10 Haziran 2020 Çarşamba

Milletvekili kimin vekili? Taha Akyol/10.06.2020


İktidar blokunun davranışlarına yön siyasi kültürün ‘itaat ve sadakat’ olduğu, bu yüzden uyarı ve denetim mekanizmalarının işlemediği söylense buna ne derseniz?
Doğru diyenler olabilir, yanlış diyenler olabilir.

Ancak bir iktidar milletvekilinin şu sözleri, bu siyasi kültürü çok net olarak ortaya koyuyor:

“Biz Cumhurbaşkanımızdan ve Genel Başkanımızdan seve seve talimat alırız. Bundan şeref duyarız.” (5 Haziran)

Böyle uzun bir liste yapılabilir; hatta “ben bir hiçim” diyenler bile çıktı.

Sanki liderin vekilleri…

1946’DA MECLİS

17 Aralık 1946 Pazartesi günü, Meclis’teyiz. Tarihçi Hikmet Bayur kürsüdedir, bütçe kanununu eleştiriyor: Pahalılık, işsizlik, üretim yetersizliği, borçlar…

Bugünü anlatıyor sanırsınız.

Bayur, Meclis denetim vazifesini yapamadığı için bu yanlışların eleştirilerle zamanında düzeltilemediği söylüyor.

Meclis niye eleştirilerle düzeltememişti? Bu soruya kendisi cevap veriyor:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi buna çare bulamıyor… Hükümeti denetleme cihazı işlemiyor. (Çünkü) hükümeti denetlemekle yükümlü olan bizleri aday gösteren, yürütme erkidir. Yani bizi aday gösteren kimlerdir? Kendini denetlemekle mükellef olduğumuz kimselerdir… Adayları merkez değil, illerdeki, ilçelerdeki teşkilat göstermelidir.” (Zabıt Ceridesi, cilt 20, s. 120)

Hâlâ böyle değil mi?

1946’ya kadar bunları söylemek bile mümkün değildi, dönemin Meclis zabıtlarında görüldüğü gibi “şeflerin direktiflerine inkiyad” (uymak) erdem sayılırdı!

Muhafazakârlar Atatürk ve İnönü devirlerinin eleştirilmesinden çok memnun olurlar. Ama o zamanki itaat kültürü ile şimdiki itaat kütü arasından fark yok.

Fakat artık 21. Yüzyıldayız.

İTAAT KÜLTÜRÜ

Atatürk ve İnönü dönemlerini idealize etmek, denetimsizliğin yol açtığı sorunları görmemizi uzun süre engelledi. Halbuki 1945’ten sonra Milli Şef’in konuşmalarında bile “denetimsizlik” yakınması vardı.

İnönü denetimsizlik yüzünden yapılan hataları arkadaşlarına da anlatmıştır; Faik Ahmet Baruçtu ve Nihat Erim gibi…

Mufazakârlar bu soruları sırf Kemalizmin kusuru olarak gördüler; itaat kültürünün sakıncalarını düşünmediler.

Abdülhamid zamanının sorunlarını da bu yüzden görmüyorlar.

Neticede, siyasi kültürümüzde eleştiri ve denetimin neden gerekli olduğuna dair bir bilinç gelişmedi. Asırların içinden gelen “itaat ve inkıyad” kültürü sürüp gitti.

1946’dan itibaren otorite karşıtı atmosferde CHP’de ve Demokrat Partide adayların ön seçimle belirlenmesi yaygın bir uygulama olarak gelişti.

Fakat darbelerin partileri kapatması, bu geleneği kesti, demokratik kültürümüzdeki diğer eksikler gibi ‘merkez adayları’ sorunu da devam etti.

Özellikle sağda, çünkü sağ patilerin hiçbiri 1946 ve sonrasının değişim geleneğine kurumsal olarak sahip değildir.

Görmemiz gereken şudur: Eleştirisiz, müzakeresiz bir kütür “bizde” olunca iyi, “sizde” olunca kötü değildir. Kimde olursa, orada eleştirilerle yanlışların düzelmesini engelliyor.

Ak Parti’de rant ekonominin sorunlarını 2014’ten itibaren görenler oldu. Ali Babacan’ın bu yönde konuşmaları vardır. Parti içinde müzakerelerle düzeltilerek sanayi desteklenseydi bugün Türkiye de iktidar da iyi bir durumda olmaz mıydı?

SİSTEM SORUNU

Elbette bir “parti disiplini” kavramı vardır ve parlamenter sistemde parlamento faaliyetleri için kullanılır. Anlamı “emir ve talimat” değil, müzakerelerle alınan kararlara partide herkesin uymasıdır.

Başkanlık sisteminde, hele de CB sisteminde, “seve seve talimat alma” refleksi, kuvvetler ayrığını ortadan kaldırmaktadır.

CB sistemini hazırlamış olanlar, şimdi kamuoyu önünde, yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı’nın parlamento çoğunluğuna talimat vermesinin kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olduğunu söyleyebilirler mi?

Hele de milletvekili adaylarının, yürütmenin başı tarafından belirlenmesini savunabilirler mi?

Bu sistem hem yönetimde verimsizlik hem toplumda daha da keskinleşmiş bir kutuplaşma yaratmadı mı?

Bizim tarihimiz ve dünya tarihi göstermiş ki, istikrarlı bir “iyi yönetim” kurumlaşması, ancak ülkede iyi işleyen bir “denetim ve denge” olmasıyla mümkündür.

Bunun olmazsa olmazlarından biri de milletvekili adaylarının önemli oranda ön seçimlerle belirlenmesidir

7 Haziran 2020 Pazar

İllâ edep, illâ edep İskender Öksüz/07.06.2020


İktidar siyasetçilerinin konuşmaları mutlaka, ama mutlaka çocukların yatma saatinden sonra yayımlanmalı ve onlar konuşurken ekrana 18+ uyarısı konmalı. Bunu daha önce de yazmıştım. Ama şimdilerde, bu konuşmaların edep yıkan etkilerini, çevremdeki gençlerde birinci elden gözlemliyorum.  Biri bana itiraz eder veya yaptığımı, yazdığımı tenkit ederse, ilk tepkim, kulak kesilmek, doğru mu söylüyor, nerede hata yaptım diye düşünmektir. Bazen bu yönde aşırıya gidiyorum: Çok iyi bildiğim bir konuyu, onu pek de bilmeyenden dinleyip aynı tereddüdü gösteriyorum. Bu da ikna gücümü törpülüyor ama olsun. Kendi doğrumda inat yerine, birkaç dakika için yanlışa meyletmem iyidir. Doğru biraz düşününce geri gelir. Üstelik bu düşünmeyi sizi tenkit edenle birlikte yaparsanız, tenkitçiniz de sizin doğrunuza daha kolay ikna olur. Veya siz onun doğrusuna. Maksat doğruyu bulmak değil mi? Yoksa değil mi?

GÖĞSÜNÜ YUMRUKLAYAN GORİL

Fakat gençlerimiz! Şimdi otuzlarına, kırklarına yaklaşan gençlerimiz?

Onlar on sekiz senedir her dedikleri Allah kelamı kadar doğru siyasileri her gün ama her gün televizyonda seyrettiler. Rakiplerini aşağılayan, hakarete boğan kelimelerini, nefretlerini, o korkunç yüz ifadelerini… Ve doğru davranış budur herhalde diye büyüdüler.

Şimdi en dost gruplarda en küçük tenkidin hakaret diye algılandığını görüyorum. Tenkitler de tenkit değil, tahrip kalıbı gibi. Ve bu üslupta müsademeyi efkârdan barikayı hakikat değil, bölen, dağıtan bir merkezkaç patlaması doğuyor.  Çöküntü doğuyor.

“Beni tenkit eden bana hakaret ediyor her hâlde”den başlayıp, “beni tenkit eden benim kanımın canımın peşinde bir teröristtir kadar giden ve “hesap verecekler”le biten bir saldırganlık, bir paranoya, bir vahşet bu. Onların insan suretinin arkasında, göğsünü gümbür gümbür yumruklayıp avazı çıktığı kadar bağıran King-Kong gorilini görüyorum. Erkek şempanzeler de hücum eder, meydan okurken ayıp bir yerlerini sallarlarmış rakiplerine.

BEYAZ DERKEN DE EDEPSİZİM, SİYAH DERKEN DE

Bu ağır hakareti yapanların birkaç yıl önce tam ters fikirleri yine aynı tavır ve hakaret dolu üslupla savundukları da bir başka facia. Bir yazar arkadaşım, şu değerlendirmeyi yapmıştı: Bunların muarızlarını itham ettikleri her nokta, kendilerinin daha önce işledikleri günahlardan ibaret. Suçlarken, kendi günahlarından başkası gelmiyor akıllarına. FETÖ’yü yıllarca besleyip büyütenler şimdi muhaliflerine FETÖ’cü demeye bayılıyor. Habur’un tasarımcıları, “Valilere talimat verdik, yine de sizi rahatsız eden olursa bize haber verin” diyen hendek kahramanları, muhaliflerine “PKK işbirlikçisi” diye saldırıyor.

Geleneğimizde bir söz vardır, “Kimin nesini tenkit etmişseniz, aynı günahı işlemeden ölmezsiniz” diye. Bunu tersine çevirmişler. Ben ne yapmışsam sen de aynı şeyi yapmaktasın her halde. Dolayısıyla sen hainsin! Terörist sevicisin! Darbecisin!

Kitle tahrik silahı

Verilen mesaj şu: Gerçeğin veya fikrin önemi yok. Önemli olan hakaret, hücum ve düşmanlık. Ne kadar bağırırsam, ne kadar edepsizsem o kadar haklıyım. O kadar güçlüyüm.

Siz böyle davrandıkça, sizden daha saldırgan, daha sert, daha uzlaşmaz, daha edepsiz nesillerin yetişmesine sebep olursunuz. Rüzgâr esen meltem biçmez. Ancak olan makul akıllara olur. Ülkeye olur.

Sizin ithamlarınıza, sizin kitle tahrik silahlarınıza kapılanlar, inananlar, toplumun huzuru ve barışı için tehlikelidir; orası muhakkak. Fakat daha da tehlikelisi sizin kendi dediklerinize inanmanızdır.

Muhalefet sizin anlattığınız gibiyse, terörist veya terörist müttefiki ise size muhalefeti yasaklamak, yok etmek düşmez mi? Bakın bunu yapan ülkeler var. Mesela Çin. Orada Çin Komünist Partisi’ne muhalefet kesin hainliktir. Bir buçuk milyar insan yanılmıyor her halde, değil mi?  Çin, Demokratik Kore Cumhuriyeti (Kuzey Kore), Demokratik Kongo Cumhuriyeti… Demokrasiye ne olur? Bir şey olmaz. Bunlar demokratik değil mi? İsimlerinden “demokratik” var. Yalnız içlerindeki yıkıcı unsurları, teröristleri yasaklamış, yok etmişler, ne var ki bunda? Değil mi? Değil mi dediniz? Yoksa siz de mi teröristsiniz?

6 Haziran 2020 Cumartesi

Muhafazakâr kadınların dünyasında toplumsal cinsiyet meselesi Mustafa Öztürk/06.06.2020


Toplumsal cinsiyet, sosyal ve kültürel bir çevre/çerçeve içerisinde insanlara yüklenen roller, sorumluluklar ve davranış kalıplarını ifade eden, bunun yanı sıra bireylerin erkek veya kadın olarak kendilerini nasıl algıladıkları meselesini de içeren bir kavramdır.
Batı dünyasında yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyoloji, sosyal antropoloji ve psikoloji gibi bilimlerin temel ilgi ve araştırma alanlarından biri hâline gelen “cinsiyet” (sex) kavramı, insanın kadın ya da erkek olarak sahip bulunduğu genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri, “toplumsal cinsiyet” (gender) kavramı ise insana toplum tarafından yüklenen roller ve ödevleri ifade eder. Cinsiyet doğal durumla, toplumsal cinsiyet ise hayata adım atıldığı andan itibaren başlayan, isimden hitap şekline, oyuncaktan giysiye kadar birçok unsurun bileşiminden oluşan sosyal-kültürel inşa ile ilgilidir. Cinsiyette belirleyici unsur doğa ve doğal durum, toplumsal cinsiyette ise kültür ve kültürel aidiyettir.

Günümüz Türkiye’sinde toplumsal cinsiyet eksenli tartışmaların genel seyrine bakıldığında konunun ağırlıklı olarak kadın mağduriyeti ekseninde ele alındığı ve bu bağlamda kadının toplumsal statüsü, eğitim sorunu, siyasete katılımı, şiddete uğraması ve istismar nesnesi olması gibi hususlar üzerinde durulduğu görülür. Din ve dinî gelenek söz konusu olduğunda ise meselenin bir sorunlar yumağı olarak neredeyse tamamen kadın imgesine indirgendiğine şahit olunur. Nitekim “İslam’da Kadın” ve benzeri başlıklar altında telif edilen birçok eserin gösterdiği üzere modern dönemde kadın İslam’ın yumuşak karnı olarak algılanır. Bu algının yaygınlık kazanmasında modernitenin tazyiki, İslam’ın kadınla ilgili ahkâmını ilkellik olarak tanımlayan oryantalistik söylemin tesiri gibi hâricî faktörlerin yanında aşıyı kendinden yaparak modernleşmeyi öneren tecditçi İslam söyleminin öz eleştirisi ile “İslamcı feminist” söylemin agresif şekilde meram anlatan bir dil geliştirmesi gibi dâhilî faktörlerden de söz edilebilir.

Toplumsal cinsiyet bağlamında tartışılan sorunlar özellikle iyi eğitimli muhafazakâr kadınların dünyasında da önemli bir yere sahiptir. Bununla birlikte muhafazakâr dünyada kadınların toplumsal cinsiyetle ilgili sorunlara yaklaşım biçimleri ciddi farklılıklar gösterir. Şöyle ki din ve dinî ahkâmı bütün yönleriyle sabit olarak gören, dinin bekasının sabitlikle kaim olduğunu düşünen ve bu yüzden dinî alandaki her yeni yoruma şüphe ve tereddütle yaklaşma refleksi gösteren hâkim gelenekçi bakış açısına sahip kadınlar için İslam ve müslümanların kadın konulu bir sorunları yoktur. Batı’nın bize bakmasından hareketle bizim kendimize bakmamızı zül addeden, dolayısıyla modernlik ve modernitenin tüm taleplerini en başından reddeden bu anlayışa göre dinde ve dinî gelenekte ne varsa hepsi yerli yerindedir; bu sebeple kadınla ilgili çağdaş sorular/sorunlar fıkhî tadilata dahi konu olacak bir önemi haiz değildir.

İslam’da kadın ve haklarıyla ilgili hiçbir sorun yoktur diyen, aksi yöndeki görüş ve düşünceleri Batılılaşma ve feminist söylemi içselleştirme olarak gören geleneksel anlayış, modern çağdaki verili durumu ve bu durumun beraberinde getirdiği sorunları, hatta “Biz kadınlar tarih boyunca hep ezilmişiz” diyen çok sayıda müslüman kadın bulunduğu gerçeğini görmezden gelmesi ve müslüman kitleleri kendi tarihselliklerinden kopuk hâlde, tabir caizse sosyolojik vakumda yaşayan insanlar gibi telakki etmesi hasebiyle sorunludur. Buna mukabil İslam tarihinin aslında yanlış yorumlar tarihi olduğunu ve aynı zamanda tarihsel tecrübenin kadın düşmanlığı üzerine kurgulandığını savunan “İslamcı feminist” söylem ile modern durumu terakki addeden, dolayısıyla naslardaki ahkâm ile modernite arasında mübayenet oluşması hâlinde nassları modernitenin talepleri doğrultusunda yorumlamayı yeğleyen “İslamcı modernist söylem” de çok ciddi biçimde sorunludur. Zira “İslamcı feminizm” ya da daha doğru bir ifadeyle bir tarafı İslam’a bakan feminist söylemde din ve dinî ahkâmla sürtüşme derecesinde bir hesaplaşma söz konusudur. Daha ziyade erkekler tarafından temsil edilen modernist İslamcı söylemde ise modernitenin rızasını kazanmak adına bütün bir dinî geleneği yok saymak, hatta tevil marifetiyle çağdaş Kur’an’lar oluşturmak bile söz konusudur.

Kanaatimizce toplumsal cinsiyet meselesinin günümüz İslam dünyasında ve dolayısıyla ülkemizde kadın merkezli olarak tartışılması, buna karşılık konunun ana-baba ve akraba hukuku gibi daha derin insanî ilişkileri de içeren bir sosyal bağlar/bağlılıklar çerçevesinde ele alınmaması, üstelik İslam ve kadın diye başlanan çoğu söze “sorun” ve “hak” gibi kelimelerle devam edilmesinin mutat hale gelmesi modern zamanlara özgü bir durumdur. Daha açıkçası, İslam dünyasının klasik dönemlerinde kadın bugünkü şekliyle külli bir sorun olarak algılanmamıştır. Ancak bu durum İslam tarihi boyunca kadınla ilgili sorunlar yaşanmadığı anlamına gelmez; bilakis geçmiş dönemlerde kadının erkekle yarışmak ya da aşık atmak gibi bir iddiası bulunmadığı için, toplumsal ölçekte kayda değer bir sorun olarak görülmediği, hâliyle İslam’ın yumuşak karnı olarak telakki edilmediği anlamına gelir. Geçmiş ile günümüz arasındaki bu büyük algı farkının temelde İslam dünyasının ötekilerle ilişkisine bağlı olduğu söylenebilir. Gelinen bu noktada, toplumsal cinsiyetle ilgili sorunların dinî açıdan ne şekilde ele alınması ve çözümle ilgili olarak ne tür tekliflerde bulunulması gerektiği merak konusu olabilir; ancak bunun için ayrı bir fasıl açılması gerekir.

Hizmet siyasetiyle gelip kimlik siyasetiyle gitmek İbrahim Kiras/06.06.2020


Napolyon bir muharebeyi kaybeden komutanına, “Neden yenildiniz?” diye sormuş.
General yenilginin sebeplerinin on maddeden oluştuğunu söylemiş ve bunları saymaya başlamış: “Bir… Barutumuz tükenmişti... İki…” Napolyon birden “Tamam, yeterli!” diye muhatabının sözünü kesmiş, “gerisini saymanıza gerek yok.”

İktidarın “Ayasofya gündemi” hakkında da aynı şeyi söylemek gerekecek. Erdoğan’ın daha geçen yıl “Ayasofya’yı cami yapalım” diyenleri “Önce Sultanahmet’i bir doldurun... Bu işin siyasi boyutu var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh…” diye payladığı hatırlanacak olursa “şimdi nereden icap etti bu konu?” diye soracak olanlar bulunabilir.

Böyle sorular soracak olan meraklı vatandaşlara bu girişimin sebepleri maddeler halinde sıralanabilir. Bu maddeler arasında Ayasofya’nın Türk ve Müslüman kimliğimizin tarihî ve güncel sembollerinden biri olması hasebiyle aklımıza ve gönlümüze seslenen gerekçeler de olacaktır elbette. Ama ilk madde “Barutumuz tükendi” açıklamasıdır.

***

Ne yazık ki iktidar işsizlik için, enflasyon için, tarımdaki veya dış politikadaki sorunlar için ve bir bütün olarak yaşanan yönetim krizi için anlamlı bir çözüm iddiası ortaya koyamıyor. Bu alanlarda özellikle son birkaç yılda dile getirilen iddialar da boş çıktığı için telaffuz edilen çözüm önerilerinin ciddiye alınma ihtimali de iyice azaldı. Bunun üzerine AK Parti birçok başka sahada olduğu gibi vaktiyle başkalarında eleştirdiği bir pozisyona çekildi. “Biz hizmet yapıyoruz ve yaptığımız hizmetin karşılığı olarak vatandaştan destek alıyoruz”, diyordu AK Partililer, “Ama muhaliflerimiz kimlik üzerinden, sembolik ve manevi değerler üzerinden siyaset yapıyorlar.”

Evet, özellikle muhalefetin elindeki belediyeler vatandaşa hizmet veremeseler bile “Kürt kimliği” diyerek, “Atatürk” diyerek oy almanın kolayını bulup yeniden seçilebiliyorlardı.

Hakkını teslim edelim, AK Parti kimlik ve değer siyasetiyle oy toplama yarışında hiç ön sıralarda olmadı. Kimliği zaten belli olduğu için ayrıca bunun telaffuzuna ihtiyaç duymadı belki. Ve yüzde 50’lerin üzerindeki oyu kimliği sayesinde değil, iktidar mevkiinde beğenelim ya da beğenmeyelim yaptığı icraatın büyük bir kitle nezdinde kabul görmesi sayesinde alabildi. Ne var ki son birkaç yıldır oyu hızla yüzde kırklar seviyesine düştüğü için MHP ile koalisyona mahkûm olan, bugün itibarıyla oy oranı yüzde otuzlar seviyesinde görünen AK Parti artık icraattan, hizmetten söz edemiyor. Seçim kampanyalarında sözünü ettikleri de “Eski AK Parti” döneminin başarıları.

***

Herhalde bu yüzden daha önce karşımıza çıkmayan görüntüler veriyor iktidar. Elinde mushafla seçim mitinglerinde görüntü vermeler, kıraat-ı şerif icraları, ezan ve bayrak vurguları vs. bambaşka bir çığır açtı siyasette. Muhalefet de etkilendi bundan. Onlar da mecburen “biz de dinsiz değiliz” mesajı verebilmek için camilerde aşır okumaya başladılar. Böylece “dini siyasete alet etme” suçlamasına muhatap olmayan hiç kimse kalmadı.

Ancak böyle bir alanda yarış başlayınca altta kalmamak için sürekli “el yükseltmek” gerekiyor. Vakti geldiğinde, “Önce Sultanahmet’i bir doldurun... Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh…” dediğiniz konuyu gündeme kendiniz taşımak zorunda kalıyorsunuz.

Dolayısıyla şu anda oturup konuşmamız gereken konu iktidarın gündeme getirdiği “Ayasofya’nın statüsü” değildir, tam aksine bu konunun neden şimdi gündeme geldiğidir. Tam da “erken seçim” veya “baskın seçim” konuları tartışılırken bu meselenin gündeme getirilmesinin gönüllerde uyandırdığı rahatsızlıktır. Bu toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr, dindar, milliyetçi kitlelerin nesillerdir “milli/İslami kimliğimizin dirilişinin sembolü” olarak benimsedikleri Ayasofya’nın adının seçimle birlikte anılıyor olması karşısında hissettikleri derin hayal kırıklığıdır. Ayasofya’nın zor günde bozdurulan “ihtiyat akçası” muamelesi görmesidir.

Yıllar boyunca kimlik siyaseti karşısında hizmet siyaseti yapmakla övünen ama son yıllarda yönetme zaafının yol açtığı yönetim krizine çare bulamayan iktidar partisi açısından ise gelinen nokta “barut tükendi” ilanıdır

3 Haziran 2020 Çarşamba

Üniversiteler kan kaybediyor! Taha Akyol/03.06.2020


 Türkiye’nin geleceği bakımından en vahim olaylardan biri hiç şüphesiz üniversite kurumunun siyasal tercihler yüzünden gittikçe kalite kaybetmesidir.
Bugünkü Karar’da okumuşsunuzdur. Sayıları 197’ye çıkan üniversitelerimizde, özellikte 2016’dan sonra atanan rektörlerin önemli bir kısmı, bu kalite kaybının somut örnekleridir. 72 rektörümüz bilimsel eser yazmak yerine günde 100 civarında tvit yazmışlar! Bu tvitlerde “hükümete ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a destek, bağlılık bildiren içerikler” dikkat çekiyor.

Bu rektörlerin başarısı da düşük, çünkü motivasyonları akademik başarı değil, siyaset!

Times Higher Education’da araştırması yayımlanan Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Karadağ, “Türkiye’de rektör olmak için akademik niteliğe bakılmıyor. Ama Edirne’den çıktıktan sonra da kimse çoğunu tanımıyor” diyor.

‘AKADEMİNİN DEĞERSİZLEŞMESİ’

Öteden beri Türkiye ve İran’ın mukayesesine dikkat çekerim. 

2002 yılında bilimsel yayın sıralamasında Türkiye 22. sırada, İran 41. sırada idi. Epey öndeydik. Fakat İran 2011 yılında bize yetişti, 2018 yılında Türkiye 19. sıraya çıkmıştı fakat İran 16. sıraya çıkarak üç basamak önümüze geçmişti. (SJR Rankings)

O zaman “üniversitelerimizin seviyesi vasat” diye yazdığımda YÖK Başkanı Sayın Prof. Yekta Saraç “vasatın altında” demişti.

Sayın Saraç, Meclis Eğitim Komisyonu’nda 13 Mart 2020’de yaptığı konuşmada “entellektüel düzeyin zayıf” olduğunu söylüyor, sosyal bilimleri desteklemek gerektiğini anlatıyor, “kuraklaşıyoruz” diyerek adeta feryad ediyordu.

Prof. Saraç kaliteyi yükseltmek için uygulamalar getiriyor fakat politik tercihle atanan rektörlerle bu mümkün olmuyor, en azından yeterli olmuyor.

Engin Karadağ’ın araştırması, tvitlerinden siyaset ve sadakat kriteriyle atandıkları anlaşılan rektörlerin başarısız, akademik değerlere önem veren rektörlerin başarılı olduğunu anlatıyor.

Ne rektörler gördük, sıralayacak değilim!

Prof. Kemal Gözler’in “Akademinin değersizleşmesi” konulu akademik araştırmasını önemle tavsiye ederim. Sınavlar kolaylaştırılarak, standartlar aşağı çekilerek nasıl taze akademisyenlerle öğretim kadrolarının kabartıldığını anlatır. (http://www.anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm)

BİLİM İNSANI ‘MEMUR’ MU?

Üniversiteler üzerindeki siyasi baskı ve politik atamalar bilimde kalite gerilemesinin önemli sebeplerinden biridir. Bazı üniversiteler yaptıkları akademik çalışmaları yayımlamıyorlar, özet açıklamalarla geçiştiriyorlar; siyaseten çekindikleri için.

Üniversite hocalarını “devlet memuru” haline getiren, görüş açıklamalarını izne bağlayan kanun, tarihe geçecek niteliktedir.
1933 kanununa benziyordu bu bakımdan!

Anayasa Mahkemesi “üniversite bilimsel çalışmaların yapıldığı ve bilimin öğretildiği kurum olarak, bilimsel ve idari özerkliğe... diğer kamu kurumlarından farklı ve daha güvenceli bir personel rejimine sahiptir” gerekçesiyle ve oybirliğiyle iptal etti. (K: 2019/20)

AYM’ye teşekkür fakat kanunun iptali, siyasi atmosferi değiştirmiyor. Sonuçlar ortada; üniversite kan kaybediyor.

TEK ÖLÇÜ LİYAKAT

Elimizde tarih laboratuvarının verileri var. Değerli tarihçi Ahmet Yaşar Ocak, ulemanın “devlet memuru” haline getirilerek “siyasi otoritenin emir ve denetimi altına alınmasının” sonuçlarını şöyle anlatır:

“Bu süreç artık İslam dünyasında bilimin ve bilimsel düşüncenin amatör bilimsel amaçlar için değil, devletin menfaatleri, siyasi çıkarları, otoritesinin sağlamlaştırılıp meşrulaştırılması yahut resmi ideolojinin takviyesi için üretilmesi anlamına geliyordu.” (Zındıklar ve Mülhitler, s.160)

Yani duraklama, koşan dünyanın gerisinde kalma…

Bu çağda hiç mi hiç olmaz.

İleri teknoloji toplumu olamayız.

İşte seçim meydanlarında coşkuyla ilan edilen “2023 Hedefleri”nin yarısını bile tutturamıyoruz; virüs öncesinin verileriyle hem de.

Ekonomik gelişme; belli bir eğitim ve üniversite düzeyiyle doğru orantılıdır. Petrol ve doğal gaz satarak yerden servet yağdıramıyorsanız, “orta gelir tuzağı”nın ötesine geçmenin tek yolu bilim ve teknolojidir; hukuk devleti içinde.

Bırakın, üniversitede tek ölçü liyakat ve akademik etik olsun; siyaset karışmasın.

Uçacaktık, uçacaktık… Havalara uçacaktık… Elif Çakır/03.06.2020


Hatırlıyorsunuz değil mi? Ev almaktan ev satmaya, dış politikadan iç politikaya, ülkenin istikrarını sağlayacak, istihdamı artıracak, Meclis’teki milletvekilini de sokaktaki vatandaşı da güçlendirecek, ülkemize kazandırdığı itibarın büyüklüğü ile bütün dünya ülkelerini kıskandıracak hatta çatır çatır çatlatacak bir sistem geliyordu…
Öyle bir hükümet sistemi geliyordu ki ülkeye zarar verecek en ufak bir yan etkisi olmayacaktı. Ancak, sistem daha birinci yılında arıza vermeye başladı, Ömer Çelik’in ifadesiyle “Yer yer kireçlenmeler, bazı yerlerinde de tıkanmalar” oluştu. İktidar milletvekilleri CB hükümet sisteminde kendilerini “Züğürt Ağa” gibi hissettiklerini ifade ediyorlar… 

Dahası yüzde 51.4 ile kabul edilen sistem ikinci yılını doldurmadan desteğini büyük oranda kaybetmiş durumda, kamuoyu araştırmaları toplumun yüzde 65’inin parlamenter sistemi istediğini gösteriyor, bu oran her geçen gün artacak gibi de duruyor. 

Yeni sistem Türkiye’yi özellikle ekonomi de uçuracaktı ama bugün Türkiye’nin bir numaralı gündeminde ekonomik kriz var. Bu krizin ne kadar derinleşeceği de belli değil. İşsizlik aldı başını gidiyor, Türkiye genç işsizlik oranında dünyada ilk beşinci sırada, genç işsizliğin oranı yüzde 30’lara dayanmış durumda.

İktisatçılar ekonominin artık yönetilebilir olmaktan çıktığını vurguluyor, enflasyonun daha da artacağını, işsizlik oranlarının yüzde 16’ları göreceğini ifade ediyorlar. 

Bu durumda sormak hakkımız: Hani bu sistem Türkiye ekonomisini uçuracaktı! Sahi biz bugün neden ekonomik krizi ve Türkiye’nin bu krizden nasıl çıkacağını konuşuyoruz?

Sonuçta ekonomik krizin sebebi korona virüs değil, bilakis Türkiye bu salgına ekonomisi kötü durumdayken yakalandı.

Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu ülkemizdeki ekonomik krizin sebebini şöyle açıklıyor: “Siyasal kriz, hukuk krizi, adalet krizi ve en önemlisi yönetim krizi yaşadığımız için ekonomik kriz yaşıyoruz. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi etkin olmadığı gibi hem keyfi bir yönetime yol açtı hem de TBMM’yi etkisizleştirdi.”

Türkiye’nin bu durumu hakkında “Ülke adeta karanlık bir tünelin içinde” benzetmesi yapan DEVA Partisi lideri Ali Babacan, katıldığı programlarda, yaptığı açıklamalarda ekonomik krizin sebepleri üzerine özetle şunları söylüyor:

“Başkanlık sistemiyle ilgili birçok argüman karşılıksız kaldı. Başkanlık sistemine geçtikten iki ay sonra Türkiye’de büyük bir ekonomik kriz baş göstermeye başladı. Sadece ilkelerde değil değerlerde de sapma meydana geldi. Türkiye’de her alanda sorunlar büyüdü. Hükümetin aşırı müdahalesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının tamamen ortadan kalkması, kurumsal yapıların güvenirliğini yitirmesi, zayıflaması…”

Sayın Davutoğlu da Sayın Babacan da ekonomik krizin en büyük sebebi olarak hükümet sistemini gösteriyor. 

Soru şu: Peki Türkiye bu türbülansın içinden nasıl çıkacak?
***
Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi’ne göre de Ali Babacan liderliğindeki DEVA Partisine göre de Türkiye’nin bu ekonomik krizden çıkması oldukça kolay.

Hatta Sayın Babacan’a göre  ekonominin düzelmesi “Parmak şıklatmak” kadar basit ve gerekli olan süre de “30” gün. Şöyle diyor:

“Pazar günü seçimi kazansak, 30 günde ekonomiyi ve kurumları toparlarız.”

Buradaki asıl vurgu, sihirli söz kurumlardır. 

Neden? Çünkü kurumsal ve hukuki güvenin sağlanmadığı bir ülkenin ekonomisinin düzelmesi mümkün değildir. Gelişmekte olan bir ülkenin iktidar partisi istediği kadar “Ekonomik kalkınma programları”,  tonlarca  “Yapısal reform” paketleri açıklasın… Tek başına ekonomiği restore edecek politikalar yeterli olmaz, beraberinde kurumsal ve hukuki güveni restore edecek adımları atması gerekir.

DEVA Partisi Ekonomi ve Finans Politikaları Başkanı, eski hazine müsteşarı İbrahim Çanakçı kurumların önemini şöyle anlatıyor: 

“Türkiye geleceğe yönelik potansiyele dayanarak büyüyebilen bir ülke. Yurt içi ve yurt dışı yatırımcılar Türkiye’nin bu potansiyeline dayalı olarak yatırım yapıyorlar. Ve ülkemizde bu yatırımlar sayesinde kalkınmasını sağlıyor. Bunun olabilmesi içinde yargı gibi Merkez Bankası gibi, BDKK gibi güçlü kurumların olması, bu kurumlara ve uygulanan politikalara güven duyulması çok önemlidir.” (Karar Tv, 1 Haziran) 

Türkiye’de yatırım ortamının güçlendirilmesi için ön koşulun “Kurumlara güven” olduğunu ifade eden, Gelecek Partisi Hazine ve Maliye Politikaları Başkanı Serkan Özcan şöyle diyor:

“Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yatırım ortamının güçlendirilmesi için öncelikli koşul, öngörülebilirliğin sağlanmasıdır. Öngörülebilirlik için ise itibarlı kurumlara ve kuralların herkese eşit uygulandığı daha da önemlisi oyunun ortasında kuralların değişmediği bir sisteme ihtiyaç vardır. Çünkü yatırım; demokrasinin, hukukun, açıklığın ve serbest kambiyo rejiminin olduğu ülkeleri tercih eder.”

Dünyada en çok alıntı yapılan 10 ekonomist arasında yer alan saygın iktisat bilimci Daron Acemoğlu, Türkiye’nin bu sıkıntıdan çıkıp yeniden “Sağlıklı” ekonomik büyümeye geçebilmesinin “Yabancı sermaye” ile mümkün olduğunu, bunun içinde en önemli faktörün “Kurumlar ve kurallar” olduğunu söylüyor. 

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) “Kurumları ve kuralları zayıf olan” bir ülkede  ekonomik verimliliğinin düşük, “Kurumları ve kuralları güçlü” bir ülkede ekonomik verimliliğin yüksek olduğunun altını çiziyor.

Yani, siz istediğiniz kadar “Ekonominin şöyle uçacağını, ülkenin böyle kalkınacağını” söyleyin… Sonuçta hangi sistemi getirirseniz getirin, getirilen sistem “Kurumları” güçlendirmiyorsa, “Kuralları” zayıflatıyorsa, hukuki değerleri alaşağı ediyorsa… O ülkenin ekonomisi uçmaz, krize girer, çöker…

Türkiye’nin sağlıklı bir ekonomik büyümeye geçebilmesinin şartı yabancı sermaye ile mümkün. İktidar “Kurumların ve kuralların” zayıfladığı böylesi bir dönemde yabancı yatırımcıyı cezbedecek “Teşvik programları” açıklansın, bir fayda sağlamaz. 

Merkez Bankası Başkanı’nın “Laf dinlemediği” gerekçesiyle görevden alınabildiği bir ülkenin kurumlarına güven duyulabilir mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan bağımsız Merkez Bankası Başkanının görevden alınmasını partisinin grup toplantısında şu sözlerle açıklamıştı:

“Merkez Bankası Başkanı’nı görevden aldık, çünkü laf dinlemiyordu.” (5 Kasım 2019)

Türkiye’nin potansiyeli ne kadar büyük olursa olsun, bu açıklamayı duyan yabancı yatırımcılar ne düşünür?

Bağımsız bir kurumun başına böylesi bir müdahalenin yapılabildiği bir ülkeye yabancı yatırımcı gelir mi? Bırakın yabancı yatırımcıyı ülkenin kendi yatırımcısı güven duyup yatırım yapar mı?

Bir ülkenin mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını yok sayabiliyorsa o ülkede hukuka, kurumlara güven olur mu? O ülkenin yargı kurumunun bağımsızlığından, tarafsızlığından söz edilebilir mi?

Bir hükümet sistemi düşünün ki bir buçuk yılda 55 tane kararname çıkartılmış, bu 55 kararnamenin 31’i de bir önceki kararnamelerde değişiklik yapılması için çıkartılmış!

Böylesi bir ülkenin yönetimine güven duyulabilir mi? 

Saygın hukuk bilginlerimizden Prof. Kemal Gözler bu sistemde çıkan kararnamelerin hemen arkasından başka bir kararname ile değiştirildiğini söylüyor ve şu sayıyı veriyor:

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürürlüğe girdiği 9 Temmuz 2018 tarihinden bu yana (26 Aralık 2019) toplam 55 adet Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkartılmıştır. Bu 55 Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden 31’i diğer Cumhurbaşkanı kararnamelerinde değişiklik yapılması hakkında çıkartılan Cumhurbaşkanı kararnameleridir.” (Türkiye Nereye Gidiyor, Ekin Yayınları)

Türkiye’de kurumların yıpranmakta olduğu gerçeği ciddi bir risktir en çok iktidarın sorunlarını artıracaktır, Türkiye’nin artık kurumlarının ve kurallarının önemini önceleyen bir anlayışa ihtiyacı var, hem de acilen.

2 Haziran 2020 Salı

TÜRKİYE İLAHIYATÇILAR BİRLİĞİNDEN MÜTHİŞ BİR YAZI



  • Kadınlara dokununca bozulan abdest yetim hakkına dokununca neden bozulmuyor?
  • Neden Kur'an-ı Kerim'de tam 292 yerde geçen HAK kelimesini kimse terennüm etmiyor?
  • Neden Kur'an-ı Kerim'de tam 130 yerde "salat" geçmesine ve 8-10 yerde "nüsuk" olarak tarif edilmesine rağmen tüm mealciler salat kavramını "namaz" olarak çevirmiş?
  • peygamberlere biat bile şartlı iken (Mümtehine 12) neden büyük bir çoğunluk şeyhine, liderine, partisine sorgusuz, sualsiz teslim olmuş durumda?
  • Neden cennetle müjdelenen (!) on sahabe arasında Hz Ebuzer, Hz Bilal yok? Neden İslam tarihi Hz. Peygamber'in vefatından sonra neden hep iktidar savaşlarıyla dolu?
  • Neden cami, Kur'an kursu, dindar sayısı arttıkça bizim imanımız ve teslimiyetimiz azalıyor?
  • Neden Sahabe elindeki Kur'an yaprakları ile dünyaya meydan okurken bu din bugün 2 milyar inananı ile gadre uğradı?
  • Çoğunluğu demokrasi, doğruluk, hak, hukuk sananlar..... Hz.Lut ve Hz Nuh'un çevresinde kaç kişi vardı? Hz İbrahim neden tek başına idi ? Çoğunluk neredeydi?
  • Arı bal yapmam, Güneş doğmam, Gece kararmam, Kış üşütmem, Gündüz ışıtmam, Koyun süt vermem, İnek et vermem diyebilir mi? Peki herşeyin hizmetine sunulduğu insan ona verilen AKIL nimeti ile Rahman'ın halifeliği görevinden neden kaçar ? Neden yukarıda saydıklarım ve bu konuda binlerce örnek verebileceğimiz Sünettullah'ta hiç bir varlık reddetme imkanına sahip değilken insan kendine sunulan bu "özgürce" seçim hakkını kendi aleyhine kullanmaktadır!
  • İbadet denilince hepsi birbirine karıştırılarak, namaz, oruç, abdest, camiye, kiliseye veya havraya gitmek, günah çıkartmak, yağmur duasına çıkmak vs. akla geliyor. Neden din denilince akla hak, hukuk, adalet, işgaller, zulümler, tecavüzler, yoksulluk, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, susuzlar, giderek artan boşanmalar, dağılan aileler, işsizler, zam, zulüm, işkence, plansız şehirleşme, trafik, gecekondu, sanat, edebiyat, şiir, felsefe, müzik, sinema, tarih, tabiat, uygarlık vs. vs… gelmiyor.
  • İslam tek ve HAK din değil mi?
  • Öyleyse bütün iyilik ve güzellikleri Müslümanların yapması gerekmez mi? Peki; bilim, teknoloji, sağlık, sanat, adalet ve insan haklarındaki güzellikleri niçin biz değil de Yahudi ve Hıristiyanlar yapıyor? Onlar birlik ve barış içinde çalışırken biz niçin sürekli birbirimizle uğraşıyoruz. Yoksa bizim dinimiz doğru din değil mi? “Ne demek olur mu bizim dinimiz İslam tabii ki tek din ve doğru din diyorsanız o zaman kendimize sormamız gerekmiyor mu? Niçin her halimizle dinimizi yalanlıyoruz?
  • NEDEN ? Bizim gibi ülkelerde siyasetin girdiği yerden akıl, mantık, basiret, feraset, ahlak, vicdan ve iman çıkıp gidiyor geriye sadece hırs, öfke, kin, nefret ve düşmanlık kalıyor!..
  • Din "insan için" gönderilmiştir! Dinidarlar ise insan "din için" gönderilmiştir zannediyorlar! Din "insanı korumak ve mutlu etmek" için gönderilmişken dinidarlar NEDEN "dini korumaya ve dini mutlu etmeye" çalışıyorlar!..
  • Şu ateşe dayanıklı kefen üreten din bezirganları neden üşüyen çocuklara sıcak tutan elbiseler üretemiyor?
  • Her gün onlarca cenazeye rağmen, sönen onca ocağa rağmen, dağlanan onca yüreğe rağmen bu kanın durması ; huzur ve sükunetin gelmesi, barışın tesis edilmesi adına ; ASIL ADI BARIŞ OLAN VE KENDİNİ BU DİNİN TEMSİLCİSİ SANAN ne Diyanet, ne herhangi bir cemaat , ne bu amaçla kurulan STK lardan ve ne de herhangi bir tarikatten neden bir ses çıkmaz?
  • NEDEN ? İslam “gönül kazanma” diniyken “haşlama ve dışlama” dinine dönüştürüldü! “Gönül alması” gereken İslam korku saldı! Sevdirme dini “Haddini bildirme ve sindirme” dini oldu! “Sevgi gösterisi” olması gereken din “Gövde gösterisi” oldu ve din olmakla hiçbir ilgisi kalmadı!..
  • Tamam kardeş şeyhinin bir anda bir yerden diğer bir yere uçtuğunu aynı anda birkaç yerde olabileceğini söylüyorsun da, Hz. Muhammed (s.a.v) neden Mekke’den Medine’ye giderken mağarada üç gün saklandı bir yere uçamadı!? Neden Hz. Musa suda yürüyemedi denizin yarılmasını bekledi ya da Yakup Peygamber neden bir anda oğlu Yusuf’un yanına, kuyuya gidemedi?
  • Ku'ran denilince dinidarların aklına Allah'ın insanlığa mesajı ya da bize sunduğu hayat tarzı değil ölü kitabı, mezar kitabı, mevlit kitabı ya da dua kitabı akla geliyorsa!
  • Hatta Kur'an denilince akla ahenkli biçimde okunan ve mest olunan bir şiir veya şarkı akla geliyorsa! Kuran'ın ilahi bir mesaj ve yasa kitabı olduğunu bilen ilahiyatçılar ve tarikatlar ise O'nu uygulamaktan çok; O'nun üzerinden bir paye ve konum kazanma yoluna gitmişlerse!
  • Neticede on dört asırdan beri Kuran'ın ne olduğuna karar verememiş bir Müslümanlık ,Yaratan'ı zerre kadar önemsemeyen O'na inanmayan ama inanıyormuş gibi yapan bir gruptan başka bir şey değilse!
        NEDEN ve KİMDEN ŞİKAYETÇİYİZ ? 
  • Evliyalar, ermişler vs… için anlatılan kerametlerin Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarının bilmem kaç katı olduğunu düşündünüz mü ? Kalabalıklarıyla övünen bir “sürü” taraftarı var diye sevinen cemaatlerin ve tarikatların kan ağlayan İslam coğrafyasına koştuklarını gördünüz mü ? Veya onları kurtarmaya gelen evliyaların neden hapishanelerde mahkum edilen ve tecavüze uğrayan Müslümanları kurtarmaya girmiyorlar?

  • İslami zihin, bilgi ister, evrensel bakış ister, bağımsız düşünme yeteneği ister ve en önemlisi de biraz da bunları elde ettirecek akıl ister... Ezberi olan, Bir fikre körü körüne bağlı olan, Geleneksel anlayışından ödün vermeye yanaşmayan, Geleceği yorumlamaktan korkan, Yaşadığı olumsuzlukların nedenini arama zahmetine girmeyen, Kendi öğretisinin dışında bir yorum getirenleri lanetleyen ve aşağılayan, öğretisindeki kusurları örtmek için bin bir bahane uydurmayı adet haline getirenlerin, "Her şeyimiz iyi de biz ve bizim gibi olanlar niye böyleyiz?" sorusunu kendine bir defa bile sormamış olanlar ve bu bağlamda neden-sonuç ilişkisini yaşam tarzı olarak benimseyemeyenler bu davetimizin muhatabı değillerdir.
          TÜRKİYE İLAHİYATÇILAR BİRLİĞİ

FETÖ’nün istediği tasfiye son üç YAŞ’ta yapıldı Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel/02.06.2020


Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel, "2017’den bu yana YAŞ toplantılarında tuhaf işler oluyor. FETÖ’nün darbe girişiminde hedef aldığı askerler TSK’dan tek tek tasfiye ediliyor." dedi.

Mustafa Önsel, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycının ani kararla görevden alınmasının tesadüf olmadığını belirtti. Bu sürecin 2017 yılında başladığını dile getiren Önsel, şunları söyledi:
*2017'den bu yana YAŞ toplantılarında tuhaf işler oluyor. FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminde yayınladığı sıkıyönetim listesinde hedef aldığı sadece Kara Kuvvetlerinden 58 general vardı.
*Son üç yıldaki YAŞ'larda bu generallerden 40'tan fazlası emekli edildi. Yani FETÖ'nün bir gecede yapmaya çalıştığı tasfiye, son üç YAŞ'ta gerçekleştirildi.
*Son üç yıldır her defasında ‘Asker darbe yapacak' söylentisi ile başlayan bir süreç ve ardından başlayan tasfiye var.
2017'de sadece Kara Kuvvetlerinde, FETÖ'nün hedefindeki 35 general emekli edildi.

‘BU TAYİNİ NASIL BİLDİLER'

2017'de Korgeneral Zekai Aksakallının hedef alındığına dikkat çeken emekli albay Önsel, şöyle devam etti:
*Aksakallı, 15 Temmuz'da ayakta kalan birkaç generalden biriydi. FETÖ'cülere karşı duran ve darbe girişiminin seyrini değiştiren isimdi. Sonra Fırat Kalkanı Harekatını yönetti ve bölgede terör unsurlarını temizledi. Sonra pasifize edilip Gelibolu'ya atandı.
*Bu atamadan önce Genelkurmay Çatı Davasında sanık bir kurmay albay dedi ki, ‘Göreceksiniz, Zekai Aksakallı o da gönderilecek, tayin edilecek.' Bu sanığın, bu tayini önceden nasıl bildiği çok düşündürücüdür.
*Aynı yıl jandarmada çoğu İl Jandarma komutanı, tecrübeli ve FETÖ'ye karşı duruşu net olan terfi sırasındaki 80'den fazla albayın emekli edildiğini” belirten Önsel, “Bunların hepsi 15 Temmuz öncesi FETÖ'cülerin sistem dışına atmak istedikleriydi. TSK'da emekli edilen albaylara girmiyorum.
‘2020 YAS'TA DA TASFİYELER OLACAĞI SÖYLENİYOR'
Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel tespitlerini şöyle sürdürdü:
*15 Temmuz'da FETÖ'cülere karşı çatışan ve gazi olan Kurmay Albaylar Güven Şağban ile Aziz Yılmaz emekliye sevk edildi. Hatta haklarında verilen koruma kararları bile kaldırıldı.
*2019 yılındaki YAŞ sürecinde de darbe girişimi öncesinden itibaren FETÖ ile mücadelesini açıktan sürdüren ve 2. Ordu Komutanı olarak Afrin operasyonunu yöneten Orgeneral Metin Temel'e ödül verilmesi ve ardından yaşanan tartışmalar gündeme geldi.
*‘Afrin'e bayrak çeken' isim olarak bilinen Tuğgeneral Mustafa Barut'a ödül verilmesi gerektiğini düşünen Orgeneral Temel, kendisine verilen ödülü de almadı. Ardından da görevden alınarak Genelkurmay Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı'na atanarak pasifize edildi. ”Önsel şöyle devam etti:
*2020 YAŞ öncesinde de ‘FETÖMETRE'nin yaratıcısı Doğu Akdeniz konseptinin ve  politikalarının belirleyici ismi Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, ani bir kararla görevden alındı. Yaycı da istifa etti.
*2017'de Aksakallı'nın tayin olacağını söyleyen FETÖ'cüler bu seferde aylar önce sosyal medyadan Cihat Yaycı'nın görevden alınacağını yazdılar. Bu seneki YAŞ'ta da FETÖ listelerinde hedef olanların tasfiye edileceği konuşuluyor.

1 Haziran 2020 Pazartesi

Al kalemi eline ver notunu kendine Mustafa Karaalioğlu/01.06.2020


Bahsi demokrasiden açtığınızda bazı standartlar kapıya dayanır. Demokrasi demekle, demokrasi olamazsınız.
Kuralları, gelenekleri, ahlakı, prensipleri, standartları ve ihmal edilmemesi gereken güçlü bir “duygu”su vardır. Hepsini birden yaşamak ve yaşatmak zorundasınız.

Biri yaşamazsa, öteki eksik kalırsa, beriki zayıflarsa lafı, sözü edilir.  

Mesela derler ki;

1. (Herkesi bağlayan) Kurallar sıklıkla ihlal edilir. Seçimlerin özgür ve adil yapılması engellenir.

2. Muhalefete karşı iktidar baskısı görünür ve belirgindir.

3. Siyasal katılım konusunda yaşanan aksaklıklar bazı durumlarda kusurlu demokrasi kategorisindeki ülkelerden daha vahim ve kalıcı olabilir.

4. Yolsuzluklar yayılma eğilimi gösterirken hukuk devleti kavramı sadece kâğıt üzerinde kalabilir.

5. Medya ve gazeteciler üzerinde baskı ve tacizler medyanın bağımsızlığını zedeleyecek ölçüdedir.

6. Yargı bağımsızlığı yoktur.

Bu, bir kriterler listesidir ve dünya demokrasi endeksi raporu böyle hazırlanıyor. Meraklılar için söyleyelim Türkiye, endekse dahil olan 167 ülke arasında 110’uncu sıradadır. İyi durumda olan demokrasiler 10 tam puan alıyor, bizim puanımız ise 4.09’a kadar gerilemiş durumda.

Ama bırakalım kökü dışarıda endeksleri. Adamlar bize kafayı takmış, ne yapsak beğendiremiyoruz, bizi ölümüne kıskanıyorlar diyelim. Demokrasimizi de iyi, basın da özgür, katılım matılım hepsi mükemmel…

Nasıl olsa son dönemde alıştık kendi puanlarımızı kendimiz vermeye.
Yine öyle yapalım; alalım şu kriterler listesini, verelim kendi notumuzu da bakalım kendi kendimize kaç yazabiliyoruz. Biraz vicdanlı olursak olalım, olmazsak o da dert değil.
Hadi başlayalım…
Kurallar ihlal ediliyor mu? Yalan yok. Ediliyor. Hukukta, ekonomide, siyasette düzenli olarak kural ihlali yaşıyoruz. Ayrıca, bir yasaya bağlı olmadığı halde gelenek ve teamül olarak benimsenen kurallar ise yerle bir edilmiş durumda. Yazılı olanı tanımadıktan sonra teamülü mü tanıyacağız? Tanımıyoruz nitekim. Pek adil ve özgür seçim olmasa da seçim yapıyoruz ama tekrarında fayda mülahaza ediyoruz!
İktidarın muhalefet üzerinde baskını görünür durumda mı? Elhak öyle. Hatta aksi bir tutum görebilmek mümkün değil. Yani, uzlaşma, empati, diyalog veya sempatiden bir işaret bulmak mümkün değil. İllet, zillet, hain, virüs, terörist, bölücü, vs. vs. Böyle muhalefete baskı da şart oluyor! 

Siyasal katılım hepten ölmedi ama eksik mi, eksik. Yeni siyasi girişimler bilhassa baskı altında mı, evet. Hatta; milletvekili transferini imkansızlaştıracak son yasa hamlesiyle bir taşla üç kriter birden vurulacak. Kurallar değişecek, muhalefet baskılanacak ve siyasi katılım engellenecek.
Yolsuzluk ve hukuk devleti meselesini açabilecek kadar cesareti olan kaldı mı bilmiyorum ama bu bahisteki kanaati iktidar mensupları verse bile geçer not çıkmaz, onu biliyorum.
Beşinci maddeye mi geldik? Medya özgürlüğü… Hiç zorlamayın, ne yapsanız Türkiye’de bunun varlığını ispatlamak mümkün değildir. Teselli aramak isteyenler dünyada daha kötü ülkeler olduğunu söyleyebilir ama 109 tanesi bizden iyiymiş diye duyduk… Dış güçlerin yalancısıyız.
Geldik sonuna… Yargı bağımsızlığında notu en bol olanımız kalemi eline alsın. En keyifli, en mutlu gününde puanı yazsın, yine de sınıfta kalırız.
Liste bu kadar, puanı da herkes kendi kendine hesaplasın. 
Bütün bunları normalleşme döneminin ilk gününde, bir türlü nasip olmayan siyasal ve sosyal normalleşme için bir umut olsun, bir yol bulunsun temennisiyle hatırlatıyorum.  Bir yolumuz olsun o da açık olsun umuduyla yazıyorum. Bakarsınız, bir vakit olur.

Ekonomi alanında da felsefesizlik bilimi engelledi Taha Akyol01.06.2020

İktisat Tarihçisi Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Taha Akyol’un sorularını cevaplandırdı.
EĞRİSİ DOĞRUSU- TAHA AKYOL
Sizin ve hocanız merhum Sabri Ülgener’in eserlerinde Orta-Çağ zihniyeti, ahlâkı ve ekonomisi gibi kavramlar geçiyor. Ne demek bu?
Rahmetli Ülgener Hocamız’ın iktisadi düşünce dünyamıza kazandırdığı kavramsal çerçevelerden biri de iktisat ahlâkı ve iktisat zihniyetidir. Ülgener 1933’de Türkiye’ye gelen Alman Hocalar vasıtasıyla, W. Sombart ve Max Weber düşüncesiyle tanıştı. Ülgener Hocanın eserlerinde ortaya koyduğu tarihi gerçek, içe kapanan, anti-madde davranış kalıbını temsilcisi ‘pasif – mütevekkil’ insan tipidir. Osmanlı asırlarında, rûhî ve manevî hayatı şekillendiren bu insandan en fazla şikayetçi olan kişi, Mehmed Âkif [Ersoy] Bey’dir. Max Weber’i hayran bırakabilecek şu dize onundur: «Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünya?»
Bu insan, manevî bir Osmanlı mirası olarak Cumhuriyetli yıllara intikal etti. Teşhis doğru idi. Ancak tedavi için meselenin doktrin tarafının inşası gerekmekteydi. İşte Ülgener, Webergil modeli Osmanlı asırlarına taşıdı. Weber, şunu söylüyordu: Dindar bir kimse [zâhid], rasyoneldir. Bu rasyonellik, İslamiyet’te, kozmik dengenin şaşmaz matematiğinden neş’et etmiştir. Şâyet, dinî emirleri bu hassasiyetle yerine getiren zâhid, bu rasyonelliği dünyaya taşırsa [inner worldly], ekonomik düzlemde rasyonel iktisadi birey ortaya çıkacaktır ki, o 17. yüzyıl itibariye, ‘Protestan ahlâkı’nın güdümünde, Hollanda – İngiltere ekseninde, Orta-çağlaşmaya son vermiştir. Aktif-riyâzetçi ideal tiplemesiyle rasyonel iktisadi birey, son üç asırdır dünyayı güdüyor.
Yok, böyle değil de, dinine gösterdiği dikkat ve mesuliyeti öbür dünyaya taşırsa [outer worldly], ortaya Orta-çağda kalmış bir insan çıkacaktır. Mehmed Âkif Bey, ne güzel ifade ediyor: «Ne hükmü var ki, esasen yalancı dünyanın? / Ölürse yan gelecek cennetinde Mevlâ’nın.»  İşte bu bâtınî tasavvuf, bizim insanımızın canına okumuştur.
ŞEYHİN İRADESİNE BAĞLANMAK
Merhum Ülgener, ‘Zihniyet ve Dîn’ adlı kitabında ‘pîr ve şeyh, usta ve yol atasına, bir kelime ile üstün iradeye gözü kapalı teslimiyet’ diyor. Bunun, Orta-çağ zihniyetindeki yeri?
Pîr veya şeyhin üstün iradesi akl-ı selime geçiş yerine geleneklere bağlandı ve bunu da bir din adına yaptığını zannetti. Neticeten, zaman içerisinde iptidaîlik kemikleşti. Nereye kadar? ‘Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu’ diyene kadar. Demek ki, maddenin yaptırım gücünü bulanlar, mertlik gibi gerekli bir irrasyonel unsuru dizginleyebiliyor. Bu ortaya çıktı. Orta-çağ esnaf ahlâkının dürüst, müeddeb ahîsi, fütüvvetnâmelerde resmedilmiştir. Elindeki aleti geliştirerek üretimi artırmak dîn ve ahlâka aykırı mı? Bunu tartışmadılar. Bir örnekle somutlaştıralım. Bir üretim aleti olarak kara-saban, 1300’lerden 1875’e değin, tam 575 yıl değişime uğramadan, ilk şekliyle üretimde kullanılmıştır. Taşımacılıkta, deve kervanına müracaat edilirdi. 1880’lerde Muallim Naci Bey, bu durumu söyle seslendirmişti: «Çıkın şu savma’adan [tekkeden] zâhidân! Cihânı görün / Bakın şimendifere! Bir de kârvânı görün.»
İktisadi maddeye şekil vermenin, maddenin maddeyle eklemleşmesinden yeni ürünler elde etmenin bir üst otoriteyle bağlantısı yoktur. Serbest ve hür aklın yapabileceği bu işler, laboratuarlarının ışığının sönmemesiyle, denizlerin altında zemini yoklamakla olur. Yoksa, bu çizginin dışında, geleneğe bağlanmanın bedeli, iktisadî geriliğe sebep olmuştur. Esasen, Kur’ân’da Râd Suresi’nin 11. Âyet’i Allah’ın bu bağlamdaki muradını açıkça ortaya koymaktadır: “Allah bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz.” (Yazır Meali)
Hep düşünmüşümdür; acaba Max Weber, bu âyetten haberdar mıydı?
FELSEFESİZLİK ENGELİ
Sizi ‘Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması’ başlıklı bir kitap çalışmasına iten sebep nedir?
Araştırmalarımda gördüm ki, Rusya’da, 1800 – 1875 yılları arasında yayınlanan iktisada dair kitap, makale, risale sayısı 4500, buna mukabil, Türkiye’de İbrahim Müteferrika’dan 1875’e değin iktisat, siyaset bilimi kitaplarının sayısı 23 idi. Cesaretimi kırmadan, önce iktisadi düşüncenin yayılma teorisinin aydınlığında, olası yayılma kanallarını inceledim. Sonra, neden bizde aklî ilimlerin önüne set çeken bir felsefesizlik vardı? Bu mühim soruya cevaplar aradım. Gördüm ki, önce devlet, ilm-i tedbir-i menzîl mantığını ilm-i tedbir-i devlete çevirmiş. İhdas ettiği Osmanlı hukuku muhitiyle, şer’î hukûku özel alana taşımış, kamusal alanda örfi hukûka işlerlik kazandırarak, toprağı mîrî arazi hâline getirmiş, narh uygulamasıyla fiyatların serbestçe oluşumunu engellemiş ve diğer müdahaleler... Ortada ekonomiyi çekip çevirmesi gereken ‘birey’ yok! İslâm hukununda Hanefî fakihlerin bireysel mülkiyetin önünü açmaları, narh olgusuna karşı durmaları gerekirken, bakıyorsunuz, toplumsal dertler üzerine fikir yürütme yerine, kalb-i selimin alanında olması gereken İlâhî sırlara ilişkin  görüşler serdetmişler.  1972’de düşünce ufkuma düşen bu fikir, 15 yıl sonra bu kitap çalışması ile ete kemiğe büründü.
RASATHANE YERLE BİR EDİLDİ
‘Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması’ adlı çığır açan eserinizde felsefe– aklı ilimlerin hor görülmesinden bahsediyorsunuz. Açar mısınız?
Evvela bir metaforla bu cümlenizi açalım. Allah, süt [akıl] verir, sütlaç [fonksiyonel akıl ve onun ürününü] vermez. Subjektif bilgi dogmatiktir, sadece iman sahiplerine hitab eder. Benim, ‘Allah süt verir’ deyişim bile dogmatiktir. Ancak, aklın işletilmesi, eleştirel aklın varlığı ise pratiğiyle vücûd bulur, değer kazanır. Burada akıl rehberdir. Osmanlı asırlarında, aklın rehberliğinin ötelenmesi, bir felsefesizlik sorunu yaratmıştır. Gereğinden fazla mistisizme bulaşmanın, tek yanlılığın bir neticesidir. Devletin merkeziyetçi yönetimi, hukûku ve iktisadı belirleme, siyasi kararlarda ferdin olmayışı; geriye ne kalıyor? Ahiretimizi imâr edelim anlayışı, aklın işletilmemesi ve bâtınî tasavvufa davetiye çıkartmıştır.
16. yüzyılın sonlarına doğru, bir İstanbul Rasathanesi hikâyesi vardır ki, evlere şenlik! Ulemanın fetvasıyla, rasathâne tek taşı kalmamacasına yerle bir edildi. Allah, Kur’ân’da yıldızların yörüngesi üzerine yemin ederken, ulemanın fetvasına ne kaynaklık etmiştir, bilmiyorum. Kadere bakın ki, 1911 yılında, Fatin [Gökmen] Hoca’nın teşebbüsüyle bugünkü Kandilli Rasathanesi kuruluncaya kadar, bizim insanımızın gökyüzüyle bilimsel bir bağlantısı olmamıştır. Bir diğer örneği, iktisat düşüncesinden verebilirim. Dedelerimiz, öte dünyayı düşlerken, Klasik iktisat, 1776 – 1817 zaman aralığında, İngiltere’de, Smith – Ricardo ekseninde, kişisel çıkar temelli kurgulamasını tamamlamıştı. Ancak, kurgulanan bu norm’da,  tam istihdamın somut gerçekte bir karşılığı olmadığından bir aldatmaca olduğu görüldü ve sistem tıkandı. Bunun aşılması yönünde, Bentham – J. S. Mill düşünce ekseninde, iktisadî buhranın aşılması için, bu defa merkezden çevreye kolonların atılması fikri işlerlik kazandı. Bizde, dedelerimizin uykusu sürerken Almanya’dan gelen bir iktisatçı, Parvüs, 1910’lar itibariyle, kör gözlerimizi, ilk kez uluslararası ekonomik ilişkilere çevirdi.
İSLAMDA MONARŞİ YOK
Kitabınızda, İslâmiyet’in ferdiyetçi karakterinin despotik devlet anlayışının güdümünde törpülenmesinden bahsediyorsunuz. Bu ne demek?
İslâmiyet’in temel kitabı Kur’ân ‘birey’ temellidir. İnsan, Allah’a inanıp inanmamakta serbest bırakılmıştır. Ama başıboş da bırakılmamıştır. Bunlar ayetle sabittir. ‘Allah – Muhammed’ bağlantısı, insanın varoluşşal sebebidir. Dolayısıyla, insan çok kıymetlidir. Ona siyasî irade (şura ve istişare) ve özel mülkiyet hakkı, piyasa muamelatı verilmiştir. Netice itibariyle, Kur’ân’da monarşi yoktur. Hz. Muhammed, Allah’ın halifesi iken, seçimle iş başına gelen halife ise, bir insanın [Hz. Muhammed’in] halifesidir. Bu modelin uygulamadaki ömrü 30 yıl sürdü. Sonra ayak oyunlarıyla hilafet, evlâdiyelik oldu ve cahiliye döneminin anlayışına dönüldü. Baba – oğul eklemleşmesi ile birlikte, devlet bireyin üzerine abandı, sahneden sildi ve sesini kesti. Bu hâl, İslâmiyet öncesi Türk devlet geleneğine yabancı değildi. Orhun yazıtlarında geçtiği üzere; ‘Göğün altında, insanların üzerinde babam kaanı tahta çıkarmış Tengri’ ifadesi de kaanın insanların üzerinde olduğunu açıkça söylüyor. Osmanlı devlet nizamına baktığımız zaman, kan bağı içerisinde potansiyel olarak tahta namzet kişilerin, evlat – kardeş katledildiklerini görüyoruz. Nizam-ı devlet için ulemanın verdiği fetvanın İslâmiyet’le bir alakası yoktur. Sahneyi asırlar öncesinden terkeden, Hûlefâ-ı Râşidîn’in sünneti olmuştur. Bizde, yüz yaşına ulaşan Cumhuriyet’in ilânı, aslında, Ahmed Ağaoğlu’nun, 1933 yılında yaptığı tespitiyle bir yol haritası hükmündedir: «Kemalist inkılâbın birinci hedefi, ‘ferdi’ ezici ve öldürücü âmillerden kurtarmaktır.»
JAPONLAR VE TÜRKLER
 Kitabınızda anlatıyorsunuz, Japon öğrenciler, Londra’da ekonomi derslerine gidiyor, ama Türk öğrenciler ilgisiz. Nasıl bir kültür bu?
Yedi Japon öğrencinin, 1870’lerin başında, Londra’da, University College’da iktisat dersleri veren W. S. Jevons’ın derslerini takib ediyorlar ve ülkelerine dönüyorlar. Onlar, Japonya’da Neoklasik iktisadın tedrisatında öncülük ediyorlar. Gelelim bizim hikâyemize; 1870’lere doğru, siyasi bir eklemleşme sonucu ortaya çıkan Yeni Osmanlılar’dan Ziya Bey, Namık Kemâl Bey, Agâh Efendi ve diğerleri Mustafa Fazıl Paşa’nın yönlendirmesi ve himayesinde Londra’ya gidiyorlar. Kafaları siyasetle mayalandığı için bu muhalif aydınların düşüncelerinde sadece mutlak monarşinin yerine meşruti monarşi arayışı vardır. Ne var ki, düşüncelerinde, bir iktisadi sistem ve politikaları arayışı, kısaca böyle bir dertleri yok. Görebildiğim kadarıyla, Namık Kemâl Bey, Mösyö Fanton adlı, pek kıymet-i harbiyesi olmayan birinden ekonomi dersleri alıyor. Kişisel çıkarı gereği Namık Kemâl’le bağlantı kuran Fanton başka, Japon öğrencilerin hocası Jevons başkadır. Hatta o tarihlerde, Marx da Londra’dadır, muntazam British Museum’da Kapital’in diğer ciltleri üzerinde çalışmaktadır. Ama, bizimkilerden Marx’ı kim biliyor ki?
ANADOLU’DA JAPON MUCİZESİ?
Modern iktisat düşüncesi Osmanlı’ya nasıl girdi. Anadolu’da neden bir Japon mucizesi çıkmadı?
Rossi’nin iktisat kitabı Serendi Arşizen tarafından Fransızcaya uyarlanmış ve ‘Tasarrufat-ı Mülkiye’ adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir.. 1838’de yeniden ihdas edilen Mekteb-i Tıbbıye’ye, pataloji profesörü olarak tayin edilen Arşizen, hekimlik ders programına ilave edilen serbest derslerden birinde, Fransızca iktisat derslerinin mualliğini de yapmıştır. Bu meyanda, 1838 – 1839 Baltalimanı – Gülhâne hattında, gazetelerde serbest iktisat nizamını savunan yazılar ve ekonomi haberleri çıkıyor. İktisat dersleri özel olarak, bey ve paşa konaklarında veriliyor. Bundan sonrası, bir tabana oturması açısından Mekteb-i Mülkiye’nin açılışı ile birlikte ekonomi politik derslerinin okutulmasına geçiliyor. 1880 kadar, iktisadi liberalizm hâkim bir iktisat politikası olarak rağbette iken, Ohannes Paşa’nın savunduğu iktisadi liberalimin karşısında, Hace-i Evvel dediğimiz Ahmed Mithat Efendi tarafından iktisadi himayecilik şiddetli bir muhalefetle savunuluyor. İktisat politikalarında görülen bu dualizm, liberal düşünce de bir büyük ustayla, Cavid Bey’le sürdürülürken, onun karşısındaki dağınık  iktisadî korumacılık düşüncesini, Almanya’dan gelen Parvüs, Cumhuriyet’e takaddüm eden yıllarda, çağdaş Türk iktisat düşüncesinde   Yusuf  Akçura -- Ziya Gökalp – Tekinalp [Moiz Kohen] hattını inşa ediyor. 1908 – 1923 arası, münevverlerin düşüncelerinde gelgitlerin olduğu bir zaman dilimi. Koca bir imparatorluk dağılma sürecini sürdürürken, girişimci rûhundan ve sermaye birikiminden, bankalardan, borsalardan yoksun, dış borç batağına çakılmış, şirketleşememiş, dışa bağımlı Osmanlı ekonomisiyle, Anadolu’da bir Japon mucizesini beklemek muhaldir. Türklerin esas mucizesi, on yıl süren topyekün harpler devrini tamamlayıp ilân ettiği Cumhuriyet’i rasyonel iktisadi bireyine teslim etmesidir.
KİMDİR?
Ünlü yazar Abbas Sayar’ın oğlu olan Ahmet Güner Sayar, Prof. Sabri Ülgener’in talebesidir. Birmingham Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Halen Beykent Üniversitesi’nde profesör. Sabri Ülgener hakkında üç kitabı yayımlanan Prof. Sayar’ın Süheyl Ünver, Hasan Ali Yücel, Şeyh Bedreddin hakkında eserleri bulunuyor, halen Mehmet Akif üzerine çalışıyor. Prof. Sayar’ın “Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması” adlı kitabı sahasında öncü bir eserdir. (Ötüken Yayınevi)