12 Ocak 2021 Salı

Karamollaoğlu ne yapıyor? Taha Akyol/12.01.2021

Cumhurbaşkanı Erdoğan Milli Görüş’ün eski takımından Oğuzhan Asiltürk’ü ziyaret etti.

Asiltürk’ün Karamollaoğlu’na soğuk durduğu biliniyor.

Saadetin Partisi’nin lideri dururken Erdoğan’ın onu ziyaret etmesi sebepsiz değil.

Bu bir ‘ağabey’ ziyaretinin ötesinde, siyasi bir ziyaretti. Erdoğan da ziyaretinde Cumhur İttifakı’na destek istediğini söyledi.

Asiltürk’ün oy potansiyeli nedir? Ne olursa olsun oy kaybetmekte olan iktidar bir damla katkıya bile ihtiyaç duyuyor.

Bir başka faktör, Erdoğan”ın “Bizim bir yalnızlığı hissetmememiz lazım” sözlerinde saklıdır. Erdoğan bütün sağ kesimlerin kendi etrafında topladığı, karşısında da tesettür düşmanı ve HDP’nin koluna girmiş bir CHP resmi yaratmak istiyor.

Terörle mücadele eden vatan severler, dindarlar “Cumhur İttifakı”nda… Karşısında ise dine saygısız, teröristlerle kol kola bir hainler zümresi; illet zillet falan filan.

Propagandanın çok basit taktiği; biz ak, onlar kara!

PROPAGANDA VE GERÇEK

Bu propaganda tablosu hem gerçeklere uymuyor, hem böyle bir siyasi kutuplaştırma bakın nereleri unutturuyor: Ekonomi, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, fikir ve ifade hürriyeti, yolsuzlukla mücadelede bir türlü çıkmayan kanunlar, denetim ve denge…

Propaganda gerçeklere uymuyor, çünkü Millet İttifakı’nda milliyetçi İyi Parti var, dindar bir siyasi hareket olan Saadet Partisi ile merkez sağda Demokrat Parti de var.

Ordu milletvekili Cemal Enginyurt’un DP’ye katılması da sayısalın ötesinde bir moral katkı ifade ediyor.

Kaldı ki, CHP Kılıçdaroğlu liderliğinde muhafazakar değerlere ve kitlelere açılmakta olan bir partidir.

İktidar ise dini değerlere karşı bir CHP resmi çizmeye çalışıyor.

Evet mahalli seçimlerde Millet İttifakı HDP tabanından oy aldı.

Ama aynı tabandan oy almak için Öcalan’a adam gönderip mesajını TRT’den yayınlatan, Osman Öcalan’ı TRT’de konuşturan, Binali Yıldırım’ın Diyarbakır’da “Kürdistan”lı konuşma yapmasını organize eden kimdi?

Seçim taktiklerinden vatan kahramanlığı da vatan hainliği de çıkmaz.

YÜZ YILDIR KAVGA

Hamasi kavramlar etrafında kutuplaşmanın bitmez tükenmez kavgalarla bize neler kaybettirdiği yüz yıllık tarihimizde bellidir.

Hiç birimiz “öteki”mizi yok edemedik.

Aklın yolu nedir?

Hepimizin özgür, güvenli ve barışık bir hayat yaşamasını sağlayacak bir demokratik hukuk devleti değil mi?

Madem “öteki”ni yok edemiyoruz, hukuk devleti çatısı altında barış içinde yaşayarak ülkemizin gelişmesine, her birimizin mutlu olmasına bakalım; öyle değil im?

İşte bu noktada kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, fikir ve ifade hürriyeti, yolsuzlukla mücadele, denetim ve denge gibi değerler büyük önem kazanıyor.

Karamollaoğlu ne yapıyor, sorusunun cevabı, “Milli Görüş” geleneğinde işte bu değerleri savunuyor olmasıdır.

Ülkenin birliğinin, istikbalinin, mutluluğun bu değerlerle mümkün olacağına samimiyetle inanarak bu değerleri savunuyor.

KARAKTER ADAMI

Samimiyeti nereden belli? Bu değerleri içselleştirerek konuşmasından belli. Bu değerleri dil ucundan değil, kültürünü özümsemiş olarak, kavramsal derinliğiyle konuşmasından belli…

Hepsi merhum oldu; Demirel’in, Ecevit’in, Türkeş’in, Erbakan’ın siyaset yaptığı yıllarda öncelikli sayılan sorunlar başkaydı.

Hem dünyanın değişmesi, hem “alnı secde görenlerin” iktidarında yaşanan hesapsızlık, hukuksuzluk, denetimsizlik örnekleri toplumsal bir ders oldu: Ülkenin iyi yönetilmesinin ön şartı, kuralların ve kurumların güçlü olmasıdır, kişilerin dindarlık derecesi değil…

Sıffin savaşında hangi tarafın alnı secde görmemişti?!

Ehl-i takva olan Ebu Zer’i kimler sürgün etmişti?! Önde gelen sahabelerden Hucr bin Adiy kimlerin emriyle katledilmişti?!

Görülüyor ki, iyi yönetimin, çağımızda da hürriyetin ve adaletin, hatta kalkınmanın ön şartı hukukun siyasetten üstün olmasıdır. Siyasetçinin siyaseten dengelenmiş ve hukuken denetlenmekte olmasıdır..

Temel Karamollaoğlu, dini değerleri siyasetten üstün tuttuğu için siyaset meydanında dindarlık gösterisi yapmıyor, dindarların da hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, siyasi gücün denetlenmesini savunabileceğini gösteriyor.

Bunu bıraksın mı? Bu alanlardaki vahim sorunlara göz mü yumsun?

Hapishane arkadaşımdır, karakterini biliyorum, yapmaz bunu.

Resmi tarihler savaşıyor Şükrü Hanioğlu,/12.01.2021

TAHA AKYOL İLE EĞRİSİ DOĞRUSU

Princeton Üniversitesi Tarih Profesörü Şükrü Hanioğlu, Taha Akyol’un sorularını cevapladı -2

Osmanlı’da eğitim ve kitap edinme uzun süre bir seçkin uğraşı olmuş, orta sınıflara inememiştir. Bunun matbaa yokluğu nedeniyle on sekizinci asra kadar kitap basılmamasıyla ilişkisi zayıftır.

Bir toplumun tarihe yaklaşımı, onun çoğulculuk ve demokrasi seviyesini de ortaya koyuyor... Resmî tarih karşıtlığı toplumumuzda, büyük ölçüde, karşıt resmî tarih yaratmaya çalışan, dayatmacı bir faaliyete dönüşmüştür.

Avrupa’da üniversite temel ve tabiî bilimler ile tıp ve mühendislik konularına yoğunlaşırken, Osmanlı medreseleri, mühendishaneler ile tıbhânenin kuruluşundan itibaren bu alanları terk etmiş, devlet de personel yetiştiren kurumlar açarak, “din” dışı konuların medreselerin dışında kalmasına neden olmuştur.

Osmanlı Modernleşmesi konusunda görüşünüz?

Osmanlı modernleşmesi, Batı dışı örnekler içinde Japonya ile beraber en önemlilerinden birisidir. Uzun süre ihmal edilen on sekizinci yüzyıl üzerine yapılan yeni araştırmalar, örneğin, Martha Mundy ile Richard Saumarez Smith’in, Governing Property, Making the Modern State: Law, Administration and Production in Ottoman Syria çalışması, Osmanlı yöneticilerinin modernliğin önlerine koyduğu sorunlara, basit taklitçilik ve Batılılaşma dışında çözümler üretmeye çalıştıklarını göstermektedir.

Tanzimat sonrasında ise bu alanda bir değişim yaşandığı görülmektedir. Buna karşılık, on dokuzuncu asır başına gelindiğinde, bağdaştırıcı bir Osmanlı modernleşmesi şekillenmişti. 

Erken Cumhuriyet döneminde farklı bir yol tercih edilmiş ve bunun doğruluğunu ortaya koymak için tüm Osmanlı geçmişi “devr-i sâbık/ancien régime” haline getirilmiştir. Bunun neticesinde de Osmanlı modernleşmesi büyük bir “başarısızlık” olarak değerlendirilerek Türk modernleşmesinin sıfırdan başladığı iddia olunmuştur.

Her iki değerlendirme de kanaatimce hatalıdır ve yakın tarihimizi anlamsız bir “kopuş” çerçevesinde açıklamamıza, 1922 öncesinde modernliğe hiçbir şekilde cevap verememiş bir toplum ve devlete sahip olduğumuzu varsaymamıza yol açmaktadır. Halbuki, Osmanlı modernleşmesi, belirttiğim gibi, Batı dışı modernleşme örneklerinin en çarpıcılarından birisidir, önemli bir bağdaştırma yaratmıştır ve yeni ulus-devletin hayata geçirdiği değişim programının da altyapısını oluşturmuştur. 

DOĞU-BATI SORUNU

Yüz elli yıldır, iki yüz yıldır bozuluyor, yabancıların hikayesini söylüyoruz, kendimize dönelim söyleminde nasıl bir tarih anlayışı var?

Bu ifadeyle, anlayabildiğim kadarıyla, tarihimizi, Oryantalist gelenek ve daha sonra yarattığımız iç Oryantalizmin yargılarıyla değerlendirme yaklaşımının dışına çıkılarak yazmamız arzusu dile getirilmek isteniyor. Bu anlamlı bir istektir, gerçekten de Oryantalist yargılar, tarih yorumunu ciddi biçimde etkilemiştir.

Örneğin, modern Osmanlı tarihi Batılılaşma “taraftarları” ve “karşıtları” arasındaki bir “iyiler-kötüler” mücadelesine indirgenmiştir. Anakronik değerlendirmelerle, bu mücadelenin önde gelen isimlerine yirminci ve yirmi birinci yüzyıl tartışmaları yaptırılmıştır. Bunun da ötesinde teleolojik bir yaklaşımla, Osmanlı tarihinin modern, seküler Türkiye’yi doğurmak gibi bir “amacı”nın olduğu iddia edilmiştir. Şüphesiz, tarihin bu yaklaşımın yarattığı sorunlardan arındırılarak yazılması daha gerçekçi bir resim ortaya koyacaktır. 

Buna karşılık, Oryantalizm, “Batı” ve “Doğu” toplumları ve kültürleri arasında uzlaştırılması mümkün olmayan ontolojik bir farklılık olduğunu varsaymaktadır. Bunun katı biçimde kabûlü, Sadık el-Azm’ın “tersine Oryantalizm” dediği, “Doğu”nun kültürel partikülarizme yönelinmeden anlaşılamayacağı, “Batı”nın onu önyargısız değerlendiremeyeceğini savunan, kendi merkezci ve özgünlük vurgulu bir yaklaşım doğurabilmektedir.

Bu ise Oryantalizmin yarattıklarına benzer sakıncaları beraberinde getirebilmesinin yanı sıra kapsamlı bir literatürü, gereğinde sorgulayarak değerlendirme yerine, toptancı bir yaklaşımla mahkûm etmemize de neden olabilir. Örneğimiz üzerinden devam edersek, gereken, Batılılaşma “taraftarları” ve “karşıtları” hakkındaki değer yargılarını ters yüz etmek değil, tarihin böylesi bir çatışmaya indirgenmesinin anlamlı olmadığını dile getirmektir.

LİDER KÜLTÜ

“Ulu” Hakan, “Ulu” Önder… Niye Ululaştırmayı seviyoruz?

“Ulu” benzeri sıfatlar güçlü bir kutsamayı yansıtmaktadır. Bu, Atatürk için, hatırlayabildiğim kadarıyla, ilk kez mecliste Tunalı Hilmi Bey tarafından söylenmiştir. II. Abdülhamid için böylesi bir sıfatın kullanımı ise bilhassa Necip Fâzıl Kısakürek’in kitabı sonrasında yaygınlaşmaya başlamıştır.

Biliyorsunuz, “Apotheosis” adı verilen “tanrılaştırma,” yâni bireylere insanüstü güçler atfetme, antik çağ toplumlarından beri var olmuş bir yaklaşımdır. Sekülerleşme ve modernlik, Carlyle’ın “hero/kahraman,” Ralph Waldo Emerson’ın, “representative men/sembol adamlar” Nietzsche’nin “übermensch/üstün insan” kavramsallaştırmalarında da görüldüğü gibi bunun dozunu düşürmüş, vurgularını farklılaştırmış, ama özünü muhafaza etmiştir. 

Modern dünyada otoriter ve totaliter rejimlerde “yaşayan” ve “kurucu” lider kültleri de bu şekilde inşa edilmiştir ve edilmektedir. 

II. Abdülhamid döneminde yaratılan bir şahıs kültü vardı, ancak bu, tahttan indirilmesi sonrasında hızla ortadan kalkmıştır. Atatürk için ise yaşamı sırasında oluşturulan kurucu lider kültü, vefatı sonrasında da yaşatılmıştır. Millî Şef idaresinde “yaşayan” lider kültünün yanı sıra “kurucu/ebedî” lider kültü de var olmuş, uzun süren logokrasi döneminde de ikincisi, söylem düzeyinde sürekli biçimde tekrarlanarak yeniden üretilmiştir. 

Bu süreçte yeniden inşa edilen, ama popülerliğini ileri yıllarda kazanan II. Abdülhamid kültü, son tahlilde, bir “karşıt kahraman” yaratma çabasının ürünüdür. Dile getirdiğiniz gibi, şahıs kültlerinin toplumumuzda gördüğü revaç fazlasıyla düşündürücüdür.

Bunu söylerken, kişilere “insanüstü” vasıflar ve “yanılmazlık” atfeden “kültler”in, onları takdir etme, saygı duyma, başarılarını, eserlerini övme ve sahiplenmeden farklı olduğunun altını çizmemiz gerekir. Kurucu lider kültü ile ona karşı geliştirilen “ulu hakan” kahramanlığının kıyasıya çatıştığı bir toplumun, demokrasi ve çoğulculuk açısından iyi konumda olması mümkün değildir. 

MEDRESE VE ÜNİVERSİTE

Orta Çağ üniversitesi modern üniversiteye asırlar içinde dönüştü de medrese bunu neden yapamadı, hatta kendi çizgisinde bile bilgi ve telif üretimi düştü?

İslâm medresesi ortaçağ Avrupa üniversiteleri ile aynı amaçlarla kurulmuş, benzer karaktere sahip, “üniversel” bir kurumdu. 1331 yılında İznik Orhaniyesi’nin tesisi sonrasında Osmanlı coğrafyasında kurulan medreseler de küresel ölçekte dönemin önde gelen yapıları arasındaydı.

Tabiî tümü için bir genelleme yapmak zor, Hezarfen Hüseyin Çelebi 1675 yılında sadece İstanbul’da 126 medresenin faaliyette bulunduğunu belirtmektedir; ama uygulama hastanelerine sahip tıp bölümü de olan Sahn-ı Semân ve Süleymaniye medresesi benzeri kurumların çağın örnek müesseseleri arasında olduğu belirtilebilir. 

On altıncı asırdan itibaren Omanlı medreselerinde gerileme olduğu, içerden dile getirilmiştir. Gelibolulu Mustafa Âlî, Taşköprülüzâde Ahmed Efendi ve Kâtip Çelebi benzeri entelektüeller, bunu, bürokratik makamlara gelişte liyakatin ikinci plana düşmesinin medrese eğitimine duyulan ilgiyi azaltmasından, müfredatta cüz’iyât denilen matematik ve hendese ile mantık ve kelâm ağırlıklı konuların daha az işlenmesine ulaşan nedenlerin doğurduğunu dile getirmişlerdir.

Buna karşılık, Osmanlı medreselerini on yedinci asırda gezen ve daha sonra Osmanlılarla yapılan savaşlara katılan Luigi Ferdinando Marsili ile onları on sekizinci yüzyılda ziyaret eden Letteratura Turchesa (Türk Edebiyatı) eserinin yazarı Cizvit Başrahip Giambattista Toderini, bâzı eleştirilerine karşılık, kurumları övmüşlerdir. 

Sorunuzda belirttiğiniz gibi, Avrupa üniversiteleri ile aynı amaçlarla kurulmuş, benzer karakter taşıyan medreseler ilerleyen asırlarda farklı bir evrim geçirmiştir. Avrupa’da üniversite temel ve tabiî bilimler ile tıp ve mühendislik konularına yoğunlaşırken, Osmanlı medreseleri, bu alanları mühendishaneler ile tıbhânenin kuruluşundan itibaren terketmiş, devlet de teknik personel ve bürokrat ihtiyacını karşılayacak kurumlar oluşturarak, “din” dışı konuların medreselerin kapsama alanı dışında kalmasına neden olmuştur.

Tanzimatın “mektep-medrese” ikiliği bunu daha da belirgin hale getirmiştir. Bu Osmanlı için maliyeti yüksek bir tercih olmuştur. Medresenin modern bilime açılarak ıslâhı, hem “modern” ve hem de “üniversel” yüksek eğitim kurumlarına sahip olma imkânını sağlayacak tek yoldu. Buna karşın devletin tercihini, modern bilimle uyumlu ancak “üniversel” niteliği olmayan, kendisi için memur yetiştirecek kurumlar tesisi alanında kullanması ikili bir yapının belirginleşmesi ve ülkede uzun süre gerçek anlamda “üniversite” eğitimi verilmemesine neden olmuştur.  

NEDEN OKUMADIK?

Osmanlı’da terekelerden çıkan kitapların sayıca azlığını yazıyorsunuz. Matbaa neden gecikti, geldikten sonra da neden Avrupalılar ve Japonlar kadar çok kitap okumadık ve hala o kadar okumuyoruz?

Osmanlı askerî sınıf (ra‘iyet rüsûmu ödemeyen, yönetici sınıf, ilmiye mensupları, yeniçeriler ve peygamber soyundan gelenler) mensuplarının terekeleri tüm toplum için olmasa da önemli bir tabakanın okuma tercihleri hakkında ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Kütüphanelerde bulunan eserlerden ne kadarının okunduğunu bilemiyoruz.

Bunların sayıları Avrupa aristokrasisi ve ruhban sınıfı için mevcut bilgilerle karşılaştırıldığında arada büyük fark görülmemektedir. Diğer bir ifadeyle yeniçeriler dışında, ortalama bir Osmanlı askerî sınıf mensubu, Avrupalı bir bürokrat ya da rahipten daha az okumuyordu. Benzer şekilde, Avrupa’daki örnekler için söz konusu olan üç lisanda okuma (yerel dil, Latince ve Yunanca), Osmanlı’da da mevcuttu (Arapça, Farsça ve Türkçe); bunun yanı sıra ek diller bilme daha yaygındı.

OSMANLI’DA MATBAA

İlerleyen süreçte ortaya çıkan farklılığı “matbaa”nın gecikmeli faaliyete geçişi ile açıklamak, indirgemecilik olur. Osmanlı’da eğitim ve kitap edinme uzun süre bir seçkin uğraşı olmuş, orta sınıflara inememiştir. Bunun matbaa yokluğu nedeniyle on sekizinci asra kadar kitap basılmamasıyla ilişkisi zayıftır. Osmanlı toplumunda önemli bir ekonomik faaliyet alanı olan yazma eser üretimi talebi büyük çapta karşılamıştır.

Hammer 1727 ilâ 1838 arasında 142 kitap basıldığı bilgisini vermektedir. Bunların oldukça az kopyasının yayımlandığı da göz önüne alınırsa, matbaanın neden olduğu değişimin fazlasıyla sınırlı olduğu yorumu yapılabilir. Farklılık, kitap üretiminden ziyade “talep” ve “okuyan kitlenin genişliği” alanlarında görülmüştür. Eğitim siyasetlerindeki farklılaşma nedeniyle Avrupa’da okur yazarlık daha hızlı biçimde artmış ve on dokuzuncu asra gelindiğinde İngiltere benzeri ülkelerde erkek nüfus için % 50 kadınlar için ise % 25’e ulaşmıştır.

Zorunlu eğitimin göreceli olarak geç kabûlü (Büyük Frederick’in Prusya’da tüm çocuklar için eğitimi zorunlu kılan “Generallandschulreglement” iradesi 1763 yılında yasalaşmıştı) ve hiçbir zaman gerçek anlamda hayata geçirilememesi, Osmanlı Müslümanları arasında okuma ve kitap edinme oranının düşük kalmasına neden olmuştur.

AVRUPA’DA BİLİMLER  

En az bunun kadar önemli olan bir farklılık da eser çeşitliliği ve niteliği alanlarında görülmüştür. Avrupa’da on altıncı asır sonundan itibaren yayın çeşitliliği ile temel ve tabiî bilimlere ait eserlerin genel toplamdaki oranının arttığı gözlemlenmektedir.

Bu karşılık on sekizinci asır sonlarına kadar Osmanlı Müslümanları arasında aynı eserler dolaşımda kalmış ve tarih ve edebiyat dışında büyük çoğunlukla dinî eserler okunmuştur. Dolayısıyla “ne okunduğu” alanında da ciddî bir farklılaşma oluşmuştur.

Son olarak, modernleşme çabalarına aynı dönemde başlayan Japonya ile oluşan farkın da bu örnekte eğitim reformuna öncelik verilmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Japon tarihi uzmanları eğitimin yaygınlaştırılmasının tüm diğer siyasetlerin önüne geçen bir “âcil iş (kyūmu)” olarak görülmesinin ciddî bir dönüşüme neden olduğu konusunda hemfikirdirler.

TARİH DEĞİL, TARİHLER

Tarihe nasıl bakmalıyız?

Bir toplumun tarihe yaklaşımı, onun çoğulculuk ve demokrasi seviyesini de ortaya koyuyor. Bunların gelişmiş olduğu toplumlarda “tarih” değil “tarihler” olduğu, bunların aynı gelişmeleri farklı yorumlayabilecekleri kabûl edilmektedir. Bu yaklaşım, “tarih”e “vazifeler” vermemektedir.

Buna karşılık, bu konularda yeteri kadar gelişmemiş toplumlarda, tarihe bir gerçeklik arkeolojisi gibi yaklaşılarak, “bulunacak/keşfolunacak” tekil, tartışılmaz bir tarihin herkes tarafından benimsenmesi talep edilmekte, bir yorum dayatılmakta ve farklı görüşler yasaklanmaktadır. Böylesi örneklerde kutsanan, tartışılmayan “tekil” tarihe “görevler” de verilmektedir. Kendimizden bir örnek verecek olursak, “Türk Tarih Tezi” böyle bir yaklaşımın ürünüdür ve Tek Parti döneminde geliştirilmiş olması şaşırtıcı değildir.

Yapmamız gereken tarihe bir “gerçeklik arkeolojisi” olarak yaklaşmayı terk ederek, onun bir “inşa faaliyeti” olduğu ve bunun farklı biçimlerde yapılabileceğini kabûl etmektir. Bu, kâğıt üzerinde kolay, ama, bilhassa çoğulculuğun güçlü olmadığı toplumlarda hayata geçirilmesi zor bir düşüncedir. Gene kendi örneğimizden yola çıkacak olursak, resmî tarih karşıtlığı toplumumuzda, büyük ölçüde, karşıt resmî tarih yaratmaya çalışan, dayatmacı bir faaliyete dönüşmüştür.

ŞÜKRÜ HANİOĞLU KİMDİR?

Princeton Üniversitesi’nde tarih dersleri veren Prof. Şükrü Hanioğlu’nun, 18. ve 19 yüzyıl belli başlı eserleri: 

Doktor Abdullah Cevdet ve dönemi, İstanbul, 1981 

Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jon Türklük, İstanbul, 1986 

Young Turks in Opposition, Oxford Univ. 1995 

Preparation for a Revolution, Oxford Univ. 2001 

A Brief History of the Late Ottoman Empire, Princeton Univ. 2008 

Atatürk: An Intellectual Biography, Princeton Univ. 2011

11 Ocak 2021 Pazartesi

Boğaziçi fethedildi ama hâlâ aşımız yok... Mehmet Ocaktan/11.01.2021

Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına takılan o kelepçenin fotoğrafını görünce ülkem adına müthiş bir korkuya kapıldığımı itiraf etmeliyim. O üniversite ki 28 Şubat’ın karanlık günlerine direnmiş ve de başörtüsü yasağını uygulamayarak akademik özgürlüğe sahip çıkmış sayılı bilim kurumlarımızdan birisidir.

Taha Akyol’un üç gün önce köşesinde BOÜ’nün başarılı rektörlerinden Prof. Üstün Ergüder’in “Yüksek Öğretimin Fırtınalı Sularında” adlı kitabından bu konudaki görüşlerine yer verdi. Başörtüsü yasağının uygulanması için gelen baskılara direnen Prof. Ergüder’in üniversite kapısına polis dikmenin ne demek olduğunu anlatan şu cümlesi AK Parti iktidarı için bir anlam ifade eder mi doğrusu çok merak ediyorum: “En kolayı ve belki de tek yolu işi polise ve güvenlik güçlerine havale etmek. O zaman kampüsün girişi ‘garnizon nizamiyesi’ne dönüşür. Bu da üniversiteye yakışmaz, değerleriyle uyuşmaz!”

Öylesine talihsiz günlerden geçiyoruz ki yıllarca akademik özgürlüğü savunan AK Parti’nin iktidar olduğu bir Türkiye’de üniversitenin kapısına kelepçe takılıyor, kayyım atanıyor, bu da yetmiyor iktidarın küçük ortağı MHP’nin genel başkanı kayyım atanmasını protesto eden öğrencilerin “başının ezilmesini” istiyor.

Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi’ni fethettik, gençlerin protestosunu ezdik, kelimeleri cımbızlayarak icat ettiğimiz yapay darbe tartışmaları için Milli Savunma Bakanlığı marifetiyle gece yarısı mücadele bildirileri yayınladık, polis kuvveti ve yargı gücüyle eleştirileri susturduk. İyi güzel de, Türkiye’nin her gün derinleşen ekonomik sorunlarına, hukuktaki içler acısı halimize, salgınla mücadeledeki beceriksizliğimize çoktan tarihin çöplüğüne atılmış bulunan bu yasakçı anlayışla çare üretebilir miyiz?

Eğer milleti korkutarak sorunları çözmek mümkün olsaydı, herhalde Türkiye şu anda uçuyor olurdu. Ama ne yazık ki her alanda kaybediyoruz.

Maalesef her geçen gün daha biraz MHP’lileşen AK Parti, giderek geniş toplum kesimleriyle bağlarını kopartıyor ve özellikle de genç kuşaklarla arasına kalın duvarlar örüyor. Bütün eleştirileri ‘hain’ kategorisi içinde değerlendirdiği için de normalleşmenin nasıl bir şey olduğunu ve aklı selim yolunu tümden unutmuş bulunuyor.

MHP lideri Bahçeli’nin aklına çok muhtaç halde oldukları için, hiçbir AK Partilinin bu gidişin nerede ve nasıl sonuçlanacağını düşünmediğini biliyorum ama akla ve mantığa itibar eden birileri bu halin muhasebesini mutlaka yapmalı.

Eğer AK Parti içinde hala itidale, normalleşmeye değer veren birileri varsa çıkmalı ve demeli ki;

-Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına kelepçe takmaktan, öğrencileri için cadı avı başlatmaktan vazgeçelim ve Covid-19 virüsünden korunmak için aşı bekleyen insanlarımıza önce aşı temin edelim. Çünkü, dünyanın önemli bir bölümü hızlı aşı kampanyası başlattığı halde, bizim nereden ne kadar aşı alacağımız ve aşıların ne zaman geleceği henüz bilinmiyor. İşin kötüsü iktidar da bilmiyor...

-Yapay darbe tartışmalarını köpürterek, her itiraz edeni, eleştirel düşünceyi dillendirenleri “terörist” ilan ederek, hukuku hiçe sayarak insanımızın refah standartlarını yükseltemeyiz, on milyonu aşan işsizlerimizin derdine çare olamayız.

Maalesef AK Parti özellikle son beş yılda bir bakıma “ben ne dersem o olur, kimin vatansever ya da hain olduğuna ben karar veririm” anlayışı üzerine bina ettiği negatif siyasetle toplum nezdinde sempati ve güç kaybediyor. Her ne kadar bugün yönetici konumunda olanlar, partiye yönelik eleştiriler konusunda tahammülsüz olsalar da, biliyorum ki bu partiye gönül verenlerin büyük bir bölümü AK Parti’nin halihazırdaki çaresiz ve çözüm üretemeyen halinden hiç de mutlu değiller.

Düşünebiliyor musunuz, Covid-19 salgınının can yakmaya devam ettiği şu günlerde bütün ülkeler insanlarını aşılamak için yoğun kampanyalar düzenliyor, ama Türkiye hala aşı bile bulabilmiş değil. Ve bu tablo karşısında AK Parti tarafından milletin derdine merhem olacak tek satırlık bir açıklama yok. Geçmişte milletin teveccühüne mazhar olmuş bir AK Parti böyle davranmazdı. Çıkar “Halen dünyada mevcut olan şu aşılarla anlaşma yaptık, şu kadar aşı şu gün geliyor, kampanyayı şu gün başlatıyoruz ve yaza kadar da büyük oranda aşılamayı bitiriyoruz” diye bütün millete ilan ederdi. Ama artık AK Parti bu tür memleket meseleleriyle ilgilenmiyor. Tek derdi, bugün acaba kimi sustursak, hangi üniversiteye kelepçe taksak...

Atatürk’ü tarihselleştirmek gerek/ Şükrü Hanioğlu,/11.01.2021

TAHA AKYOL İLE EĞRİSİ DOĞRUSU

Atatürk’ü düşünceleri, siyasetleri boşlukta oluşmuş bir kişi olarak değil, içinde yaşadığı gerçeklik çerçevesinde anlamak ‘tarihselleştirmek’ gereklidir. 

Osmanlı geçmişinin komşularımızla ilişkilerimizin geliştirilmesi için kullanılmasının tersine neticeler doğuracağı ortada. Neo-Osmanlı imajı vermekten sakınmalı. 

Tarih, güncel anlaşmazlıkların düşünsel arka planını oluşturma, karşı tarafı suçlu ve zalim kendimizi ise haklı ve mağdur gösterme amacıyla araçsallaştırılıyor.

Osmanlı geçmişinin komşularımızla ilişkilerimizin geliştirilmesi amacıyla kullanılmasının tersine neticeler doğuracağı ortadadır... Bu nedenlerden dolayı, Türkiye’nin elden geldiğince neo-Osmanlı imajı vermekten sakınması gereklidir.

Atatürk’ü düşünceleri, siyasetleri ve programları boşlukta oluşmuş bir kişi olarak değil, içinde yaşadığı gerçeklik çerçevesinde anlamak, “tarihselleştirmek” gereklidir. Bunun yanı sıra sözlerini, yazdıklarını da özgün bağlamlarında değerlendirmek zorunludur.

Türk toplumunda tarih çok yoğun olarak hissediliyor, konuşuluyor, siyasette kullanılıyor, motive ediyor, kavga konusu oluyor, niye böyle?

Bu, kanaatimce, Türkiye’ye özgü, diğer toplumlarda görülmeyen bir durum değildir. Modern toplumlar, tabiatları gereği “ayrışan” ve “farklılıkları vurgulayan” yapılar olmuşlardır. Julien Benda’nın La Trahison des Clercs (Entelektüellerin İhaneti, 1927) eserinde vurguladığı gibi milliyetçilik, sosyalizm, faşizm benzeri on dokuz ve yirminci yüzyıl egemen ideolojileri de modernlik öncesinin kapsayıcı, birleştirici kuramlarının tersine toplumun ayrışmasına katkıda bulunmuşlardır. 

Günümüzün post-modern toplumlarını üniversel değerler ve ahlâkî ilkeler etrafında birleştirmek veyahut antik çağ ya da bireylerin Hıristiyan ya da Müslüman ümmetinin parçası olduklarını düşündükleri dönemlerdeki kapsayıcı aidiyet çatılarını yaratabilmek mümkün değildir. Ayrışan, farklılıklar üzerinden çatışan toplumlarda doğal olarak tarih devreye sokulmaktadır.

Son tahlilde “tarih” münakaşalarında, “geçmiş” değil, onun üzerinden “güncel” sorunlar tartışılmaktadır. Tekrar edersek, bu, Türkiye’ye mahsus bir gelişme değildir ve siyasetin tarihi araçsallaştırmadığı bir toplum yoktur.

Örneğin ABD’de, Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Değerlidir) hareketi siyahlara yönelik güncel şiddet ve ayrımcılık tartışması sırasında Woodrow Wilson’dan Christopher Columbus’a uzanan bir yelpazedeki kişilerin adlarının kamusal alandan çıkarılması, heykellerinin kaldırılması taleplerini ortaya koymuştur. Bu hareket, bunların önemli bölümü ile köleliği sürdürmek isteyen konfederasyon sembollerinin kullanım dışı bırakılmasını topluma kabûl ettirmiştir. 

Türkiye’de de benzer bir durum yaşanmaktadır. Biz, kendimiz merkezli değerlendirmeler yapma eğiliminde olduğumuz için, bunun özgün olduğunu, “tarih” diğer toplumlarda birleştirici çimento işlevi görürken bizde tersinin yaşandığını düşünüyoruz. Bunun önemli nedenlerinden birisi resmî söylemin “kaynaşmış bir kitle” oluşturma iddiasının doğru ve bunun doğal olduğunun varsayılmasıdır.

Bu modernlik sonrası toplumlarında gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir idealdir. Böylesi bir “kaynaşma” yerine, “farklı” ama “eşit” vatandaşları merkezine alan yeni bir toplum tasavvuru geliştirmemiz anlamlı olacaktır. Sorunuzdaki “kavga”nın yoğunluğunu, tarih üzerine uzlaşma değil, güncel sorunlarını çoğulculuk içinde çözen bir “demos”un hayata geçirilmesi düşürecektir.

ARAÇSAL TARİH

Ortak tarih birleştirir derler bize niye kavga ettiriyor?

Genellikle varsayılanın tersine “tarih” değil “tarihler” vardır; bu da doğaldır. Biz, uzun süre, “resmî tarih” dayatan bir ideokrasi, sonrasında da bunun temel tezlerini tekrar eden bir logokrasi idaresinde yaşadığımız için “tarih”in “tek” olmasının ve bu tekil yorumun tartışılmadan herkesçe benimsenmesinin anlamlı olduğunu düşünüyoruz.

Olgular, onları yaşayanların “ortak” bilinç oluşturmasını, “ne yaşandığı” üzerine fikir birliğine ulaşmasını sağlayamaz. Örneğin, ABD’de Konfederasyon (Güney) ve Birleşik Devletler (Kuzey) İç Savaş’ı beraberce yaşamışlardır.

Buna karşılık, daha sonra bunu farklı biçimde hatırlıyor ve yorumluyorlar. Tarihlerini, aynı olayı, farklı kahramanlar ve sembollerle, onun değişik alt olgularına odaklanarak yazıyorlar ya da sözlü biçimde gelecek nesillere aktarıyorlar. Benzer şekilde Türkiye’de de “tarihler” var.

Örneğin, Tek Parti dönemi gelişmelerini, uygulamalarını farklı kesimler değişik biçimlerde inşa ediyor. Bu açıdan bakıldığında, “kavga” etmemizin nedeni “tarih” değildir. Tarih, güncel anlaşmazlıkların düşünsel arka planını oluşturma, karşı tarafı “suçlu,” “haksız,” “zalim/baskıcı” kendimizi ise “haklı,” “doğru,” “mağdur” ve “mazlum” gösterme amacıyla araçsallaştırılmaktadır.

‘TARİHSELLEŞTİRMEK’ NEDİR?

Israrla vurguladığınız bir kavram var; “tarihselleştirmek,” ne demek bu?

Tarih yazımının iki “olmazsa olmaz (condiciones sine quibus non)”u vardır. Bunlar, “tarihselleştirme (historicization)” ve “bağlamında kavramsallaştırma (contextualization)”dır. Bunlardan birincisi olan “tarihselleştirme,” ele alınan tarihî gelişmeyi içinde oluştuğu gerçeklik ve bunun gelişmeye etkisi etrafında değerlendirmektir. Tarihî gelişmeler bir boşluk içinde, labarotuvar ortamında oluşmamaktadır.

Dolayısıyla, onları içinde oluştukları gerçekliklerde anlamak gereklidir. Bunu yapmak da göründüğü kadar kolay değildir, çünkü o gerçekliği yeniden inşa etmeniz ve araştırdığınız gelişmeyi onun içine yerleştirmeniz gerekmektedir.

Örneğin, Atatürk’ü düşünceleri, siyasetleri ve programları boşlukta oluşmuş bir kişi olarak değil, içinde yaşadığı gerçeklik çerçevesinde anlamak, “tarihselleştirmek” gereklidir. Bunun yanı sıra sözlerini, yazdıklarını da özgün bağlamlarında değerlendirmek zorunludur. 

ATATÜRK’ÜN BİR SÖZÜ

Geçtiğimiz günlerde basında gözüme çarpan bir fotoğraf kanaatimce bu konuda iyi bir örnek sunmaktadır. Bir valimizin makam odasında çekilmiş bu fotoğrafta, duvarda Atatürk’ün “Tatbik eden, icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir” sözünün yer aldığı bir levhanın asılı olduğu görülüyor.

Biliyorsunuz, bu, Mustafa Kemal’in, birinci meclisteki muhalefet, 1921 yılında “Heyet-i Vekile’nin Vazife ve Mesuliyetine Dâir” kanun teklifi ile yetkilerini sınırlamaya çalıştığında kürsüde dile getirdiği ve Nutuk’ta da bu konuyu anlatırken alıntıladığı bir ifadedir. Aslında bu tespit, kendisinin Rousseau’dan mülhem kuvvetler birliği savunması ve meclisin konvansiyonel karakterini sahiplenmesi ile de uyumlu değildir.

Zaten konuşmanın devamı okunursa Mustafa Kemal’in “her şeyin merci‘-i yegânesi”nin TBMM olduğunu söylediği de görülmektedir. Ancak, yasama-yürütme ilişkilerini tartışma bağlamında, konvansiyonel meclisin içinden çıkan vekiller heyetinin yetkileri tartışılırken söylenmiş olan bu söz, tarihî bağlamından çıkarılınca, genel olarak atanmış idarecilerin, özel olarak da valilerin üstünlük ve önemini belirten, kanımca yanlış anlamlar çıkarmaya da fazlasıyla müsait, bir vecizeye dönüşmüştür. Bu da “tarihselleştirme” yapılmadığında ne gibi sorunlar doğabileceğini bize göstermektedir.

ORTAÇAĞ İMPARATORLUĞU

Osmanlı 1789’daki Avrupa imparatorluklarına değil, adem-i merkeziyet vasfı öne çıkan bir ortaçağ imparatorluğuna benziyordu” diyorsunuz. Açar mısınız?

Osmanlı devleti on sekizinci asır sonuna gelindiğinde değişik bölgelerinde farklı kuralların geçerli olduğu, âyân ya da yerel hanedanların aşırı ölçüde güçlenerek, iktidarı ele aldığı bir yapıya dönüşmüştü.

Kendi ordularına sahip, İstanbul’a hiç gitmemiş yerel liderlerin, yabancı devletlerle doğrudan ilişki kurduğu, sözleşmeler, antlaşmalar imzaladığı bir yapıyı bir arada tutmaya çalışan Osmanlı, dönem Avrupası için bir anakronizm örneği teşkil ediyordu.

Yükselen denizci imparatorlukların sömürgelerinde, bilhassa da Britanya imparatorluğunda adem-i merkeziyet geçerli olabiliyordu; ama Osmanlı, belirttiğimiz gibi, bunlara değil tarihî örneklere benziyor, merkez ve birbiri ile irtibatı zayıf yarı bağımsız yapılardan oluşan hantal bir konfederasyonu andırıyordu. 

‘KANUN-I KADİM’

Osmanlı’yı yükselten kurumlar ve zihniyet nasıldı, neden devamını sağlayamadı? Neden Kanun-u kadim kurtarıcı olmadı?

Osmanlı devleti değişik biçimlerde altı asrı aşkın bir süre yaşamını sürdürmüştür. Bu açıdan bakıldığında, on sekizinci yüzyılda kurum ve zihniyetin değişmesi doğaldır.  Osmanlı yükselişi, diğer belirleyici unsurların yanı sıra zihniyet, siyaset, örgütlenme ve kurumların dönem koşullarında diğer örneklerin önünde olmasından kaynaklanmıştır.

Bugünkü değerlerimizle fazlasıyla eleştirilebilecek Osmanlı hiyerarşik çok kültürlülüğü on beşinci ve altıncı asır Avrupa ortalamasının üzerinde bir düzen şekillendirmişti.

Pankaj Mishra ve Slavoj Žižek’in analizlerinde bunu aşırı ölçüde romantize ettiklerini, Osmanlı “hiyerarşik çok kültürlülüğü”nün modern “kozmopolitlik”in öncülü olduğunu yeteri kadar sorgulamadan kabûl ettiklerini söyleyebiliriz; ama İber yarımadasında Müslümanlar ve Yahudilere yapıldığı gibi farklı dinlere mensup olanlara yaşam hakkı tanınmayan bir dünyada, belirli bir hiyerarşi içinde ve madun statüsünde de olsa kendi kurumlarını koruyan, inançlarını sürdüren, iç yönetiminde otonomi sahibi “millet (dinî cemaatler)”in var olabilmesi, şüphesiz, önemli bir farklılığı ortaya koyuyordu.

Osmanlının temel sorunu, dönemi için “ileri” sayılabilecek bu örgütlenme ve yapılanma ile onun düşünsel arka planını değişen dünyada da sürdürmek istemesiydi.

On altıncı asırda sarı ayakkabı giyemeyen, cizyenin yanı sıra, aynı işe daha fazla vergi ödeyen, şehirde ata, arabaya binemeyen, evinin yüksekliği sınırlanan bir Ermeni ya da Yahudi, diğer örneklerle kıyasladığında koşullarının çok da kötü olmadığını düşünebilirdi; ancak, 1789 sonrası dünyasında bunu beklemek fazla anlamlı değildi.

Böylesi bir değişime kanun-ı kadimin yânî örfî hukukun hızla cevap vermesi de kolay değildi. Sizin sorunuz Osmanlı çöküşüne zihniyet ve kanun üzerinden yaklaştığı için bunu söylüyorum.

Tabiî Osmanlı çöküşünü (bu ifadeyi Osmanlı araştırmalarının önemli bir tartışma konusu olan “gerileme/decline” anlamında değil somut bir gelişmeye atıf için kullanıyorum) anlamak için sermaye birikimi, sanayileşme, bilgi ve teknoloji üretimi, rakip yapılarla mukayese benzeri unsurları dikkate alan derinlikli tahliller yapmak, bunu “tekil” bir nedene indirgememek gereklidir.

Bir ekleme yaparsak, milliyetçilik çağında çok uluslu yapıları yirminci yüzyıla taşımak kolay değildi. Bu nedenle, aynı süreçte, sadece Osmanlı değil tüm benzer yapılar dağılmıştır.  

NEO- OSMANLI

Türkiye’nin ‘Neo Osmanlı’ imajı vermesinin fayda değil zarar getireceğini yazdınız. Neden?

Ortak tarih hakkındaki sorunuza cevap verirken dile getirmeye çalıştığım gibi, olguları ortak yaşamak daha sonra onları aynı şekilde yorumlamayı gerekli kılmıyor. Osmanlı coğrafyasında yaşanmış “ortak geçmiş” de bu çerçevede değerlendirilmektedir.

Milliyetçi tarih yazımının da etkisiyle Türkiye dışında, ki biz de Erken Cumhuriyet döneminde Osmanlı tarihini benzer şekilde yorumlamıştık, bu ortaklık, “Türk boyunduruğu,” “emperyalizmi” ya da “işgali” benzeri vurgularla değerlendiriliyor. Bunun anlamlı olmadığını söylemek, tarihin daha objektif yazılmasını, sloganlara indirgenmemesini tavsiye etmek önemli bir konu, ki bu yapılıyor ve bir değişim yaşanıyor.

Örneğin, Arap dünyasında George Habib Antonius’un yorumları 1940 ve 50’ler ile Pan-Arabizm dönemindeki kadar revaç bulmuyor. Yunanistan’da Rumların Tourkokratia dönemindeki yaşamları konusunda Osmanlı vesikalarına dayanan farklı değerlendirmeler yapılıyor.

Ama günümüzde Osmanlı coğrafyasının Türkiye dışındaki kısımlarında, bâzı ufak istisnâlar dışında var olan egemen yargı aşırı derecede olumsuzdur. Bizim “parlak geçmiş” olarak tarihselleştirdiğimiz bir dönem diğerlerinin gözünde ulus tarihinin “kara parantezi”dir.

Dolayısıyla, toplumumuzun çoğunluğu tarafından “parlak,” “adaletli,” “hoşgörülü,” “hakkaniyetli” benzeri sıfatlarla değerlendirdirilen Osmanlı geçmişinin komşularımızla ilişkilerimizin geliştirilmesi amacıyla kullanılmasının tersine neticeler doğuracağı ortadadır.

Konunun bir de emperyal yapıların aslî mirasçılarına karşı ondan çatışarak ayrılan taraflarca duyulan tepki boyutu var ki, Rusya, Avusturya-Macaristan benzeri çok uluslu yapıların coğrafyalarında da bunu görebiliyoruz. Bu nedenlerden dolayı, Türkiye’nin elden geldiğince neo-Osmanlı imajı vermekten sakınması gereklidir.

Tekrar edecek olursak, ne kadar yanlış bulsak ve eleştirsek de bir “olgu” ile kavga etmek ve dış siyasetimizin etkisini azaltmak yararımıza değildir. Bunu söylerken, Türkiye’nin kendi coğrafyasına açılması, bu sahada daha aktif dış siyaset üretmesinin neo-Osmanlılık olmadığını da vurgulamak isterim.

Türkiye’de siyaset sevdası ve hukuk nisyanının politik-teolojik genetiği/İlhami Güler

1- İKİ SİYASET TARZI

Siyaset; devlet veya toplum güvenliği ve yönetimi olarak, tarih boyu bireysel düzlemde temel iki saikle icra edilmiştir:

1-  Kişisel İhtiras-içgüdü, güç istenci, zenginlik oluşturma (ontoloji-tağutluk).

2- Toplumsal maslahatı, adaleti ve hakkaniyeti koruma (insanlık-ahlak). Platon ve Aristo, siyaseti pratik ahlak olarak tanımlamışlardır. Birinci tarz siyaset, kendini kitlelere “kanun” yolu ile meşrulaştırır; ikinci tarz siyaset ise, ahlaka dayanan “hukuk (adalet)” ile meşrulaştırır. Kanunu hukuktan ayıran temel nitelik, birincinin, egemenin salt iradesine ve gücüne-ontolojiye dayanması; ikincinin ise,  yaptırım güç ile birlikte ahlaka, adalete, hakkaniyete dayanmasıdır. Bu bağlamda siyaset ile kanun ve hukuk yapmak geçişkendir. Yani siyaset yapma tarzı ile kanun veya hukuk yapma arasında kopmaz/zorunlu bir iç ilişki söz konusudur. Makyavelli, “Prens” adlı kitabında “başarılı (güç istenci-ontoloji)” olmak için, siyasilere birinci yolu tavsiye etmiştir. Kur’an ise, birinci yolu, Firavunların siyaset tarzı olarak (Tağutluk/ontoloji)  kınamış; -daha önceleri Hz. Musa, Hz. Davut ve Hz. Süleyman’a tavsiye edildiği gibi (38/26, 21/78)- Hz. Muhammed’e ikinci yolu tavsiye etmiştir (16/90). Fakihlerin formüle ettikleri “Makasidu’ş-Şeria (Şeriatın maksatları)”, siyaset ve hukukun (devletin) ortak telosu/amacı/gayesi olarak, bireylerin canını (güvenlik), malını (mülkiyet), onurunu (özgürlük), aklını (düşünce) ve dinini (özgürlük-ahlak) korumaktır.

2- HUKUK VE KANUN AYRIMI

Fransız iktisatçısı Frederic Bastiat (1801- 1850), hukuku, -makasidu’ş-şeria’ya paralel olarak- Tanrısal kaynaklı ve bireyin kişilik, özgürlük ve mülkiyet hakkının, yani bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olarak tanımlamıştır. (Bastiat, Hukuk, çev: Y. Arsan-A. Yayla. Ank. 2017. S. 15). Bastiat, hukukun, “kanun” yolu ile yozlaşmasının temel saikleri olarak, insanın aç gözlülüğü (yağma-soygun-ganimet-gasp) ve sahte bir “yardımseverlik” iddiası olduğunu teşhis eder. Ona göre ne din, ne de ahlak, tek başlarına tarihi süreç içinde bu eğilimleri engelleyememiştir. Bastiat’a göre hukukun temel amacı: “kolektif gücün soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak için kullanılmasıdır. Bütün hukuki tedbirler, mülkiyeti (kişiliği ve özgürlüğü) korumalı; yağmayı ise cezalandırmalıdır. Ne var ki, kanunlar, genellikle bir insan veya insan grubunun eseridir. Hukuk, müeyyidesiz olarak ve güç kullanılmaksızın hayata geçirilemeyeceğinden dolayı, gerekli gücü temin etme görevi, kanunları yapan iradeye bırakılmaktadır. İşte bu olgu, insanoğlunun fıtratında ezelden beri var olan ihtiyaçlarını en az çabayla karşılama (yağma-gasp, soygun, ganimet-İG) eğilimi ile hukukun evrensel bozulma/yozlaşma sürecinin temel nedenidir.” (Bastiat, Hukuk, 18). Hukukun, onun yapıcısı egemen irade tarafından  “kanun” yolu ile yozlaştırılması veya kanunlara riayet edilmemesi, insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler ve yok eder. Yasalara uyulmaması durumunda, toplumun ayakta kalması mümkün değildir. İnsanların yasalara uymasını temin etmenin yolu, yasaları saygıdeğer, meşru, hakkaniyetli (hukuk) kılmaktır. Kanunlar, hukukla, adalet duygusu ve ahlak ile çatışmaya başladığı andan itibaren (Hukuka güvenin kaybolması), insanlar ahlak duygusu ile hukuk saygısı arasında birini tercih etmek zorunda kalırlar. Bu iki seçenekten birini seçmek zorunda kalmak kadar kötü bir şey yoktur. “Kanunî” olan her şeyin, adil ve hukuki olduğu sağduyusu, asla doğru değildir. (Bastiat, Hukuk, s. 20). Nazi Almanyası,  Sovyet Rusyası, Çin Komünizmi, İsrail Siyonizmi ve Güney Afrika Apartheid rejimi, bunun örnekleridir.

Hukukun, “negatif” bir kavram olduğunu belirten Bastiat şöyle diyor: “Hukukun amacı, adaletin hükümranlığını sağlamaktır” ifadesi, yanlıştır; onun yerine: “Hukukun amacı, adaletsizliğin hükümran olmasını önlemektir” ifadesi kullanılmalıdır. Zira kendiliğinden (somut olarak) var olan, adalet değil; adaletsizliktir. Adalet, ancak adaletsizlik yoksa gerçekleşir. Buna göre, “güç” kullanma yoluyla insanlara işgücünün istihdamını, eğitimin konu ve yöntemini veya dinsel bir inanç ve itikadı zorla dayatmaya kalktığı andan itibaren, hukuk, negatif olma özelliğini yitirir ve insanlar üzerinde pozitif (müdahaleci-dayatmacı) bir eyleme dönüşür. Böyle bir hukuk anlayışı ile halk iradesi yerine, kanun koyucunun iradesi hâkim duruma geçer. Bu durumda halk, ne tartışma, ne de seçenekler arasında tercih yapma, ne de geleceği hakkında plan yapma gereği duyar. Onun adına, bütün bunları “Hukuk” adına, aslında kanun koyucu (siyasal egemen) üstlenir. Artık düşünme melekesini kullanma zorunluluğu kalmadığından, halk, beşeri özelliklerini, kişiliğini/kimliğini, özgürlüğünü ve mülkiyetini de yitirmiştir.” (Bastiat, Hukuk, s. 35)

3- HUKUK/ŞERİAT VE SİYASET/SALTANAT

İslam’ın kurucu anında (610-632) ve siyasal tarihinde dört “Raşid” halife döneminde, Allah’ın iradesi doğrultusunda ahlaka yaslanan bir siyaset ve hukuk pratiği ortaya konmaya çalışılmıştır. Kur’an, Allah’ın, kendine koymuş olduğu kesin ahlaki yasalara göre insanlarla ilişkiye girdiğini beyan eder: “Rabbinin kendine koyduğu kesin bir yasası olmasaydı; ihtilafa düştükleri mevzuda derhal hüküm verilirdi.” (10/19,117110,20/129,41/45,42/14). “Sünnetullah” ve “Sünnet’ül-Evvelîn” kavramı da, Allah’ın ahlak ve hukuka daimi riayetini ifade eder (33/62, 35/43, 40/85).  “Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni (Hakemi) değil midir?” (85/8) Hz. Muhammed de bu doğrultuda yönlendirilmiştir. Ahlaksız ve hukuksuz (adaletsiz) kanun koymayı ve siyaset yapmayı Allah güç istenci, içgüdü, istiğna, tuğyan ve zulüm anlamına gelen “Tağutluk” olarak niteler ve lanetler (2/257, 4/76, 16/36).

“Kur’an, başlangıçtan itibaren Müslümanlara tamamen ahlaki-doğal yasalarla temellenen bir kozmoloji sunmuştur. Muhtemelen Aydınlanmadaki metafizik benzerlerinden çok daha ikna edici bir güce, güçlü ve derin psikolojik etkilere sahip bir kozmoloji… Kur’an’ın ahlaki malzemesi, bu sebeple bütüncül bir ahlaki sisteme, metafiziği de içeren bir kozmolojiye dayanmıştır.” (W. Hallaq,  Hukukun Ahlaki Boyutu. Çev: N. Kızılkaya. İst. 2020. S. 88). İslami hukuk ve siyaset, bu metafiziğe-kozmolojiye yaslanmıştır.

Hz. Ali’nin politik hakkaniyet arayışına karşın; Muaviye’nin politik ihtiras, içgüdü ve güç istenci ile giriştiği ihtilalinden sonra “Saltanat” yönetimi, nisbî olarak bu rotadan çıkmıştır. Muaviye’yi bir anlamda Makyavelli’nin öncüsü sayabiliriz. Ancak, erken dönemde oluşan “Ulema” heyeti, şeriatın (mutlak olmayan-gerekçeci) temsilcisi olarak  - siyaseti olmasa da- hukuki hayatı siyasal iradeden bağımsız (sivil) olarak şeriatın kontrolünde tutmayı başarmıştır. Wael B. Hallaq, “İmkânsız Devlet”  adlı çalışmasında bu gerçeği ortaya koymaktadır: “ Yönetici, şeriat hukukunun üstünde değil, altında yer alıyordu ve hiçbir yönetici, şeriatın mahkemelerde olduğu gibi, toplumun genelinde de hüküm sürdüğü gerçeğine karşı gelemezdi. Bu şemaya göre, şeriat mahkemesi hukuku “yasama organı” yani şeriatın ahlaki yasası tarafından formüle edildiği haliyle uyguluyordu; sultanın yasaması tarafından değil.” (Hallaq, İmkânsız Devlet. Çev: A. Hikmet. İst. 2019. S. 114). “Şeriat, politikadan çok toplumla ilgili idi; ahlaki sosyal karakterle ilgiliydi. Politik toplum, birçok ikincil kaygıdan biridir.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 170). “Şeriat, İslami yasa diyeceğimiz hermenötik, kavramsal, teorik, pratik, eğitimsel ve kurumsal sistemdir.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 99). Saltanatın/siyasetin, şeriat dışı/haddi aşan epeyce eyleminin/amelinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bastiat’ın vurguladığı gibi, “özel mülkiyet” ile “Hukuk” arasında kopmaz bir bağ vardır. Ekonomide üretim kaynağının büyük ölçüde toprak olduğu Patrimonyal tarım imparatorluklarında fütuhat yoluyla “ganimet” olarak elde edilen mülkiyetin, Hz. Ömer döneminden sonra “Devlet” dolayımı ile Saltanat ailesine, daha doğrusu Sultanın tekil iradesine ve kullanımına verilen mülkiyet sisteminde “Kamu Hukuku”nun durumu, yukarıda bahsedilen “özel hukuk” gibi olmamıştır. Daha doğrusu, İslam toplumlarında bir Kamu Hukuku gelişmemiştir. Ayrıca, kişilik ve özgürlük temel haklarının, mülkiyet hakkına bağlı olduğu gerçeğini göz önünde tuttuğumuz takdirde; özel hukukun da bundan etkileneceği, izahtan varestedir. Ayrıca ulemanın sivil alanda hukuk üretiminin zamanla “Hile-i Şeriyye” ve “Kitabına Uydurma” kavramlarıyla şeriatın/hukukun özü olan ahlaktan uzaklaştığını da itiraf etmemiz gerekmektedir.

4- ULUS DEVLET VEYA EGEMENİN MUTLAK İRADESİ OLARAK KANUN VE HUKUK

Modern Ulus Devlet, Avrupa’da ve Amerika’da uzun süren din savaşları, sınıf savaşları, ırkçılık savaşları ve çıkar savaşları sonunda Burjuva sınıfı veya çoğunluk olan etnisite tarafından mutlak bir egemenlik olarak kurulmuştur. Tanrı’nın veya Kilisenin elinden egemenlik yetkisi ile birlikte kanun koyma, hukuk yapma ve “istisna (Mucize)” koyma yetkisi de alınmıştır. Egemen irade (Ulus),  ülke sınırları içindeki bireyleri çekirdek aile, okul/eğitim, üniversite, ordu, hastahane, hapishane, kışla… gibi “kimlik teknolojileri” ile tornadan geçirerek “Milliyetçilik” ideolojisi ile bir potada eriterek istediği nitelikte kimlikler yaratmıştır (Hayali Cemaatler).  Politik faaliyet, ahlaktan boşandırıldığı gibi; hukuk yapma da, sonuna kadar politikleşmiştir. Halkı Müslüman olan ülkelerde kurulan devletler de aynı durumdadır. “Hukuk, ne tarihsel bir boşluğun içinde işlerlik gösterdiği, ne de toplumdaki ideolojik kavgalardan bağımsız olduğu için, tam olarak yasanın politikaya gömüldüğü yerdir… Bu yüzden yasa (kanun –hukuk), yapısal olarak daha geniş bir politik bağlamın bütünleşik bir parçasıdır.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 79).

Batı toplumları, uzun süren iç savaşlardan sonra, menfaatin altın kuralı olan “ayağıma basma; ayağına basmayayım” veya “sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” yı keşfederek Hukuk yapmayı başardılar. Yalnız bu kural, İslam’da olduğu gibi iman/metafizik ve ahlaktan değil; menfaatten türediği için, tehlikenin yakın olduğunda (ülke içinde) işler; uzak olduğunda (dış politika) işlemez. Avrupa’nın yaratmış olduğu İnsan Hakları, Demokrasi, Hukuk Devleti, Kuvvetler Ayrılığı, Laiklik, Toplum sözleşmesi (Anayasa)… (iç barış), buradan türemiştir. Dış politikada “tağutluk (güç istenci-istiğna-içgüdü- sömürü…)” devam eder. “Modern proje, çağdaş Müslüman dünyanın yaşayan gerçekliğinde “hukuki ahlak” çağından politik çağa keskin bir dönüşümü temsil ve tesis ediyor. Modernitede politika ve politik olan her yerdedir ve güne (hayata) hükmeder.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 170).

5- TÜRKİYE'DE SİYASET SEVDASI VE HUKUKUN SAVSAKLANMASI (NİSYANI)

Genel olarak halkı Müslüman olan ülkelerdeki yönetimlere gelecek olursak, dış politikada olmasa da iç politikalarda siyaset ve hukuk (kanun) yapma tarzları Makyavalizme/Muaviyeizme yaslandığını görebiliriz. Türkiye devleti de tipik bir Ulus Devlet formatı ile kurulmuştur. Devrimlerle kurulmuştur. Tek Parti, Tek Adam dönemlerinden darbeler ve muhtıralar ile evrilerek yoluna devam etmiştir. 1960-2010 arasında bazı “Hukuk Kurumları” kurmaya çalışmıştır. Daha sonraları, tekrar hukuk kurumlarını askıya alarak, “kanun” yapmaya (KHK) veya var olan hukukun etrafını dolanmaya evrilmiştir. Hukuk yargılamalarında “kurunun yanında yaşın da yakıldığı” vakalar çoğalmıştır.

Muhafazakârlar İmana, ahlaka (adalete) dayanan ve herkese güvenlik ve adalet dağıtan “Hukuk” kurumları yaratma ve hukuka riayet çabasından ziyade;  “İlm-i Siyaset (devlete sızma-takiyye, paralel yapı, harp=hile)” yapmayı tercih etmektedirler. “Partizanlık” kavramı, Marksist literatürde “militanlık”, toplum için kendinden geçme, fedakârlık anlamlarına gelirken; Türkiye’de kamu kaynaklarını partililere tahsis etmek, adam kayırmak anlamlarına kaymıştır. CeHaPe’nin seküler “siyaset”ine karşı, muhafazakâr rövanş “siyaset”i yapılmaktadır. Örneğin: Muhafazakâr bir siyasetçi, 17 Aralık 2020 günü Haber-Türk kanalında “17-25 Aralık” olayını yorumlarken, FETÖ tarafından, kanunsuz dinleme yapma ve bunları ifşa etmenin İslam’a göre nasıl bir “büyük” günah olduğundan bahsederken (ki söyledikleri doğrudur); siyasi elitlerin kamu kaynaklarına karşı nasıl bir şeffaf-ahlaki/hukuki tutum takınmaları gereğinden hiç bahsetmemektedir.

Topluma güven veren bir hukuki yapı kurulamadığı için, “Sosyal Medya” bir linç mahkemesine dönüşmüştür. Hâsılı, Türkiye’de siyaset, herkeste onulmaz bir “sevda”ya dönüşmüş iken; Hukuk da, “kanun” yapma olarak, onun bir aracına/aparatına dönüşmüştür. Oysa Müslümanlık, siyasette ve hukukta “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak”tır. Yani “Rahmani siyaset” olarak, “tağutluk (zulüm)”tan uzaklaşarak, herkese (düşmanlar dâhil) güven, adalet, hakkaniyet ve insaf ile muameledir; bir “Hukuk Devleti” inşa etmektir. Üstünlerin hukuku (kanunu) yerine “Hukukun Üstünlüğü” nü tesis etmektir. Hukuk, -tağutluğun karşıtı olarak- insanlar arasında “Hakemlik (Tanrılık)”tir.

6 Ocak 2021 Çarşamba

İktidar darbe tıraşına mı kaldı? Akif Beki/06.01.2021

Genelkurmay Başkanlığından emekli İlker Başbuğ, 1960-80 arası dönemi anlatan bir kitap yazmış. Kitap üzerine de Cumhuriyet'e röportaj vermiş. 

Bir soruya cevaben, Menderes erken seçim ilan etse belki darbenin önlenebileceğini söylüyor.

Bu cümle cımbızla ayıklanıp değiştiriliyor ve iktidarı erken seçime zorlamak için savrulmuş bir darbe tehdidi kılığına sokuluyor.

Bakıyorsunuz, o manaya gelecek hiçbir şey yok. Tam tersi!

Başbuğ orada, 27 Mayıs'la cumhuriyetin getirdiği siyasi sisteme ilk darbenin vurulmasından yakınıyor. Darbelerden niye hayır gelmeyeceğini anlatıyor. Ne 27 Mayıs'ı onaylıyor ne de darbeleri ve darbecileri öven bir sözü vaki. 

İmayla bile yok, zorlasan çıkmaz o mana.

Gazeteci Can Ataklı'nın, YouTube zevzeklikleri arasında da bir darbe lafı yakalanıyor. 

Bugün zaten artık darbe yapmanın güçleştiğine dair bir cümlesi aradan çekilip çarpıtılıyor. Ve sanki Ataklı, muhalefetin darbe yapacak gücü olmadığı için hayıflanıyormuş gibi yansıtılıyor.

Bakıyorsunuz, yine hiç öyle bir şey yok. Tam tersi!

Dün Hakan Albayrak, hakkaniyeti bir şekilde Ataklı'nın aslında ne söylediğini deşifre etti. 

Bırakın çağırmayı, özlemeyi; o da darbecileri açıkça yeriyor. Darbelerden ne çektiğimizi hatırlatıp ülkeye hiçbir yarar getirmediğini özellikle vurguluyor.

Başbuğ'la Ataklı'nın konuşmaları, darbeden hala medet uman varsa bile onları hayal kırıklığına uğratacak cinsten.

Fakat sanki ikisi muhalefet sözcüleriymiş de eşgüdümlü ve organize biçimde darbe çığırtkanlığı yapıyorlarmış, zamanlamaları da çok manidarmış gibi bir hava estiriliyor.

Bir ara "Halkın gerçek gündemi CHP'deki taciz ve tecavüzlerdir" yaveleri yumurtlanıyordu.

Güya CHP, halkın gerçek gündemi öğrenmemesi için suni gündemler peşinde koşuyordu. Hani yolsuzluk, kötü yönetim, ekonomik çöküş ve geçim sıkıntısı gibi suni gündemler.

Ama iktidar ve kahraman borazanları, CHP'nin gerçek gündemi saptırmasına, kötü yönetim sorunlarını konuşturmasına izin vermiyordu.

Şimdi de halkın gerçek gündeminin, muhalefetin darbe hazırlığı ve çığırtkanlığı olduğunu söylüyorlar. İşsizlik, zam yağmuru, hayat pahalılığı, asgari ücret vesairle ilgili yaygaralar, hep bu hazırlığı saklamak içinmiş.

Sırf bu deli bozuk kampanyalara malzeme üretmek adına, öküz altında buzağı aranıyor. Darbe paranoyaları kaşınıyor.

İçinde darbe lafı geçen konuşmalar bulunup cımbızlanıyor, çarpıtılıyor ve manipüle edilerek olmayan darbe çağrısı varmış gibi gösteriliyor.

İktidar propagandası bu düzmece manipülasyonlara kaldıysa, umutlar uydurmaca rüzgarlarına bağlandıysa yandı gülüm keten helva!

Benden söylemesi, gözünü kapayan sadece kendisine gece yapar. Millet yaşadığına, gördüğüne mi inanacak; tıraşı kesmeyenlerin şişirdiği balonlara mı?

Hukuk yerine ucuz emek teklifi

Dün Karar’ın manşetindeydi.

Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi, ilana çıkmış. Ve yatırımcıya Türkiye’nin sunduğu fırsatların başına, uygun iş gücümüzü yazmış.

Ucuz işçiliğin yabancılara sağlayacağı rekabet avantajını hatırlatarak yatırım çekmeye çalışıyoruz. 

Ama bu bile Volkswagen’i tutmaya yetmedi, bir buçuk milyar avroluk yatırımı kaçırdık elimizden.

Adalet Bakanı Gül ne demişti: AİHM ve AYM kararlarına alt mahkemelerin uyup uymayacağı belli olmazsa hukuk öngörülemez. Hukukun öngörülemediği yere de yabancı yatırımcı gelmez, kaçar.

Cumhurbaşkanı da demokrasi ve hukuk standartları ile ekonomik gelişme arasında doğrudan bağ kurmamış mıydı?

Hazine ve Maliye Bakanı Elvan, demokrasi ve hukuk düzeltilmezse ekonominin iyileştirilemeyeceğini söylemiyor muydu?

Demokrasi ve hukuktan uzaklaştığımız için ekonominin kötüleştiğinin itirafı değil miydi, reform vaatleri?

Hem hala AİHM kararlarını uygulamıyoruz. Hem de yatırımdan kaçtığı için Volkswagen’e kızıyoruz. 

Bir de hukuk yerine ucuz emek vermeyi teklif eder gibi ilana çıkmaz mıyız!

Reform yapmamak uğruna neler yapıyoruz, şaka gibi.

Çocuklarımıza bıraktığımız miras utanç verici Şenol Kaluç/06.01.2021

Türkiye siyaseti içinden çıkılmaz bir batağa dönmüş durumda. Dönüp dolaşıp hep aynı çamurların içinde debeleniyoruz. İktidarı, ortağı ve muhalefeti ile de bu işten büyük zevk alıyoruz. Sorsanız herkes 80 milyonun çıkarını düşünüyor. 

Açık söyleyeyim çok az kişi dışında kimsenin 80 milyonu düşündüğü falan yok… Olmadığı içinde aynı çamurda debelenmekten kurtulamıyoruz. Kazanılmış mevzileri her şeyin üstünde tutmak için canla başla mücadelede üstümüze yok. Varsa yoksa bu mevzileri aman kimseye kaptırmayalım derdindeyiz. Bu nedenle de kapanan yaralarımızı bile kanatmaktan zevk alıyoruz. 

İktidar içindeki sağduyulu sesler çoğu kez bilerek boğulurken, muhalefetin içinde bir şeyleri değiştirmeye çalışan sağduyulu insanlar ise eski düzenin artıklarından bir türlü kurtulamıyor çünkü bu şekilde hayat bulan bir kitle var ve bunlarda azımsanamayacak kadar kalabalık ve güçlüler. 

Bu da muhalefetteki tüm değişim çabalarının inandırıcılığını hem azaltıyor hem de muhalefeti kırılgan hale getiriyor. Hoş, insanımızın da inanmak gibi bir derdi yok. Rüzgar gülü gibi hareket eden siyasi liderlere itaat konusunda hiçbir çekinceleri yok. Üstüne üstlük bu liderlerden bazıları eski sözlerinin hala arkasında durdurduğunu da açıkça belirtiyor. 

Halkımızın parti liderlerini hizaya getirmek, onlara insan olduklarını ve vazgeçilebilir olduklarını hatırlatmak gibi bir becerisi de maalesef kalmadı. Halbuki bu millet darbecilerin en kral olduğu dönemde darbecilere haddini defalarca bildirmişti. Özal’ın kendisini vazgeçilmez sandığında partisini sandığa gömmüştü. Halkı yok sayan 28 Şubat destekçisi partileri baraj altına yollamıştı. Şimdi ne oldu ise bir istikrar muhabbeti etrafında dönüp duruyoruz. Ve işin komiği başörtüsü yasaklarının keskin uygulayıcılarının ağa babaları bugün iktidara ortak olarak hiçbir günahları yokmuş gibi ortalıkta salına salına geziyor ve barajı bile zor aşan oyları ile ülkede her şeye yön veriyorlar. 

Son günlerde tekrar alevlenen başörtüsü tartışmaları ise artık yeter denecek kadar sıkıcı. İktidarın muhafazakâr kanadı bu işi çok sevdiği için kaşıyor ama muhalefete ne demeli. Kılıçdaroğlu sürece çok iyi müdahale etse bile sonuç itibariyle ortaya zehir bir kere daha saçılmış oldu. Belki de Fikri Sağlar tam da bu noktada sıkışmış olan muhafazakarlara can simidi atmış durumda. 

Fikri Sağlar’a sormak lazım “Siz kime hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz? Bir de yaptığınız ayıbı savunmak için içi ideolojik saçmalıklarla dolu uzun bir savunma yazıyorsunuz?” Lütfen siz ve sizin gibiler ait olduğunuz ideolojik mezarlıklardan dışarı çıkmayın. Zaten çoğunluğunuzun paraya pula da ihtiyacı yok bari ülkenin normalleşmesine engel olmayın da bir hayrınız dokunsun vatana, millete. 

İktidar da başörtüsü ile kendini kenara çekme kurnazlığından artık vazgeçmeli. O başörtülü kızlar-bacılarımız-eşlerimiz artık sadece başörtüsü taktıkları için değerli olmak istemiyor. Ancak, muhafazkarlar -özellikle erkekler- bunu anlamamakta direniyor. 

***

Çok açık bir şekilde görülüyor ki önümüzdeki seçimler de geçmişteki seçimlerde yaşadığımız gibi yine etnik-dini bir kutuplaşma gölgesine hapsedilecek. 

Vallahi bu ülkeye de bu ülkenin geleceği olan çocuklara da yazık. Biz yaşayanlar bunu fazlası ile hakkediyoruz ama el insaf bari bu çirkin mirası çocuklarımıza bırakmayalım. 

Bıkmadık mı etnik çekişmeden, mezhepçilik belasından, laikmiş anti-laikmiş kavgasından. Hani 80 milyonu kucaklayacaktık? 

Yıllardır, bu ülkede mülakat ile alım yapılan önemli kademelerin dini, etnik ya da ideolojik gerekçelerle bazı kesimlere kapalı olduğu ortada iken ve hemen her seçimde bu nedenlerle, halkı kutuplaştırıp mevzi korumak adına bazı kesimleri kriminalize ederken biz hangi kucaklaşmadan bahsediyoruz. 

Bizim bu çirkinliklerimizi Almanlar deştiğinde de kusura bakmayın ama kimseye söyleyecek tek lafımız olamaz. Almanya’ya kendi Kürd’ünü kendi Alevi’sini üretiyor demekten vazgeçip biz bu çarkı nasıl kırarız diye düşünmek ve çözüm arayışında olmamız gerekmiyor mu? 

Bir şeylerde yapmak gerekiyor ama ne gerek var değil mi? Salın gitsin, nasılsa mesele sadece iktidar olmak!..

5 Ocak 2021 Salı

Ey üniversite! Taha Akyol/05.01.2021

Türkiye’de rektör atamalarının tartışma konusu olmadığı dönem pek azdır. İdeolojik ve siyasi tercihlerin ağır basması tabii hep tartışmalara yol açtı.

Son yıllarda sadece “bizden” atamalar değil, “bilimsel yayını olmayan rektörler” de yoğun tartışmalara konu oluyor.

Son olarak, BOÜ Rektörlüğüne Prof. Melih Bulu’nun atanması…

Prof. Bulu’yu tanımıyorum, kişiliği hakkında bir değerlendirme yapamam, doğru da bulmam. Şunu da belirteyim, “Merhaba Boğaziçi” hitabıyla yayınladığı bildiride savunduğu rekabetçi üniversite, girişimci üniversite, bilginin ticarileşmesi, sektörle işbirliği gibi kavramların altına imza atarım…

Fakat mesele bu değil.

ÜNİVERSİTE NE DEMEK?

Üniversitelerin kurumsal kimliği, gelenekleri, akademik dayanışma duygusu, bir kelimeyle “aidiyet” şuuru son derece önemlidir.

Harvard’ın efsanevi dekanlarından Henry Rosovsky, TÜBİTAK’tan yayınlanan “Üniversite, Bir Dekan Anlatıyor” adlı kitabında, üniversiteye aidiyet duygusunu “genişletilmiş aile ve ortaklık gibi kavramlarla” tanımlıyor. Aidiyet duygusuna sahip başarılı bir üniversitede “profesörlerin üniversitenin memurları olarak değil, patronu bulunmayan ortaklar” olarak görev yaptıklarını vurguluyor..

Bu sebeple, bir devlet dairesindeki memurların başına “müdür” atamakla, kurumlaşmış bir üniversiteye “rektör” atamak çok ayrı şeylerdir.

Ayrı dikkatler, farklı hassasiyetler gerektirir.

Bunun içindir ki “üniversite özerkliği” diye bir kavram var.

BOÜ’nün başarılı rektörlerinden Prof. Üstün Ergüder nasıl başarılı olmuştu? Akademik değerleri bütün siyasi düşüncelerin üstünde tutarak, dışarıdan, o sırada YÖK’ten ve askerlerden gelen baskılara göğüs gererek, şiddete başvurmayan her görüşten öğrencilere öğrenim ve kendini ifade etme özgürlüğünü tanıyarak, yatırımları geliştirerek…

Ergüder’in “Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında” adlı kitabını tavsiye ederim.

Ergüder başarılıydı çünkü BOÜ’ye aitti, BOÜ de onu kendinden görüyordu. Adiyet mi, ortaklık mı, ne derseniz, o vardı.

Prof. Bulu’nun atanmasındaki sorun, bunun olmamasıdır.

SİYASİ TERCİH

Prof. Bulu’nun akademik vasıflarına sahip profesörler elbette BOÜ içinde vardı. Prof. Bulu, BOÜ gibi kurumlaşmış bir üniversiteye değil de ‘gelişmekte olan’ bir üniversiteye atansaydı, daha uygun ve başarılı olabilirdi; bildirisinden bunu anlıyorum.

Ama BOÜ kendi içinden rektör çıkarma kapasitesine, geleneğine, liyakatine fazlasıyla sahip bir üniversitedir.

Sayın Bulu’nun BOÜ’ye rektör olarak atanması, daha liyakatlisi bulunamadığından değil, belli ki, partili olmasındandır. AK Parti’nin ilçe teşkilatlanmasında görev almış, aday olarak da seçimlerde çalışmış.

Mesele, kişiler meselesi değil. Mesele siyasi tercihin akademik değerlerden önce gelmesidir. Bunu ideolojik tercih olarak öbür yönde 9. Cumhurbaşkanı Sayın Sezer de yapardı ve ben onu da eleştirirdim.

O zamandan bugüne, “Bilim ve Yanılgı” adlı kitabımda rektör atamalarına Cumhurbaşkanı’nın da YÖK’ün de karışmayacağı, köklü, büyük üniversitelerde elit bilim kurullarının ya da bu nitelikte bağımsız mütevelli heyetlerin rektör atamasını savunuyorum.

CB SİSTEMİ

Kaldı ki o zaman parlamenter sistemde cumhurbaşkanları partisizdi. Şimdi partili olmaktan öteye partinin lideridir. Partisini güçlendirmek gibi bir duyguyla hareket etmemesi düşünülemez. İşte, yüksek yargı kurumlarına atamalarında da rektör atamalarında da kendi partisinden isimler görüyoruz.

Hatta rektör yapılmak istenen isim kanundaki şartlara uymuyorsa KHK ile kanun değiştirerek atama yapılıyor. Böyle atanmış iki rektörümüz de var.

Elbette çok değerli üniversitelerimiz ve rektörlerimiz var fakat üniversite kurumunun ortalama olarak kalite kaybetmekte olması vahim bir gerçektir.

Bilimsel yayın sayısında on yıldır İran’ın gerisinde kalmamız kimseyi rahatsız etmiyor mu?

Akademik hayatımızdaki kalite kaybı konusunda Prof. Kemal Gözler’in “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” adlı makalesi bir feryattır, okumanızı tavsiye ederim. (https://www.anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm)

Hiçbir siyasi görüşü ve hayat tarzını dışlamadan ama imtiyazlı hale de getirmeden liyakat ölçüsü geçerli olmalıdır. Bunun yolu kurallar ve kurumlar sistemidir.