün AK Parti ortak akılla inşa ettiği yeni bir misyonla yola çıkmış, hukukun üstünlüğünü esas alan, hesap verilebilir ve şeffaf bir yönetim anlayışını topluma deklare etmişti. Daha da önemlisi hiçbir “dış güç” dayatması olmadan toplumun geniş kesimleriyle uzlaşarak ve de Avrupa Birliği çıpasına tutunarak çok ciddi demokratik reformlar gerçekleştirmiş ve Türkiye’nin önüne yeni bir ufuk açmıştı.

Perspektif online’de AK Parti’nin iktidar serüvenini değerlendiren Hatem Ete’nin şu tespiti son derece ufuk açıcı: Cumhuriyet tarihinin en kararlı ve kapsamlı demokratikleşme adımlarının atıldığı bu dönemde, vesayet sistemini ayakta tutan bütün kurum, aktör ve zihniyetler değişmeye zorlanıp sistem içindeki ağırlıklarını yitirdiler. Siyasal statükoyu besleyen tehdit konseptleri rafa kaldırıldı, siyaset daha önce ordu ve yargıya tevdi edilen birçok siyasi başlığı uhdesine alarak “açılım” süreçlerini başlattı. “Sessiz Devrim” gibi kavramsallaştırmalara yol açan bu süreç, siyaset ve toplumun daha demokratik gelecek tasavvurları üzerine fikir yürütmesinin kapısını araladı. O güne kadar tabu kabul edilen pek çok siyasi başlık sansürsüz bir şekilde konuşulmaya başlandı.”

Peki şimdi AK Parti bu reform adımlarını Batı’nın dayatmasıyla gerçekleştirdi mi dememiz gerekiyor? Elbette hayır. Çünkü o gün siyasetin önünü tıkanmıştı, toplum nefes almakta zorluk çekiyordu, ekonomik anlamda Türkiye’nin önünün açılması gerekiyordu. Ve AK Parti Türkiye sosyolojisini doğru okuyarak toplumun ihtiyacı olan hak ve özgürlüklerin önünü açtı, ülkenin ekonomik görünümünü değiştirecek kalkınma hamleleri gerçekleştirdi.

Ancak özellikle 2011 sonrasında kendi içine kapanan AK Parti ortak akılla inşa ettiği reformcu kimliğini terk terk ederek yıllarca mücadele ettiği devletçi, muhafazakar soslu ulusalcı bir iklime savruldu. Ve doğal olarak geniş toplum kesimlerinin mutabakatıyla kazanılan siyasal vizyon kaybedildiği için, AK Parti’nin reform ajandasını oluşturan şeffaf yönetim anlayışı, hukukun üstünlüğü, liyakat, ifade özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele gibi kavramlar da rafa kaldırıldı.

Gelinen noktada artık siyasal iktidar, kendini denetlenebilir, hesap verebilir olmaktan münezzeh olarak görüyor. Oysa anayasal demokrasilerde “güçler ayrılığı” esastır ve hiçbir kurum denetlenebilir olmaktan ve hesap verilebilirlikten münezzeh değildir.

Çünkü demokrasilerde seçilmiş ve atanmış görevliler halka karşı sorumludurlar, görevlerini halkın istekleri doğrultusunda oluşturulan yasa ve kurallara göre yerine getirmek durumundadırlar. Hesap vermenin mekanizması ise üç aşamalıdır; özgür ve adil seçim, parlamento ve yargı...

Maalesef Türkiye, siyasal hak ve özgürlüklerin korunması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, iktidarın güç ve yetkilerinin sınırlandırılması, sivil toplum kuruluşlarının siyasal karar alma süreçlerine katılması gibi demokrasinin asgari şartlarını giderek yerine getiremez hale geldiği için siyasal, ekonomik ve toplumsal krizleri çözme yeteneğini de kaybetmiştir.

Maalesef şimdi gelinen noktada, sanki şeffaf ve hesap verebilir yönetim talebinde bulunmak Batı’nın dayatmalarına boyun eğmek olarak görülmeye başlanmıştır. Daha da vahim olanı, devlet kurumlarının akraba kayırmacılığından kurtarılmasını istemek neredeyse ihanetle eşdeğer olarak görülmesidir.

Ancak ne yaman çelişkidir ki her gün “yerli” ve “milli” sloganlarıyla toplumu ayrıştıranlar, Batı başkentlerinde kredi bulabilmek için kapılarda dil dökerken “yerli” olma kriterini çok da önemsememektedirler. Ama talihsizlik o ki, şeffaf olmayı devletin temel kriteri haline getiremediğimiz için, dünyada hiçbir saygın devleti istatistik rakamlarımıza da, hukuk devleti olduğumuza da inandıramıyoruz.

Kendi dünyamızda arasak ya! Mustafa Çağrıcı/24.06.2020


İster takdir, ister eleştiri içerikli olsun, nezaket çerçevesinde yapılan her yorum saygıdeğerdir.
Elbette okuyucuyla tartışmaya girilmez, zaten başa da çıkılmaz. Ancak bazı yorumlar bir konunun biraz daha aydınlatılmasına vesile olabilmektedir. “Zalim Unutturmuyor” başlıklı 10 Haziran 2020’deki yazımla ilgili bir yorumun bu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum. Yorum aynen şöyle:

“Batı’da son üç dört asır boyunca insanın değeri ve hakları konusunda çok değerli çalışmalar yapıldı” cümlenin(z) beni dehşete düşürdü. Biraz batılı ülkelerin sömürü ve zulüm yakın tarihini okuyun lütfen Sayın Hocam. Bu nasıl bir ezikliktir ya Rabbim?”
  
Hikâye malum: Bektâşî, namaz kılmadığı için kendisini eleştiren hocaya, ilgili ayetin “namaza yaklaşmayın” kısmını göstermiş; fakat “sarhoşken” kısmını kapatarak... Değerli yorumcunun yaptığı buna benziyor. Alıntıladığı cümlenin devamındaki ifadem şöyleydi: “Buna rağmen Batı toplumları ve siyaset aktörleri eski etnik, kültürel, dinî ayırımcılık ve dışlayıcılıktan bu çağda bile sıyrılamıyorlar. Asıl sorun burada... Anlayacağınız şimdiki ırkçı ve her türlü ayrıştırıcı yükselişlerin arkasında, zihinleri esir almış koskoca bir tarih var.” Devamındaki paragrafım şöyle başlıyor: “Böylece, bugün ABD’de ve Avrupa’da görülen ve gittikçe azgınlaşan ırkçılık, tahammülsüzlük, yabancı düşmanlığı… Batılılar için bir medeniyet sorunudur.” Yazının başlığı dâhil tamamı bu içerikte.

Peki, sevmediğimiz bir dünya hakkındaki bir tek olumlu cümle bile birçoğumuzu neden böylesine rahatsız etmektedir? Çünkü bizdeki milliyetçi, İslamcı, cemaatçi, laikçi-Kemalist, sosyalist kesimlerin bazıları için genellikle övgüde ve yergide tek renk vardır: Ya beyaz ya siyah.

Onun için birçoğumuz, zihnimizde siyah tarafa koyduklarımızda bazı iyi özelliklerin de bulunabileceğini söyleyen birini, düşman karşısında –yorumlardaki kelimelerle- “eğilme, ürkeklik” ve “eziklik”le itham etmekten başlarız; adam doğru bildiklerini söylemeye devam ederse suçlamayı din, millet, tarih, ecdat, Cumhuriyet yahut falan grup, sınıf düşmanlığına kadar götürürüz.

Yazının sadece bir cümlesinde Batı’da son üç dört asır boyunca insanın değeri ve hakları konusunda önemli çalışmalar yapıldığını söylemişim. Bu konuda oluşmuş binlerce ciltlik literatür bir yana, bu sözüm doğu değilse neden bizim dünyada haksızlığa uğrayanlar Batı’daki yargı kurumlarında hak arıyorlar? Kendi dünyamızda arasak ya! Neden dindar veya İslamcı çevreler başları sıkıştığı zaman Batı’ya sığınıyorlar? Neden en temel insan haklarından olan öğrenim haklarını kendi ülkelerinde kullanamıyorlar diye çocuklarını Batı okullarında okutuyorlar? Neden bizim dünyamızdan milyonlarca insan bir Batı ülkesine sığınıp nefes almak için onca tehlikeleri, acıları göze alıyorlar? Müslüman dünya kendi insanına tozpembe bir ülke hazırladı da bu milyonlar nankörlük mü ediyor?

Neymiş efendim, Batılılar güç ve teknoloji üstünlüklerini kullanarak kan döküyorlarmış, sömürü yapıyorlarmış. Doğru… Ama şu da gerçek değil mi? Bizler de din-iman, vatan-millet hamasetiyle avutulup yüzyıllarımızı boşa harcayacağımıza, böylece aslında dinimize de vatanımıza da kötülük edeceğimize, bilim ve teknoloji üreterek, kazandığımız gücü ülkelerimizde ve dünyada adalet, refah, hak hukuk için kullansaydık ya! Elâlemin öğretim kurumları bilim üretirken, böylece –Kur’an’ın ifadesiyle- “güç biriktirirken” bizim –şimdilerde yine “badem gözlü” olan medreselerimiz, mekteplerimiz, “kuru kavil geveleyerek” toplumlarımızı uyutmanın ötesinde ne yaptı?

Ara sıra ben de yazıyorum: “İslam’da insan haklarına şöyle önem verilmiş, böyle önem verilmiş” diye… Tabii ki doğru… Ama oradaki ilkelerden çağdaş bir insan hakları konsepti, felsefesi ve pratiği üretemediğimiz de doğru. Nitekim –bırakalım kitleleri- hâlâ Müslüman okumuşların büyük çoğunluğu bile “insan hakları” kavramının çağımızdaki anlamını ve içeriğini dahi bilmez.

Sahi, şu George Floyd cinayeti üzerine güçlü entelektüel eleştiriler ve hele kitlesel protestolar hangi toplumlarda yapılıyor ve neden?

Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni Hatem Ete/24.06.2020


Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Hatem Ete “AK Parti’nin ikinci döneminde karşılaşılan meydan okumalar Erdoğan ve AK Parti’nin siyasal önceliklerinde ve politikalarında radikal bir dönüşüme yol açtı” diyor.

AK Parti yakında kuruluşunun on dokuzuncu, iktidarının da on sekizinci yılını dolduracak. Bu süre boyunca, Türkiye öyle radikal ve köklü bir değişim-dönüşüm sürecinden geçti ki, 20 yıl önceki analizlerle bugünü, bugünkü perspektifle de 20 yıl önceki gelişmeleri açıklamaya çalışmak anlamsızlaştı.
Buna rağmen akademide, medyada ve/ya düşünce dünyasında bugünkü fotoğrafı merkeze alan statik bir okuma daha çok rağbet görüyor. 15 Temmuz sonrasındaki gelişmelerin ortaya çıkardığı bilançonun vahameti, çoğu kişi ve çevre için Erdoğan ve AK Parti’nin önceki dönemlerini hatırlamayı gereksiz kılıyor.

Oysa, çoğu zaman, süreci hesaba katmadan sonuca odaklanmak, “nasıl olduğu”nu göz ardı ederek “ne olduğu”na yoğunlaşmak rahatlatıcı olsa da eksik ve/ya yanlış bir fotoğraf verir. Öte yandan sadece sürece odaklanan, süreçle sonuç arasında zorunlu nedensellik ilişkisi kuran okumalar da sonucun aklanmasına yol açabilir. Bu iki eksik okumanın mahzurlarını gidermek için süreci hesaba katan, süreçle sonuç arasındaki etkileşimi ve aktörlerin süreçlerle yüzleşme stratejilerini ihmal etmeyen, genellemeler yerine dönemselleştirmelere yaslanan okumalara ihtiyaç var.

BİRİNCİ DÖNEM: DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM

AK Parti, siyasetin ve devletin Soğuk Savaş sonrası dinamikleri doğru okumaması dolayısıyla Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak istikrarsızlaştığı bir dönemde, münhasıran dışlanan bir siyasi hareketin ‘çıkış bulma’ arayışının sonucu olarak kuruldu. Kentli, eğitimli, muhafazakâr orta sınıfların taleplerini taşıyabilecek siyasi dil ve vizyon üretmekte zorlanan Milli Görüş geleneği, toplumun refah arzusunu demokrasi talebiyle telif edemeyen merkez sağ gelenek ve toplumsal dinamikleri bastırarak siyasal statükoyu koruyabileceğini zanneden devlet arasında sıkışan toplumsal kesimler, kuruluşundan 14 ay sonra gerçekleşen ilk genel seçimlerde AK Parti’yi tek başına iktidara getirdi.

Çevreyi kültürel bir muhalefet dili ve ekonomik kalkınma üzerinden merkeze taşımayı hedefleyen merkez sağ partilerden farklı olarak, kararlı ve iddialı bir siyasi misyonla merkezi dönüştürmeyi hedefleyen AK Parti kuruluşunda da, iktidarında da güçlü dirençlerle ve sarsıcı pek çok krizle yüzleşmek durumunda kaldı.

AK Parti, muhtıradan parti kapatma davasına, karşılaştığı direnç ve krizleri rasyonel yönetim, AB sürecine eklemlediği demokratik reformlar, geniş toplumsal mutabakat, uluslararası işbirliği ve ekonomik kalkınma üzerinden aşmayı başardı.

Cumhuriyet tarihinin en kararlı ve kapsamlı demokratikleşme adımlarının atıldığı bu dönemde, vesayet sistemini ayakta tutan bütün kurum, aktör ve zihniyetler değişmeye zorlanıp sistem içindeki ağırlıklarını yitirdiler. Siyasal statükoyu besleyen tehdit konseptleri rafa kaldırıldı, siyaset daha önce ordu ve yargıya tevdi edilen birçok siyasi başlığı uhdesine alarak “açılım” süreçlerini başlattı. O güne kadar tabu kabul edilen pek çok siyasi başlık sansürsüz bir şekilde konuşulmaya başlandı.

12 Eylül Referandumu ve 12 Haziran seçimleri AK Parti’nin ilk dönemini sonlandırdı. İkinci dönemin en önemli gündemi vesayet-sonrası Türkiye’nin siyasal koordinatlarını çizmekti. Yeni Anayasa yazımı çalışmalarıyla başlayan dönem, siyasal normalleşmeyi kurumsallaştırmak üzere vesayet sonrası demokratik bir siyasal sistem inşa etmeyi hedefliyordu.

İKİNCİ DÖNEM: YOL AYIRIMI

Vesayet-sonrası dönemin siyasal çatısını kurmaya yönelik çalışmalar, dört dinamiğin siyaseti derinden etkilemesiyle, yerini arayışı rafa kaldıracak çetin iktidar mücadelelerine bıraktı. Gerek bu dört dinamiğin siyaset ve toplum üzerindeki etkileri, gerekse Erdoğan ve AK Parti’nin bu dört dinamiğin ürettiği krizlerle mücadele stratejisi, AK Parti’yi de Türkiye’yi de öngörülmeyen bambaşka bir yöne savurdu.

Türkiye’nin vesayet sonrası sistem arayışlarını etkileyen ilk dinamik, Arap Baharı oldu. AK Parti Arap dünyasındaki gösterileri kendi tecrübesiyle ilişkilendirerek destekledi. Devrilen rejimlerden sonra İhvan (Mısır) ve Nahda (Tunus) gibi İslami hareketlerin iktidara gelmesi, Körfez ülkeleri ve bazı küresel aktörler nezdinde, gösterileri İslamcılık parantezine hapsetti. Kurulan Arap Baharı karşıtı blok üzerinden, Mısır’da kısa süreli demokratik rejim darbeyle devrilip askeri rejime geri çevrilirken, Libya, Yemen ve Suriye’deki protestolar iç savaşa dönüştü(rüldü).

Bu dinamik Türkiye’yi özellikle iki şekilde derinden etkiledi. İlk olarak, uluslararası siyaset, medya ve düşünce çevrelerinde Erdoğan ve AK Parti iktidarı, İhvan’ı ve IŞİD’i destekleyen “İslamcı” aktör ve yapı olarak kodlandı. İkinci yansıma, Suriye’deki gelişmelerin Kürt sorununu dönüştürmesi üzerinden yaşandı. PYD’nin güçlenmesi, Türkiye’nin Suriye politikasını, Çözüm Süreci’nin akıbetini ve genel anlamda Türkiye’nin Kürt politikasını derinden etkiledi.

Vesayet sonrası dönemin ikinci meydan okuması, Fethullahçı yapının 2012’den itibaren siyasal sistemi kökten sarsacak faaliyetleri oldu. 1970’lerin sonlarından itibaren ordu, emniyet ve yargı başta olmak üzere bürokratik kurumlara sızan FETÖ, 2007-2012 arası dönemde vesayetle mücadele doğrultusunda açılan fırsatları da kullanarak gücünü tahkim etti ve hükümete siyaset dayatmaya (7 Şubat 2012), hükümet düşürmeye (17/25 Aralık 2013) ve doğrudan askeri darbe yapmaya (15 Temmuz 2016) kalkıştı. FETÖ’nün cüretle hayata geçirdiği operasyonların tahrip edici etkisi, toplumun ve siyasetin psikolojisini derinden etkiledi. FETÖ ve FETÖ ile mücadele süreci Erdoğan’ı da siyaseti de yapısal olarak dönüştürdü.

Üçüncü meydan okuma Gezi eylemleri oldu. Erdoğan ve AK Parti, eylemleri demokratikleşme reformlarıyla ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin kalkışması olarak okudu. Mursi’ye karşı düzenlenip Sisi’nin darbe yapmasıyla sonuçlanan 2012-2013’teki Mısır-Tahrir Meydanı gösterileri ile birkaç ay sonra gerçekleşen 17-25 Aralık operasyonları da retrospektif bir okumayla bu yargıyı besledi.

Vesayet sonrası siyasal sistem arayışlarına sekte vuran bir diğer unsur, Oslo (2005), Açılım (2009) ve Çözüm Süreçleri (2013) üzerinden silah bırak(tır)maya zorlanan PKK’nın yukarıdaki her üç dinamiğin de etkisiyle iktidarın zayıfladığını varsayarak terör eylemlerine yeniden başlaması oldu. PKK’nın Temmuz 2015’te 10’a yakın kent ve ilçe merkezinde kazdığı hendekler, 1 yıla yakın sürecek yoğun bir çatışma dönemini başlattı. Çözüm Süreci’nin başarıya ulaşmayarak daha önce görülmedik bir çatışma frekansıyla neticelenmesi, siyasi söylem ve politikaları kökten değiştirdi.
2011 sonrasında, birbirleriyle etkileşim kurarak hayata geçen bu dinamikler siyasetin gündem ve önceliklerini de, siyasal iklim ve psikolojiyi de, toplumun siyasetten beklentilerini de yapısal olarak etkiledi. Erdoğan ve AK Parti, bu gelişmeleri, doğrudan varlıklarını ve siyasi misyonlarını hedef alan çok ciddi meydan okumalar olarak gördü. Vesayet sonrası siyasal sistemi inşa etme misyonu yerini iktidarı korumaya bıraktı.

2010 öncesindeki krizleri demokratik bir vizyon, ortak akıl ve geniş toplumsal destek üzerinden aşan AK Parti, ikinci dönemindeki krizleri içe kapanarak, kurumsal mekanizmaları ve ortak aklı devreden çıkartıp Erdoğan etrafında kenetlenerek aşmayı tercih etti.

Bu dört dinamiğin nasıl yönetileceği ve meydan okumaların nasıl bertaraf edileceği ile ilgili tarz ve görüş farklılıkları Erdoğan ve AK Parti lider kadrosundaki bazı isimler arasında gerilimlere ve sonrasında partiden kopuşlara yol açtı. Buradaki en kritik ayrışma, Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra AK Parti Genel Başkanlığı’nı üstlenen Ahmet Davutoğlu’nun Mayıs 2016’da görevi bırakmaya zorlanmasıyla yaşandı.

Erdoğan-Davutoğlu şahsında somutlaşan gerilim hem siyasal öncelikler ve yönetim tarzı  hem de AK Parti’nin kurumsal kimliği ile ilgili vizyon ve görüş farklılığının yansımasıydı. Siyasal sistem, siyasi etik, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele, tutuksuz yargılama ve AB ile ilişkiler gibi başlıklarda yaşanan görüş farklılığının yanı sıra AK Parti’nin kurumsallaşması, yolsuzluk ve yozlaşma emarelerinden arındırılması gibi konularda da ayrışmalar yaşandı.

Bu ayrışmanın Davutoğlu’nun görevi bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlanması, AK Parti’nin kurumsal varlığını, devamını ve politika üretme fonksiyonunu zedelediği gibi, ülke yönetiminde de kalıcı etkilere yol açtı. Davutoğlu dönemi, hem AK Parti’nin karar alma süreçlerinde hem de devlet yönetiminde alternatif söylem ve politikaların müzakere edilebildiği son dönemi temsil etti.

Sonuç olarak, ikinci dönemde karşılaşılan meydan okumalar ve bu meydan okumalarla yüzleşmek üzere yapılan tercihler Erdoğan ve AK Parti’nin siyasal önceliklerinde, kadrolarında, söylem ve politikalarında radikal bir dönüşüme yol açtı. 

Erdoğan ve AK Parti iktidarının üçüncü dönemine dair değerlendirmelere yarın devam edelim....

KİMDİR?

Lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimini ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yapan Hatem Ete, 2007-2008’de doktora araştırma bursuyla Columbia Üniversitesi’nde bulundu. 2008-2014 arasında SETA’da Siyaset Araştırmaları Direktörlüğü, 2014-2017 arasında da Başbakan Başmüşavirliği yaptı. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyesi ve Ankara Enstitüsü’nde Araştırma Direktörü olarak görev yapıyor.

23 Haziran 2020 Salı

Bürokraside bozulma Taha Akyol/23.06.2020

Sayın Hamza Yerlikaya hiç şüphesiz “asrın güreşçisi”dir, defalarca bayrağımızı göndere çektirmiş, İstiklal Marşımızı çaldırmıştır.
Elbette kendisiyle iftihar ederiz.

Fakat kamu bankalarının yönetim kuruluna atamalarda böyle bir kıstas var mı?

Bir AK Parti milletvekili bu atamayı savunarak şöyle konuşmuştu:

“Hamza Yerlikaya gibi bu vatanı seven bütün sporcularımıza ne yapsak azdır.  Eğer Hamza’dan rahatsız oluyorsanız vatan sevginizden şüphe etmeniz lazım.”

İyi de vatanseverliğin asıl gereği, devlette liyakat ilkesini hakim kılmak değil midir?

Hem, pek çok vatansever ve başarılı sporcumuz var; her birine yönetim kurulu üyeliği bulabilir miyiz?..

YÖNETİM SORUNU

Aslında sorun kişisel atamaların ötesinde ciddi bir yönetim sorunudur. Kurumlar, kurallar, vatanseverlik ve iktidarın sıkça telaffuz ettiği İslami değerler gibi kavramlar üzerinde ciddiyetle düşünmemizi gerektirmektedir.

Hamza Yerlikaya eski AK Parti milletvekili olmasaydı bu atama yapılır mıydı?

Geçen dönemlerde milletvekili olmuş veya seçimlere girip kaybetmiş AK Partili isimler yüksek yargı üyeliklerine, yüksek bürokrasiye, kamu bankalarının yönetim kurullarına, bakan yardımcılıklarına atanıyor.

İster istemez Yerlikaya’nın eski AKP milletvekili olduğu geliyor insanın aklına.

Yüksek makamlarda yüksek maaşlı bir görevi olduğu halde, ikinci, üçüncü yüksek maaşlı kurul üyeliklerine atamalar yapıldığına dair sık sık haberler çıkıyor.

CB hükümet sisteminde, Bakan Yardımcılığı diye makamlar ihdas edilmesi de bu bakımdan ilginçtir.

CB SİSTEMİNDE

Devlet ve idare geleneğimizde “müsteşarlık”lar vardı. Hizmet kademelerinden yetişerek gelmiş, yılların tecrübesine sahip vasıflı bürokratlardı.

Donanımlarıyla devlette devamlığı temsil ederlerdi.

CB sisteminde bu kaldırıldı, “Bakan yardımcılığı” makamı ihdas edildi. Seçim kaybetmiş AK Partililer veya siyaseten tercih edilmiş isimler atanıyor.

Elbette değerli isimler var ama ‘siyaseten’ atanmış isimler çok.

Hele de sayıları bilinmeyen ‘başdanışmanlık’ kadroları…

İktidar farkında mı? Gittikçe daha fazla ödüllendirme yapmak, daha çok ödül makamları ihdas etmek ihtiyacını duyuyor; bu iyi işaret değildir.

“Hukuki rasyonel bürokrasi”nin özellikleri olan liyakat, ehliyet, uzmanlık, kıdem ve terfi gibi kavramların bozulmasının işaretidir. İsterseniz Koçi Bey Risalesi’ne bir bakın…

TUNUSLU HAYRETTİN PAŞA

Daha yakın bir tarihte, Sultan Abdülhamid’in reformist sadrazamı Tunuslu Hayrettin Paşa… Abdülhamid’e verdiği reform layihalarında hep “devletimizdeki intizamsızlık” sorununu vurguluyor, bunu gidermek için devlette “yetki ve sorumlulukların” sadakat değil liyakat ilkesine göre ve emirle değil kanunla tespit edilmesini öneriyordu… Kurallar ve kurumlar devleti yani…

Abdülhamid ise “sadakat”i esas alıyordu, reform önerisini kabul etmemişti.

Tunuslu Hayrettin Paşa da İslamcıydı ama dünyadaki gelişmeleri çok iyi izleyen, açık fikirli ve hukuk formasyonu yüksek bir aydındı. Sonra çekip gitti maalesef.

Bekir Karlığa Hocamızın “Tunuslu Hayreddin Paşa ve Tanzimat” kitabını önemle tavsiye ederim.

EMANETİ EHLİNE VERMEK

İslam’da “emaneti ehline vermek” şeklinde bir ahlaki tavsiye vardır. Tarihte “kurallar ve kurumlar” haline gelmediği için kimileri uymuş, kimileri uymamış…

Kanunla objektif tanımlar yapılmazsa, işimize geleni ‘ehliyetli’ saymak çok kolaydır.

Vatanseverlik diyerek, devrim veya dava diyerek, devletin âli menfaatleri diyerek en olmadık liyakatsizlikler bile savunulabilmiştir.

Hatta, kuralların ve kurumların güçlenmesini bırakın, bir KHK ile, bir CB Kararnamesi ile kurumların yapısal kurallarını değiştirip siyasi atamalar yapmak bu sistemde çok kolay.

‘Bağımsız’ Merkez Bankası’ndaki atama şartlarının değiştirilmesi, rektörlük şartlarının değiştirilmesi bunun örnekleri…

Demek ki, İslami olsun, felsefi olsun soyut değerler yeterli değil. Öyle konuşup aksini yapmak her zaman mümkün.

“Devletteki intizamsızlığı” gören merhum Cevdet Paşa taa yüz elli yıl önce “devlet-i muntazama” demişti; yani muntazam devlet, kurallarla ve kurumlarla muntazam işleyen devlet…

Şimdi ise 2020 yılındayız!

Kısaca, tek çıkar yol bütün denetim kurumlarıyla modern hukuk devletidir.

Yerli, milli ve İslami İbrahim Kiras/23.06.2020


Din ve millet dediğiniz zaman akan sular durur bizim ülkemizde. Onun için bazen bu değerler birtakım olumsuzlukları örtmek için de kullanılır maalesef.
Son zamanlarda işitmeye başladığımız milli ekonomi ve İslami ekonomi kavramlarının da başka bir işlevi yok.

Ekonomide neredeyse en başından beri başlıca iki model var: Devletçilik ve piyasacılık. Dünyanın her tarafında ülkelerin uyguladığı ekonomi politikaları en katı devletçilikle en serbest piyasacılık arasındaki çizginin bir yerinde yer alıyor. Kimi diğerlerine göre daha devletçi, kimi daha piyasacı oluyor. Bu tercihleri de her ülkenin kendi sosyokültürel yapısına bağlı üretim-tüketim şartları ve ihtiyaçları belirliyor. Bir de içinde bulunulan konjonktür.

Modern dönemde bazı aydınlarca dile getirilen “İslami ekonomi” teriminin somut bir karşılığı yok. Çünkü İslam’ın başlı başına bir ekonomi modeli önerisi yok. (Tıpkı yine modern dönemde ortaya atılan “İslam devleti” teriminin ihsas ettiği şekilde belirli bir siyasi sistem önerisinin de olmadığı gibi.) İslam’ın özgün bir dünya görüşü olarak hayatın her alanında olduğu gibi bu alanda da kendine ait birtakım temel değerleri, prensipleri ve ölçütleri var. Sömürünün önlenmesi, adaletin sağlanması, güçlünün zayıfı ezmesine yol açılmaması vs. gibi…

Buradan yola çıkılarak mevcut ekonomi modellerinin eksikleri ve yanlışları gösterilebilir… Hatta buradan yola çıkarak ekonomide geçerli olması gereken ilkeler de belirlenebilir ama bunu serbest piyasa modelini esas alarak da yapabilirsiniz, kamucu model içinde durarak da. Ne var ki İslam öğretisinin gereğinin sosyalist ekonomi olduğunu veya tam aksine kapitalizm olduğunu ileri sürmek İslam’ın çerçevesi çizilmiş bir ekonomik sistem önerdiğini düşünmek kadar yanlış.

***

Ekonomide “milli” olmak konusuna gelince… Millilik demek ülkenizin ve milletinizin refahını sağlamak, her alanda başka ülkelerle rekabet edebilir yapmak, her alanda bağımsızlığını korumak demektir. Bunun için de ülkenizin kendi özgül şartları bakımından ne zaman hangi model daha elverişliyse o tercih edilir. Nitekim dünyadaki bütün ülkeler zaman zaman daha kontrollü, zaman zaman da daha serbest ekonomi politikalarına yönelebiliyorlar.

Türkiye’de dönem dönem yaşanan değişimlerde bizim yaptığımız da bu oldu hep.

Ama zaten iktidar sözcüleri de millilik derken bir ekonomi modelinden bahsediyor değiller. Yani 1960’lı 70’li yıllarda ülkemizdeki bazı grupların savundukları devletçi -yani korumacı/müdahaleci- ekonomi politikasını adlandırmak için kullanılan milli ekonomi teriminin ifade ettiği anlamda bir yönelim önermiyorlar.

Yerli ve milli kavramlarını çok daha basit bir amaçla kullanıyorlar. Bu kavramların ifade ettiği olumlu çağrışımlardan yararlanmak dışında bir niyetleri yok.  
***
Mevcut iktidar yaptığı her işin “yerli ve milli” olduğunu, dolayısıyla bunlara yönelik itirazların da vatana ihanet olduğu iddiasına inanmamızı istiyor.  Açıkçası bir “mazeret” ileri sürülüyor. Türk lirasının -yani hepimizin cebindeki paranın- değerini üç yıl içinde yarı yarıya azaltan ekonomi yönetimi yerli ve milli olduğunu… Ortaya çıkan felaketin  “dış güçlerin ekonomimize saldırısı” olduğunu… Yani bir ülkenin parasının değerinin dışarıdan müdahaleyle/manipülasyonla düşürülebileceğine inanmamızı istiyorlar.  

Yani cebimizdeki parayla iki sene önce ne alabildiğimizi, bugün bu paranın neye yettiğini düşünmemizi istemiyorlar. “Dış mihraklar ‘kur darbesi’ yaptı, onun için paramızın değeri kâğıt üstünde azalmış gibi görünüyor” dememizi bekliyorlar. 

Bu çerçevede ekonomi biliminin en basit kurallarını bile  görmezden gelmemiz gerekiyor. Devlet hazinesinin bunca yıldır hiçbir badirede el sürülmemiş olan ihtiyat akçasını -İstanbul’da iki defa sandığa gitmek zorunda bırakıldığımız- yerel seçim sürecinde harcadıktan sonra  virüs salgınında vatandaşa IBAN numarası dağıtıp yardım istemek ekonomi biliminin inkarını gerektiriyor çünkü. 

“Devletin parası bitti ama biz bize yeteriz” diyerek vatandaşı elini cebine atmaya çağırmamızın üzerinden iki ay geçmeden “ailemizin şarkıcılarına” tutarı açıklanmayan paralar karşılığında konser verdirmek ekonomi biliminin kapsamına girmeyen bir hadise çünkü.

Dolayısıyla “milli” kavramının veya “İslami” sıfatının tam da burada bir fonksiyon icra etmesi gerekiyor.

Ahmet Davutoğlu, haftalık değerlendirme toplantısında


Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, haftalık değerlendirme toplantısında gazetecilere açıklamalarda bulundu.
Medya Notu'nun aktardığına göre Davutoğlu, “Madem ki “İslam Ekonomisi” kavramını kullandınız, gelin bakalım dünyanın neresinde olursa olsun İslam inancının ve medeniyet birikiminin toplum düzeni ve ekonomi konusundaki temel ilkeleri açısından karnenize bir bakalım.” ifadelerini kullanırken şu maddeler üzerinden iktidara yüklendi.
"ÖNCE EHLİYET VE LİYAKAT İLKESİ. HÜKÜM AÇIK: "EMANETİ EHLİNE VERİNİZ.""
Siz emaneti ehline veriyor musunuz? Aynı zamanda Gençlik ve Spor Bakan yardımcısı olan dünya şampiyonu bir güreşçinin Vakıfbank Yönetim Kurulu’na atanmasının ehliyet ölçüsünde yeri nedir? Mesela bir alanda başarı kriterini esas alıyorsanız tersine bir örnekle çok başarılı bir banka genel müdürünü gelecek sene Tokyo olimpiyatlarına güreş takımında gönderir misiniz? Gönderirseniz netice ne olur? Herhalde dünya rekoru kıracak şekilde en erken tuş olayı yaşanır. Peki milyonlarca mevduat sahibinin kuruş kuruş biriktirdiği mevduatların kullanımını bu konuda hiçbir birikimi olmayan birine nasıl teslim edersiniz? Mesele “imza karşılığı maaş” ise bunun her zaman karşı çıktığımız arpalık anlayışından ne farkı vardır?
Bu soru sorulduğunda “geçmişte bu yönetim kurullarında generaller de vardı” diye cevap verenlere ise sözümüz nettir: “İşte biz o eski Türkiye düzeni ile mücadele etmek için siyasete girmiştik. Bugün de o düzenin yeni şekillerde üretilmesine de karşı çıkacağız. Mesele bir uygulamadan kimin faydalandığı değil, toplumun ne kazandığı ne kaybettiğidir.”
Bu soru sorulduğunda “geçmişte bu yönetim kurullarında generaller de vardı” diye cevap verenlere ise sözümüz nettir: “İşte biz o eski Türkiye düzeni ile mücadele etmek için siyasete girmiştik. Bugün de o düzenin yeni şekillerde üretilmesine de karşı çıkacağız. Mesele bir uygulamadan kimin faydalandığı değil, toplumun ne kazandığı ne kaybettiğidir.”
"HZ. ÖMER’İN HAYATINDAN BAHSETTİKTEN SONRA "İTİBARDAN TASARRUF OLMAZ" DİYEREK GÖRKEMLİ BİR HAYAT SÜRMENİN BU İLKEDEN SAPMA OLDUĞUNU GÖRMÜYOR MUSUNUZ?"
2002’de iktidara gelindiğinde Meclis lojmanlarını haklı olarak israf görüp kamu yararına uygun bir şekilde satılması uygulamasından Osmanlı’dan ve Cumhuriyetten intikal eden bütün sarayları kullanmak yetmiyormuş gibi var olanları genişletmenin ve yeni saraylar inşa etmenin tasarruf ilkesi açısından izahı nedir?
Ortalama ücretin 2500 lira olduğu bir ülkede yaşanan lüksün, şatafatın geniş halk kesimlerini nasıl rahatsız ettiğini görmüyor musunuz? Hz. Ömer’in sade hayatından bahsettikten sonra “İtibardan tasarruf olmaz” diyerek görkemli bir hayat sürmenin bu ilkeden açık bir sapma olduğunu görmüyor musunuz?
Kul hakkının en temel ihlali olan yolsuzluklar konusunda neredesiniz? Bir ilçe başkanınız “Hırsız bizim hırsızımız biz yanında yer alırız” dediğinde hiç bu ilkeyi hatırlayıp bir muhasebe yaptınız mı?
"DANIŞMANLARINIZIN ÖNEMLİ BİR KISMININ VE ÜST DÜZEY BÜROKRATLARIN KENDİLERİNİN VE AİLE FERTLERİNİN BİRKAÇ YERDEN BİRDEN MAAŞ ALMALARI EMEĞE SAYGI MIDIR?"
“Kişi için elinin emeğinden daha hayırlısı yoktur”
Gece gündüz çalışan işçi, çiftçi ve esnaf evine ekmeği zor götürürken sayıları yüzü aşan danışmanlarınızın önemli bir kısmının ve üst düzey bürokratların kendilerinin ve aile fertlerinin birkaç yerden birden maaş almaları emeğe saygı mıdır?
"MÜLK EMNİYETİ. HÜKÜM AÇIKTIR: "MÜLKÜN KORUNMASI ESASTIR""
Bu hüküm açıkken yönetiminizde insanların mülkünü taşınıra çevirerek yurt dışına aktarma telaşı içine girmeleri ile ilgili kanaatiniz nedir? Tapu Kadastro düzeninin gelmesinden bu yana ilk kez hukuki süreç tamamlanmadan siyasi ferman ile tapu düzenlemeleri yapılması mülk emniyetini yok etmez mi?
"ESKİ PARTİ GENEL BAŞKANINI, GENEL BAŞKAN YARDIMCILARINI, MİLLETVEKİLLERİNİ VE 15 TEMMUZ KAHRAMANI İL BAŞKANLARINI PARTİDEN İHRAÇ ETMEK ÖMER AHLAKI MIDIR?"
Ekonominin o zaman önemli bir kalemi olan savaş ganimetleri ile ilgili olarak Cuma namazında kılıcını çekerek kendisinden hesap soran sahabiyi haşa camiden çıkarmayı bırakın oğlu üzerinden hesap veren Hz. Ömer’in tutumu açıkken, sadece nazik bir şekilde gidişat ile ilgili tesbit ve uyarılarda bulunan eski parti genel başkanını, genel başkan yardımcılarını, milletvekillerini ve 15 Temmuz kahramanı il başkanlarını partiden ihraç etmek Ömer ahlakı mıdır?


22 Haziran 2020 Pazartesi

Algı oyunlarına son! Servet AVCI/22.06.2020


Aslında mutlu olmamız için çok sebep var!..
İktidar medyasını günlük takip edince hiçbir sıkıntınız kalmıyor, gerçeği öğrenince gevşeyip rahatlıyorsunuz!..
Bunun için ilk yapmamız gereken iş, üst aklın bize yaptığı dayatmalardan kurtulmak!..
Sizi öyle bir boğuyorlar ki, ufkunuz kararıyor ve kara bir illüzyonu gerçek zannediyorsunuz!.. Oysa objektifliğinden hiç şüphemiz olmaması gereken yandaş medyaya baktığınızda esas gerçeğe kavuşuyorsunuz!..
Meselâ dün…
İşsizlik rakamları rekor kırmış, genç işsiz oranı yüzde 30'lar civarındaymış…
Bunların çok öneminin olmadığı yandaş medyada çıkan şu manşetle anlaşılıyor: "Bir müjde daha… SGK, SSK, Bağkur ve tarım emeklilerinin temmuz ayı zamlı maaşları da belli olmaya başladı. Temmuz ayında emeklilerin 4.57 zam alması kesin. İşte kuruşu kuruşuna zamlı maaşlar..." Muhafazakâr tabanın muhafazakâr gazetesinde bu müjdeli haberin yanına iliştirilmiş daha müjdeli bir haber: Hamile Ebru Şancı'dan hemcinslerini kızdıracak açıklama: 'Karnım açık poz vermem'…
Hizmet bununla sınırlı değil tabii!..
"Playboy yıldızı sosyal medya paylaşımlarıyla adından söz ettiriyor"…
"Romani yine rahat durmadı"…
"Ünlü şarkıcı Derya dün Instagram'da pozlarını paylaştı"…
***
Algı oyunları yapan düşmanlar bizi sunî gündemlere mahkûm edip, enflasyonu filan dert ettiriyorlar!..
Milli Dayanışma kampanyasına yüzüğünü vererek katılan kadına aynı yüzükten hediye verilmesi haberi çok daha önemliydi…
Hele aynı haberin yanında "Futbolcu Caner Erkin ile mutlu bir evlilik sürdüren Şükran Ovalı'nın kol saati ve güneş gözlükleri takipçileri arasında merak konusu oldu" şeklinde verilen haber büyük resmi daha iyi görmemizi sağladı!.. 
Refah öyle yayılmış ki, vatandaş 150 TL'lik saat takıyor!.. Karamsar bir edayla 'memleket nereye gidiyor' türünden sorulara takılmamak lâzım!.. Suriyeli göçmenler, terörün yeniden diş göstermesi, hayat pahalılığı, işsizlik, küresel salgının etkileri vs. bunların hayatımızı karartacak şeyler olmadığını yandaş basını izleyince çok rahatlıkla anlıyoruz…
***
Meğer başka bir Türkiye var ve bizim gibiler o Türkiye'den nasipsiz bir şekilde, gerçeklere aykırı saplantılarla hayat sürüyor!..
Ramazanlarda bıkıp usanmadan 'orucu ne bozuyor'a takılan, "Filanca parti gelirse içkili yere ruhsat verecek mi?" sorusunu dert eden kitlelere bakın hangi haberler servis ediliyor…
Hepsi dünden:
"Feyza Çıpa ayrıldığı sevgilisi Kutsi hakkında konuştu. Kutsi Feyza Çıpa'yı aldattı"…
Danla Bilic 'Cemal Can'la 5 ay evli kaldık beni aldattı' demişti. Gerçek ortaya çıktı"…
"Şarkıcı Gülşen sutyenle ev süpürdü"…
"Rıza Kocaoğlu ve Hazal Subaşı aşkı dolu dizgin"…
"Aleyna Tilki'nin yakalandığı erkek bakın kim çıktı?"…
'Aya dört şeritli yol yapılacağına inanırlar' diye aslında aşağılanan kitleye uygun bir haber politikası değil mi? Cuma günü özenle 'hayırlı cumalar' mesajı gönderince, sosyal medya da yazışırken 'inşaallah'taki ikinci a'yı büyük yazarak o büyük takvasını gösterince, kandil akşamları simit yiyince yeteri miktarda muhafazakâr olan kitle ve bu haberler!..
Ülkeyle ilgili boşuna can sıkmamak lâzım…
Bardağın dolu tarafından bakınca insanın içine su serpiliyor!.. Yandaş gazetelere veya internet sitelerine bir bakın o dolu tarafı görün!..
"Emekliye büyük müjde!"…
Yanında ise "Hazal Kaya'nın yeni imajı çok beğenildi!..""Can suyu kredisi esnafın yüzünü güldürecek!"..
Hemen ilişikte "Genç yıldız Miley Cyrus Malibu'daki evini 1.7 milyona sattı"…"Fatih'in emaneti Ayasofya için hazırlanmış sahte belgeler ortaya çıktı"…
Hemen magazin takviyesi, "Güzel yıldızın selülitleri sosyal medyanın diline düştü. Hep bunlar karantinadan"… "Sokağa kendini öyle bir kıyafetle atmış ki? Bu ne hal Merve?" soruna Merve mi cevap vermeli gerçekten? Yoksa Hazine garantili köprülerin geleceklerini nasıl ipotek ettiğinden habersiz, o köprünün bacakları görünecek şekilde gurur selfisi çeken muhafazakâr kardeşlerimiz mi?

21 Haziran 2020 Pazar

Otoritenin gerçeği gerçeğin otoritesi İskender Öksüz/21.06.2020


Geçen gün can sıkıcı bir tablo elden ele dolaştı. Çeşitli ülkelerdeki COVID-19 ölümlerini veriyordu. Johns Hopkins Üniversitesi kaynaklıydı. Bazı ülkeler, “Karşılaştırmada kullanılabilir- güvenilir” diye işaretlenmiş. Çin ve Türkiye’nin rakamları verilmemiş ve şu not düşülmüş: “Bu ülkelerin verileri güvenilir değil”. Aynı kaynaktan bir başka tabloda da sadece verilerine güvenilmeyen ülkeler, “Çürük elmalar” diye sayılmış: Vietnam, Hindistan, Venezuela, Mısır, Suriye, Yemen, Türkiye ve Çin.”
Bunu hak ediyor muyuz? Bence hayır. Rakamlarımız COVID-19 ölümlerinin tamamını yansıtmıyor. Hele başlangıçta, henüz sayılar küçükken, test-raporlama zinciri henüz kurulmamışken epey kaçak oldu. Fakat kasten gizleme yapıldığına inanmak istemiyorum. Mayıs başında burada yayımlanan, “Bildirilmeyen COVID-19 ölümleri” yazımda bunu incelemiştim.  Mevsimlik ölüm istatistikleri, birçok Batı Avrupa ülkesinde ve ABD’de rapor edilen ölümlerle gerçek arasında %100’e varan sapma olduğunu gösteriyordu.

HANKE’NİN DERDİ NE?

İki tabloda da Prof. Steve Hanke’nin imzası var. Kim bu Prof. Hanke? Johns Hopkins Üniversitesi’nin uygulamalı iktisat hocası. Cato Enstitüsü’nde Kıdemli Üye ve Sıkıntıdaki Para Birimleri Projesi Yöneticisi; nihayet, Johns Hopkins Uygulamalı Ekonomi, Global Sağlık ve İş Girişimleri Enstitüsü Eşbaşkanı.  Dünyanın 14 ülkesinde devlete danışmanlık yapmış. Bizim İstanbul Kültür Üniversitesi, Hanke’ye 2012 yılında Fahrî Doktora unvanı vermiş.

Prof. Hanke’nin bizimle derdi ne? Bu işin bir geçmişi var. Hanke’nin üzerinde çalıştığı ve doğruluğunu birkaç ülkede denediği bir ölçütü var. Yüksek enflasyonlu dönemlerde ülke parasının rezerv paraya (dolara) göre değeri, enflasyonu yakından izliyormuş. Çalışmasını, Charles Bushnell’le birlikte World Economics dergisi’nin 2017 Sonbahar sayısında yayımlamış.  Hanke, 2019 yılında Türkiye’de enflasyon %49 demiş. TÜİK’in verdiği rakam %12!

TÜİK’in enflasyon verilerine inanan kaç kişi kaldı bilmiyorum. Bu inanç sarsılmasında kurum yönetiminin defalarca değiştirilmesinin üstüne yetkililerin bazı beyanlarının da katkısı olmuştur sanıyorum. “Büyüme rakamlarını değiştirmek için bir sebep görmüyorum”, gibi…

Hissedilen pahalılıkla TÜİK’i açıkladığı bir birini tutmuyor. İnsanlar, “TÜİK’in alış-veriş yaptığı süpermarket hangisi acaba” diye şakalaşmaya başladı. Tahminim, Hanke, bizim yalan söylediğimiz kanaatine ölüm rakamlarımızdan ulaşmadı. Ekonomi hakkındaki beyanlarımıza bakarak vardı. Ve muhtemelen, ekonomide bu kadar atıyorlarsa, sağlıkta da doğru söylemez bunlar diye düşündü.

Fakat sağlıkta bu değerlendirmeye müstahak değiliz ve muhatap da olmamalıydık.

SOVYETLER ABD’Yİ NE ZAMAN GEÇECEK?

Altmışlı, yetmişli yıllarda Samuelson’un Ekonomi’si temel ders kitabıydı. Benim hocalık yaptığım ODTÜ’de de bu kitap okutulurdu. Alıp okudum tabi. Samuelson’un meşhur bir grafiği vardı ve orada mevcut eğilim sürdüğü takdirde Sovyetler’in ABD’yi seksenli yıllarda geçeceği gösteriliyordu. Seksenli yıllar geldi. Sovyetler, ABD’yi geçmedi. Samuelson’un yeni baskısı çıktı. Grafik kaldırılmamış, biraz değiştirilmişti. Sovyetler, ABD’yi doksanlı yıllarda geçecekti.

Doksanlı yıllarda Sovyetler çöktü ve çöküş sebepleri arasında başı ekonomi çekti. Geriye dönülüp otopsi yapıldığında, Samuelson’un o kadar da kabahatli olmadığı, Sovyet istatistiklerinin tamamen uydurma olduğu anlaşıldı. Yalanın ortaya çıkma gibi bir huyu var. On yıllar sonra bile...

MAKAM GERÇEĞİ TASHİH EDER

Nasıl beceriliyor? Geçen asırdan kalma bir hatıramı nakledeyim. Hayatımda yapmadığım iş kalmadı. Bir ara arkadaşlarımla birlikte hayvan yemi ham maddesi ticareti yapıyorduk. İstatistikler ve yalan hikâyem bu yem ham maddesi dönemindendir. Soya fasulyesi, balık unu gibi değerli maddelerin üretim miktarlarını yakından izlerdik. Arz-talep dengesi, fiyatlar bu verilere göre teşekkül edecekti. Neyi ithale neyi ihraca hazırlanmamızın doğru olacağını da yerli rekolteye göre kestirirdik. Türkiye’de bir elin parmaklarından az sayıdaki soya işletmesinden aldığımız rakamlarla Toprak Mahsulleri Ofisi’nin verdikleri tutmuyordu. TMO’daki bir arkadaşımıza telefon açıp sorduk. Cevabı şöyleydi: “Biz verileri toplayıp makama arz ederiz. Makam gerekli tashihi yapar. Birim açıkladığımız rakamlar düzeltilmiş rakamlardır.” Ne demek yani diye sormadık. Teşekkür edip telefonu kapattık. Bu soruyu sormak siyaseten de doğru değildi, duygusal zekâya da aykırıydı.

Aradan on yıllar geçti. Şimdi uydu fotoğrafları ile her ürününün gerçek rekoltesi daha tarladayken belirleniyor. Ekonomik veriler de soya fasulyesinden farksız. Bugünkü şartlar o zaman olsaydı, Samuelson yanılmazdı.

2020 yılında verileri makama arz edip, makamın tashihinden sonra yayımlamak hiç akıl kârı değil. Duydunuz mu sevgili makamat?

Gerçeğin otoritesi sonunda otoritenin gerçeğini yeniyor.

İslamcı söylemde gerçeklik sorunu Taha Akyol/21.06.2020


Bugünkü iktidar da son 6-7 yıldır İslami kavramları siyasette sık sık kullanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözleri bu açıdan son derece önemlidir; ciddiyetle tahlil edilmelidir:

“İnsanı merkeze alan, emeği yücelten, haksız kazanca müsaade etmeyen İslami ekonomi…”

Siyaseten çoook güzel ama bu sözlerin hayattaki karşılığı, gerçeklikle ilişkisi nedir?

Mesela “emeği yücelten” bir asgari ücret hesabı nasıl yapılabilir?! Sendikaların yeri nedir?! Maliyetlerde emeğin payı ne olmalıdır?!

Bu soruların cevabı bilmiyoruz. 
Söylem güzel, gerçeklik ağır sorunlar yığını.

DAVUTOĞLU: FAİZ 60 MİLYAR

Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun Karar TV’de “liderlerle ekonomi” programında söyledikleri, böyle soyut sloganlara neşter vurmak bakımından önemli.

Davutoğlu Başbakanlığı döneminde, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını savunduğu için “faizci” diye suçlandığını hatırlattı:

“Bize meydanlarda faizci dedi Sayın Cumhurbaşkanı, kendi hükümetini, kendi partisinin hükümetini suçladı…”

Faiz indirimi için Erdoğan Merkez Bankası’na baskı yapıyor, Davutoğlu ve Babacan MB’nin bağımsızlığını savunuyordu. Çünkü enflasyon tehlikesi varsa faizi indirmek kısa vadede oy getirecek ama uzun vadede enflasyonu tırmandıracak, o zaman faizi daha da yükseltmek gerekecekti.

İktisat biliminin bu gerçeğini Davutoğlu rakamlarla anlattı:

“Faiz harcamaları 2016’da 49 milyar. Şimdi ne kadar? 107 milyar TL.  Geçen seneki rakam bu. Peki milletin üzerine fazladan 60 milyar faiz yükleyerek İslam iktisadı mı yapmış oluyorsunuz? İşte orada açık bir din istismarı başlıyor.”

Yine söylemle gerçeklik arasındaki uçurum…
Bütün radikal ideolojik hareketlerdeki sorun...

Davutoğlu, Hz. Ömer’in ganimet dağıtımında haksızlık yaptığı iddiasıyla Sahabe tarafından sorgulandığını hatırlattı:

“İslam ekonomisi mi diyorsunuz? Böyle hesap verirlik olacak, böyle şeffaflık olacak!”

Söylem kolay, hatta oy da getiriyor!

Ama Yolsuzlukla Mücadele ve Şeffaflık yasaları çıkmıyor; neyin hesap verirliği, nasıl bir şeffalık?

DİNDARLIK VE SİYASET

Adalet ve iyilikle yönetmek, istişare, kul hakkını sakınmak, beytülmale (kamu malına) dokunmamak, emaneti ehline vermek, haramdan uzak durmak, haksız kazanca müsaade etmemek, merhamet, infak…

Bunlar İslamın bütün çağlara hitap eden ulvi ahlaki değerleridir. Fakat bunlar ahlaki öğütler olarak kaldı, hukuk teorisi yapılmadı, kurumları da gelişmedi: İhsan Süreyya Sırma’nın “Müslümanların Tarihi” adlı eserinde Muaviye dönemini bir okuyun…

Kamu ve özellikle anayasa hukukunun gelişmesi, Batı’da da modern çağların işidir.

Fıkıhta kamu hukukunun gelişmediğini Hayrettin Karaman da yazdı.

Kamu hukuku boşluğu ortada dururken, masum dindar kitleler zannettiler ki ulvi kavramları kullanan politikacılar iktidara gelirse adil bir yönetim olacak, haksızlık, nepotizm, yolsuzluk olmayacak…

Hiç de öyle olmadı. Davutoğlu, kendi başbakanlığı döneminde yolsuzlukla mücadele ve şeffaflık yasalarını hazırlattığını ama başbakanlıktan düşürüldüğünü anlattı.

Hâlâ “faizci kapitalist” AB bu yasaları çıkarın diye baskı yapıyor!

Ve bugün uluslararası Yolsuzluk Algı İndeksi’nde 90. sıradayız!

Bu tablo samimi dindarların içine siniyor mu?

MODERN HUKUK

Bir sistemde modern anayasaların “denetim ve denge” kurumları yoksa böyle sorunlar büyür, sırf ahlaki öğütlerle, kamudaki ahlak sorunları düzelemez.

İslam ülkelerinin ve hele de Türkiye’nin modern anayasal devlet modelinden başka çıkış yolu yoktur: Hür ve adil seçimler, çoğulcu siyaset, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, denetim ve denge, hesap verirlik, şeffaflık, dikey ve yatay denetimler…

Kamuoyunda farkındalık yaratmak için fikir ve ifade hürriyeti…

Hatta hayat o kadar karmaşık hale geldi ki, siyasetin çıkar saikinden etkilenmeksizin bilimsel verilerle karar verebilecek “bağımsız düzenleme ve denetleme kurumları” gelişmektedir.

Modern hukuktan başka yol yok.

İslami düşüncenin modern hukukla tanışmasının zamanı geldi de geçiyor bile.

20 Haziran 2020 Cumartesi

Yorum ve hakikat Mustafa Öztürk/ 20.06.2020


Din alanında belki sadece “kelime-i tevhid” ile “kelime-i şehadet”in düz anlamlarında ittifak, bunun haricindeki diğer bütün esaslı konuların kahir ekseriyetinde ihtilaf içindeyiz.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de durum aşağı yukarı bu minvaldeyken, pek çoğumuz dinî alanda kesin doğru olarak bildiği şeyleri birer mutlak hakikat gibi dayatmak adına kimi zaman tekfir kipli sözcükleri ok gibi cümlelerin ucuna takıp olanca hınçla sağa sola fırlatmaktan da ictinap etmemekteyiz. Oysa bugün mutlak hakikat olarak bilip ölesiye savunduğumuz birçok dinî görüş ve anlayış, on beş asırlık tarihsel tecrübe içerisinde ortaya çıkmış ve kendisine siyaset, devlet ve halk katından taraftar bulduğu için bugüne kadar varlığını korumuş birer yorumdan ibarettir. Bu gerçeğe dair farkındalık oluşturacağı ve belki bundan böyle “tarihsel yorumlar” uğruna birbirimizi daha az hırpalamaya vesile olacağı ümidiyle itikadi alana dair birtakım temel kabullerle ilgili tikel örnekler vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

İslam tarihindeki ilk ve en önemli meselelerden biri olarak kabul edilen ve çok boyutlu etkileri günümüze kadar da süren mürtekib-i kebîre (büyük günah işleyen kimse) problemini ele alalım ve uzak geçmişte kim ne demiş bakalım:  Mürtekib-i kebîre tövbe etmediği takdirde dünyada ve ahirette kâfir olarak muamele görür (Hâricî yorum). Mürtekib-i kebîre günahlarından dolayı zarar görmez ve ahirette cehenneme girmez (Mürcî yorum). Mürtekib-i kebîre imandan çıkar; fakat küfre girmeyip iman ile küfür arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) bulunur (Mu’tezilî yorum). Büyük günah, insanı isyan ve fıska sevk etse dahi bu durumdaki bir mümini mutlak manada fasık ve facir olarak nitelemek mümkün değildir (Sünnî yorum). Amel imandan bir cüzdür (Hâricî, Mu’tezilî ve Şiî yorum). İmanın mahiyeti Allah’ın varlığını, birliğini ve Hz. Muhammed aracılığıyla gönderdiği vahiyleri kalben tasdik etmekten ibarettir. Dolayısıyla amel imanın bir cüz’ü değildir (Sünnî yorum).

Allah kendi zatından bağımsız olarak sübûtî nitelikli kadim sıfatlara sahip değildir (Mu’tezilî ve Şiî yorum). Allah zat itibariyle kemal vasfı taşıyan kadim sıfatlara sahiptir (Sünnî yorum). Allah dünyada görülemediği gibi ahirette de görüleyecektir (Mu’tezilî yorum). Allah ahirette müminler tarafından görülecektir (Sünnî ve Selefî yorum). Allah’ın arşa istivası, göklerin üstünde bulunan ve melekler tarafından taşınan arşa oturması manasına gelir (Kerrâmî, Haşvî-Hanbelî yorum). İstiva, keyfiyeti insan tarafından bilinemeyen bir ilâhî sıfattır (Selefî yorum). İstiva, ilâhî kudret ve iradenin bütün kâinat üzerinde sürekli olarak geçerli olduğuna ve tüm varlıkları hâkimiyeti altında bulundurduğuna işaret eden bir sıfattır (Mu’tezilî, Şiî, Mâtüridî, Eş’arî yorum).

Bütün bu örnekler, “Biz fırka-i nâciyeyi temsil eden Ehl-i Sünnet mezhebine mensubuz; Mu’tezile ve Şia gibi ehl-i bidat fırkalarını zaten hükümsüz saymaktayız” şeklindeki bir gerekçeyle kâle alınmayabilir. Bu durumda, Ehl-i Sünnet’in iki büyük kolunu temsil eden Mâtüridîlik ile Eş’arîlik arasındaki görüş ve yorum farklarına dair şu birkaç örneği idraklere sunmak faydalı olabilir. (1) Matüridî: İman ne artar ne de eksilir. Eş’arî: İman artar ve eksilir. (2) Matüridî: Peygamberlikte erkeklik şarttır. Eş’arî:

Peygamberlikte erkeklik şart değildir. (3) Maturidî: Ye’s halindeki tövbe makbuldür; fakat bu durumdaki iman muteber değildir. Eş’arî: Ye’s halindeki tövbe de iman da makbul değildir. (4) Matüridî: Allah’ın var ve bir olduğunu aklen bilmek farzdır. Eş’arî: Allah’ın var ve bir olduğunu aklen bilmek farz değildir. (5) Mâtüridî: Akıl bazı şeylerin güzel ve çirkin (hüsün ve kubuh) olduğunu bilebilir. Eş’arî: Akıl hiç bir şeyin güzel ve çirkin olduğunu bilemez. (6) Mâtürîdî: Allah çirkin bir şey yapmaz. Mesela, Allah mü’mini ebedi olarak cehennemde yakmaz, kâfiri de cennetlik kılmaz. Eş’ârî: Allah’ın fiillerinde çirkinlik diye bir şey söz konusu olamaz. Allah bir peygamberi ebedi olarak cehennemde yaksa ve bir kâfiri cennetlik kılsa dahi çirkin bir iş yapmış olmaz. (7) Mâtürîdî: Kader eşyanın ezeldeki takdiri, kaza bu kadere göre eşyanın meydana gelmesidir. Eş’ârî: Kaza takdirdir, takdirin meydana çıkması ise kaderdir.

Görüldüğü gibi iki büyük Sünnî-itikâdî mezhep de kendi aralarında birçok konuyla ilgili olarak ihtilaf etmişlerdir. Üstelik burada söz konusu olan ihtilafların pek çoğu inanç alanıyla ilgilidir. Tam bu noktada şunu sormak gerekir: Bu kadar farklı görüş ve iddia sahibi mezhepler arasında hakikati kim veya hangi mezhep temsil etmektedir? Hakikat denen şey kime ve neye göre belirlenmektedir? Herhangi bir mezhebin tek başına temellük ve temsil ettiği şeyler hakikatle özdeş midir? Yoksa her mezhep aslında birer farklı görüş ve yorumdan mı ibarettir? Kendisini itikâdî alanda Sünnî-Mâtüridî olarak tanımlayan bir müslüman Sünnî-Eş’arî mezhebine mensup bir müslümanın doğru addettiği görüş ve yorumları bâtıl sayma yetkisine sahip midir? Hâsıl-ı kelam, inanç alanıyla ilgili hemen her kesin kabulümüz dahi birer mezhepsel görüş ve yorumdan ibaret olduğuna göre bizden farklı görüşlere sahip başka müslümanları bidat ve dalâlet ehlinden saymanın âlemi nedir? İmam eş-Şâfiî’ye nispet edilen, “Benim görüşüm yanlış olması muhtemel doğrudur; muhalifimin görüşü ise doğru olması muhtemel yanlıştır” şeklindeki geniş açılı anlayışı benimseyebilmek için daha ne kadar beklememiz gerekir?