10 Temmuz 2020 Cuma

Cumhurbaşkanlığı sistemini ele veren AK Partili Akif Beki/10.07.2020


Muhalefeti memnun etmek de zor hakikaten, ne yapsan dudak bükecek bir şey buluyorlar(!)
AK Partili milletvekili Rümeysa Kadak'a yaptıklarına bakın, hiç mi kıymet bilinmez!...

Cumhurbaşkanlığı sisteminin temel iddiasını tek başına çürüttü. Hem de yeni sisteme geçişin ikinci yıldönümünde.

Neydi o iddia?

Yeni sistem, Meclis'i daha etkin hale getirecekti. Yürütmenin kontrolünden çıkaracak, yasama ve yürütmeyi birbirinden kesin biçimde ayıracaktı. Yasa tasarıları artık hükümetten gelmeyecek, milletvekilleri teklif verecekti. Meclis'in denetim imkan ve yetkisi sıfırlanmayacak, bilakis artacaktı. Kuvvetler ayrılığı, hiç olmadığı kadar güçlenecekti...

Sistem, bu propagandayla referandumdan geçirilmişti.

Muhalefet, yalanlamaya uğraşıyor hala. İki yıllık uygulamanın bilançosunu çıkarıyor. Yanlış ve yanıltıcı olduğunu ispat edecekler ya...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Temmuz 2018’de yemin ederek göreve başlamasının üzerinden iki yıl geçmiş.

Meclis'teki 600 milletvekili, bu iki yılda bin 493 maddelik 104 kanunu yasalaştırırken...Cumhurbaşkanı, 2 bin 229 maddelik 64 kararnameyi tek başına yürürlüğe koymuş.

Bu işleyiş de gerçeğin bize söylendiği gibi olmadığını gözler önüne seriyormuş da...Takke düşmüş kel görünmüş de...

Oysa AK Partili Kadak, muhalefeti bunca zahmetten kurtararak 'kral çıplak' dedi zaten. İki tivitle işin aslını gösterdi ama beğendiremedi.

Meclis’teki Netflix yasağı tepki çekmişti. Kadak ise yasağı “TBMM dizi izleme değil, çalışma yeri” diyerek savunmuştu.

Şimşekleri üstüne çekti, hedef oldu. Meclis çalışma yeriyse niye kayda değer hiçbir çalışması olmadığı söylenince de Kadak, zulayı patlattı. Nasıl dayansın!

"An itibariyle önerdiğim kanun tasarısı: 0 Soru önergesi: 0"  diye karnesini paylaştı. Gururla, üste çıkarak. Ve gerçeği muhalefetin suratına tokat gibi çarptı.

İfşasını şöyle de sürdürdü:

"Bir iktidar vekili olarak, denetim ve bilgi almayı amaçlayan önergelerle kendimizi denetlemek, zaten bildiğimiz bir konuda kendimize soru sormak mantıklı mı sizce?"

Muhalefetin sistem eleştirilerini daha nasıl haklı çıkarsın, söylemiş işte söylenebilecek ne varsa.

Meclis yürütmenin kontrolünden kurtuldu mu, iktidar üzerindeki denetimi güçlendi mi, işlevi arttı mı, iktidarın mı milletin mi vekili olarak seçiliyorlar? Hepsini bir çırpıda koydu ortaya.

Bir de kızmazlar mı! Velinimet yahu, öpün başınıza koyun, daha ne istiyorsunuz!

‘15 Temmuz yardım paraları’ açıklaması

Dün, 15 Temmuz şehit aileleri ve gazileri için toplanan yardım paralarının akıbetini sormuştum. “Ayasofya’nın akıbeti gibi, o da açıklanacak mı” diye.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığından aradılar. Bakan Zehra Zümrüt Selçuk’un başkanı olduğu Türkiye Şehit Yakınları ve Gaziler Dayanışma Vakfı’nın eski bir açıklamasını da gönderdiler.

Açıklama, 1 Temmuz’da yapılmış. “Verilmeyen Paralar Gün Geçtikçe Eriyor” başlığıyla çıkan haberleri yalanlamak üzere.

Şunu söylüyor:

Toplanan yardım paraları, Ziraat’ten Hazine hesabına aktarılmamış. Tersine, nemasıyla birlikte 338 milyon 971 bin 731 lira olarak, vakfın Ziraat’teki hesabına aktarılmış.16 Ocak 2020’de.

Pandemi sürecinde de o hesaptan 251 şehit yakınıyla 2 bin 734 gaziye üçer kez biner lira nakdi destek verilmiş.
Bugün itibarıyla dağıtılan yardım, toplam 8 milyon 949 bin liraymış.

Ödenen miktar düşüldükten sonra ise vakfın hesabında kalan miktar, 344 milyon 982 bin 942 lira ve 28 kuruşmuş.

Yani deniyor ki...Vakıf boş durmuyor. Toplanan bağışların da üstüne yatılmış değil, akıbetleri meçhul değil. Amacı doğrultusunda kullanılıyor. Ve paralar erimiyor. Öyle iyi bakılıyor ki taksit taksit dağıtıldığı halde artıyor bile.

Bu arada...

Vakıf, 26 Aralık 2019’da resmen faaliyete başladı. Darbenin üzerindense 4 yıl geçti.

Şeffaf ve hesap verebilir olma duyarlılıklarından dolayı, bakanlıkla vakfa teşekkür ediyorum.

Takdir, şehit yakınları ve gazilerle kamuoyunundur.

Bu hikaye bitiyor artık yeni bir hikayeye ihtiyaç var Mehmet Ocaktan/10.07.2020


2002’de başlayan AK Parti’nin siyasi yürüyüşü, kuruluş ilkelerinin tayin ettiği istikametin hilafına evrilerek bizzat kendisinin yazdığı hikayenin sonuna geliniyor.
Hangi perspektiften bakarsak bakalım, artık bu hikayenin yeniden pozitif bir istikamete evrilmesi ne yazık ki pek mümkün gözükmüyor.
Zira milliyetçi-ulusalcı istikamete yönelen AK Parti ile geniş toplum kesimleri arasında giderek derin bir uçurum oluşmuş durumda. Hiç kuşkusuz bu yeni kimliğin oluşumunda Cumhur ittifakının açık-gizli ortaklarının ciddi katkısı var. Buna toplumsal fay hatlarının siyaset üzerindeki etkileri de eklendiğinde, siyasetle toplum arasındaki bağların daha da zayıflaması kaçınılmaz hale gelmektedir.

Son dönemde AK Parti’nin bir siyasal yöntem olarak benimsediği kriminalizasyon politikası, doğrudan siyasal zemini zehirlemekte ve aynı zamanda bizzat AK Parti’nin kuruluş ilkelerini, reformist vizyonunu buharlaştırmış bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhundan kaynaklanan yeni siyasi denklem, daha doğrusu ittifak modeli AK Parti’yi MHP’nin söylemleriyle ortak hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu yeni söylemin temelini de “beka”, “üst akıl/dış mihrak” gibi hamasi argümanlar oluşturmaktadır. Doğal olarak kendini bu dar koridora hapseden AK Parti’nin matematiksel olarak imkan dahilinde olmakla birlikte, artık bütün toplum kesimlerini kucaklayıcı bir siyaset diline geri dönmesi de mümkün değildir.

Oysa AK Parti iktidarının özellikle ilk iki döneminde, geçmişin vesayet ortamında siyasetin deforme olan yüzünü tamir ederek güler yüzlü bir siyaset iklimi oluşturmuş ve toplumu siyasete ortak etmişti. Ancak şimdi gelinen noktada AK Parti, toplumun geniş kesimlerini yeniden saha dışına iterek kendi ideolojik tabanıyla baş başa kalmış bulunuyor.

İşte tam bu noktada siyasete ve Türkiye’ye nefes aldıracak, toplumun geleceğe ilişkin umutlarını tazeleyecek yeni siyasi söylemlere ve de güçlü bir muhalefet diline ihtiyacı bulunmaktadır. Bu çerçevede yeni partilerin toplumda güçlü bir heyecan dalgası oluşturması mümkündür, siyasetin doğası da bunu gerektirir.

Ancak muhalefetin, özellikle de DEVA ve Gelecek Parti’si gibi yeni partilerin işlerinin hiç de kolay olmadığı muhakkak. Bu yeni partilerin, öncelikle siyaseti içinde bulunduğu bu kaotik ortamdan güvenli bir limana ulaştırabilmeleri için sadece soyut söylemlerle değil, somut projelerle toplumu ikna etmeleri gerekiyor.

Unutmayalım ki halen Türkiye’de siyaset, toplumla gerçek anlamda helalleşmeyen Kemalist paradigmanın temsilcileriyle, demokrasi ve hukuk devletini yeterince içselleştirememiş muhafazakar siyasetçiler arasında sıkışmış durumdadır.

Kabul etmek gerekiyor ki Türk siyasetini bu dar koridordan çıkarmak hiç kolay olmayacaktır. Bunun için de yeni partiler özgürlükçü bir siyaset diliyle ülke meselelerine daha kapsamlı bir düzlemden bakarak çözüm üretmek durumundadırlar. Kuşkusuz sadece çözüm üretmek de yeterli olmayacaktır. Zira AK Parti ve MHP’nin hamaset diliyle konsolide olmuş hatırı sayılır bir kitle var ki, onların zihni “beka” ve “üst akıl” gibi hayali korkulara kilitlenmiş durumdadır.

Ama bir gerçek var ki ülkelerine dair umutlarını kaybeden yeni nesiller iktidarın ayrıştırıcı politikalarına inanmıyorlar. İçinde dindarların da yer aldığı geniş bir muhafazakar taban, konsolidasyon ve çatışma politikalarından etkilenseler de fevkalade yorgun düşmüş durumdalar. Eğer yeni partiler bu kaotik siyaset ikliminden yorulan kitlelere olumlu anlamda bir siyaset zemini oluşturabilirlerse, yeni bir başarı hikayesi yazabilirler.

Evet Türkiye’de siyaset normal bir ortamda seyretmiyor. Bütün siyasal davranışların neredeyse “ihanet-vatanseverlik” ikileminde değerlendirildiği bir ortamda, bazen zorunlu olarak çalının etrafını dolanarak geçmek durumunda kalabilirsiniz. Ayrıca siyasetin etrafının dikenli tellerle çevrili olması yetmiyormuş gibi, bir de medyanın yüzde 90’ının doğrudan iktidarın kontrolünde olması muhalefetin işini daha da zorlaştırıyor. Ama hiçbir şey imkansız değil, nitekim yerel seçimlerde bu medya hakimiyetinin sonuç almada tek başına yeterli olmadığını çok net olarak gördük.

Pandemi sürecinden çıkılamadığı için siyaset henüz sokağa inmiş değil. Ama ilk fırsatta yeni partiler çarşı-pazara, sokağa, köye kasabaya inerek yüz yüze ilişkilere başlamalı ve elini sıkmadıkları (coronada mümkün değil belki ama...) kimse bırakmamalılar. Yeni projelere, yeni söylemlere evet... Ama nihai başarının adresi sokak...

9 Temmuz 2020 Perşembe

Ben-i Saide Gölgeliği’ndeki anayasa taslağı Mehmet Ali Verçin/09.07.2020


Miladi takvimle 8 Haziran günü Peygamber Efendimiz vefat edince Medine Ensar’ı, Peygamber Efendimizin yerine bir Emir seçmek için Ben-i Saide Gölgeliği denilen mevkide toplanırlar.
Bunu duyan Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’de oraya giderek toplantıya iştirak ederler.

Ensar, Hazrec kabilesinin reisi Sad b. Ubâde’yi emirliğe seçmek için toplanmıştı ancak Hz. Ömer’in üstün müzakere yeteneği sonucunda, topluluk, Sad b. Ubâde hariç ittifakla Hz. Ebubekir’i seçmişti.

Buraya kadar ve bu miktarda bilgi herkesçe malumdur.

Toplantı devam ederken, Sahabe‘den biri ayağa kalkıp şu önerilerde bulunsaydı dünya tarihi acaba nasıl evirilirdi?

“Ey Mümin Kardeşlerim,

Peygamberimiz (SAV) vefat etti, Allah Rahmet eylesin. Anlaşıldığı kadarıyla yerine kimseyi tavsiye etmemiş ve yeni bir Emir’i nasıl seçeceğimizi de belirtmemiş.

Bu da gösteriyor ki Resulullah (SAV) başta Ensar ve Muhacirler olmak üzere ümmetin aklına ve ferasetine güvenmiş. Biz de onu mahcup etmemek için sükûnetle ve aklederek karar verelim.

Öncelikle, Emir seçmeden önce, ümmeti temsilen Emir seçecek olan bu HEYET’e katılmaya hakkı olan ve şu anda burada olmayan tüm şahısları tespit edelim, bilgilendirelim ve davet edelim. Seçime geçmeden önce de bu Heyet’in görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyelim. 

Önerilerim,

1- Bu heyet, önümüzdeki üç yıl için aşağıda görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmiş bir “Emir” seçsin.

2- Seçerken çoğunluğun oyu yeterli olsun ve oybirliği şart olmasın. Bir Emir ömrü boyunca en çok üç defa seçilebilsin. Süresi dolan Emir tekrar seçilmeyebilir ve bu Heyet onun yerine başka birini Emir olarak seçebilsin. Emir vefat ederse vefat eden Emir’in yerine aynı esaslarla yeni bir Emir seçebilsin.

3- Emir kendisine üç yardımcı (vezir) seçsin. Biri ordunun işleri için, biri vergi, zekât ve ganimetler için ve üçüncüsü de yardım ve ganimetlerin paylaştırılması için

4- Emir, atayacağı her bir yardımcıyı bu Heyet’in onayına sunsun. Heyetin onaylamadığı bir atama mümkün olmasın.

5- Keza, Emir, atayacağı Ordu Komutanları ve Eyalet Valilerini de bu Heyet’in onayına sunmak zorunda olsun.

6- Emir’e, Vezirlerine, Ordu Kumandanlarına ve Valilere ne kadar maaş verileceğini de bu Heyet belirlesin.

7- Emir, tek başına Cihat kararı vermesin. Her defasında Heyet’ten onay alsın.

8- Emir vergileri artırmak için Heyet’ten onay alsın.

9- Emir Cihat’a gidenlerin hak ve maaşlarını Heyet’e onaylatsın.

10- Kadı yetiştirmek ve atamak Heyet’in görev ve yetkisindedir. Emir buna karışamaz. Ehli Suffa üyelerinden, dört yıllığına, Kadı Yetiştirme ve Atama Komisyonu kurulsun. Başkanları Heyet’in tabii üyesi olsun. Komisyon üyelerinin maaşlarını da Heyet belirlesin.

11- Her ayın son Cuma günü Emir Heyet’e meydana gelen gelişmeler hakkında bilgi versin ve sorulan soruları cevaplandırsın.

12- Heyet her Hacc döneminde, dünya Müslümanlarını dinlesin ve Emir’e tavsiye raporu hazırlasın”

İslamın ilkelerini teyit ve ikrar eden bu on iki madde elbette çoğaltılabilir ve daha ayrıntılı hale getirilebilir. Görüldüğü gibi sınırlı da olsa, yasamanın merkeze alındığı, yürütmenin denetlendiği ve yargının bağımsız ve özerk olabileceği bir “güçler ayrılığı mekanizma”sı İslam’a aykırı değil hatta İslamın talebidir.

Diğer çıkarımlar,

Hz.Peygamber (SAV) halef olarak hiçbir Sahabe’yi işaret etmeyerek; Halef olarak Ümmet’i belirlediğini göstermiştir. Ümmetin, aklederek doğru tercihler yapabileceğine inanmış ve bunu ima etmiştir.

“Seçilecek Emir” ümmet tarafından bir Şura’da, yani Heyet’te müzakereyle seçilmelidir.

Üçüncüsü, Emir sınırlı bir süre için seçilmeli ve tekrar seçilmesi yönetimdeki başarısına bağlıdır.

Dördüncüsü, Emir’in belli başlı bütün üst düzey yöneticileri ve maaşları Ümmet’in vekili olan Heyet tarafından onaylanmakta ve keyfilik ortadan kalkmaktadır.

Beşincisi bütçe Heyet’in denetimine tabidir.

Elbette bu öneriler gündeme gelmedi ve müzakere edilmedi. Sonuçta katılımcı bir yönetim tarzı da oluşmadı.

Sorunlarımızın kök sebebini bulmak için çok mu geri gittik bilmiyorum fakat konuyu sürdürecek ve bugüne kadar getireceğiz.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

AK Parti 'biz kaç kişiyiz' psikolojisine girdi Hatem Ete/08.07.2020


"AK Parti, gelecek ufkunu kaybetti. Artık haftalık gündemlerden medet umuyor. İktidar endişesi taşımayan bir parti çoklu barodan medet ummaz. Biz kaç kişiyiz psikolojisine girildi. Biz bunu Cumhuriyet Mitingleri'nde görmüştük" dedi.

AYASOFYA TARTIŞMASI

Ayasofya açılacaksa, uluslararası aktörler engelleyemez. S-400'deki gibi alınmış kararın maliyetlerini azaltma meselesi olur iktidar için.

Ayasofya işler kötüye gidiyor ne yapabiliriz dendiği noktada kart olarak gündeme geldi. Bence ara bir formül bulunacak. Dindar kesim tatmin edilirken maliyetleri azaltacak bir statü tanımlanacak.

AK PARTİ'DEKİ DEĞİŞİM

AK Parti artık büyümeyi bırakıp küçülmemeye çalışan bir parti. Yeni kitlelere açılmaya çalışmıyor. Böyle bir parti gelecek kurgulayamaz. Kendi tabanına tutunmaya çalışıyor. Siyaseti de buna göre üretiyor. Ayasofya'nın ibadete açılması için atılan adımlarla tabanını sıkı tutmaya çalışıyor.

Gezi, MİT krizi AK Parti'nin ilkelerinden ne kadar kolayca vazgeçebileceğini gösterdi. Türkiye'yi taşıyan partiden içe kapanma eğilimine dönen partiye dönüştü. Menderes, Özal, Erdoğan paralellikleri kuranları haklı çıkaran tehditler bunda etkili oldu.

15 Temmuz sonrası Erdoğan'ın karar verdiği AK Parti'nin uyduğu bir süreç var. Beka ve güvenlik sorunu kalmadı ama bunlar iktidarın işini kolaylaştıran unsurlar olarak kullanılıyor.

AK Parti, gelecek ufkunu kaybetti. Artık haftalık gündemlerden medet umuyor. İktidar endişesi taşımayan bir parti çoklu barodan medet ummaz. Biz kaç kişiyiz psikolojisi hakim. Biz bunu Cumhuriyet mitinglerinde gördük en son.

'Erdoğan artık geri dönemez' şeklindeki yorumlara katılmıyorum. Taban da artık dönüştü yorumları da abartılı. Kararsızlar havuzu en çok AK Parti'den besleniyor bu doğru. Ama kararsızların başka bir partiye yöneldiği görünmüyor. 'Seçmen kim daha iyi ülkeyi yönetir' sorusuna cevap vermiş değil. Anketlerdeki belirsizliğin nedeni de bu. Anketler de kararsızlar en fazla yüzde 25 çıkıyor. Karasızlar arttıkça AK Parti'nin oyu düşüyor. İktidar Suriye'de operasyon gibi adımlar arttıkça bu kitle tekrar dönüyor partiye.

YENİ PARTİLER

Yeni partilerin (Gelecek ve DEVA) şu ana kadar yüzde 2-3'lük, toplamda yüzde 6'lık bir potansiyelleri var. Bu az bir oran değil. Kongreleri sahneye çıkış olacak. Orada verdikleri görüntü belirleyici. Halkla temas etmediler daha. Teşkilatları tam kurulmadı. Bu aşamada bir şey söylemek zor ama kongreden sonra önlerinde baraj kalmayacak. Yeni siyaset ürettikleri oranda karşılık bulurlar.

Sahi dindarlar nasıl bir Türkiye ister? Mehmet Ocaktan/08.07.2020


Epey bir süredir Türkiye’de dindar camianın son dönemde iyi bir sınav vermediğini ve yüzyıllık bir umudu heba ettiğini yazmaya çalışıyorum.
Bu tanımlamaya katılanlar kadar, buna itiraz eden hatta isyan edenlerin olduğunu da biliyorum.

Elbette herkes aynı kanaati paylaşmak zorunda değil. İnanıyorum ki dindarların önemli bir kısmı, dindarlık hassasiyetleri olan, ya da öyle olduğunu iddia eden mevcut iktidar döneminde her şeyin iyi gittiğine, muhafazakar kesimlerin yıllardır böyle bir iktidar hasreti içinde olduğuna yürekten inanmaktadır.

Gerçekten dindar-muhafazakar kesimler tam da böyle bir iktidar hasreti içinde miydiler?

Belki de soruyu şöyle sormak lazım; İslam’ın evrensel mesajına talip olduklarına inandığımız dindarlar nasıl bir yönetim ve de nasıl bir Türkiye isterler?

Eğer dindarlar gerçekten Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin tarif ettiği bir hayata taliplerse, o hayatta hukukun, adaletin en üstün değer olduğu, liyakatin, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin esas olduğu ve de ayrımcılığın olmadığı bir yönetim biçiminin hakim olması gerekir.

Bir başka ifadeyle dindarlar, ancak böyle bir yönetim biçiminin hasreti içinde olabilirler.

Bu anlayış çerçevesinde mesela 28 Şubat’ın en büyük mağduru olan dindarlar, bugün farklı fikirlere, eleştirilere tahammülsüzlüğün sonucu olarak içeri atılan ve beraat ettikleri halde ceza evinde tutulmaya devam edilen Osman Kavala, Ahmet Altan gibi isimlerle ilgili nasıl bir vicdan muhasebesi içindedirler?

Mesela, 28 Şubat’ta başörtüsü mağdurları için farklı kesimlerden insanların milyonluk özgürlük zinciri oluşturduğu gerçeğini bilen dindarlar, avukatların en temel mesleki hakları konusunda tamamen barışçıl yollarla kendilerini ifade edebilme haklarının engellenmesi karşısında susmayı hangi adalet ve vicdan duygusuyla izah etmektedirler?

Mesela, Şehir Üniversitesi’nin sudan bahanelerle kapatılmasıyla akademik özgürlüğün sesinin kısılması, nefes almasına bile izin verilmemesi karşısında sessiz kalmak, hatta zaman zaman “Oh olsun” diyerek alkış tutmak nasıl bir dindarlık anlayışına tekabül etmektedir?

Mesela, dindarlar için yıllardır hayalini kurdukları Ayasofya açılsın da adalet ve demokrasi olmasa da olur mu?

Mesela, insan haklarını, kadın ve kız çocuklarının haklarını koruma, ehliyet ve liyakati esas alma, eşitlik, şeffaflık ve adalet gibi kavramlar İslam’ın temel değerleri olduğu halde; dindarlar için “Kadına yönelik şiddet ve Aile İçi Şiddet’in Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin” İstanbul Sözleşmesi olmasa da olur mu?

Mesela CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, gazeteci Nevşin Mengü, oyuncu Berna Laçin, avukat Feyza Altun’a yönelik cinsiyetçi saldırıyı “ağır eleştiri” sayarak takipsizlik veren mahkemenin kararı, dindarların vicdanında nasıl bir ahlaki kritere tekabül etmektedir?

Mesela yolsuzlukları, usulsüzlükleri İslam kesinlikle yasaklamış olmasına rağmen, bir İslam uleması “bunlar geçmişte de vardı” şeklinde fetva verdiğinde yolsuzluklar dindarların vicdanında temize çıkmış olur mu?

Hepimiz biliyoruz ki dindarlık bilincinin hakim olduğu bir toplumda adaletsizliklere, hukuksuzluklara rıza göstermek mümkün değildir. Çünkü çerçevesini Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in evrensel mesajının çizdiği bir dünyada esas olan adalettir, hukukun üstünlüğüdür, bireyin özgürlüğüdür, şeffaflıktır ve hesap verebilir bir yönetimin hakim olmasıdır.

Ancak görüyoruz ki günümüzün dindarları için, artık bu değerlerin hiçbir anlamı kalmamıştır. Eğer dindarların hayal ettiği Türkiye ve hakim olması gereken yönetim biçimi böyle bir şeyse sözün bittiği yerdir. O zaman ‘durmak yok yola devam!..”

“Erdoğan iyi, çevresi mi kötü?” Elif Çakır/08.07.2020


Mustafa Fazıl Paşa 1867 Mart’ında dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’e hitaben Türkiye’de işlerin iyi gitmediğini anlatan 18 sayfalık bir mektup yazdı.
Mektup önce Paris’te “Liberte” gazetesinde Fransızca olarak yayınlandı. Paşa sonra Türkçe’ye çevirerek, 50 bin adet bastırdı ve İstanbul’a gönderdi.

Mektubuna “Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur. Onların çevresini sarmış bulunan kimseler doğrulukları kendilerinden bile saklarlar” sözüyle başlayan Fazıl Paşa ülkedeki kötü gidişatı durdurması için padişaha adalet, hukuk, eğitim, ekonomi ve daha birçok alanda reform tavsiyelerinde bulunuyordu.

Bu köşeyi takip edenler, Fazıl Paşa’nın mektubunu 16 Kasım 2017 tarihli “Mustafa Fazıl Paşa’nın 150 küsur yıl öncesinden bugüne yazdığı mektup” başlıklı yazımda gündeme getirdiğimi hatırlayacaklardır. 
***
İdarenin kötülüklerinden padişahın etrafındaki adamları sorumlu tutan Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz’i “Bugünkü devletin idare ediş şeklinin kötülüklerinden ortaya çıkan durumdan eminim sizin haberiniz yoktur” sözleriyle koruma altına alarak, şöyle diyordu:

“Eğer, onları (çevrenizdeki adamları) size şikayet etmeye kalkışacak olsalar, kendilerine derhal asi ve edepsiz damgası vurulacaktır. Sizin özel buyruğunuz ile halka zaman zaman temsilciler gönderilsin. Halkın ihtiyaçlarını ve olan bitenin gerçek yönlerini acımasız olarak doğrudan doğruya, yani bizzat huzurunuza çıkarak, size arz etsinler.”

Padişaha türlü övgüler ve temennalarda bulunan Fazıl Paşa “izin buyurursanız” diyerek yaşanan adaletsizliklere, ayrımcılıklara, baskılara, geçim zorluğuna halkın artık tahammülünün kalmadığını söylüyordu:

“Yaşananlar karşısında halkınızda fedakarlık edecek halin ve tahammülün kalmadığını söyleyeyim. Hoşnutsuzluklar susturulmak isteniyorsa da her taraftan işitilmekte. Halkınız iki kısımdır. Hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen her türlü zulmü yapanlar ve zulüm görenler.”
***
Fazıl Paşa, ülkedeki kötü gidişatı anlatmanın yolunu böyle bulmuştu: Padişahım siz iyisiniz, çevreniz kötü!

Bizim gibi coğrafyalarda böyledir, bazen otoriteden korkulduğu için bazen de otoriteyi kullanan lider “bizden” duygusuyla koruma altına alındığı, idealize edildiği için…

Kötü idarenin yol açtığı ağır sorunlar lidere yüklenmez, çevresine yüklenir. Bazen de lideri destekleyenler  liderimiz iyi çevresi kötü” demeyi rahatlatıcı bulurlar. Çünkü kendileri iyi bir lideri destekliyor, bütün kötülükler çevresinden geliyordur. 

Hukuk ve tarih bilgini Cevdet Paşa Tezakir’de padişahların ve halifelerin hatalardan beri tutulma kültürünü uzun uzadıya anlatır.  (Tezakir, sh. 270.)
***
“Lider iyi, çevresi kötü” sendromu yıllar sonra bir kez daha sahnedeki yerini bu kez Cumhurbaşkanı Erdoğan için aldı: Erdoğan iyi ama çevresi kötü!

Her geçen gün ağırlaşan ekonomik krizin, özgürlük alanlarındaki daralmaların, toplumun geniş kesimlerine yayılan adalet mağduriyetlerinin, Türkiye’nin içe kapanmasının, toplumsal kutuplaşmanın, Türkiye’nin dışarıda itibar kaybetmesinin sorumluları malum: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kötü olan çevresi!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde bilgileriyle, birikimleriyle,  tecrübeleriyle artı değer katacak, liyakat ve ehliyet sahibi değil, siyasetçisinden iş adamına, danışmanından akademisyenine  “Erdoğan olmazsa biz bir hiçiz” diyen kişilerin olduğu bir hakikat.

Ancak ülkedeki kötü yönetimin, Türkiye’nin her geçen gün daha da fakirleşmesinin, özgürlük alanlarındaki daralmaların, adalet ile ilgili mağduriyetlerin bu kadar artmasının sorumlusu Erdoğan’ın çevresi mi? Bütün bunlardan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın haberinin olmaması mümkün mü?
***
Soru şu: Şehir Üniversitesi’nin kapatılma kararını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresi mi verdi?

Türkiye’nin bugün bütün Avrupa ülkeleri ile arasının bozulmasının sebebi Erdoğan’ın çevresi mi?

2 milyonu aşkın KHK mağduriyetleri Erdoğan’a rağmen mi oluştu?

Hakimler ve Savcılar Kurulu Erdoğan’dan habersiz mi gerçekleştirdi yargıç sürgünlerini?
***
Partisinin İstanbul Esenyurt İlçe Kongresi’nde konuşan Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu tam da bu çelişkiye dikkat çekti ve sorunun adını net olarak koydu:

“Geldiğimiz noktada herkesin başını ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekiyor. Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi ama çevresi kötü’ aldatmacısının daha fazla savunulacak hali kalmamıştır. Türkiye’deki adaletsizliğin, hukuksuzluğun, yasakçılığın, baskının, kötü yönetimin sorumlusu bizatihi Erdoğan’dır; çünkü çevresini bu odaklarla dokuyan da bizzat kendisidir. İktidarın yolu da, yol arkadaşları da ortada.” (3 Temmuz)
***
Bir liderin kimlerle çalışma ve yol arkadaşlığı yaptığı yani “çevresi” elbette önemlidir. Şu da bir hakikat bir liderin “çevresi”  ona rağmen oluşamaz. Çevresinin liyakat ve ehliyet sahibi kişilerden oluşmasının kararını veren de liderdir; “liderimiz olmazsa biz bir hiçiz” diyen kişilerden oluşmasının kararını da veren de bizatihi o liderin kendisidir. 

Adnan Menderes’in bakanlarından Samet Ağaoğlu “Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri” adlı kitabında, tarihin hemen hemen değişmeyen şu kaderinden bahsediyordu:

“Liderler genellikle yola çıkarken beraber oldukları arkadaşlarını bırakırlar. İlk merhale ortak eserdir. Köşebaşını başarı ile aştıktan sonra dava şahsileşir, gittikçe tek adamın elinde toplanır. Bu tek adam yola birlikte çıktığı arkadaşlarına kumanda edemeyeceği, emir veremeyeceği için kumanda vereceği, emir vereceği bir çevre oluşturur etrafında.” (Sh.25)



7 Temmuz 2020 Salı

Hizmet siyaseti... İbrahim Kahveci/07.07.2020

Konu hakkında son günlerde Karar Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras yazmıştı.

06 Haziran 2020 tarihli “Hizmet siyaseti ile gelip kimlik siyasetiyle gitmek” başlıklı yazısını yeniden okuyabilirsiniz.

Yazıda AK Partililerin bir dönem: “Biz hizmet yapıyoruz ve yaptığımız hizmetin karşılığı olarak vatandaştan destek alıyoruz” dediklerini aktarıyor. Ve ekliyor:

“Ama muhaliflerimiz kimlik üzerinden, sembolik ve manevi değerler üzerinden siyaset yapıyorlar” diyorlarmış.

Ve şöyle bitiriyor: Yıllar boyunca kimlik siyaseti karşısında hizmet siyaseti yapmakla övünen ama son yıllarda yönetme zaafının yol açtığı yönetim krizine çare bulamayan iktidar partisi açısından ise gelinen nokta “barut tükendi” ilanıdır.
***
Hizmet siyaseti...
Hatırlayalım biraz.

Sağlık sistemi dönüşümü bu ülkede bir memnuniyet yaratmadı mı? Kim ne derse desin toplumun sağlık dönüşümü hakkında memnuniyeti çok fazla oy getirmişti.

İlaç fiyatları, bıçak parası vs büyük dönüşümdü. Elbette daha iyisi olabilirdi ama oldukça ses getiren bir reformdu.

Şimdi ise sağlıkta yeni dönem ilan ediyoruz: Devletin kamusal görevi olan sağlık sektörünü Hazine Garantili Müteahhitlerin eline veriyoruz.

Artık sağlıkta şehir hastanelerini devlet değil, müteahhitler işletecek. Hem de hizmetler Hazine Garantili.

İster hasta ol, ister olma ama o müteahhitlere o para ödenecek.
***
Hizmet siyaseti...
Hatırlayalım biraz.

Yollarımız adeta tek şeride mahkum olmuştu. Büyük bir değişimdi duble yollar. Araç kullananların memnuniyeti de yıllarca sandığa yansıdı.

Hem de kıt imkanlar zamanıydı. Devlet borç batağında ama yol yapımına kaynak bulunuyordu. O zamanlarda binlerce km duble yol yapıldı.

Şimdi ise yeni bir anlayışla yol ve köprü yapıyoruz. Hem de 45 dolar ücretli. Git gel 700 liraya varan otoyol...

Artık yollarımızı da Hazine Garantili Müteahhitler yapıyor. İster geç ister geçme ama o para ödenecek.

Hazine Garantili Müteahhitlerin bu hizmeti ABD doları bazında garanti. Yetmedi ABD enflasyonu oranında da zam yapılıyor ayrıca.

O kadar garantililer yani.
***
Hizmet siyaseti...
Hatırlayalım biraz.

Havayolu zengin yoluydu bu ülkede. Uçak bileti ile asgari ücret yarışıyordu.

Sonra sistem değişti. THY büyüdü ve küresel bir marka oldu. Özel havayolu şirketleri de devreye girince, otobüs fiyatından ucuza uçak bileti satıldı.

Samsun’dan bilirim. İstanbul’a üç sefer vardı. İkisi de Ankara aktarmalı.

Ve eski uçaklar...

Sonra o eski uçaklar seferden kaldırıldılar tabii.

Şimdi ise yeni bir anlayış var. Artık Hazine Garantili Müteahhitler havalimanları yapıyor. Verilen Hazine Garantisinin yüzde 20’si dolunca şükrediyoruz. İl nüfusu sabah akşam belediye otobüsü yerine işe uçakla gitseler belki ancak dolacak garantiler.

Hazine Garantili Havalimanının kira ödemeleri de 20-25 yıl sonraya erteleniyor ama Müteahhitlerin parası “Batmalarına mı göz yumacağız” diyerek tıkır tıkır ödeniyor.
***
İşin özeti şu:

Hizmet siyasetinde de bir değişim yaşandı. Eskiden Devlet Millete hizmet ederdi; şimdi Millet bir elin parmakları ile sayılı, her büyük ihaleyi alan Hazine Garantili Müteahhitlerine çalışır duruma geldi.

Evet, çalışacağız kazanacağız ve bu Müteahhitlerin Hazine Garantilerini ödeyeceğiz.

Yollar boş olsa da,

Havalimanları kullanılmasa da,

Hastanelere gitmeseniz de,

Bu Hazine Garantili Müteahhitlere ödeme yapılacak.

Onlar Hazine Garantili.

83 milyon ödeyecek.

Dünyada altyapı ihalesi alan 10 büyük firmanın 5’i bizden.

İşte o 5’e ve eklerine hizmet ödeyeceğiz.

83 milyon olarak görevimiz bu.

İşte buna da Hizmet Siyaseti diyeceğiz

‘Hukukçu’ olmak ne yazar? Taha Akyol/07.07.2020


Türkiye’nin üniter baro yapısını tahrip edecek olan “çoklu baro” projesine AK Parti ve MHP içindeki hukukçu milletvekillerinden niye bir itiraz yok?
Toptan karşı çıkamayabilirler ama “üniter” yapıyı koruyarak seçim sisteminde bazı düzeltmeler yapılmasını bari savunamazlar mıydı?

Adalet Komisyonu önünde “çoklu baro” teklifini protesto eden avukatlar, iktidar mensubu hukukçu milletvekillerine cübbe gönderdiler… Cübbenin düğmesiz, yani hiçbir otoritenin önünde iliklenmeyen, boyun eğmeyen bir savunma şuurunu temsil eden bir sembol olduğunu hatırlatmak için.

Bir şey çıkar mı? Sanmam...

Bizdeki itaat kültürü ve emir kumanda hiyerarşisine dönüşmüş “parti disiplini” maalesef milletvekilinin bağımsız vicdanıyla görüş açıklamasını bile çok büyük çapta engelliyor.

Emir demiri kesiyor, hukukçu olmak fark etmiyor.

ONLAR NASIL YAPIYOR?

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilirken, daha taslağı görmeden imzalamak için sıraya girip kameralara poz veren milletvekilleri gördük. (1 Aralık 2016)

Hukukçu olup olmamaları ne yazar; görmeden imza attıktan sonra?

Kurumlaşmış bir hürrriyetçi demokraside nasıl olurdu bu işler?

Fransa 2008’de yaptığı anayasa reformu için bir “Balladur Komisyonu” kurmuş, komisyon herkesle görüşerek tam bir yıl çalıştıktan sonra 2008 reformu metnini hazırlamıştı.

Baştan ortak hedef ortaya konulmuştu:

• Yargı bağımsızlığı güçlendirilecekti…

• Partili Cumhurbaşkanı karşısında ikinci duruma düşmüş gözüken parlamento güçlendirilecekti.

Ayrıntıları için bir yıl çalışılmıştı.

Hemen belirteyim, Hakimler ve Savcılar kurulundaki bütün politikacılara ve politikacıların atama yetkisine son verdiler bu reformla.

Bizde ne bir yılı…  Bir ayda Meclis’in önüne getirilmiş, AK Parti ve MHP gruplarında bile müzakere edilmemiş, Meclis’te sorgusuz sualsiz parmaklar kalkmıştı….

ACELEYE GETİRMEK

Aceleye getirilmesinin sorunları bir yılda ortaya çıkmaya başladı. CB hükümet sisteminde kurumlar, meclis ve yargı dahil, en iyimser ifadeyle, ikincil duruma düştü.

Bu sistemde Merkez Bankası’nın serüvenini biliyorsunuz. Merkez Bankası Kanunu’ndaki görev süreleri KHK ile değiştirildi… Siyasi gözle bakmayıp merkez bankacılığı gözüyle bakan MB Başkanı “laf dinlemiyor” diye görevden alındı…

Ekonomik dengeleri kurulmadan faiz indirtildi ama enflasyon çıktı…

Dahası, rezerv paralarla swap anlaşması yapamıyoruz.

Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Fakat Reuters’ın haberine göre, Swap için baktıkları faktörlerden biri “Merkez Bankalarının bağımsızlığı”dır. (10 Nisan 2020)

Bizimki de bağımsız, yani siyasi emirle değil teknik kararlarla çalışır dediğinizde inandırıcı olmuyor.

Görüyorsunuz uzmanlarla enine boyuna araştırmadan “uçar gibi hızla” yapılan düzenlemelerin yanlışları bir yerde dönüp karşımıza çıkıyor böyle!

Temel kanunları, kurumlarla ilgili kanunları, hele de ‘sistem’ gibi ülkelerin yönetiminde ve istikbalinde en önemli bir konuyu niye aceleye getirmeden enine boyuna konuşmak lazım, görüyorsunuz?

Gece yarısı torba yasalara birkaç madde daha atarak düzgün “yasama” yapılamaz, yapılamıyor.

ENDİŞELİYİM….

İktidar bir yıl önce tantanalı törenlerde taahhüt ettiği “hakimlerin coğrafi teminatı”nı hâlâ çıkarmadı. Ama yine uçar gibi aceleyle, “çoklu baro” teklifini Meclis’ten geçirmek üzere…

Yine iyi müzakere edilmeden…

Bu son aşamada iktidar partilerindeki hukukçular Genel Kurul’da “üniter” yapı ilkesini kurtarmak için bir şeyler yapar mı?

Yaşanmış olanlar pek bir ümit vermiyor.

Termik santrallere filtre takılmasını alkışlarla kabul edilip kanunlaştırmışlardı, Beştepe’den geri çevrilmesini de alkışlamadılar mı?

Böyle olunca ne oluyor?

Hataları zamanında düzeltmek mümkün olmuyor…

Farklı görüşlerin ortaya konulmasıyla geniş ufuklu düşünceler yerine dar, hiyerarşik, partizan düşünceler egemen oluyor.

İşte maalesef, yukarıda birkaç örneğini verdiğim tecrübelere rağmen, iktidar “çoklu baro”da yine dar, hiyerarşik, partizan bir tutumla dolu dizgin gidiyor.

Savunma mesleğinde üniter yapının sarsılmasından çok endişeliyim; hem savunma hakkı ve meslek ahlakının daha bir zarar görmesinden; hem ideolojik, politik, etnik gruplaşmaları derinleştirecek olmasından…

İnşallah yanılıyorumdur.

5 Temmuz 2020 Pazar

Barolarda eyalet sistemi Taha Akyol/05.07.2020


Barolar için iktidarın istediği “çoklu baro” sistemi adaletin savunma tarafında ‘eyaletler’ yaratacak. Hatta Osmanlı tarihinden bir kavramla “imtiyazlı eyaletler” de diyebiliriz…
Gerçi iktidar ‘eyalet’ kavramına aşinadır. ‘Çözüm süreci’ denilen konjonktürde HDP tabanından oy almak için bizzat Başbakan Erdoğan’dan eyalet sistemine övgüler dinlemiştik.

“Osmanlı sistemi” diye övülmüştü. Halbuki o çağın teknolojisinde, Roma ve Bizans’ta da vardı.

Her neyse, konumuz tarih değil. ‘Eyalet’ten kasıt, aynı kurum içinde ‘ayrı alanlar’ oluşması…

‘İMTİYAZLI’ BAROLAR

Avukat sayısı 5000’i geçiyorsa, 2 bin avukat ayrılıp ayrı baro kuracaklar. Hangi avukatın hangi baroya kayıtlı olduğu vekaletnamelerde açıkça görülecek.

İktidara yakın bilinen barolara üyelik, o avukatlara daha bir etkinlik kazandıracak.

Nereden mi biliyorum?

Mahkemelerin çeşitli kararlarını yargıçlardan önce iktidardan duymuyor muyuz?

‘Hakim tayin ettiren avukatlar’ vahameti çok konuşuluyor. Cüneyt Özdemir, Adalet Bakanı Gül’e açıkça sordu bunu, bakan tabii yok dedi.

HSK’nın hangi davalarda yargıç sürgünleri yaptığına bakarak ‘otorite’nin hangi baroyu tercih edeceğini kestirmek zor değil.

İhale Kanunu’ndaki değişikliklere bakarak da öngörebiliriz ki, kamu kurumu avukatlıklarını almak belli baroların üyeleri için kolay, öbürleri için zor olacak.

‘Bizim baro’ çeşitli yollardan güçlendirilebilecek.

Zaten çoklu baro sistemi avukatlık camiasında siyaseten “güçlenmek” için getiriliyor.

Etnik, mezhepsel ve ideolojik bölünmeler de olabilir, kimin umurunda?!

ÜNİTER SİSTEM İÇİNDE

Peki barolarda mevcut “delege” sistemi iyi mi? Hayır.

Mevcutta bazı sorular sorunlar olması, o sorunların çözülmesini gerektirir; çok daha sorunlu çoklu baro sistemini getirmeyi değil.

Seçenek olarak düşünülecek modellerin “üniter baro” ve seçimlerde “nispi temsil” ilkesinin olması gerektiğini düşünüyorum.

“Daha İyi Yargı Derneği”nin bu konudaki çalışması, mutlaka dikkate alınması gereken teklifler içeriyor. (http://www.dahaiyiyargi.org/)

Daha ilk maddede “üniter–tek devlet ilkesine ve bu ilkenin idari yapıda yansımaları” vurgusunu yapıyor.

Çoklu-baro hakkında şu uyarıda bulunuyor:

“Ülkenin üniter – tek devlet (devletin unsurlarında ve organlarında teklik) niteliğine zarar verecek, zamanla ülkemizin bekasına tehditler oluşmasına neden olabilecek niteliktedir.”

Büyük boralarda yeni organlar kurulması, seçimlerin tüm avukatların katılımıyla yapılması gibi öneriler var.

KURUMLAR ZAYIFLIYOR

Diğer ciddi bir sorun da çoklu baro sisteminin, “kurumların güçsüzleşmesi” sürecinin devamı olarak gündeme gelmesidir.

İktidar, 15 Temmuz ihanetinden sonra; demokratik kurumları güçlendirmek ve bu amaçla büyük katılımlı bir anayasa yapmak yerine kendini güçlendirmek için CB sistemini getirdi. Sistemde sadece Cumhurbaşkanı güçlendi…

Meclis, yargı bağımsızlığı, Merkez Bankası, bürokraside uzmanlık zayıfladı.

Bu kadar işlevin altından hem tek kişi kalkamaz, hem bu kadar yetki bir elde toplanınca “denetim ve denge” mümkün olmaz, olmuyor zaten.

Netice ortada: Dünyaca saygın World Ekonomic Forum’un “Rekabet Raporu”nda kurumların güçlülüğü sıralamasında Türkiye 2014 yılında 64. sıradaydı, 2019 raporunda 71. sıraya indi!

Yargı bağımsızlığı 101. sıradan 104. sıraya indi!

2019‘da Türkiye’nin meritokrasi (liyakat) sıralamasında 112. sıraya inmesi de kurumların zayıflamasını yansıtan bir göstergedir.

2010 civarına kadar devam eden başarıda imzası olan hangi yüksek bürokrat bugün yerinde?!

HAYATİ SORUN

İktidar, siyasi gücün ağırlığı altında kurumların zayıflamasıyla ekonominin kötüleşmesi orasındaki bağlantıyı mutlaka görmelidir; bu hayati derece önemli bir sorundur.

Bu gerçeği görmeden hiçbir esaslı sorunuzu çözemeyiz, ancak makyaj veya pansuman yaparız.

Bu vesileyle, Daha İyi Yargı Derneği’nin Başkanı Av. Mehmet Gün’ün “Türkiye’nin Orta Demokrasi Sorunları ve Çözüm Yolu, Yargı, Hesapverirlik, Temsilde Adalet” adlı kitabını tavsiye ederim.

Kurumları güçlendirmek gerekirken yargının savunma ayağını parçalara ayırmak Türkiye’nin hukuk imajını büsbütün bozar.

Vazgeçilsin, ön model dayatılmadan ortak akılla “üniter baro” ilkesi içinde bir model oluşturulsun.

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Güven, güven, güven! Servet AVCI/04.07.2020


Salgın sürecinde Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin topladığı takdir Ankara sınırlarını aştı ve yapılan tüm araştırmalarda Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın önemli bir 'güven aralığı'na oturduğu ortaya çıktı…
Bunu sağlayan ana gerekçe neydi? Sadece para ve gıda yardımıyla bu açıklanabilir miydi? Bu 'güven'i tahkim eden başka neler olabilirdi?
Öyle ya bir belediye ancak imkânları dâhilinde yardım edebilirdi ve bu imkânlar da sınırlıydı…
Küresel bir yangının kentteki maddî yansımalarını bir anda yok edebilecek çapta imkân da yoktu… Çünkü belediyenin kaynakları sınırlıydı… Üstelik o sınırlı kaynaklar da daralmış, su ve kira gelirleri ertelenmiş, taşımacılığın yükü daha da artmış, sağlık giderlerine yetişme adına, bütçe daha da zorlanarak fedakârlık üstüne fedakârlık yapılmıştı…
***
Ankara halkı bir şeyi fark etti… Esas eksiğinin o gönderilen 500 TL'ler, ekmekler veya yardım kolileri değil, dünyayla birlikte belirsizliğe sürüklenen ülkesinde, karamsarlığın hüküm sürdüğü o zor zamanda kendilerini düşünen ve mukadderata ortak olan birilerinin varlığını… Bu 'güven duygusu' o verilen yardımlardan çok daha kıymetliydi…
Mansur Yavaş, bir belediye başkanında olması gereken 'eminlik' duygusunu tattırdı insanlara… Yaşanan sıkıntıları bir siyasî polemiğe çevirmedi ve sadece işe odaklı olduğu için samimiyeti karşılık buldu…
Alışkanlıkların tersine bir belediye başkanlığı sürdürdü Mansur Yavaş…
Sağ elle verilenin sol el tarafından bilinmemesi gerekirken, bizdeki politik kültür, değil sol elin, sol böbreğin de bilmesi ve karşıdaki herkesin gözüne sokulması gerektiği üzerine kuruludur…
Oysa Mansur Yavaş'ı kesseniz, bir yardım kolisiyle ve bir kömür dağıtım kamyonunu fon yaparak resim çektiremezdiniz…
Ismarlama olmayan bu tabii hâlin toplumsal vicdanlardaki karşılığı ve 'emin adam' duruşu, kentte oy vermeyenlerde bile etki doğurdu…
Gerginliklerden çok çekmiş bir kentte 'iyilikte yarışma' gibi manevi değeri çok yüksek bir güzellik ortaya çıktı, insanlar hiç tanımadıkları başka insanların veresiye defterlerini kapatmak için yoksul mahallelerin bakkallarına hücum ettiler…
Borçları kapatılanlar, borçlarını kapatanları görmediler bile…
Kamu kurumlarına güvenin azaldığı, Kızılay gibi bir kurumun kan bağışında rekor düzeyde gerilediği, ilân yoluyla toplanılan paralarda büyük azalma olduğu bilinirken, Ankara'daki -kamunun da itibarını koruyan- bu farklı rüzgâr çok önemli ve anlamlı oldu…
***
500 TL'den ne olur? Tabii ki birkaç günde biter… Ama zor zamanda birilerinin yetişecek olduğunu bilmek, derde ortak olacak kurumların varlığını fark etmek, paha biçilmez bir duygu…
Kâğıt toplayıcısını bile düşünen beni düşünmez mi? Temizliğe gidemeyen kadınların derdini dert eden hiç bizi yalnız bırakır mı?
Gece 12'de kapıya ekmek getiren, terziler işsiz kalmasın diye maskeleri onlara diktirmeyi akıl eden, büfelerde, kafelerde, lokantalarda ucuz iş gücü olarak çalışırken bir anda işsiz kalan Türkmen'i, Özbek'i, Kırgız'ı, Afgan'ı hesaplayan bir anlayış Ankara'yı ve Ankaralıyı yalnız bırakır mı?
Samimiyetle ve emekle inşa edilen o güven duygusu, yukarıdaki soruların hep olumlu cevap bulmasına yol açtı…
Öyle gönül köprüleri kuruldu ki, güvensizliğin paçalardan aktığı bu kirli politika dünyasında, yardımseverler yardımın gittiği yerden emin oldular…
Yardım alanlar ise bugün ve gelecekte kendilerine yetişecek bir elin olduğunu gönüllerine ve hafızalarına kazıdılar…
İşte o farktı, iftarlık kampanyasında talep patlamasına yol açan, gününden çok önce kampanyayı bitiren…
İşte o farktı, hiç tanımadıkları insanların borçlarını başkalarına koşa koşa kapattıran…
İşte o farktı, kamu kurumlarına sinmiş 'güvensizlik' duygusuna inat 'güven duygusu'na yeniden nefes veren…
Evet, o 'güven duygusu' ve 'emin adam kimliği', yardımların maddi karşılığından çok daha fazla sonuç doğurdu…
Sadece Ankara'da değil tüm Türkiye'de karşılık bulması, toplumsal ihtiyacın tam da bu noktada açlık ve ihtiyaç hissediyor olmasıydı…
***
Açıklayıcı olması için bir örnekle bitirelim: Bugün Ankara'da bir Kızılay kan bağışı kampanyası yapsın, bir de Ankara Büyükşehir Belediyesi… "Kime daha çok kan bağışı gelir?" sorusunun cevabı her şeyi açıklıyor, her şeyi…