5 Şubat 2021 Cuma

Hukuksal eşkıyalık deşifre oldu... Figen Çalıkuşu/05/02/2021

Siyasi iktidar kurduğu baskı rejiminde bir yandan devleti yararken, etrafı yakıyor kendisini de tüketiyor.

Bu düzende, utanma duygusunu kaybeden yargı mensupları tarafından, hukuk artan bir şiddet ile katlediliyor.

Yüce Divan sıfatına sahip Anayasa Mahkemesi, çok geç kalmış olsa da Enis Berberoğlu kararı ile tarihsel bir saptama yaptı ve teşhisi koydu:

“Kamu gücünü kullanan organların, mahkemelerin ve bireylerin, hukuka uygun davranmadıkları bir ülkede hukuk devletinin varlığından söz edilemez.”

Devlet, hukuk devleti olma özelliğini yitirse, devleti yönetenler de meşruiyetini kaybeder.

Bu çok tehlikeli bir uyarı. 

Bu noktada iktidar, önünde kalan son viraja düzgün girmelidir. Çünkü anayasal düzenin ihlal edildiğini, Anayasa Mahkemesi kayda geçirdi.

Gündeme bakın, hala bilmem kaçıncı kez yapılacak hukukta reform çalışması var. Buna bir de Anayasayı yok sayan zevatın, pişkin bir şekilde yem olarak ortaya attığı “yeni anayasa” lafı var...

Bu büyük güvensizlik ortamında, bir vodvil gibi sahne almak isteyenler, zırt pırt sahneye girip girip çıkıyor.

Adalet Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurul üyesi, Cumhurbaşkanlığı hukuk baş danışmanı ve Cumhurbaşkanı ...

Hangisi oyunun esas oğlanı anlaşılmıyor. 

Konuştuğu ile yaptığı farklı bir Adalet Bakanı var...

Adalet Bakanı, bu günlerde Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu söylüyor. 

Adalet Bakanı ile zıtlaşan, Cumhurbaşkanın nevzuhur bir baş hukuk danışmanı ise hem Avrupa’ya ayar vereceğini sanıyor hem de kafasından uydurduğu, hiç kimsenin duymadığı ilkeler ile devrim yapıp tarihe geçeceğine inanıyor.

Bir de “AYM ve AİHM kararları bağlayıcı değil, yönlendiricidir, milli yargı devredilemez” demekten çekinmeyen bu iş hukuku avukatını, baş hukuk danışmanı yapan bir Cumhurbaşkanı var.

Aynı Cumhurbaşkanına bağlı Yüksek İstişare Kurul üyesi eski Adalet Bakanı var. O da Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır diyor.

Benim de tanığı olduğum, zorbalık ile hukuku katleden mahkemeler ise Anayasa’ya direnmeye devam ediyor. Başkanı Adalet Bakanı olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu da öylece izliyor, anayasaya direnen hâkimleri korumaya devam ediyor.

Tam bir karmaşa. Her biri ayrı telden çalan kakofonik bir orkestra, yarılan devlet düzeni.

Anayasa Mahkemesi, Enis Berberoğlu için oybirliği ile verdiği ikinci ihlal kararının gerekçesini bu ortamda yayınladı. Anayasal düzeni yok etme çabasındaki failleri tek tek işaret etti. 

İlk kez, tarihinde rastlamadık biçimde faillerin adreslerine gerekçeyi yolladı: TBMM, Adalet Bakanlığı ve HSK...

Vodvildeki zevatın tümüne de hukuk devletinin ne olduğunu anımsattı.. 

Dedikleri ile yaptıkları birbirini  tutmayanların tümüne “hukuk devleti retorikten ibaret değildir” dedi.

Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcı değil yönlendirici gibi saçmalıkların sahibi baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum’a ve onun cesaretlendirmesi ile anayasaya direnen hakimlere gereken hukuksal uyarıyı da yaptı:

Türlü bahaneler ve hukuk tanımaz davranışları ile Anayasal hukuk düzenine karşı koymaya hukuk düzeninin müsaade etmeyeceğini müsaade etmez dedi.

Ve çok can alıcı bir şekilde anayasal hükümlere uymamanın “cezai, idari ve hukuki sorumlulukları” olacağını bildirdi. 

Hukuksal eşkıyalık, bu kararla deşifre edildi.

Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararı, “yeni anayasa” veya “reform” laflarının mevcut anayasayı ihlal etmekten çekinmeyenlerin bayat sakızı olduğunu göstermekte...

Yüce divan sıfatını taşıyan Anayasa Mahkemesi çığlık çığlığa anayasal düzenin yok edildiğini söylüyor...

Ne reformu, ne yeni anayasası ?

Anayasal düzeni yok edenler, hukukta reform ve yeni anayasa yapabilirler mi ?

Güldürmeyin...

4 Şubat 2021 Perşembe

Boğaziçi’nde neler oluyor? Abdurrahman Dilipak/04.02.2021

Önce “rektörü istemiyoruz” dediler. Sonra LGBT’liler çıktı ortaya. Ardından İslam’ın kutsalına yönelik saldırılar geldi. Ve ardından polis müdahalesi, sosyal media devreye girdi sokak çağrıları yapıldı ve süreç devam ediyor.

İşin içinde yine PKK var, yine diğer militan grublar, FETÖ ve CHP var.

Bu konunun bu şekilde sürdürülmesi mümkün değil. Bu iş daha ilk günden meşruiyet zemininden uzaklaştı. Halk böyle bir eyleme destek vermez. Bu olay bir bumerang gibi döner sahibini vurur.

Geziden daha kötü bir proje. Ama yola çıktılar bir kere. Geri adım atmaları da kolay değil.

Birileri bir üniversitenin kampüsünde başlayan bir olayı, başka üniversitelere yaymak ve sokağa çekmek istiyor. Yani bu saatten sonra bu konu artık bir üniversite ile başlayan ve biten bir hadise değil.

İlk gözaltılardaki kişilerin neredeyse %80’inin üniversite ile ilişkisinin olmadığı ortaya çıktı. Yangına körükle giden, profesyonel politik grublar hemen olay yerinde inisiyatif almışlar.

Eğer, gerçekten, hukuk içinde kalarak bir şey yapmak istiyor idi iseler, bu konuyu başka konulara bulaştırmamaları gerekirdi. Görünen o ki, maksatları üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Muhalefet de öğrenciler üzerinden iktidarı köşeye sıkıştırmak istiyor sanki.

Atama doğru olmayabilir, buna karşı da çıkılabilir. Bir sivil itaatsizlik eylemini de anlarım, ama yakıp yıkmayı, LGBT’yi, İslam’a saygısızlığı anlayamam.

Madem atamayı beğenmediniz, tamam ilk yapacağınız şey, yürütmenin durdurulması için yargıya müracaat etmek. Ve kamuoyuna bunu açıklamak ve sorulara cevap vermek.

Bu atama yasal mı? Aslında yasal. Yasal olmasıHukuki” olduğu anlamına gelmiyor. LGBT’lilerin kendi bayrakları ile meydana gelmeleri de yasal, hatta bunlar pozitif ayırımcılığa tabii. Bu da yasal, ama bana göre en azından bugünkü insan hakları sözleşmelerindeki bir başka kritere göre, genel ahlaka aykırı bir tutum. Dince lanetlenen, ahlakça kınanan bir konuda bu tür İslamofobik eylemin sanat ya da toplumsal gösteri, düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında meşrulaştırılmaya çalışılmasını kabul edemeyiz.

Birileri Ebubekir Sofuoğlu’nu “üniversitenin çevresindeki evler ahlaksızlık evlerine dönüyor” şeklindeki serzenişine karşı çıkanlar, LGBT denilen, Türkçe karşılıkları ahlaksız, edepsiz, utanç verici, rezillik kabul edilen işleri yapanlar, üniversitenin içinde eylem yapıyor ve dini alaya alıyorlar, sanat perdesinin arkasında. Ama din gerekçesi ile fuhşiyatı eleştirenler sanık sandalyesine oturtuluyorlar, hem de LGBT’ye pozitif ayırımcılık anlamına gelen düzenlemeyi yapanlar tarafından. Bu konuyu daha iyi anlamak için LGBT gerçeğini, onların bu duruma nasıl düştüklerini ve bunların kurtuluş arayışlarını daha iyi anlamak için Muhammed Binici’nin “Benim Ailem” belgeselini izlemeye davet ediyorum.

Bugün AK Parti bu derin çelişkinin içtimai ve siyasi sonuçlarını yaşıyor. Bu gençler bir günde ortaya çıkmadı. Bu uyarılar hep görmezden gelindi.

Bugün muhafazakar görünen bazı çevrelerden bu olaylara destek gelmesi de sürpriz değil. Dini; kültüre indirgeyerek sulandırıp, ahlakı da kültür ve gelenekle sentezleyip, değerler eğitimine dönüştürünce olacağı buydu.

Burada AK Partililerin “Biz nerede yanlış yaptık?” sorusunu sorması gerek.

Bu atama şeklini de yeniden gözden geçirmek gerek. Bu yöntem birçok kurumda, parti teşkilatlarında ciddi sıkıntılara yol açan bir durum.

Karşı taraf, eğer bir hak mücadelesi veriyor olsaydı, önceliği Yasama, Yürütme ve Yargıya verirdi. STK’ları, meslek odalarını harekete geçirirdi, hemen Sosyal Media’da bir kampanya düzenlemek yerine, bir şekilde kitlelere kendini anlatma yolunu seçerdi.

Pekala, TBMM’de grubu olan partileri bir grub ziyaret edebilirdi. TBMM İnsan Hakları Komisyonuna, Meclisteki üniversiteler ile ilgili Milli Eğitim, Gençlik Komisyonlarını ziyaret edebilirlerdi.

Yasaya da yönetmeliğe de karşı çıkabilirsiniz. Ama yönetmelik yasaya ya da hukuka uygun değilse Danıştay’a gidip iptalini isteyebilirlerdi. Uygulamaya ilişkin yürütmenin durdurulmasını talep edebilirlerdi. Kamu yararı yok diye yasada değişiklik talep edebilirlerdi, ilk derece mahkemesi üzerinden konuyu AYM’ye taşıyabilirlerdi. Cumhurbaşkanlığından randevu isteyebilirlerdi. Cumhurbaşkanlığı İnsan Hakları Başkanlığının kapısını çalabilirlerdi. Ombudsmanlığı harekete geçmeye davet edebilirlerdi.

Tabii bu kadar acemice bir çıkıştan sonra bütün cinleri başlarına topladılar. Ne kadar muhalif varsa bu olayı kendi lehine kullanmak istiyor. Bunu kendileri istedi..

Türkiye’nin en iyi üniversitesinde bu işler böyle yürütülüyorsa vay halimize.

Bu işin bir hukuk boyutu var, bir pedagojik boyutu var, siyaset bilimi, sosyolojisi, psikolojisi, sosyal siyaset planlaması gibi konularda bu eylemi düzenleyenler sınıfta kaldı. Hem de o kadar tanınmış akademisyen kendilerine danışmanlık yaptığı halde.

Ha. Bu olaylar, hepimize ders olsun. AK Parti, kendini özeleştiriye tabi tutmadan, sadece karşı tarafı eleştirerek bir yere varamaz..

Neyse, bugünlük de bu kadar.

Şaka gibi Ahmet Taşgetiren/04/02/2021

Bir yanda iktidarın sorun çözme yöntemi olarak devreye soktuğu Boğaziçi görüntüleri, bir yanda yeni anayasa hamlesi.

Bir yanda kılına dokundurmayız yaklaşımıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerine kapanma, diğer yanda demokrasiyi geliştirme vaadi.

Bir yanda MHP ve MHP’lileşme sürecinde hızla yol alan Ak Parti, diğer yanda demokratik Anayasa söylemi.

Bir yanda Meclis’te üçüncü sırada bulunan HDP’ye yönelik şeytanlaştırma, diğer yanda yine Mecliste HDP’siz olmayacağı çok açık olan yeni Anayasa müzakereleri…

Şaka gibi değilse, perhiz ve lahana turşusu hikayesi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Bakanlar Kurulu toplantısından sonra “Belki de şimdi Türkiye’nin yeni bir anayasayı tartışma vakti gelmiştir” diyerek gerçek manada sürpriz yaptı. Bu sözleri duyan herkes “Aaaa, nerden çıktı bu şimdi?” gibi hayret ifadesi sergiledi. Herkes bizzat iktidar dilinin ortaya çıkardığı derin yargı problemleri içinde yargı reformunun nasıl yapılacağını merak ederken, “O yetmez, bakın biz anayasayı bile değiştiririz” modunda bir çıkış hayret uyandırmaz mı?

Sorun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin taa kendisiydi. Sorun denge ve denetlemeden yoksun, başına buyruk bir nitelik kazanan, nereden bakılsa “Tek Adam yönetimi” haline gelen yapının nasıl demokratikleşeceği iken, ona asla ve kat’a dokunulmayacağından yola çıkılarak yapılacak bir anayasa değişikliği ile hangi demokrasiye varılacaktı?

İlginç bir durum var: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri birkaç cümleden ibaret. Orada “Ortağımızla birlikte” notu da mevcut.

Ancak Anayasa Değişikliği üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli öyle geniş bir açıklama yaptı ki, şahsen ben, “Bu işin esas sahibi MHP ve Bahçeli” demekten kendimi alamadım. Kısa bir geçmişe seyahat yaparsak, Erdoğan’ı (Ak Parti’yi) “Madem fiilen başkanlık sistemi uyguluyorsunuz, hadi gelin bunu yasal hale getirelim diyen de Bahçeli idi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni belki Ak Parti grubundan daha net ve sert ifadelerle sahiplenen kim diye bakarsanız orada da Bahçeli’yi görürsünüz.

“Peki neden böyle?” sorusunun cevabı, “Çünkü bu sistem çerçevesinde yapılıp edilenler ve ortaya çıkan yönetim görüntüsü, MHP üslubundan farklı değil” demekten başka çıkış yolu yok. Hatta daha ötesini Doğu Perinçek söyleyip duruyor ve Ak partiden bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Perinçek sahiplenmesi” karşısında tek kelime etmiyor. MHP imzası ne ki, iş Perinçek’in “Vatan anlayışı”na kadar uzanmış. MHP ile Perinçek yarışıyor, ikisinin de gölgesi AK Parti’nin üzerine düşüyor.

Bu ortamda Anayasayı demokratik hale getirmek! Hiç gülecek hali yok ülkenin oysa.

Şu Boğaziçi’ndeki iş tutma tarzına bakın. İş Cumhurbaşkanı’nın rektör atama yetkisinden başlıyor. Önce onu ispat etmek lazım. Yetki var mı var. Hani Ak Parti’nin Urfa için devreye soktuğu “ceketimizi koysak kazanırız” tavrı vardı ya o misal, “Biz istersek oraya her türlü adamı rektör yaparız” yaklaşımı… Mesele “Yetki”yi icra ısrarına gelince polis de devreye girer, başka şeyler de…

Hani Gezide provokasyon vardı. FETÖ - METÖ devreye girmişti de, gençlerin çadırları yakılmıştı da ondan sonra iş çığırından çıkmıştı. Şimdi göz göre gelen bu Kabe provokasyonuna ne demeli? Bütün Boğaziçi meselesi geldi LGBT’ye mi dayandı? Şimdi Boğaziçi’nde LGBT’yi yok edince Türkiye’nin LGBT problemi halledilmiş mi olacak?

Boğaziçili “Müslüman Öğrenciler Grubu” hazırladıkları bir video ile bir yandan “Bu eserin değerlerime aykırı olduğunu düşünüyorum. Bunu okul ortamında dile getirdim.” diyor, bir yandan da “Öğrencilerin kimlikleri üzerinden şeytanlaştırılmasını ve tutuklanmasını kabul etmiyorum” tavrını ortaya koyuyor. Bu Boğaziçi dengesi. Devreye polis copunu soktuğunuz zaman, Boğaziçi’ni boğarsınız ve elinizde şu yerlerde sürüklenen başörtülü öğrenci görüntüleri kalır. Ne yapıyorsunuz siz?

Bir gençlik probleminiz var mı, evet var. LGBT de onunla ilgili, deist – ateist gençlik de. Ya da eğitim kalitesi düşük üniversite mezunu işsiz gençlik de.

Çare aranır mı, aranır. Eğitim sistemine çare aranır. Gençlik politikasına çare aranır. Aile sorununa çare aranır. Bir türlü başarılamayan “kültür meselesi”ne çare aranır.

Ama copla değil. Kendi ülkenizin dünyaca en tanınmış üniversitesini fethetme mantığı ile değil. Hele bunu, öğrencileri saçlarından sürükleyerek yapacağınızı düşünerek değil.

Ben “O Kabe resmini hangi provokatörün o hale getirdiğini bir gün çözeceğiz” diyorum, ama şu görüntülerin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin göstergesi olarak hafızalara kaydedileceğini de not etmek istiyorum.

Bu ortaklarla Anayasayı demokratikleştirmek mi? Hadi canım sen de!

Yeni anayasa önerisi nereden çıkıyor? Ali Bayramoğlu/04/02/2021

Cumhurbaşkanı bir kaç gün önce yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu söylüyordu. 

Sözlerine kulak verecek olursak, yeni anayasayı, sivil ve demokratik saiklerle (!) öneriyor. 

Şöyle diyor:Türkiye’de sorunların kaynağının 1960’dan beri darbeciler tarafından yapılan anayasalar olduğu ortadadır. Bunun için daha önce yeni bir anayasa girişiminde bulunmuştuk. Anayasa çalışması milletin gözü önünde ve tüm temsilcilerinin katılımı ile olmalıdır ve milletin takdirine sunulması gereklidir. Cumhur İttifakı’ndaki ortağımızla bir anlayış birliğine varmamız halinde önümüzdeki dönemde yeni anayasa için harekete geçebiliriz”.

Bahçeli de, çok beklemedi, hemen ertesi gün Erdoğan’a şu sözlerle onay verdi: 

“Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu açıktır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin amacı, görüşü ve düşüncesi de bu yöndedir...”

Peki neden?

Neyinden rahatsız olabilir Erdoğan, bu seçimli padişahlık düzeninin, bu anayasanın?

- Parti-devlet modeli onun arzusuydu. 

Hem iktidar partisinin başkanı, hem ülkedeki tüm yetkilerin sahibi... 

O iktidar partisi ki kimi başvuruları devlet katına çıkmadan önce il, ilçe başkanlıklarıda ele alıyor, eliyor. 

- Fiilli bir kuvvetler birliği düzeni onun siyaset anlayışının tam yansıması... 

İrfan Fidan’ın İstanbul Başsavcılığından Anayasa Mahkemesi üyeliğine ekspres geçişi, Demirtaş, Kavala gibi kritik davalarda önce siyasi söz ve işaretin geldiği, yargı hükmün onu takip ettiği örnekleriyle ortada.

- Yürütmeden bağımsız çalışması varsayılan meclis AK Parti grubu üzerinden onun emrinde. Beştepe’nin hazırladığı kanun tasarıları bu grup tarafından meclise sunuluyor, cumhurbaşkanın talimatları hemen uygulanıyor. 

Her şey bir kişiye bağlı...

3 Şubat 2021 tarihli resmi dünkü gazetenin cumhurbaşkanlığı kararları kısmında yer alan 3473 sayılı karar söyle başlıyordu: 

Erzurum İli, Oltu İlçesinde “Çoruh Belediyeleri Birliği”nin Kurulmasına Dair Karar (Karar Sayısı: 3473), “Tokat İli Sahipsiz Hayvanları Koruma Birliği”nin Kurulmasına Dair Karar (Karar Sayısı: 3474)...”

Tokat ili Sahipsiz Hayvanları Koruma Birliğinin kurulmasına bile cumhurbaşkanın denetimi altında, onun iznine bağlı. 

Yetki devri, yetki paylaşımı  yok, yürütme adeta bir şahıs görünümüne bürünmüş durumda... 

Her halde bu yetkilerden “yorulmuyordur” (!), Erdoğan.

Tersine... 

Deneyimler, Erdoğan’ın her tür yetki devri ve paylaşımı, tavizi, güç kaybı ve koltuğunun sallanması olarak gördüğünü gösteriyor. 

Erdoğan ve Bahçeli’nin başkanlık sisteminden geri dönmeyi, bunu kısmen dahi sorgulamayı beklemek ham hayal. Ortalıkta dolaşan “reform” sözleriyle bu öneri bağlamak da pek anlamsız.

Başkanlık sistemini koruyan bir anayasaya muhalefetin destek vermesi mümkün değil. 

Muhalefet desteklemediği bir anayasa ne meclisten geçebilir (400 oy gerekli), ne referanduma sunulabilir (360 oy gerekli).

O zaman mesele ne?

Sorunun iki yanıtı olabilir.

Seçimleri kazanmasını veya iktidarda kalmasını kolaylaştıracak yeni düzenlemeler yapmak...

Ya da biraz ortalığı karıştırmak, yeni kutuplaşma vesileleri üretmek, siyasi gündeme bu yolla hakim olmak, en önemlisi muhalefet cephesinin tek ortak noktası alangüçlendirilmiş parlamenter sistem arayışı”nın havasını almak.

Velhasıl, söz konusu olan, yeni Erdoğan bir hamlesidir, yeni bir gündem belirleme girişimidir.

Ne yazık ki bunlar iktidarın işine yarıyor. 

"GELECEĞİNİZİ BİLİYORDUM" Servet AVCI/04.02.2021

Daima 'beklenen olmak' hangi ölçü birimiyle anlatılabilecek bir büyüklüktür? Tufan Gündüz Hoca televizyonda anlatmıştı… "Türk, 'yardım götüren' değil 'beklenen'dir" derken nasıl da ağlatmıştı o Bosnalı yaşlı teyzenin sözleriyle herkesi?

Hatırlatalım isterseniz: Türk subaylarının Bosna'da uzak bir dağ köyünde yalnız yaşanan yaşlı bir teyzeye yardım götürmesini aktarmıştı Hoca… Hikâye Bosna'nın bir dağ köyünde yaşanmıştı…

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup subaylar, bir dağ köyündeki teyzenin evine yardım götürüyorlardı… Eve giden araba yolu olmadığı için subaylar paketleri omuzlarında taşıyorlardı… Subayları evinin kapısında gören yaşlı kadın sormuştu "Türk müsünüz?" diye… Bizimkiler 'evet' deyince, yaşlı kadının zamanları ve mekânları kuşatan iki kelime dökülmüştü dilinden: "Geleceğinizi biliyordum…"

'Geleceği bilinen olmak' olmak, Türk'ü tanımlayan ne muhteşem bir nitelemeydi…

Bir başka örnekte olduğu gibi: Çanakkale'de yoğun ateş altında siperden çıkıp, kurtaramayacağını bile bile, üstelik ölme riskini göze ala ala yaralı arkadaşına yetişmek, onun ölmeden önceki 'geleceğini biliyordum' sözlerini duymak ve bu sözleri dünyalara değişmemek hakkıyla nasıl anlatılabilirdi?

Başka örnekleri de sıraladıktan sonra kendimce özetlemiştim: "İzzetli bir hayat, 'geç kalınmış', 'hiç gidilmemiş' veya 'hiç verilmemiş' randevuların toplamı olamazdı… Orada olmak... Olunması gereken yerde olmak… Beklenen olmak… Geleceği bilinen olmak…

Ne mutlu hep olması gereken yerde olanlara ve öyle kalmak isteyenlere…"

***

Bugün Ankara'da 'beklenen' bir belediye var… "Bana yetişecek kimse yok mu?" diyenin, her dara düşenin başını kaldırdığında karşısında gördüğü, derdini paylaştığı bir belediye…

Belediyeciliği betonla, demirle, plastikle sınırlayanların, belediyeciliğin sosyal yönünü, dayanışma ruhunu ıska geçenlerin pek anlamadığı ve asla anlayamayacağı bir zihniyet… Anlayamadığı için de 'algı edebiyatı'yla artan popülariteyi bastırabileceğini zannediyor…

Oysa betona ve plastiğe değil, ruha işleyen samimi işçilik söz konusu… 'Adaletine güvenilir olmak', 'beklenen olmak', 'yetişeceğine inanılır olmak' bunlar ne algıyla, ne parayla, ne siyasî dayatmayla başarılabilir…

Bunun için ayrımcılığa prim vermeyen bir inanç, kul hakkına sadakat, yaraları birlikte sarma duygusu, ortak akıl ve şeffaflık gerekiyordu… Başarılan da oydu…

Eğer bir beldede oy veren de vermeyen de 'adil hizmet'ten şüpheye düşmüyorsa, o 'beklenen'e güveniyor ve ayrımcılığın mağduru olmayacağına inanıyorsa, bir zihniyet devrimi gerçekleşmiş demektir…

***

Bugün Ankara'da oy vermediği için mağdur edilen bir köy veya belde yok… Tam tersine çok oy verdiği için pozitif ayrımcılığa tâbi tutulan bir köy veya belde de yok… Ankara'ya yapılabilecek en büyük hizmet, fitnenin ve ayrımcılığın yok edilmesiydi… Yerle bir edildi…

Mansur Yavaş için en kıymetli soru şuydu: "Dara düşmüş ve "Bana yetişecek kimse yok mu?" karamsarlığına kapılmış her hangi bir vatandaşımızın aklına artık Ankara Büyükşehir Belediyesi geliyor mu? Belediye olarak biz bu derde yetişebiliyor muyuz?"

Yani 'beklenen' miyiz?

İşte biz bu sorulara cevap veremeyeceği zaman uykuları kaçacak, üzülecek, yüzümüz kızaracak bir anlayış yönetiyor Ankara'yı… Şehri griye boyayamadığı, eşe, dosta, örtülü ortağa yetişemediği zaman değil, dardaki vatandaşa yetişemediği zaman görevimizi yapmamış sayacak bir anlayış…

"Hiç şüphe yok ki, kul hakkı, imar baronlarının, belediye kaynaklarını peşkeş çekenlerin, belediyeyi eşe dosta yağmalatanların haklarından üstündür… Bizim sadakatimiz, işte o kulun, o yetimin hakkına sadakattir…" diyebilen bir anlayış…

3 Şubat 2021 Çarşamba

Yenileşme ihtiyacımız Mustafa Çağrıcı/03/02/2021

Elbette ilâhî kaynaklı bir din olarak İslam, insanoğlunun kuşatıcı hakikate, erdemli hayata, sonuçta dünya ve ahiret mutluluğuna ancak kendi öğretisine inanıp bağlanmak ve yaşamakla erişebileceğini bildirir. Bunu kabul edip etmemeyi de bireylerin ve toplumların seçimine bırakır; seçimini yanlış yapmanın sonuçlarına karşı uyarılarını yapar. Hatta Kur’an-ı Kerîm, tercihlerini yanlış yapanların görünüşte parlak bir dünya hayatı da olsa, bunun yanıltıcı olduğunu bildirir. (Günümüzün yaldızlı Batı uygarlığının dünyayı karşı karşıya bıraktığı sorunları ve tehlikeleri bizden çok kendileri anlatıyor.)

Ayrıca İslam, kendisini bütün zamanlar ve bütün insanlar için gerçek kurtuluşu sağlayacak son evrensel din olarak sunar. Her çağdaki bütün insanların genel yararlarını (mesâlih-i ibâd) hedeflediğini bildirir ve bunun için (a) kurallar koyar, (b) zamanın icaplarına göre uygulamaya elverişli ilkeler verir, (c) insanların şartlara göre akıl, bilgi ve tecrübelerle doldurabilecekleri serbest alanlar bırakır. 

İslam’ın ilk asırlarında Müslümanlar dinî kaynakları sunduğum şekliyle anladılar ve –bazı siyasi çalkantılar yaşasalar da- o günkü şartlarda çağı ve dünyayı dönüştürücü başarılara koştular. Sonraları, en başta mezhep katılıkları olmak üzere, türlü nedenlerle dinî zihniyet ve yorumda (dolayısıyla dinî eğitim ve öğretimde) bir “donma dönemi”ne girildi, bir daha da oradan çıkılamadı. Bunun tipik şahidi, bin yıl önce kurulan; sistemi, yönetimi, mali kaynakları yönünden özgün yapısıyla, aralarında Paris ve Oxford’un da bulunduğu birçok Batı üniversitesine ilham vermesine rağmen, katılılığıyla bildiğimiz Şâfiîlik ve Eş‘arîlik anlayışını güçlendirmek için kurulup, her türlü yenilik karşıtı öğretimin öncüsü olan Nizamiye Medreseleridir. Ondan da önce Şiî Fâtımî yönetiminin Şâfiî’nin ikinci vatanı Mısır’da kurduğu, daha sonra Eyyûbîler döneminde Şâfiî-Eş‘arî ağırlıklı eğitime geçen Ezher Üniversitesi de öyle. Son 200 yılda Ezher’deki öğretimi modernleştirme girişimleri, Tahtâvî, Abduh, Tâhâ Hüseyin, Ali Abdürrâzık gibi önemli âlimlerin çabalarına rağmen başarısız kalmıştır. 

Hasılı, bugünkü katılıkların, fanatizmlerin ve sonuçta çekilen acıların arkasında böylesi gerçekler var. 

***

İslam dünyasının geneline baktığımızda henüz zihinleri, kurumları ve hayatları geliştirici-dönüştürücü mahiyette bilgi üretildiğini göremiyoruz. Eskilerin “ulûm-i dahîle” dedikleri dışarıdan gelme bilgileri de gerektiği yerde, gerektiği ölçüde, yaygın ve sürdürülebilir şekilde kullandığımız pek söylenemez. Nispeten başarılı olan kendi ülkemizde, başta tıbbiye ve askeriye olmak üzere bazı kurumlarımız, 200 yıl kadar önce dünyadaki değişimi gördüler; imkânlar ölçüsünde kendilerini yenileme yoluna girdiler. Halen özellikle anılan iki kurumumuz çağı izlemenin başarılı sonuçlarını toplumumuza sunuyorlar. Bunun canlı şahidini sağlık camiamızın COVİD-19’la mücadeledeki başarısında, ordumuzun da görev aldığı her yerde hiçbir zorluğun altında kalmadan başarıdan başarıya koşmasında görüyoruz. 

Asıl üzerinde durmak istediğim konu, “Böyle kurumlar neden başarılı oluyor?” sorusudur. Çünkü onlar, mesleğe çağdaş perspektiften bakıyorlar; çağın gereklerine göre kendilerini yenileyip geliştiriyorlar. (Şu salgın sırasında aşı üreten ülkeler arasına biz giremediysek, bunun sorumlusunun tıpçılar değil, bu alandaki bilimsel ve teknolojik gelişmeye yeteri kadar kaynak ayırmamış veya ayıramamış resmî ve sivil kurumlar olduğu söyleniyor.) 

150 yıl öncesinden itibaren hem ülkemizde hem de diğer bazı Müslüman toplumlarda dinî düşünce ve bilgide de bir yenileşme ve değişim ihtiyacı güçlü bir şekilde konuşulup tartışılmaya başlanmıştı. Fakat Ezher örneğindeki gibi katı muhafazakârlık bu alanda adım atılmasına izin vermedi. 

Bu rejim eskidi yeni anayasa verelim... Mehmet Ocaktan/03/02/2021

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önceki gün kabine toplantısı sonrasında yaptığı “yeni anayasa” açıklamasıyla kafaları karıştırdı. Cumhurbaşkanının açıklaması aynen şöyle: “Yeni bir anayasayı tartışma vakti geldi. Cumhur İttifakı’ndaki ortağımızla bir anlayış birliğine varmamız halinde önümüzdeki dönemde yeni anayasa için harekete geçebiliriz” Dün de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “MHP’nin görüşü de bu yöndedir” diyerek yeni anayasa için erken bir müjde vermiş oldu. Bahçeli’den de izin çıktığına göre Ak Parti yeni bir rejim için kolları sıvayabilir...

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli mevcut sistemin miadını doldurduğunu görmüş olmalılar ki “yeni anayasa”nın vaktinin geldiğini söylüyorlar.

Evet Cumhur İttifakı’nın liderleri son derece haklılar, zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hayata geçtiği günden buyana Türkiye adeta “kaybet kaybet” günleri yaşıyor. İşin başında kurgulanışı itibariyle modern demokrasileri değil, üçüncü dünya ülkelerinde bile örneği bulunmayan garip bir sistem kurgusu üzerine bina edilen yeni rejim daha beş yılı bile doldurmadan iflas etmiş bulunuyor.

Şu bir gerçek ki anayasal kurumların sınırlayıcı, dengeleyici ve denetleyici fonksiyonlarının olmadığı bir sistemin sonunda çoğunluğun tiranlığına dönüşmesi kaçınılmazdır. Dünya örnekleri de göstermiştir ki benzer yollarla iktidara gelen popülist yönetimlerin ilk işi demokratik kurumları ele geçirerek demokrasinin içini boşaltmak olmuştur. Venezuela’da Chavez ve Macaristan’da Orban yönetimleri bu konuda en ibret verici örneklerdir. Türkiye’deki AK Parti-MHP koalisyonunun gidiş istikameti de bu yöndedir.

Maalesef Türkiye Avrupa Birliği üyesi birçok ülkeden daha eski demokratik geçmişe sahip olmasına rağmen, 75 yıl boyunca demokrasisini pekiştirememiş ve bugün daha tehlikeli bir otoriterleşme süreciyle karşı karşıya kalmıştır.

Galiba Cumhur İttifakı’nın durup dururken bir anda depreşen yeni anayasa aşkını iki türlü okumak gerekiyor. Birincisi, “biz bu yeni rejimi beğenmedik, yenisini yapalım” şeklinde daha demokratik bir anayasa talebi olabilir. Ancak şu anda mevcut anayasa ve yasalara bile itibar etmeyen iktidarın uygulamaları dikkate alındığında daha demokratik bir anayasa talebinin gerçekçi olması asla mümkün gözükmüyor.

İkincisi, AK Parti-MHP koalisyonunun otoriter yürüyüşü için mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bile yeterli olmamaktadır. Düşünün ki parlamento etkisizleştirilmiş, yargı devletin tepesindeki isme bakar hale gelmiş, yani ‘kuvvetler ayrılığı’ yok edilmiş ve kelimenin tam anlamıyla ‘kuvvetler birliği’ne dayalı bir rejim kurulmuş ama bu bile iktidara yetmiyor demek ki...

Bu durumda muhtemelen iktidar ortakları, az da olsa hala etkisini sürdüren demokratik mekanizmaları tümden devre dışı bırakacak yeni bir anayasanın hayalini kuruyor olabilirler. Mesela şu anda AK Parti-MHP koalisyonu için bir kabusa dönüşen 50+1’den kurtulmak çok elzem hale gelmiş bulunuyor. Çünkü şu anda Türkiye ekonomik anlamda yönetilemiyor, insanlar günlük maişetlerini temin etmekte bile zorluklar yaşıyorlar. Dış politikada, sağlıkta, eğitimde, tarımda tarihimizin en zor günlerini yaşıyoruz. Koalisyon ortakları da böyle bir Türkiye resmiyle 50+1’yakalayamayacaklarını görüyor olmalılar ki yeni arayışlara yönelerek çare arıyorlar.

Kuşkusuz yeni anayasa talebi sadece 50+1’den ibaret değildir elbette. Memleketin tek ses halinde yönetilebilmesi için öncelikle muhalefetin de acilen “yerli-milli” şablonuna göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyor. Herhalde yeni anayasada bu mesele de bir çözüme kavuşturulacaktır...

Ancak bu anayasanın yapılabilmesi için Cumhur İttifakı parlamentoda yeterli çoğunluğa sahip değil. Hal böyleyken, peki neden şimdi böyle bir çıkış yapıldı? Bir tek ihtimal var; muhtemelen biz faniler ekonomik sıkıntıları konuşarak yorulmayalım diye böyle bir gündem icat edilmiş olabilir..

2 Şubat 2021 Salı

Telekom'un hortumlanması Orhan UĞUROĞLU/02.02.2021

Türk Telekom'un özelleştirilmesi için AKP defalarca yasa değişikliği yaptı. Dönemin muhalefet partileri, "Telekom ülke için stratejik kurumdur özelleştirilemez" diye itiraz etmelerine rağmen dönemin AKP'li Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, "Babalar gibi satarız" dedi.

AKP, Temmuz 2005'de Türk Telekom'un yüzde 55 hissesini, Lübnanlı Hariri ailesinin şirketi OTAŞ'a 6 milyar 550 milyon dolara sattı…

Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım seyrederken, Lübnanlı Hariri ve Kemal Unakıtan çeki teslim aldılar.

-   Ama çek karşılıksız çıktı iyi mi?

OTAŞ, 6,5 milyarlık ihale bedelinin yüzde 20'si olan 1.3 milyar doları peşin ödedi.

2007 yılında Türk bankalarından 4,3 milyar dolar kredi alarak, borcunu ödeyen Hariri Yüzde 55 hissenin sahibi oldu.

Ancak Eylül 2016'dan itibaren 4.75 milyar dolarlık kredinin üç ödemesini yapamadı.

Hariri ailesi Türk Telekom'u batırıp 3 taksit kredi borcunu ödeyemeyince Akbank Garanti Bankası ve İş Bankasının sırtına 4,75 milyar dolar batık krediyi bırakarak kaçtı.

Türkiye'de hangi şirket bu borçla batsa tüm mal varlığına el konulup mahkemelerde süründürüldü ama…

-   Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde Hariri'yi kabul edip yemekte ağırladı iyi mi?

***

Değerli okurlarım,

İki örnek vereyim;

Birincisi; Bankalarındaki mevduatları kendi şirketlerine kredi vermelerini, "hortumlama" diye adlandıran dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Uzan Holding'in tüm şirketlerine TMSF tarafından el koyarak 258 şirketine kayyumlar atadı.

İmar Bankasının 6 milyar dolar olan borcu, haraç mezat satılan Telsim gibi onlarca şirketden elde edilen gelirle kapatıldı.

Cem Uzan 4 ayrı mahkemede FETÖ'cü hakim ve savcılar tarafından mahkum edildi. Yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.

İkincisi; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak tarafından Merkez Bankasının 128 milyar doları buharlaştırıldı.

Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal görevden azledildi, Damat Bakan ise hala kayıp…

-   128 milyar doların hesabı verilmiyor iyi mi?

***

Değerli okurlarım,

Konuyu Türk Telekom'dan açtık Türk Telekom ile bitirelim.

57. Hükümette Başbakan merhum Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı merhum Mesut Yılmaz ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli idi.

Ekonomi Kemal Derviş yönetimine bırakıldı ve Türk Telekom'un özelleştirilmesi yeniden gündeme geldi.

Hükümetin MHP'li Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, "Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları Telekom'u kullanıyor. Stratejik önemi vardır, yerli ve milli olması şarttır. Memleketin namusu istihbarat kuruluşları yatak odamızdır girilmemeli" diye karşı çıktı.

Enis Hoca'yı arayarak o günleri sordum.

Öksüz dedi ki;

-   "Yeniden kursak 160 milyar dolara mal olacaktı ve toplam 75 milyar dolar değerden, yüzde 33,3'ünü minimum 25 milyar dolara özelleştirebiliriz diye bakanlar kurulunda bilgi verdim.

-   Orhan Bey sadece gayrı menkullerinin değeri 13,5 milyar dolardı.

-   Gelinlik kızımı yabancılara veremeyiz, yatak odamıza yabancıları sokamayız dedim.

-   Başbakan merhum Ecevit, 'Enis Hoca biliyor ona bırakalım' dedi, Bahçeli baka kaldı. Beni yalnız bıraktı.

-   Parti içindeki malum ekiple birlikte hareket etti... Onlar suç icat etmeye memur gibi çalışıyorlardı... Bende istifa ettim.. Partiyi  de, dürüst partilileri de perişan ettiler."

Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, "Ne var bu Telekom'un altında? Altın mı var?" diyerek Enis Öksüz'ü Ulaştırma Bakanlığı görevinden almış iyi mi?

*

Değerli okurlarım,

-   Genç Parti seçime girme hakkı kazandı;

-   Erdoğan yarın yemekte Cem Uzan ile de buluşursa hiç şaşırmam.

1 Şubat 2021 Pazartesi

“Anneme muhafazakâr olduğumu söylemeyin" Servet AVCI/01.02.2021

"Çin'in Doğu Türkistan'daki uygulamalarıyla ilgili kanaatiniz nedir?"…

Soru, Area Araştırma tarafından anket yoluyla vatandaşlara soruluyor… İşin 'muhafazakârlar' adına ilginç yanına geçmeden önce soruya verilen cevapları sıralayalım:

Çin Doğu Türkistan'da Türklere baskı ve zulüm uygulamaktadır: Yüzde 62.7…

Çin'in iç meselesidir, baskı ve zulüm olduğuna inanmıyorum: Yüzde 15.4…

Fikir belirtmeyen: 21.9…

***

Şimdi de cevapların partilere göre dağılımına göz gezdirelim:

Çin'in Doğu Türkistan'da Türklere baskı ve zulüm yaptığına AKP'lilerin yüzde 50.5'i inanırken, bu oran MHP'lilerde 65.6'ya çıkıyor… İYİ Partililerin yüzde 78.9'u, CHP'lilerin yüzde 70'i, HDP'lilerin yüzde 61.6'sı ankette verdikleri cevaplarda Çin'in baskı ve zulmüne inandıklarını belirtiyor…

Seçmenin parti politikalarına göre nasıl da kafasının karışabileceğine, kendisi olmaktan uzaklaşacağına ve neye inanması gerektiğine kendi iradesiyle değil, parti politikasıyla karar verebileceğine dair iyi bir örnek bu çalışma…

Söz konusu anketteki soru, İsrail'in Gazze politikasıyla ilgili sorulsaydı, AKP'li seçmende 'evet' diyenlerin oranı yüzde 50.5'te kalır mıydı? Ya da bir tek AKP yöneticisi, şimdiye kadar bir kere olsun Uygurların adını ağzına alsaydı?

***

Bir de cevapların sosyo-politik kimliklere göre dağılımına bir bakalım, o da parti tercihleriyle örtüşüyor mu?

Kendisini 'milliyetçi' olarak tanımlayanların yüzde 68'i Doğu Türkistan'da Türklere baskı ve zulüm yapıldığını belirtiyor… Geri kalan milliyetçiler, hangi kafanın milliyetçisi, milliyetçilikten ne anlıyor, Uygurları aslen Meksikalı filan mı zannediyor, belli değil!..

'Atatürkçüyüm' diyenler içinde, baskı ve zulme inananların oranı yüzde 66.7 şeklinde seyrederken, kendisini 'sosyal demokrat' olarak tanımlayanlar arasında oran biraz daha yükseliyor, yüzde 71.4'ü buluyor…

'Muhafazakârlar'da ise durum trajik… Mazgala kola dökünce veya cildine krem sürmeyince İsrail'i kahredeceğini zanneden, Hollanda'ya kızınca portakal bıçaklayan, AB, Şanghay, ABD, olmadı Afrika, o da olmadı Antarktika arasında başı dönen muhafazakâr seçmen, bu konuda 'yukarı'dan renk alamayınca belli ki ne diyeceğini bilememiş!..

'Muhafazakârlar' içinde Çin'in Doğu Türkistan'da Türklere baskı ve zulüm yaptığına inananların oranı yarı yarıya bile değil… Bu kimlik grubunun yüzde 46.8'i söz konusu baskı ve zulme inanırken, yüzde 26.6'sı inanmadığını belirtiyor… Geri kalan yüzde 26.6'nın ise bu konuda fikri yok!..

***

'Aynı tarağın dişleri' düsturu bizim muhafazakârların çoğunluğunda Doğu Türkistan'ı kapsamıyor anlaşılan!.. Eh siz bayram namazı 'resmî' dualarınızda 72 milleti anarken, Doğu Türkistanlı kardeşlerinizi her defasında atlarsanız, devlet televizyonunuzda ve hakim olduğunuz medyanızda bu insanlık dramını yok sayarsanız, ekonomik mazeretlerinizi insanlığınızın, Türklüğünüzün ve Müslümanlığınızın önüne geçirirseniz, iradesi elinde olmayan 'muhafazakârlar'a da ya 'inkâr' düşer veya  'ben bilmem merkez bilir' siyaseti!..

"Şuna var da buna niye yok" demeyi doğru bulmam... Mazlumlar, hangi ırktan, hangi dinden veya mezhepten olurlarsa olsunlar mazlumdurlar... Ama âdeta hasımlık çağrıştıran bir çifte standarttan söz etmemek de olmaz... Türk dünyasından İKÖ'ye kadar geniş bir yelpazenin ilgisizliğiyle büyüyen Doğu Türkistan'ın acıları, Japon'a dert oluyor da aynı dini paylaştığı bir kısım Müslüman'a, 'istisnalar dışındaki yerli İslâmcı'ya neden o kadar dert olmuyor? Vicdanlarda Urumçi'yi Gazze'den daha değersiz hâle getiren psikolojinin kaynağı ne olabilir?"

Bu soruyu yıllar önce sormuştum… Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, ne boş soru sormuşum!..

Bu reform masalına kimseyi inandıramayız Mehmet Ocaktan/01/02/2021

Türkiye, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ama ne olduğu şu ana kadar henüz keşfedilememiş garip rejimle yönetilmeye başladığı günden bu yana başka bir yönetimsel evrende yaşıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, mevcut rejimin demokratik dünyada uygulanan ‘hukukun üstünlüğü’ne ve ‘kuvvetler ayrılığı’ prensiplerine dayalı parlamenter sistemle de, başkanlık sistemiyle de uzaktan yakından bir alakası yok. Ayrıca kuralları baştan belirlenmiş bir krallık ya da diktatörlük olduğunu söylemek de mümkün değil. Daha çok Türki cumhuriyetlerin farklı bir versiyonu denebilir belki...

Doğal olarak yönetilemeyen böyle bir rejimde iktidar ekonomik sorunlara çözüm üretemedikçe toplumun neredeyse bütün kesimlerinden yükselen feryatlar karşısında bir çıkış yolu arıyor. Ekonomide rasyonel çözüm fırsatlarını çoktan kaçırdığı için, bakkalda-markette adeta füze hızıyla yükselen fiyatların faturasını bir gün esnafa kesiyor, bunun çare olmadığını görünce de yerel seçimleri kaybetmesine yol açan patates-soğan çadırlarından medet umar hale geliyor.

Zaman zaman bütün bu çaresizliklerin temelinde Türkiye’nin demokrasi ligiyle arasındaki mesafenin açılmasına yol açan hukuk devleti görüntüsünün kaybolması, özgürlüklerin alanının giderek daralması ve şeffaflık ilkesinden uzaklaşması bulunduğunun farkına varır gibi oluyor ama bu konuda radikal bir adım atamıyor.

İki aydır bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilen bir “reform masalı” ile meşgul haldeyiz, ama henüz ortada atılmış ciddi bir adım yok. En son yeni yargı paketinin detaylarını açıklayan AK Parti Grup Başkanvekili Cahit Özkan ‘yargı bağımsızlığı’ ve ‘adil yargılama’ hakkından söz etti ve iddialı vaatlerde bulundu: “Bu paket yarın hayata geçtiği zaman; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, anayasamızda yer alan temel haklar bağlamında vatandaşlarımızda  büyük memnuniyet uyandıracak. Başta insan hak ve özgürlüklerinin korunmasını hedef alıyor. Hukuki öngörülebilirlik ve şeffaflık, makul yargılanma usulü getiriliyor.”

Ancak biliyoruz ki aynı AK Parti daha geçtiğimiz günlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilkeleri doğrultusunda karar alan AİMH’nin, Selahattin Demirtaş’la ilgili “derhal serbest bırakın” çağrısını tanımadığını bütün dünyaya ilan etti. Aynı şekilde Avrupa Parlamentosu’nun Osman Kavala ve Demirtaş’la ilgili çağrısını da duymamazlıktan geldi.

Ve “hukuk reformu” vaatlerini boşa çıkaran en son adım ise İrfan Fidan’ın anayasal teamülleri hiçe sayarak jet hızıyla AYM üyeliğine atanmasıdır. Kısacası iktidar Boğaziçi Üniversitesi’nden sonra Anayasa Mahkemesi’ni de fethetmiş bulunuyor.

Açıkçası böyle bir tabloda nasıl bir reform yapılacağını anlamak biraz zorlaşıyor. Zira manzara şu; alt mahkemeler iktidar erkine güvenerek Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımayarak anayasa suçu işlemekte bir beis görmüyor ve Yargıtay siyasi etkiye açık kararlar alabiliyor. İktidar ve ortakları millet iradesine rağmen, göstere göstere HDP’yi kapatma hazırlıkları yapıyor, hukuk sokakta gazeteci ve siyasetçilere saldıranlara işlemiyor.

Çünkü sürdürülebilir demokrasinin en temel özelliği olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi yeni rejim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Bilelim ki ne kadar reform yapılırsa yapılsın, AYM’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın, alt mahkemelerin, parlamentonun, yürütmenin tek merkezin işaretine bakarak karar verdiği bir ülkede “hukuk devleti”nin işlemesi mümkün değildir.

Doğal olarak hukuki güvenilirliği, şeffaflığı olmayan bir ülkenin demokratik dünyada kredibilitesi de olmaz. Ve böyle bir ülkeye yabancı yatırımın gelmesi de asla mümkün değildir.

Evet Anayasa Mahkemesi’ni fethedebiliriz, partileri kapatabiliriz, AİHM’ye kafa tutabiliriz, hatta adına reform dediğimiz yasalar da çıkarabiliriz ama bu zihniyetle Türk insanı dahil, dünyada kimseyi bu masala inandıramayız.