16 Aralık 2024 Pazartesi

Arap BAAS’ının sonu… Ertuğrul Günay-16/12/2024

13 yıl süren iç savaşın sonunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın -sessizce ve gizlice- ülkesinden ayrılışını dünya basını, “61 yıllık BAAS rejiminin çöküşü” olarak duyurdu. Çünkü yaşananlar sadece, yirmi yılı aşkın iktidarda olan bir devlet başkanının hazin sonu değil, daha derinde, Arap dünyasında kökleri eskilere uzanan bir siyasi hareketin de yıkılışı anlamına geliyordu.

Beşar Esad’ın babası Hafız Esad (d.1930), Suriye’nin Lazkiye bölgesinden, ailesinde ilkokuldan sonra öğrenimine devam edebilen başka kimse olmayan bir köylü çocuğuydu. Askerlik kariyerinde hızla yükselerek hava subayı olmuş, 1963’de -Mısır’ın karizmatik önderi Nasır’a özenerek- iktidara el koyan genç subaylar arasında yer almıştı.

Bu genç subaylar, 1963’de devlet başkanı yaptıkları General Emin el-Hafız’ı 1966’da devirerek yönetimi doğrudan ellerine aldılar. Darbecilerin kendi iç kavga ve tasfiyeleriyle dolu bir sürecin sonunda Hafız Esad, Kasım 1970’de önemli yetkilerle donatılmış olarak 7 yıl için cumhurbaşkanı seçildi. Bu görev 2000 yılında ölene kadar devam etti.

BAAS: ARAP DİRİLİŞ HAREKETİ

1963’de iktidara el koyan genç subaylar, siyasal görüş olarak BAAS yanlısıydılar. BAAS, Birinci Dünya Savaşı sonrası Arap topraklarını -Osmanlıya isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğulları arasında- paylaştıran devletlere duyulan öfke zemininde yeşermiş bir özgürlük ve milliyetçilik hareketiydi.

Arapça ‘Diriliş’ anlamına gelen BAAS’ın fikir babaları orta sınıf kentli aydınlardı. Lazkiyeli Zeki el-Arsuzi (1899-1968) Sorbon’da okumuş, felsefeyle ilgilenmiş bir sosyal bilimciydi. Mişel Eflak (1910-89) ve Selahaddin el-Bitar (1912-80) da, Arsuzlu gibi Paris’te okumuş, milliyetçi ve sosyalist akımlardan etkilenmişlerdi.

Arsuzi’nin 1940’da kurduğu Arap Baas’ı, 1947’de Eflak ve Bitar’ın Arap Baas Hareketi ile, 1952’de Ekrem el-Havrani’nin (1912-96) öncülüğündeki Arap Sosyalist Hareketi ile birleşerek Hizb-ül Baas Arab el-İştirakiyye (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) adını aldı.

Kurucular farklı din ve inanç çevrelerinden geliyordu; ancak tümü Arapların birlik içinde olması fikrinde ortaktılar. Mişel Eflak Ortodoks Hıristiyan, Selahattin Bitar Sünni, Arsuzi Şii Müslüman ailelerden geliyor, Ekrem Havrani’nin soyunun Peygambere dayandığı ileri sürülüyordu.

Seküler yaşamı benimsemelerine karşın İslamiyetin Arap toplumu için öneminin farkındaydılar. Partinin ideologlarından Mişel Eflak yazılarında İslamiyeti BAAS’ın temellerinden birisi olarak niteliyor, ‘Arap ruhunun ifadesi’ sayıyordu.

BAAS hareketi, Arap coğrafyasında yaygın olan sosyal adaletsizliğe, sömürüye, feodaliteye, dışa bağımlığa karşı söylemleriyle sadece Suriye’de değil, başta Irak, Mısır ve Ürdün olmak üzere geniş bir coğrafyada etkili oldu. Partinin siyasal görüşlerinin özlü ifadesi haline gelen ‘Vahdet / Hürriyet / İştirakiyyet’ (Birlik/ Özgürlük / Sosyalizm) sloganı, Mısır’da Nasır’ın öncülük ettiği Hür Subaylar hareketinin de dilinde yükselen bir slogandı.

Bu ortamda, 1958 yılında Mısır ve Suriye birleşme kararı aldılar. Ancak Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) ömrü uzun olmadı. Nasır’ın baskın kişiliğinin Suriyeli yöneticilerde yarattığı kıskançlık, Suriye’nin Mısır’ a bağlanmış gibi yorumlanmasına ve tepkilere yol açınca birlik 1961’de sona erdi.

Arap Devletleri içinde monarşik yapılarını sürdüren Ürdün ve Suudi Arabistan zaten bu birlik arayışlarını iktidarları için tehlikeli sayıyor, uzak duruyorlardı. Irak’ta ise Şiiler ve Kürtler birleşmeye karşıydı. Şiiler, Arap Birliği içinde kendilerinin iyice azınlık durumuna indirgeneceğinden kaygı duyuyor, Kürtler ise Arapların birleşmesi halinde, ayrı bir vatan ve devlet sahibi olma hakları olduğunu savunuyorlardı.

Bu etnik ve mezhebi kaygılar, kişisel ve kabilesel çekişmelere karşın BAAS oldukça geniş ve etkili, zaman zaman iktidarlara da ortak bir siyasi hareket olarak varlığını sürdürdü. 1954 seçimlerinde Suriye’nin yükselen bir siyasi partisi olarak Meclisteydi.

1963’de bir grup genç subay -1913’de İttihatçıların Babıali Baskını’na benzer biçimde- iktidara doğrudan el koydular. 1952’de Mısır’da, 1960’da Türkiye’de benzer olaylar yaşanmış, ancak Türkiye’de darbeci subaylar iktidarda kalıcı olmak isteyen kanadı (Albay Türkeş ve arkadaşlarını) tasfiye ederek, bir yıl içinde serbest seçimlerle iktidarı sivillere devretmişlerdi.[ Türkiye’de BAAS tipi ‘devrimci’ bir darbe 9 Mart 1971’de planlandı. İktidara el koymayı ve partileri tasfiye ederek kalıcı bir Devrim Meclisi kurmayı kararlaştıran bir grup asker-sivil aydınların girişimi, Genelkurmayın girişimden haberdar olması üzerine akamete uğradı ve girişim 12 Mart 1971 muhtırasıyla bir karşı darbeye dönüştü.]

Suriye’de iktidara el koyan BAAS’çı askerlerin iktidarı sivillere devretmek gibi bir niyeti yoktu; otoriter bir yönetim eliyle kalıcı bir devrim hedefliyorlardı. Onlar BAAS kurucularına göre daha radikaldi.

Esasen darbeci askerler, kurucularla aynı sosyal sınıflardan gelmiyordu; kurucular çoğunlukla Avrupada okumuş kentli orta sınıftandı; oysa bu genç subaylar askeri okullarda güçlükle okumuş dar gelirli, çoğu köylü çocuklarıydı. İlk fırsatta -1966’da- kurucu aydınları tasfiye ettiler. Mişel Eflak Lübnan’a, oradan Irak’a, Selahattin el-Bitar Avrupa’ya gitti.

IRAK’TA BAAS DÖNEMİ VE SONRASI

Mişel Eflak’ın Suriye’den sürgüne gittiği ve oradaki parti çalışmalarında rol ve görev aldığı Irak’ta monarşi 1958’de bir askeri darbe ile sona ermiş, 1968’e kadar çeşitli darbelerle istikrarsız bir dönem yaşanmıştı. 1968’de devlet başkanı olan BAAS’çı eski asker Hasan el-Bekir sağlık sorunları nedeniyle 1976’da yetkilerini devrettiği hemşehrisi -ikisi de Tikritli’’ydi- Saddam Hüseyin, 1979’da Irak Devrim Komuta Konseyi Başkanı ve Cumhurbaşkanı oldu. Hüseyin de, Suriyeli Esad gibi köy kökenli, mütevazı bir ailenin mensubuydu.

Hasan el-Bekir yönetimindeki BAAS döneminde Irak’ın petrollerini işleten yabancı ortaklıklar (IPC) millileştirilmiş, böylece Irak’ın petrol geliri 1970 öncesi 1 milyar doların altındayken, 1979’da 25 milyar doların üstüne çıkmıştı.

1968’den beri rejimin kuvvetli adamı konumunda olan Saddam Hüseyin’in artan gelir ve refah ortamında başlattığı imar faaliyetleri ve kalkınma hamleleri[ Mart 1980’de bir grup milletvekili arkadaşımla Irak’ın Ankara Kültür Müsteşarlığının konuğu olarak, Bağdat, Kerbela, Necef, Süleymaniye ve Erbil’i kapsayan 15 günlük gezide bu imar faaliyetine bizzat tanık olmuştum.], eylül 1980’de başlayan ve 8 yıl süren İran savaşı nedeniyle yarım kaldı. Saddam, savaşın son yılında Halepçe’de Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığı iddiasıyla büyük yara aldı.

İran savaşından iki yıl sonra petrol yataklarını ele geçirmek amacıyla Irak’ın Kuveyt’i işgale kalkışması, Saddam Hüseyin’in sonunu getiren sürecin başlangıcı oldu. 1991’de ABD ve müttefikleri Irak’ı Kuveyt’ten çıkardı. Bu tarihten sonra Irak yönetimi, nüfusun büyük bölümünü oluşturan Şiiler ve kuzeyde Kürtler üzerinde otorite kurmakta güçlüklerle karşılaştı.

Sonraki yıllar, Saddam Hüseyin ve Irak için tam bir kabustu. Irak, kalkınma ve gelişme hamlelerini tümüyle terk etmiş, silahlanma yoluyla ayakta kalmaya çalışan, bir yandan içerdeki başkaldırılarla, öte yandan ABD ve İngiltere’nin önderlik ettiği uluslararası çıkar çevreleriyle baş etmeye çalışan, baskıcı bir güvenlik devleti görünümündeydi.

1968’de içerde feodaliteye, dışarda emperyalizme karşı ilerici, kalkınmacı bir siyaset izlemek iddiasıyla yönetime gelen Irak BAAS’ı, 2003’de dünyanın gözünde kanlı bir diktatörle özdeşleşmiş olarak ve ardında bölünmüş bir vatan, çökmüş bir devlet bırakarak, talihsiz bir sonla tarihe karıştı.[ Ortadoğu’ya özel ilgi duyanlar için: Prof. William L. Cleveland’ın Modern Ortadoğu Tarihi ve Büyükelçi Temel İskit’in Diplomasinin Gücü: Modern Ortadoğu’nun Şekillenmesi kitaplarını önermek isterim.]

BAAS’IN ESADLAŞMASI

Suriye’de ise, BAAS kurucularının büyük ölçüde tasfiye edildiği 1966 iç darbesinden sonraki beş yıl içinde rejim iyice merkezileşmiş, Hafız Esad cumhurbaşkanı olmuştu. Esad, ilk yıllarda sosyal adaletçi girişimleri, yoksulluğu azaltmaya, okur yazarlığı arttırmaya, topraksız köylüyü topraklandırmaya, kadınları sosyal yaşama katmaya yönelik çabalarıyla kitlelerde destek buldu.

Ancak iktidarı uzadıkça, kendisini kalıcı ve vazgeçilmez kılmak için ard arda yanlışlar yapmaya başladı. Arap coğrafyasının en güçlü ülkesi olmak kaygısıyla silahlanmaya büyük kaynak ayırıyordu. Yönetime tümüyle BAAS’çıları, kilit noktalara da yakın çevresinden Şii inancı mensuplarını getiriyordu. Oysa Şiiler, Suriye nüfusu içinde azınlıktaydı.

Hafız Esad’ın bu yanlışlarına rağmen Arap toplumunda yükselen adı, 1976 Lübnan İç savaşında yara aldı. Esad, solcu Müslüman/FKÖ ittifakına karşı Marunilere yakın davranmıştı. 1980-88 İran-Irak Savaşında da, -İran rejimini ABD/İsrail tehlikesine karşı korumak gerekçesiyle- Irak’ın karşısında duran ender Arap yöneticilerinden biri oldu.

Lübnan iç savaşında ve İran-Irak savaşında aldığı tavırlar içerde hoşnutsuzluğu arttırdı. Esasen Suriye’deki dindar kesimler Esad’ın seküler uygulamalarından, özellikle kadınlara verdiği haklardan şikayetçiydi.

Muhalefet, 1980 başlarında rejime karşı şiddet yöntemleri kullanmaya kalkıştı. 1982’de Hama’daki ayaklanmayı Esad rejimi acımasız biçimde bastırdı. Hafız’ın kardeşi Rıfat Esad yönetimindeki kuvvetler Hama’da onbinlerce insanı öldürdü.

Artık Suriye’de BAAS’cılık yoktu; Esad’cılık vardı. Hafız Esad, bir devlet başkanı olmanın ötesinde siyasi, ideolojik, karizmatik ve otoriter bir önderlik simgesi haline getirildi.

1970’de genç bir subay olarak, ilerici ve devrimci vaat ve umutlarla iktidara gelen Lazkiye’li köylü çocuğu, 2000’de oğluna, sadece adı cumhuriyet olan yoksul bir diktatörlük bıraktı.

BAAS’IN SONU

Hafız Esad’ın yerine geçeceğini umduğu oğlu Basil bir kaza sonucu ölünce tıp eğitimi görmüş oğlu Beşar Esad, BAAS’ın tek adayı olarak cumhurbaşkanı seçildi. Yaşı bu makam için uygun değildi; ama anayasa onun yaşına uygun hale getirildi.

Tıp eğitimi Avrupa’da tamamlamış ve orada tanıştığı -sünni bir aileden- iyi eğitimli bir hanımla evlenmiş bulunan Beşar Esad, göreve başladığında Suriye için bir umuttu. İlk yıllarında bu umudu besleyen adımlar da attı.

Ancak 2010 sonrası Arap Baharı denilen, büyük ölçüde dış destekli ayaklanmalar sürecini beceriyle yönetemedi. Halkın isyanı karşısında insani ve sosyal hakları geliştiren yapıcı ve yatıştırıcı adımlar atmak yerine, baskıcı, bastırıcı eski yöntemlerle mücadeleyi seçti. 2011’de başlayan olaylar, bu ortamda Suriye’yi, ABD/İsrail ve Rusya/İran destekli güçler arasında bir bilek güreşi alanına dönüştürdü.

13 yıl süren karşılıklı acımasız çatışmaların sonunda, bir milyon insan öldü, 10 milyon insan yurdunu ya da evini tek etti; maddi ve manevi yıkımların değeri ölçülemez hale geldi. Sonunda Esad, dayandığı güçlerin desteğini arkasında bulamayınca -Rusya Ukrayna’da İran İsrail saldırılarıyla yorulmuştu- yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı. 24 yıl önce ülkesi, hatta Arap toplumu için yeni ve aydınlık bir umut olabilir gözüyle bakılan Suriye Devlet Başkanı, son BAAS’cı Dr. Beşar Esad, bir gece yarısı sessizce ve gizlice ülkesini terk etti.

VE KISSADAN HİSSE

BAAS hareketi 1940’ların sonunda Arap aydınları arasında yükselen bir umuttu. Birlik/Özgürlük/Eşitlik haykırışları, Ortadoğuya hakim feodalitenin ve onların ortağı dış çıkar odaklarının sömürü düzeni karşısında, halkın, özellikle de gençlerin umut ve özlemlerini ifade ediyordu.

Hareket, Arap toplumları içinde bir dönem olumlu karşılıklar buldu ve doğrudan ya da dolaylı olarak yönetimine katıldıkları ülkelerde olumlu ve başarılı girişimlere de imza attı.

Mısır ve Irak’ta millileştirmeler, Suriye ve diğer ülkelerde toprak reformları, imar ve okur-yazarlık faaliyetleri bunların örnekleri arasında sayılabilir.

Ancak Suriye ve Irak’ta BAAS siyasetinin Esad ve Saddam gibi, vasat eğitimli, genç ve haris önderlerin eline geçmesi talihsizlik oldu. Bu genç askerler iktidarın imkanlarını çok sevdiler ve kolayca gücün zehrine kapıldılar. İktidarlarını kalıcı kılmak için, Arap coğrafyasında zaten kısıtlı olan bütün hak arama yollarını tıkamaya, baskı yönetimleri kurmaya kalktılar. Bu baskı ortamında, her yerde olduğu gibi, halk yoksullaşırken, iktidara yakın olanlar aşırı zenginleşti. Böylece yöneticilerin halktan kopuşu gözle görünür hale geldi.

İktidar, gücü elinde tutanlar için tehlikeli bir bomba gibidir

Onu iyi kullanmaz, toplumsal dengeleri gözetmez, dilinizin, gücünüzün, hele servetinizin ayarlarını korumaz, elinizde uzun süre tutmak için toplumu ve karşıtlarınızı sıkar, ezer, bunaltırsanız, avucunuzda patlayabilir.

BAAS, Irak ve Suriye’de bu sorunları yaşadı. İktidarlarını varlıklarının tek amacı haline getiren ve kaybetmemek için etik, hukuk ve gelenek dışı her yolu deneyen haris yöneticiler, sonuçta kendilerine, siyasetlerine ve ülkelerine büyük zarar verdiler.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap topraklarında sömürüye ve dışa bağımlılığa karşı bir siyasal umut olan BAAS hareketi, demokrasi olmayan cumhuriyetlerin elverişsiz vasatında ve hırsları yeteneklerini aşan yöneticilerinin elinde birer diktatörlüğe dönüşerek yıkıldı ve talihsiz biçimde tarihe karıştı.

Güzel vaat ve umutlarla yola çıkan, sonra da iktidarın zehrine kapılarak yoldan çıkan dünyadaki tüm yönetimler için ibret dolu bir derstir.

15 Aralık 2024 Pazar

Âdem dini Muhsin Altun-15/12/2024

19. yüzyılın sonlarında, Java adasının (Endonezya) orta kesimlerinde dolaşan Samin Surosentiko ve takipçileri köylülere böyle sesleniyordu. “Raden” unvanlı soylu bir ailede doğan Samin (1859-1914), Hollanda sömürgeciliğinin yol açtığı toplumsal acılara duyarlı bir mistik vaizdi. Kendilerini “Sedulur Sikep” (İnanç Kardeşi) ya da “Wong Sikep” (İnanç İnsanı) olarak tanıtan takipçileri, literatürde “Samin halkı” ya da kısaca “Saminist” olarak geçmektedir.

Samin’in geleceğini haber verdiği günler fazla gecikmedi. 1897 yılında çıkarılan bir kanunla ormanlar “hazine arazisi” statüsüne sokularak köylülerin erişimine kapatıldı. Kuruyan ağaçlar ve yere düşen dallar artık Orman Hizmetleri tarafından toplanacaktı. Almanya’dan örnek alınan “Bilimsel Ormancılık” (Forstwissenschaft) ilkeleri bunu gerektiriyordu. Sömürge idaresine bağlı orman muhafaza memurları köylerde devriye gezmeye başladı; ormana girişler ücrete ve izne tabi kılındı. 1901'de, “Etik Politika” adı altında yürürlüğe konulan bir dizi tedbir (modern okullar, yeni yollar vs.), başta pirinç olmak üzere tarımsal ürünlerden alınan vergilerde artışa yol açtı. Etik Politika, “Java’da yaratılan refahtan Java halkının da yararlanması” gibi hayırhah (!) bir gündeme sahipti. Yeni açılan okullara kayıt için eğitim harcı ödenecek, köylüler yol yapımında çalışacaklardı.

Sömürge öncesinden otoriter kurumlara aşina olan halkın tepkisi ölçülü ve şiddetten uzaktı. Java insanı, antropolog Ariel Heryanto’nun “aşırı itaatkârlık” (hyper-obedience) olarak tanımladığı kültürel kodların etkisi altında yaşamaya yatkın görünüyordu. Onlar için aşırı itaatkârlık, otoriter baskılarla baş etmenin bir yoluydu. Etik Politika’nın doğrudan Hollandalı yetkililer eliyle değil yerli memurlar tarafından yürütülüyor olması da işleri kolaylaştırdı. “Priyayi” olarak bilinen ve saygı gören yerel yönetici sınıf, sömürgen Hollanda için baltanın ölümcül kısmını; Java köylüsü için sapını temsil ediyordu.

Bununla birlikte, Orta Java’nın orman içi ve kenar köylerinde yaşayan Saministler Müslüman komşuları kadar itaatkâr değillerdi. Yaptırımla karşılaşma pahasına ormandan odun toplamaya devam ettiler. Şöyle diyorlardı: “Lemah podo duwe, banyu podo duwe, kayu podo duwe” (Toprak herkesin malıdır; su herkesin malıdır; odun [orman] herkesin malıdır). Toprağı, suyu ve ormanı yaratan devlet değildir. Herkes ihtiyaç duyduğu zaman mevcut doğal kaynaklardan yararlanabilir. Yararlanma, “saygı” (diajeni), “sürdürme” (diopeni) ve “gerektiği kadar” (demenung) ilkeleriyle sınırlıdır.

Kendi aralarında “otorite toleransı düşük” bir kültür geliştiren Saministlerin tepkisi, ormandan kaçak odun toplamakla sınırlı değildi. Çocuklarını okula ve camiye göndermiyor, nikâh ve defin işleri için Müslüman din görevlisine (Modin) ödenmesi gereken ücreti ödemiyor, köy sandığına (lumbung desa) katkıda bulunmuyor, yol yapımında çalışmıyorlardı. Vergi için gelen tahsildara cinsel organlarını gösteren Saministler, “Yüksek Java” (Krama) yerine -saygı ifadesi içermeyen- “Aşağı Java” (Ngoko) ağzıyla konuşarak onları incitiyor; soruları yanıtlarken çift anlamlı sözcükler kullanıyorlardı. Saministlerin kendilerini köyün sosyal yaşamından uzak tutma çabası, zamanla komşuları tarafından da dışlanmalarına yol açtı. Saminist kadın ve erkekler, giyimlerinde koyu ve genellikle siyah renkleri seçerek bu dışlamayı onayladılar. Koyu renkler, dürüstlüğü, tükenmişliğe karşı direnci ve tevazuu simgeliyordu.

Başlangıçta sorun yaratmamış gibi görünen Saminist tepki ve itirazlar, 1907’den itibaren Hollandalı yetkilileri huylandırmaya başladı. Sayılarının 3.000'e ulaştığı bilgisi, 1 Mart günü isyan edecekleri ihbarıyla birleştiğinde polis harekete geçti. Olası isyanla bağlantılı olduğu değerlendirilen bir grup Saminist, Tuban’daki bir “selametan” (ritüel Java yemeği) etkinliği sırasında tutuklandı. O gün yakalanamayan Samin, birkaç gün sonra valinin davetini kabul etti ve Rembang'a gelince tutuklandı. Yargılamanın ardından Samin ve sekiz takipçisi sürgün cezasına çarptırıldı. Padang’a 90 km uzaklıktaki Sawahlunto kasabasına (Batı Sumatra) sürülen Samin, burada tehlikeli suçluların gönderildiği bir kömür madeninde zorunlu çalışmaya tabi tutuldu ve 1914’te öldü.

Sürgünler ve Samin’in ölümü, hareketin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Samin’in takipçileri, köylüleri vergi ödememeleri ve yol yapımına katılmamaları yönünde kışkırtmayı sürdürdü. Aralık 1914'te, Javalı bir gazetecinin Rembang valiliğinden aktardığı hikâye, durumun ciddiyeti hakkında fikir verir türdendir. Yerli vali vekili (Patih), vergi ödemeyi reddeden Saministlerden birini sorgulamaktadır:

- Devlete hala 90 sent borcunuz var.

- Devletten hiçbir şey ödünç almadım.

- Yine de vergi ödemek zorundasın.

- Wong Sikep [Saminist] vergi bilmez.

Cevaba kızan Patih, köylünün yanında oturan polisten ona bir tokat atmasını ister. Tokadı yiyen köylü sakinliğini koruyarak şöyle der: "Devlet ona vergi toplamasını emrediyor, bense ödemek istemiyorum; doğal olarak sinirleniyor." Patih, bu defa -günümüzde de sıkça başvurulan- “neoliberal” bir mantık oyunuyla köylüyü ikna etmeyi dener:

- Devlet yerli halk için de para harcıyor. Devletin yeterli parası olmasaydı yolların bakımını yapmak imkânsız olurdu.

- Yolların kötüleştiğini fark edersek onları kendimiz düzeltiriz.

- Yani vergiyi ödemeyecek misin?

- Wong Sikep vergi bilmez.

Öfkesi artan yetkili, “bölge mahkemesi devlete olan borcunu ödemeni emrediyor” der ve ekler: “Sekiz gün içinde ödemezsen mallarına el konulacak. Şimdi git!” Köylü, "bildiğim kadarıyla devletten hiçbir şey ödünç almadım" diyerek ayrılır. Aradan sekiz gün geçince reddiyeci köylülerin malları haczedilip satıldı; hiçbiri buna direnmedi. Vergiler düşüldükten sonra kalan tutar sahiplerine iade edilecekti ancak köylüler bunu da reddettiler. Gerekçeleri ilginçti: "Bildiğim kadarıyla hiçbir şey satmadım."

Rasyonel düşünceyle bağdaşmaz görünen bu tavrın ekonomi dışı bir anlamı vardı. Onlara göre, insanın 100 Rupiye aldığı bir şeyi 110 Rupiye satması onursuz bir davranıştı. Bu yüzden ticaret yapmaları yasaktı. “Eğer yapacaksanız” demişti Samin, “daima daha aşağı fiyattan satmalısınız.” Tarım ve hayvancılık dışında bir iş tanımayan Saministler, vergi ödemeyi, resmi görevlilerle teması ve ticareti reddederken nasıl bir evren tasavvurundan ya da dünya görüşünden güç alıyorlardı?

Samin, polise verdiği ifadede, öğretisini "Âdem Nebi’nin Bilimi" (İlmu Nabi Adam) olarak tanımladı. Ancak buradaki Âdem’in, İbrahimî dinlerdeki Âdem peygamberle alakası yoktu. Âdem "erkek", Nebi ise "kadın" anlamına geliyordu. Kadınlara "Adam Nabi", erkeklere "Adam Wali" diyen Saministlerin "Tanrı benim içimdedir" deyişi, kendi kurtuluşundan sorumlu olan ve Tanrı ile insan arasında aracılık yapan herhangi bir ruhani otorite tanımayan bir inancın ifadesidir. Köklerini kadim Java inançlarından aldığı tahmin edilen bu “batıni” kavrayış, tüm statü hiyerarşilerine karşı koyarken Saministlere moral destek sağlıyordu. Saministler, bu destek için belirli ibadet ya da dua mekânlarına ihtiyaç duymazlar; dini önderleri ya da tapınakları yoktur. Âdem Dini, ebeveynler veya yaşlılar tarafından vaaz edilir ve öğretilir. Tek eşliliğin kural olduğu bu dinde, kadın, kocasından “Toprak Ana’ya” (İbu Bumi) gösterilene denk bir saygı görmenin yanı sıra diğer erkekler tarafından da büyük saygı görür. Anne olarak kadınlar, yaşamı veren, besleyen ve koruyan toprağın bir tezahürüdür.

Âdem Dini’nin artan etkinliğine sömürge idaresinin yanıtı sert oldu. Saministlerin yoğun olarak yaşadığı Orta ve Doğu Java'daki köyler boşaltılıp yakıldı. Özellikle hareketin merkezi konumundaki Blora ilindeki Saministler başka yerlere göçe zorlandı. Bu “temizlik” harekâtı, daha sonra halk arasında “Samin Kargaşası” (Geger Samin) olarak anılacaktı. Buna karşın Saminist hareket, gittikçe azalan yoğunlukta olsa da eylemlerini sürdürdü ve günümüze kadar varlığını korumayı başardı. Saministler, bağımsızlığın (1945) ardından bu defa Endonezya Devlet Orman İdaresi’nin kısıtlamalarına ve Suharto rejiminin (1967-1998) İslamlaştırma politikasına direndiler. Buna karşılık, etnik ve dinsel çatışmalarla sık sık sarsılan ülkedeki diğer yerel toplulukların aksine, görece sakin bir hayat sürmeleriyle dikkati çektiler.

Âdem Dini’nin Müslümanların “Allah” kavramını onurlandırmaması, Saministlerin ateist olarak algılanmasını kolaylaştırdı. Saminizm, ilham ve içerik açısından İslam karşıtı olmasa da belirgin biçimde İslam dışıydı. Kadının gördüğü saygı, erkeğin “içgüveysi” (matrilocal) konumu ve Modin’in yetkisinin reddi, Saminist erkeklerin nikâhsız yaşadığı, kadınların çok kocalı (kumpul kebo) olduğu vb. çirkin yakıştırmaları teşvik etti. Otoriteyi ve onun dayattığı adaletsizlikleri kabullenmeye karşı gösterdikleri isteksizlik, zamanla "Samin" sözcüğünün özgün anlamında da kaymaya yol açtı. “Aynı, eşit” anlamındaki sözcük, günümüzde “boş tartışmalar (ngenyelan) yapmaktan hoşlanan, uyumsuz, inatçı, aptal, barbar, ateist” bireyleri nitelemekte kullanılmaktadır. Google Translate uygulamasının, Saministlerin kendileri için kullandıkları “wong sikep” terimini “aptal insanlar” şeklinde Türkçeye çevirmesi anlamlıdır.

Sonuç:

Küçük toplulukların “egemen” olana karşı geliştirdiği direniş türlerine dair derinlikli analizler nadirdir. Otoriteyi, “itaat etmek, saygı göstermek, iznini almak” gibi teslimiyetçi tutumlarla birlikte düşünme eğilimi, insan idrakinin anti-otoriter boyutlarının keşfini zorlaştırmaktadır. Tarihçiler H. Benda ve L. Castles’in tespitiyle, “modern Java tarihinin en uzun yaşayan sosyal fenomenlerinden biri” olan Âdem Dini’nin ve Saministlerin hikâyesi, bu zorluğu aşma anlamında yolumuzu aydınlatabilir.

Maddi yaşamın devamı için zorunlu kaynakların kolektif mülkiyetine inanan Saministler, inançlarını muğlak kutsal metinlerden değil gündelik hayatın somut pratiklerinden türettiler. Onların hikâyesi, hayatın anlamına dair yalın ve maddeci bir kavrayışın, otorite toleransı düşük bir toplumun ön koşulu olduğunu ima etmesi açısından da değerlidir.

7 Aralık 2024 Cumartesi

Türkiye’nin mevcut gerilimleri/tansiyonları Prof. Dr. İlhami Güler-06/12/2024

Osmanlı imparatorluğunun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş bir “Ulus Devlet” olarak kurulması, bünyesinde üç genetik tansiyonla mümkün olmuştur. Bu tansiyonlar: 1- Laik/Seküler-Dindar/Muhafazakârlık, 2- Türk-Kürt, 3- Sünni-Alevi farklılaşmalarıdır. Medeni bir toplum oluşturmak için, bugün bu ayrışmalardan birine “taraf” olmak değil; bunların üzerinde bir zekâya ve ahlaki cürete sahip olmak gerekir. Şimdi bu tansiyonları tek tek analiz edelim.

1-SEKÜLER-MUHAFAZAKÂR GERİLİMİ/TANSİYONU

Bu gerilim/tansiyon, insani var-kalma/hayata tutunma (Conatus essendi-Spinoza) motivasyonu ile köklere tutunma/kimlik motivasyonunun doğurduğu bir çelişkidir. Osmanlı siyasal-kültürel bedeninin, kendine karşı Batıda gelişen meydan okumalara zamanında mukabelede bulunamamasının doğurduğu anakronizm/tarih yapamama, kendi modernitesini (tecdit) yaratamamanın doğurduğu bir sorundur. Çöküş sürecinin, bıçağın kemiğe dayanmasının doğurduğu bir sonuç/semptomdur. “Tanzimat” ve “Meşrutiyet” çabaları ile devlet-toplum kurtarılmaya çalışılmış; fakat başarılı olunamamıştır. O dönemde oluşan “Üç Tarz-ı Siyaset (Batıcılık-Türkçülük-İslamcılık/Osmanlıcılık)”ten yapılan Batıcı-Türkçü sentez, siyasal ve kültürel bir “Devrim” yaparak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur. Eski rejimin kavramsal ve kurumsal yapıları olan Hilafet/Saltanat, Şeriat ve Tarikat ilga edilmiş ve yerine Batı standartlarında modern-seküler bir devlet kurulmuştur. Eski rejimin savunucuları ve temsilcileri yurt dışına sürülmüş ve toplum kesimleri ise, küserek içine kapanmış, içerlemiş ve uçuklamıştır. Yeni rejim taraftarları, yapılanların “kaçınılmaz” olduğunu savunurken; eski rejim taraftarları, buna ikna olmamışlardır. Genellikle “Türk” kökenliler, yeni rejime sahip çıkarken, gayrı-Türk kökenliler, “İslam/Ümmet” dolayımı ile karşı çıkmışlardır.

Temel sorun, “kaçınılmaz” olduğuna inanılan veya inanılmayan bu “travmayı/devrimi” sonrasında, makul bir zamanda rehabilite edecek politik-ahlaki entelektüel bir yeteneğin/yeterliliğin/kabiliyetin ortaya konamamış olmasıdır. Aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, olduğu gibi devam ediyor olmasıdır. Tarafların, var-kalmanın/hayata tutunmanın ve köklere bağlı kalarak yenilenmenin “tabiiliğini” anlayamamış olmalarıdır. Tarafların dogmatik kalarak hâlâ uçlarda geziniyor olmalarıdır. Kurtuluş savaşının mümtaz önderlerinden biri ve devrimlerin bânisi olan M. Kemal’in “kahramanlığı”nın teslimi ve yaptıklarının doğrusu-yanlışı ile ele alınıp yerli yerine oturtulamamasıdır. O, bir “insan” olmaktan çıkarılarak, adeta bir tapınım nesnesine (Tanrı-Deccal) dönüştürülmüştür. Bu durum, Türkiye halkının düşünce fakiri oluşunun bir göstergesidir. Ne var ki, -yeterli olmamasına rağmen- son dönemlerde bazı “normalleşme” adımları da atılmaktadır.

Rahmetli İlahiyatçı Profesör Hüseyin Atay ve Y. N. Öztürk, Sünni Şeriatçı-Sufiliği içten sert bir eleştiriye tabi tutarak M. Kemal’i, Cumhuriyeti ve Laikliği yeniden yorumladı. CHP’nin genel başkanlığını yapmış sayın Kemal Kılıçtaroğlu, muhafazakâr kesimle “Helalleşme” den bahsetti. Şimdilerde gösterimde olan “Kızıl Goncalar” adlı dizi filmi, bu kronik sorunun çözümlemesi yönünde atılmış bir adımdır. Dizinin kahramanlarından emekli profesör Suavi ve doktor Levent, laikçi-çağdaş kesimin dini maneviyatla ilişki kurmasını; Şeriatçı-Halidi-Nakşi Tarikattan kaçan Meryem, kızı Zeynep ve mürşidin oğlu Hoca Sadi Hüdai, çağdaş-laik devlet yapısı ile barışmayı; Mürşidin torunu Cüneyt, katı mistik-tarikat yapısının doğurduğu “hastalığı”; Babasını (mürşidi) öldürterek posta geçen Vahit katı-şeriatçı, pragmatik, Makyavalist, mafyatik bir kişiliği; Naim ve “La-edri” gurubu ise, cahil-samimi mürit takımını temsil ediyor. Son yirmi yılda Tarikat-Cemaat ve Siyasetin ortaya koyduğu dinsel performans, muhafazakâr kesimde M. Kemal ve Laikliğin yeniden yeni bir biçimde keşfini tetiklemiştir.

2- TÜRK-KÜRT GERİLİMİ/TANSİYONU

Cumhuriyet, “Çağın Ruhu (Zeit-Geist)”na uygun olarak bir “Ulus” yaratma projesidir. Anadolu’da yaşayan Yahudi-Rum-Ermeni-Arap azınlıklar ve Kafkaslardan-Balkanlardan Anadolu’ya sığınan etnik azınlıklar, bu projeye ses çıkarmadılar. “Türk”lüğü ve Türkçeyi kabullendiler. Ancak, Anadolu’nun yerlisi ve diğerlerine nispetle demografisi fazla olan Kürtlerin büyük bir bölümü, yeni duruma razı olmadılar. Türkler ile “Sünnilik” ortak paydasına rağmen, bu rahatsızlığın arkasında, diğer alanlarda eşit vatandaşlık haklarına rağmen, 1- Dillerinin yasaklanması, 2- Birinci Dünya savaşı akabinde Irak-Suriye-İran ve Türkiye sınırları içinde kalan Kürtlerin, -doğal bir motivasyon ile-, buralardan ayrılarak kendilerine bir ulus devlet kurmak arzusu, 3- Süper güçlerin, -kendi çıkarları doğrultusunda- Kürtlerin yaşadığı devletleri istikrarsızlaştırma ve parçalama politikaları vardır. Bölgesel oluşumların geliştiği, küreselleşme ile “Ulus Devlet”lerin ve sınırların eski işlevselliklerinin kalmadığı bir dönemde “Ulus Devlet”, biraz geç kalmış bir taleptir. Ancak, “böl-parçala-yut” taktiğini güden emperyalistlerin işine gelmektedir (Irak-Suriye-Yemen-Libya-Sudan…).

Son otuz-kırk yılda bölgenin ekonomik kalkındırılması başta olmak üzere, Kürtçenin kullanılması doğrultusunda da önemli adımlar atılmıştır (“Çözüm Süreçleri”). Kürtlerin, yoğun yaşadıkları Güney-Doğu Anadolu dışına göçleri ve diğer etnik kökenlilerle evlilikleri (“Kız almışız, kız vermişiz; kirveyiz biz”-Ahmet Arif) “Bölünme”yi fiilen imkânsız kılmıştır. Doğum-Ölüm ve Evlilik törenleri aynı olan halklar, aynı kültürel “Ruh”a sahip oldukları için, “Bölünme” talebi, ancak “İhanet” olarak nitelenebilir. Sorunun çözümü, “Anadilde Eğitim” talebinde düğümlenir. Kürtlerin onur duygularını tatmin için, -birlikte yaşamak kaydıyla- ara bir çözüm bulunabilir. PKK’nın talep ettiği “Özerklik” ve “Konfederasyon” talepleri, ileride bölünmeye yönelik taktik hedeflerdir.

3- SÜNNİ-ALEVİ GERİLİMİ/TANSİYONU

Alevilik, Türklerin, “Araplık”tan kaçarken, Kureyş’in Ali’(ra)sine tutulmaları saflığıdır, düşünce kısırlığıdır. Arapların erken tarihindeki politik bir iç kavgaya Arap olmayan halkların karışması, “taraf” olması, işgüzarlık ve saflıktır. Başka bir toplumun tarihinde gerçekleşse de, politik-dinsel bir kavgada mazlumdan/hakkaniyetten yana olmak, övünülecek bir husustur. Ancak, bundan kişi ve ölüm kültüne bağlı dinsel bir inanç çıkarmak, mitik bir tutumdur. ”Sünnilik” de, -bir yönü ile teolojik olsa da- asli yönü ile yine bu iç-savaşla ilgili “politik” bir oluşumdur. İranlılar, Hüseyin üzerinden Ali (ra) soyu ile kurdukları akrabalık ve kendi milli onurlarını korumak için “Şiiliği (Aleviliği)” bir çözüm yolu olarak buldular. Türkler de, Araplıktan (Sünnilik/Şeriat) kaçmak için “Tasavvuf-Tarikat”ı benimsediler (“Şeriat, bu kuluna kaba geldi; ya resulullah”-Neyzen Tevfik). Bir Türk yazarının dediği gibi: “Arab’ın “Kelâm”ı varsa; Türk’ün’de “Tasavvuf”u vardır.”. Alevi-Sünni münafereti, Osmanlı Devletini baştan sona kadar kesmiş ve uğraştırmıştır. Bu sorun, Cumhuriyet’e Osmanlıdan kalmıştır. Diyanet teşkilatı kurulurken Sünni paradigma üzerine kurulmuş ve bu kurumda Alevilere yer verilmemiştir. Onlar da doğal olarak kendilerini “ikinci sınıf” olarak algılamışlardır. Ak Parti iktidarları döneminde “Alevi Çalıştayları” yapılmış olmasına rağmen, Alevi vatandaşlarımızı tatmin edecek (Cem Evlerinin ibadet mekânı sayılması) bir çözüme yanaşılmamıştır. Alevilik de Sünnilik de tarihsel, dogmatik, anakronik dinsel (kavramsal-kurumsal) yapılardır. Bu münaferet/tansiyon, yabancı istihbarat örgütleri tarafından kaşınarak zaman zaman iç çatışmalara vesile yapılmıştır (Çorum-Kahraman Maraş-Sivas Olayları). Türkiye’de yüzden fazla İlahiyat Fakültesi bulunmasına rağmen, Türkiye toplumunun maneviyat/din-ahlak/vicdan ihtiyacını karşılayacak bir din/İslam yorumu/tecdit/update geliştirilememektedir. Hepsi de Arkeolojik kazı yaparak, söylenenleri tekrar ederek, estetize ederek bir iş (ilim/bilim) yaptıklarını sanmaktadırlar. Rahmetli iktisat tarihçisi Sabri Ülgener ve Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın, Türklerin “Dinsel Aklı” üzerine yaptıkları tasviri-eleştirel çalışmaları dışarda tutuyorum.

SONUÇ

Başta söylediğimi tekrar edeceğim: Medeni bir toplum oluşturmanın yolu, maziye/tarihe takılarak antagonizmaları, münaferetleri, tansiyonları, taraf olmaları ila nihayet sürdürmek değil; bunları aşma zekâsını ve olgunluğunu ortaya koymaktır. Kabile asabiyetini, kan davasını, rövanş duygusunu sürdürmek, marifet değildir; karşı mahalleye el uzatabilmek, empati kurmak; yok olmamak-var kalmak için atılan adımlar ile köklere-kimliğe bağlı kalma ihtiyaçlarını birlikte düşünebilmektir. Devrimlerin saikini anlamaya çalışırken, mevcut dinsel kurumların ve kavramların (Şeriat-Hilafet-Tarikat) hayattan-gerçeklikten/dünyadan (seculum/seküler) nasıl kopup kabuk haline geldiğini anlamaktır. Merhum Mehmet Akif, “Safahat” da bunu anlatır. Halkın bin yıldan beri kimliğinin ontolojik kurucu unsurunu oluşturan dinsel sembolik kapitallerini (Kur’an okumak, ezan okumak, Hacca gitmek, örtünmek…) kısıtlamanın yarattığı içerlemeyi-uçuklamayı anlamaktır. Bir “Hukuk Devleti” oluşturmak ile “Makasidu’ş-Şeria=Malın, Canın, Onurun (Irz-namus), Aklın (düşünme hürriyeti) ve Dinin (din hürriyeti)”nın, “Dinamik Şeriat(İG)”ın aynı olduğunu kavramaktır. Tarihsel bir kahramanı putlaştırmanın veya onu lanetlemenin ötesinde; adam gibi hakkını teslim edebilmektir, hak ettiği yere koyabilmektir. “Yiğidi öldürüp, hakkını vermek”tir. Etnik-dilsel ve dini-mezhebi kökenleri farklı insanların birlikte yaşamak zorunda oldukları yeri(Türkiye) yurt-yuva/ev ve vatan olarak göremiyorlarsa; Dingon’un ahırı, yolgeçen hanı, hamam, otel olarak olarak değil; hiç olmazsa, okyanustaki “Gemi” olarak görmek zorundadırlar. Hainliğin ve korsanlığın alemi yok.

Türkiye’nin siyasal güvensizlik çıkmazı ve güçlü lider arayışı Prof. Dr. Seda Demiralp-05/12/2024

Bir seçim sandığı demokrasinin kutsal mekânı gibi görülür. Halkın umutlarının ve taleplerin birleştiği yer olarak bilinir. Peki ya yüksek katılım oranlarına rağmen siyasi kurumlara olan güven dibe vurmuş durumdaysa, bunun sandığa yansıması ne şekilde olur? Sandığa giden ama sandığa giderken, inancını, umudunu değil güvensizliğini götüren seçmenler sandıkta nasıl bir hikâye yazar? Zira Türkiye gibi ülkelerde durum tam da bu.

PANORAMATR’nin Ekim 2024 raporu için gerçekleştirdiğimiz “Siyasi Yabancılaşma” araştırması tam da bu konulara ışık tutuyor.1

Görüyoruz ki Türkiye’de siyaset sahnesi, toplumun kurumsal yapıya olan inancının giderek eridiği bir dönemin izlerini taşıyor. Araştırmamız, katılımcıların yüzde 52’sinin siyasal kurumlara “hiç” güven duymadığını, “az” güven duyanlarla birlikte bu oranın yüzde 70’e yükseldiğini ortaya koyuyor. Asıl şaşırtıcı olan ise bu tablonun yalnızca muhalefetle sınırlı kalmaması. AK Parti seçmenlerinin yüzde 45’i, MHP seçmenlerinin ise yüzde 53’ü siyasal kurumlara ya hiç güvenmediğini ya da az güvendiğini ifade ediyor. Kurumlara “çok” güven duyanların oranı ise yalnızca yüzde 2; yani bir yankı kadar zayıf.

Bu tablo, siyasi elitlere duyulan derin güvensizlikle daha da anlam kazanıyor. Katılımcıların yüzde 83’ü, siyasetçilerin halkın ihtiyaçlarından çok kendi çıkarlarını düşündüğünü söylüyor. Her beş kişiden üçü, seçim sonuçları hangi parti lehine olursa olsun hayatlarında bir şeyin değişmeyeceğine inanıyor. Bu umutsuzluk, özellikle hiçbir partiye oy vermeyeceğini ifade edenlerde zirveye ulaşıyor.

KAPALI KAPILAR ARDINDA: GÜVENSİZLİK VE KOMPLO

Siyasal sisteme olan güvensizlik, yalnızca hayal kırıklığı değil, aynı zamanda komplo teorileriyle de besleniyor. Katılımcıların yüzde 60’ı, iktidar kim olursa olsun asıl kararların küçük ve gizli bir grup tarafından alındığı önermesine katılıyor. Bu inanç, siyasi süreçten tamamen dışlandığını hisseden seçmenler arasında yüzde 67’ye kadar çıkıyor. Komplocu düşünceler, vatandaşların siyasette etkisiz olduğu duygusuyla birleşiyor. Her iki katılımcıdan biri, kendi gibi sıradan insanların siyaset üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını düşünüyor. Üstelik bu düşünce, iktidar ve muhalefet seçmenlerinde ciddi bir kesişim gösteriyor. AK Parti seçmenlerinin yüzde 40’ı, MHP seçmenlerinin yüzde 35’i ülkede alınan kararlarda kendileri gibi vatandaşların etki sahibi olamadığını düşünüyor. Muhalefet seçmenlerinde ise bekleneceği üzere bu oranlar yükseliyor, CHP seçmeninde yüzde 57, İYİP seçmeninde yüzde 56, DEM seçmeninde yüzde 47 oranında seyrediyor.

Görüyoruz ki kapalı kapılar ardında yürütülen siyaset, vatandaşın güvenini ve ilgisini köreltiyor. Katılımcıların yüzde 86’sı, siyaset daha açık olsa vatandaşların politikayı daha fazla takip edebileceğine inanıyor. Şeffaflık eksikliği, vatandaşta, siyasete etki edebilmek şöyle dursun, siyaset sahnesinde tam olarak ne olup bittiğini anlayabileceklerine dair en temel güvenlerini dahi sarsıyor.

GÜÇLÜ BİR LİDER, RADİKAL BİR DEĞİŞİM

Bu güvensizlik atmosferinin önemli siyasi sonuçları var. Araştırmamız Türkiye’de kuşkucu duyguların beraberinde sistem karşıtlığı, değişim talebi ve güçlü lider arzusunu getirdiğini gösteriyor. Katılımcıların yüzde 87’si, toplumların gelişmek için güçlü bir lider figürüne ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Keza, araştırmaya katılanların yüzde 80’i “mevcut sistemi baştan aşağı değiştirecek” bir lider çıksa ona oy vereceğini söylüyor. Dahası, AK Parti seçmeninin yüzde 66’ya yakını, MHP seçmeninin ise yüzde 74’ü de bu görüşe katılıyor.

Geleneksel bir mantıkla düşünüldüğünde, sisteme güvenmeyen, sistemin baştan aşağı değişmesini istediğini ifade eden seçmenlerin bu karşıtlık duygusunu iktidara yansıtması ve muhalefeti desteklemesi beklenir. Oysa karşımızdaki tablo bu varsayımı sarsıyor. İktidar seçmeninin önemli bir kısmı, sistemin çürümüş olduğunu kabul ediyor, hatta kökten bir değişim gerektiğini savunuyor. Fakat bu değişimi muhalefetle değil, iktidardaki “güçlü-adam” eliyle gerçekleştirmek istiyor. Lideri yüceltirken, suçu diğer kurumlara siyasetçilere ve bazen de dış güçlere atıyor. Yani ironik bir biçimde, seçmenin negatif duyguları iktidardaki güçlü-adam figürünü sarsmak yerine, onun gücünü pekiştirebiliyor.

Diğer taraftan, bu tabloya aslında çok da şaşırmamamız gerek. Politik psikoloji perspektifinden bakacak olursak, tehdit ve belirsizlik toleransı düşük, faillik duygusu zayıf bireylerin otoriter siyasete yönelik talebinin veya toleransının daha fazla olduğunu biliyoruz. Bunun bazı sebepleri var.

Hayatta kendini güçsüz hisseden, belirsizliğin kaosunda kaybolmuş, tehditlere karşı zırhsız kalmış gibi hisseden bireylerin, siyasette güçlü-adam figürüne talebi artıyor. Güçlü-adam figürü hem bu bireylerin korkularını seslendiren hem de aynı anda o korkuları dindirecek özne olarak sahneye çıkıyor. Onun sert sesi, kırılgan ruhlara güven veriyor, kararlı adımları, yönünü yitirmiş hayatlara bir rota çiziyor. Kendi yaşamlarında kontrolü kaybetmiş bireyler, o liderin gücünde kaybettikleri iradeyi buluyor, onun hâkimiyetinde kendilerine biçilecek güvenli bir düzenin hayalini kuruyor. Güçlü lider, yalnızca bir politikacı değil, bir kurtarıcıya dönüşüyor; kaostan düzen yaratan, zayıflığa anlam kazandıran bir mit haline geliyor.

Bu noktada karşılıklı hak ve sorumluluklara dayanan bir sözleşme olması gereken vatandaş-siyasetçi ilişkisi, git gide bir ebeveyne “kaygılı bağlanan” bir çocuğunkine benzemeye başlıyor. Bu kaygılı bağlanma ilişkisinde vatandaşlar, kendilerini güvende hissetmek için liderin gücüne ve otoritesine tutunuyor; ama bu tutunma, altında yatan güvensizlikten ve belirsizlik korkusundan besleniyor. Liderin sağladığı güvenlik illüzyonuyla rahatlamaya çalışan birey, liderin otoritesini kaybetme ihtimali karşısında daha da derin bir kaygıya kapılıyor. Bu dinamik, liderin performatif gücünü besleyen bir döngü yaratıyor; ne tam bir güvenlik söz konusu oluyor ne de gerçek bir bağımsızlık.

UMUT VE UMUTSUZLUK ARASINDA

Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasal güven krizi, yalnızca kurumlar ve siyasetçilerle sınırlı bir hayal kırıklığı değil. Bu kriz, toplumun kendi siyasi failliğine dair duyduğu derin şüpheyle birleşiyor ve radikal değişim taleplerini körüklüyor. Güçlü lider figürü etrafında şekillenen bu talepler, halkın kapalı kapılar ardındaki siyasetten duyduğu rahatsızlıkla daha da güçleniyor.

Türkiye’nin ve benzer sorunlarla mücadele eden pek çok ülkenin siyasal geleceğini şekillendirecek olan, bu taleplerin nasıl karşılanacağı ve toplumun güven duygusunun nasıl yeniden inşa edileceği olacak. Popülist dalgayı tabandan besleyen bu ruh hali, demokrasiyi savunmak isteyenlerin önündeki en zorlu meydan okumalardan biri olarak ciddiyetle ele alınmayı bekliyor.

Zira popülist iktidarlarla mücadele eden demokratik muhalefetler, karmaşık bir paradoksla karşı karşıya: Siyasi ve ekonomik sorunların derinliğini vurguladıkça, seçmenleri mevcut iktidarın kucağına iten negatif duyguları tetikleyebiliyorlar. Bu döngüyü kırmak için tehdit algısının yerine güven, kuşkunun yerine umut koymak gerekiyor. Ancak, olumlu bir dil ve vizyon inşa ederken eleştirinin keskinliğini nasıl koruyacakları, muhalefetin en büyük açmazlarından birini oluşturuyor. Çıkış yolu, korkuya dayalı siyaseti aşacak bir alternatif sunmak. Hem çözüm üretecek kadar somut hem seçmenin duygularına hitap edecek kadar güçlü hem de demokratik değerlere sadık bir dil ve strateji geliştirmek gerek. Bu ince dengeyi kurmak, demokrasiyi yeniden canlandırmanın belki de tek yolu. Peki nasıl? Hangi söylemler ve pratiklerle? Bu da gelecek araştırmaların konusu olmalı.

1 “Siyasi Yabancılaşma” raporuna buradan ulaşılabilir.

SEDA DEMİRALP KİMDİR?

1978’de İstanbul’da doğdu. 1996’da İstanbul Lisesi’nden, 2001 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında Wasington DC’deki American University’de karşılaştırmalı siyaset alanında doktorasını tamamladı. 2009 yılından beri Işık Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çalışmaları demokratikleşme, devlet-iş dünyası ilişkileri ve toplumsal cinsiyet alanlarında yoğunlaşmaktadır.

1 Aralık 2024 Pazar

İlahiyatçıların tarikat eleştirilerini izlerken Tarık Çelenk-01/12/2024

Son yıllarda özellikle ülkemizde ve İslam dünyasında da bugünkü haliyle sadece İslamcı popülist otoriterlik ve dini sembol veya referanslar değil din de sorgulanmaya başlandı. Burada dini anlayış, yorumlar veya yaklaşımı kastetmemekteyiz. Dinin kendisinden bahsetmekteyiz. Bu duruma arınma veya özü yakalama şeklinde iyimser bir yaklaşım da gösterebiliriz. Dini sorgulayanlardan kastımız sekülerler değil.

Sekülerler dini sorgulama konusunda özellikle yurt dışında eğitim alan veya dünyaya açık mütedeyyin genç kuşak karşısında dini sorgulama hususunda oldukça masum kalmaktalar. Bu sorgulayan genç kuşağın ciddi kısmı kurumsal dini tamamen terk etmiş durumda. Belirli bir kısmında sosyallik açısından tesettür şeklen hala da devam etmekte. Eski mütedeyyin gençlerin önemli kesiminde bayramlar dahil kültürel ritüellerde artık hafızalardan pratikte silinmiş gözükmekte. Son dönemde ülkemizde yapılan değerler araştırmalarında dini değerlerin oldukça kan kaybettiği bilinmekte. İstatistiklerde de özellikle camilerde Cuma namazı cemaatinin yarıya yakınının artık Cumalara devam etmedikleri gözlenmekte.

Mahalleliden ehli tarik ve cemaat olanlar dinde bu sorgulamayı ya sadece ahir zaman alameti -apokaliptik- görmekte ya da bunu foncu basının çarpıtması olarak bakmakta. Dindar zenginler veya yoksullar ise duvarların ötesi ile merak veya ilişkileri olmadığı için mütevazi yankı odaklarında Ali Şeriati’nin “dine karşı din” benzetmesi misali kendi dinlerini yaşamaktalar.

ÜLKEMİZDE DİN ANLAYIŞI

Ülkemizde din anlayışını doktriner ve tarz olarak üç temel bakış şekillendirmektedir. Fıkıh, Tasavvuf ve Kelam bakışı. Fıkhı medreselerin, Tasavvufu tarikat ve cemaatlerin, Kelam’ı da mevcut özellikle Ankara ilahiyatın merkezde olduğu ilahiyat fakültelerini temsil ettiklerini söyleyebiliriz. Burada Ankara ilahiyata (1949) özel bir parantez açmak gerekebilir. Medreselerin tarikatlara kesişim noktalarının son yıllarda çoğaldığını da görmekteyiz. Bazı ilahiyat fakültelerine de tarikat medreselerinin öğrencilerinin diploma yeterliliği amacıyla da devam ettikleri bilinmekte. Medreseler ve ilahiyat fakülteleri, tarikatların manevi hiyerarşinin yaptırım gücü, menkıbelerin abartılması, rabıta ve pratikte şeyh masumiyetin dayatılması gibi konulara sıcak baktıkları söylenemez. Ancak bu çelişki iki sosyal kurumun ortak yolculuğuna devam etmelerini de etkilememektedir.

TARİKAT VE MEDRESELER’DE VİCDAN TELAKKİSİ

Dinin siyasete ve ticarete alet edilerek evrensel ahlak ve vicdan özelliğinin yok sayılması ve kimlikleştirilmesinde tarikat ve cemaatlerin vebalinin büyük olduğu söylenebilir. Kapalı ve geleneksel yapılar olan medreseler ise özde bir araç olan yüzyıllar öncesi maslahat ve içtihatta kapalı fıkhın sınırlaması içinde kaldıklarından öteki, ahlak ve vicdan anlayışının evrenselliği duyarlılığı konusunda sessiz ve yetersiz kalmaktadırlar.

Sıkça yazdığımız gibi medreseler ve bugünkü tarikatların evrensel değerler karşısında sessiz kalmalarında yüzyıllar önceki iktidar ilişkilerine dayalı Nizamülmülk medrese geleneğinin rolü büyüktür. Köylülük ve katı iktidar karakterinde olan Hanbelilik, doktrinde Eşarilik veya başka bir deyimle evren-zaman boyutunda algılanmış icraat yapan adeta insanlaştırılmış ancak kötülük problemi açıkta kalan bir Tanrı anlayışının bunda rol oynayabileceğini sıkça yazmaya çalışmıştık. Alternatifte de zaman ve mekandan münezzeh peygamberlerini iyi ahlakın tamamlanması için gönderen, iyiliği emreden Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin Allah’ı tanımlarını örnek göstermiştik.

MAHALLE ZENGİNLERİNİN ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Ne yazık ki bugün ülkemizde dindar mütedeyyin zenginler din anlayışının çöküşüne karşı medreseleri yüzyıllar öncesi haliyle canlandırma ve bu medreseleri kendince batı bilimi ile yoğrulmuş gençlerin katkısıyla senteze sokma çabaları içindeler. Manevi yatırımlarını buna göre yapmaktalar. Medreselerin geleneksel değerleri ve bireysel verdikleri edep tabi ki önemlidir. Ancak bu halleriyle İslam’ın krizine derman olacak nitelikleri kalmamıştır. Bu ayrıca uzmanlık isteyen bir tartışma konusudur. İleride bu konuya girmemiz gerekecektir.

ARTIK SORGULANAN SİYASET DEĞİL

Tekrar başa döndüğümüzde yurt dışını akademik ve vizyon olarak görüp yüzleşebilmiş gençlerdeki dağılma ve dini sorgulama yalnızca İslamcı popülist otoriter siyasi anlayışın sonucu değildir. Sadece batıdaki ahlak ve vicdan anlayışını gören M. Akif Ersoy gibi buradakiler ile mukayese edip Müslümanlık bu mu? demek de değildir. Dinin siyasete alet edilmesi sadece bu gençlerde bugünkü İslam anlayışının altyapı kurumlarını deşmeleri ve sorgulamalarını tetikleyebildi.

Özellikle ülkemizdeki önceden İslami cemaat, eğitim kurumları ve ailelerden yetişmiş mütedeyyin gençlerin dini artık sorgulamaları meselesinde tarikat ve medreselerin sorumluluğu ve sorgulama acizliğine şu ana kadar değinmeye çalıştık.

GELELİM İLAHİYATIMIZIN İÇERİĞİNE

İlahiyat fakültelerimiz kaynaklı aydınların bu kopuşlara ilişkin yaklaşımlarını daha gerçekçi ve sorgulayıcı olduğunu tarikat ve medreselere göre kıyaslanmayacak fark oluşturduğunu söyleyebiliriz. Burada teoloji fakültesi olarak kurulanlar ile din adamı yetiştirmek üzerine kurulan eski Yüksek İslam Enstitüsü geleneği üzerine kurulan İlahiyat fakültelerinin nüans farklarından da bahsedebiliriz. Mahalleli elitler ve cemaatler batı literatürü teoloji-ilahiyat esaslı eğitime gelenekten kopuş gerekçesiyle sıcak bakmamaktalar.

Ancak ne yazık ki ülkemizde ahlak, hukuk ve vicdan eleştirisi yapabilen din insanı niteliğinde aydın olarak nitelendireceğimiz akademisyen entelektüellerde cemaat medreselerinden değil de teoloji eğitimi almışlardan çıkmaktadırlar. Ancak son dönemlerde bu konuda ön plana çıkan aydın ilahiyatçılarımızda da bu konuda M. Ali Ayni veya Ferit Kam gibi felsefi ve tasavvufi derinliği olan entelektüellerin içeriğini yakalayamamış gözükmekteler.

Toplumda din adına yapılan görgüsüzlük ve çürümüşlüğü eleştirel bir kısım ilahiyatçı aydınlarımız genelde bunun çözümünü sadece Atatürk’ün bu yozlaşmaya karşı radikal yaklaşımlarında bulmaktalar. Bunu da adeta karşı mahallede bir popülizm tavrını andırırcasına sergilemekteler.

İLAHİYAT AYDININDAKİ AÇMAZ

Türkiye’de seküler ve sol aydın-entelektüel geleneğin ciddi bir açmazı olarak batıdaki karşı aydınlanma ve hermetik Rönesans geleneğine ilgisiz kalmalarından bahsetmiştik. Bu durum seküler Türk entelektüelinin mahalle ile ilişkilerinde bir güvensizlik ve açmazı teşkil etmektedir. Bu durumu Medrese-İlahiyat gerilimindeki tartışmalara adapte edersek adeta yarım din adamı yarım entelektüel ikilemi karşımıza çıkmaktadır.

İlahiyat kökenli önemli akademisyen ve aydınların adaletsizlik ve çürümüşlük karşısında tavır onur vericidir. Ancak bugünkü İslam anlayışı ve alt yapı kurumlarının yetersizliklerini eleştirirken sıkça toplu inkar veya alternatif göstermeden eleştiri yanlışı gözden kaçmamakta. Bu bazen Farabi ve İbni Rüşt gibi filozofların Aristocu kadim evren materyalist yaklaşımlarını hatırlatmaktadır. Ancak onlarda da batıni-ezoterik bir derinliğin olduğunu hatırlatmamız gerekir.

Çok tartışmalara neden olacağını bilmekle beraber sıkça Anadolu’nun dönüşemeyen köylülüğü veya taşralılığı mirasından bahsetmekteyiz. Bu durum karşımıza görgü sorunu olarak çıkmakta. Siyasette ve ticarette bunu hissedebildiğimiz kadar akademik hayatta da bunu iliklerimize kadar hissedebilmekteyiz. Bu durum hızlı yüzleşmeler ve değişimlere karşı bir altyapı eksikliğini de karşımıza çıkartmaktadır. En radikal çıktılarımız ise kör bir teslimiyet veya inkar olarak tecelli etmektedir.

SONUÇ

Gerek seküler ve gerekse de İlahiyatçı entelektüellerimizin zaman-mekan, sebep-sonuç veya sadece determinal dünyaya zihni ve inancı hapsetme açmazından kurtulabilmeleri gerekiyor. İrfan-gnosis, keşf-sezgi veya rabıta-nexus kavramları monoteist ve pagan, batı veya uzakdoğu kültüründe de kullanılmaktadır. İslami ezoterizmi ritüellerinin farklı kültürler içinde de kullanılması bu araçların kadim varlığını işaret etmektedir. Bu araçların kullanım yanlışlığından bahsetmekle Perenialist kapsamda inkar kolaycılığını seçmek ayrı şeylerdir. Tasavvufun alt yapısını oluşturan kadim hermetik, ezoterik-batıni geleneği ve doktrini inkar etmek tarikatlardaki çürümüşlükleri eleştiri haklılığına gölge düşürmektedir. Mahalleli taban doğal olarak eleştiriyi kuruma veya kendisine kabul etmekte, mesafe koymaktadır. İlahiyatçı aydına yakışan çürümüşlüğe dikkat çekip, kurumsal eleştiri bazında da tasavvuf anlayışımızdaki hermetik ve ezoterik evrensel geleneğin tevhit ve nübüvvet perspektifinden kritiğini yapabilmektir.

29 Kasım 2024 Cuma

Başka bir “Cumhuriyet” mümkün müydü? Ömer Faruk-25/11/2024

Aile arasında veya arkadaş çevremde söz ne zaman Kemal Atatürk’e ve Cumhuriyetin ilk yıllarına gelse ve ben ‘kuruluşta yapılan yanlışları’ söz konusu etsem, hemen karşıma peş peşe şu mazeretler sıralanıyor: Savaştan çıkmış bir ülke… Yıkılmış bir imparatorluğun enkazı… Yoksul, cahil ve eğitimsiz halk… Bizi parçalamak isteyen dış güçler… Saltanatçı/Hilafetçi gerici iç düşmanlar… ‘Dönemin şartları’ bir kapı gibi yüzüme kapatılıyor ve tartışma bitiyor. Tabi ‘kafa konforlarını’ bozmak istemeyenler için… Kemal Atatürk’ü eleştirme cüreti gösteren(!) Daron Acemoğlu’nun sözleri de benzer tepkiler ve hakaretlerle karşılandı. Fakat rahatımızı biraz bozmalı, bize ezberletilenlerden kuşku duymalı ve ‘anakronizme’ düşmeden samimiyetle sormalıyız: Dönemin şartları gerçekten hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı ‘gerçek bir hukuk devleti kurulmasına’ engel miydi? Başka bir cumhuriyet mümkün müydü? Dahası, Cemal Süreya’nın dediği gibi: “Suç mu Atatürkçü olmamak!?”

‘Dönemin şartları içinde’ yazılıp konuşulanlara [Meclis zabıt ceridelerine, hatıratlara ve gazete yazılarına] bakarak Cumhuriyet’in ilanına giden ‘yoldaki liberal işaretlere’ dikkat çeken Cemil Koçak, Mehmet Ö. Alkan, Ahmet Demirel, Mete Tunçay, Taha Akyol gibi açık fikirli araştırmacılar tarafından yapılan, yakın siyasi tarihimizi daha berrak, daha anlaşılır kılan alternatif çalışmalar bu soruya ‘evet’ cevabı vermemize olanak sağlıyor: evet, başka bir cumhuriyet ve modernleşme mümkündü!

Millî Mücadele bittiğinde ve saltanat kaldırıldığında, ülke iki model, iki seçenek arasında tercih yapmak zorundaydı artık: kuvvetler ayrılığına dayanan daha demokratik ve özgürlükçü bir cumhuriyet mi; yoksa kuvvetler birliğine dayanan daha otoriter ve devrimci bir cumhuriyet mi? Sanılanın ve Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta iddia ettiğinin aksine, Birinci Meclis’te ve Cumhuriyet’in kuruluş günlerinde kendisine muhalefet edenler “saltanatçı/hilafetçi/gerici” değillerdi. Bu ithamlar tamamen siyasiydi. Anadolu işgal altındayken, Millî Mücadele sürerken bile Mustafa Kemal ile Birinci Meclis arasında daima bir ‘yetki satrancı’ yaşanmıştı. Demokrasi şuuruna sahip muhalif vekiller ‘otoriterleşme endişesi’ nedeniyle hırslı Meclis Başkanı’nı frenlemeye çalışırken, Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa da daima elindeki yetkileri arttırmak için uğraşmıştı. Kurtuluşta ‘savaşı kazanabilmek,’ kuruluşta ‘devrimleri yapabilmek’ için…

“Biz inkılabı fikirle yapacağız ki payidar olabilsin… Kanla değil, fikirle inkılap yapacağız” diyen, “Ey Kâbe-i millet, sana da mı taarruz, Ey milletin iradesi, sana da mı taarruz!” diye haykıran, Birinci Meclis’in gür ve demokrat sesi Hüseyin Avni Ulaş… “Fikir zincirlenemez” diyen şehit Ali Şükrü Bey… “Kuvvetler birliğinin sonu istibdattır” diyen Mersin mebusu Selahattin Bey… Başkumandanlık müzakereleri esnasında bir “Napolyon yaratılmasından” endişelenen Afyon mebusu Hulusi Bey… Mustafa Kemal’in partiler ve şahıslar üstünde “tarafsız bir hakem, bir milli rehber, sembolik bir devlet başkanı, kurucu baba” olarak kalmasını, parti reisi sıfatıyla kendisini gündelik politika içinde yıpratmamasını isteyen… Toplumların geçmişe ve geleneğe bağlı kalarak bir “imtidad” içinde değişmesi gerektiğini kabul eden İngiliz siyasi terbiyesine inanmış, inatçı ama ılımlı ıslahatçı Rauf Orbay… “Uzun baskı ve hafiyelik geleneğinin” hemen yeni rejimin bir parçası olduğunu düşünen Halide Edip... “Avrupa devletleri tarzında bir Türk hükümeti vücuda getirmek gerektiğine” inanan, yalnız kalemiyle “hürriyet-i efkâr” fikrini kuvvetle savunan Batılılaşmacı Hüseyin Cahit Yalçın… “Türkiye’nin bir kışla haline getirilmesine” karşı çıkan [ünlü romancımız Orhan Kemal’in babası] Abdülkadir Kemali Bey… Girilmekte olan dönemi “ihtilal sarası” benzetmesiyle eleştiren İstanbul Barosu Eski Başkanı Lütfi Fikri Bey… En mühim mesele olarak gördüğü “teceddüt” yani yenilik meselesinin nasıl ve hangi şartlar altında yapılacağına dair endişeleri bulunan muhafazakâr demokrat Velid Ebuzziya Bey… Yeni bir rejim kurulurken ‘gericiler ve bölücüler’ değil, işte bu isimler, demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti diyen bu çok sesli ‘demokrasi korosu’ bastırılmış ve susturulmuş, Cumhuriyet ‘devrim ve hız’ adına ‘istibdada’ teslim edilmişti.

Modern Türkiye’nin kurucu babası Kemal Atatürk, doğulu, geleneksel ve Müslüman bir toplumu otoriter yöntemlerle çok kısa bir sürede Batılı, modern ve laik bir topluma dönüştürmek istiyordu çünkü. Gelişimin bütün basamaklarını atlaya atlaya: emirle, yasakla ve sopayla… Cephede, mum ışığında Avrupalı filozofların kitaplarını dikkatle okuyan, Fransız İhtilaline derin bir hayranlık besleyen Mustafa Kemal’in kafasındaki kültür devrimini hayata geçirebilmesi için muhalefet yerine disiplinli bir tek partiye, eleştirilerin yerine sessizliğe ve itaate, kuvvetler ayrılığının yerine kuvvetler birliğine, demokratik bir rejim yerine otoriter bir rejime ihtiyacı vardı. Henüz otuz yedi yaşında, İttihat ve Terakki’nin ‘B takımına’ mensup, Batılılaşmacı, pozitivist ve pragmatik bir genç subayken, daha 1918’de yani, böbrek sancıları çektiği Karlsbad’da tuttuğu küçük kareli deftere yazdığı gibi, o “yavaşlığa ve rızaya” değil “hıza ve zora” inanmaktaydı: “Benim elime büyük yetki ve güç geçerse ben toplumsal hayatımızda arzu edilen inkılabı bir anda, bir ‘coup’ [darbe] ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben, bazıları gibi alt tabakanın ve ulemanın zihnini, yavaş yavaş benim zihnimde tasarladıklarım derecesinde arzu ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle hareket etmeye karşı ruhum isyan ediyor.” İlhamını gökten ve gaipten değil ‘meclis istibdadına dayanan otoriter demokrasilerin manevi babası’ Rousseau’dan, Robespierre’den, Napolyon’dan almaktaydı. Karabekir’e dediği gibi “muhalefet istemiyordu” ve tabiatta-âlemde “kuvvetler ayrılığının olmadığına” adeta iman etmişti. Ona göre “inkılabın kanunu mevcut kanunların üstündedir!”

Bir asırlık tecrübe göstermiştir ki ta kuruluştan bu yana ‘siyaset’ hukuktan, ‘devrimler’ kanunlardan, ‘devlet’ bireyden, sivil ya da asker ‘otoriter liderler’ meclisten/milletten/sivil toplumdan her zaman çok daha güçlü olmuştur. Kadim ‘ceberut/despotik’ devlet anlayışını değiştirebilmek/yumuşatabilmek için, bunu ‘samimiyetle’ istiyorsak, geçmişimizi, geçmişte yapılan yanlışları çok iyi okumak, bilmek, öğrenmek belki hepsinden de önce ‘serbestçe’ tartışabilmeliyiz ki aynı hataları tekrarlamayalım!

Atatürk’ü, Cumhuriyet’in ilanını ve radikal devrimlerini Osmanlı/Türk modernleşmesinin bir parçası, bir dönemeci sayarsak ‘rahatlayacağız’ ve daha sağlıklı değerlendirebileceğiz. Mustafa Kemal Osmanlı askeri okullarında eğitim aldı. Namık Kemal’den, Tevfik Fikret’ten, Abdullah Cevdet’ten, Ziya Gökalp’ten, aydınlanmacı Fransız filozoflardan etkilendi. Tedavi için ya da askeri ateşe olarak gittiği Batı şehirlerinde gözlemlerde bulundu. Bol bol okudu ve notlar tuttu. Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyetle çiçeklenen devrin yetiştirdiği bir adamdı. Kendine özgü kurumlara, üretim biçimine ve alışkanlıklara sahip Osmanlı İmparatorluğu, Rönesans-Reform-Coğrafi Keşifler-Aydınlanma Çağı-Sanayi devrimi süreçlerinden geçmiş Batı karşısında peş peşe aldığı askeri yenilgiler nedeniyle çözümü ‘modernleşmekte’ buldu. 19. yüzyılın başında aceleyle tutulan batılılaşma yolunda atılan ilk adım, modern Batı orduları karşısında artık ilkel ve zayıf kalan geleneksel Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak ve Avrupalı bir ordu kurmaktı. Bunu hukuk alanında yapılan reformlar takip etti: 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet ve 1908 İkinci Meşrutiyet… İmparatorluğun en uzun yüzyılına dair okuyanlar cumhuriyet, laiklik, demokrasi, kadın hakları, meclis, padişahın gücünün sınırlandırılması, milli hakimiyet, hukukun üstünlüğü gibi fikirlerin Osmanlı/Türk modernleşmesinin sonucu olduğunun farkına varacaklar. Cumhuriyet devrimlerinin bir kısmı on yıllar önce Osmanlı aydınları ve seçkin askeri sınıf tarafından tartışılmıştı zaten. Bu dönemi anlamak, Kemal Atatürk’e duyulan aşırı hayranlığı ya da haksız nefreti biraz olsun törpüleyebilir.

İflah olmaz muhalifleri Atatürk’ü imparatorluğu yıkmış, dini yok etmek istemiş bir şeytan olarak görüyor. Bugün geleneklerinden ilham alan dindarlar, Kemal Atatürk’ü, İslamiyet’in toplumsal ve siyasal etkisini sınırlamak istediği, Osmanlı kültürünü unutturmaya çalıştığı için eleştiriyor. “Olmasaydı olmazdık” diyen ateşli Kemalistlere göre Atatürk, toplumu karanlık bir mağaradan çıkartarak uygarlaştırmış, her işi ve her sözü doğru, yanılmaz bir ulu önder! Devrimleri ve karizmatik kişiliği yıllardır tartışılsa da ölümünün üzerinden seksen küsur sene geçmiş olmasına rağmen ülkenin yarıya yakını, onun ideolojisinin kalbinde yatan laiklik ilkesinin ve fikirlerinin inançlı takipçisi. Bir ölünün mumyasını didikleyen her iki tarafın yaklaşımı da Mustafa Kemal’in ‘tarihsel rolünü’ akıllıca değerlendirmekten çok uzak; fazlasıyla sübjektif, fazlasıyla duygusal…

Biz çocuk kalmış bir milletiz çünkü, Oğuz Atay’ın dediği gibi: “Batılı değerlendirir, biz severiz!” Yargılarımız, tepkilerimiz, sözlerimiz çocukça... Tarihi kişileri sevmeyi veya sevmemeyi değil, onları sakin ve soğukkanlı değerlendirmeyi öğrendiğimiz gün gerçekten demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti talep eden “fikri hür, vicdanı hür” bir toplum olabileceğiz sanırım.

24 Kasım 2024 Pazar

Hangi cemaat neyin tarikatı Hasan Köse-24/11/2024

15 Temmuz 2016 sonrasında Fethullah Gülen Hareketi birçok cihetten birçok kitap, makale, araştırma ve televizyon programlarına konu oldu ve halen de konuşulmaya devam ediyor. Özelde İslam, genelde din-devlet ilişkisi, din-tarikat/cemaat ilişkisi üzerinden tarihte, İslam tarihinde, Türk İslam tarihinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında, günümüz dünyasında ve Türkiye’de durumları konumları, kendi algıları ve onlarla ilgili algılar üzerinden yeterince tartışılmadı.

Örgütlenme biçimlerindeki yapısal sorunlar gerek İslam Tarihi ve Medeniyeti gerekse Türkiye toplumunun yapısı açısından tartışılmadı. FETÖ özelinde bir “cemaatin” Türkiye’de bunca güce ve konuma nasıl yükselebildiği ve neticede devleti tehdit edebilecek, millet iradesine ipotek koymaya kalkacak cürete nasıl ulaşabildiği yeterince tartışılmadı. Toplumda ayık bir bakış net bir düşünce oluşmadı. Siyasal iktidar ve devlet aygıtlarının net bir mahiyet analizi yapıp yapmadığı da şüpheli. Bu bağlamda FETÖ yapılanması, mitolojik inançları, politik örgütlenme biçimi, dini jargonu, devletle ilişkisi, devlet üzerinden CIA-NATO-Gladio bağlantısı, MİT’i baypas ederek doğrudan yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkileri bütüncül bir şekilde analiz edilerek ortaya koyulmadı.

Türkiye’de dindar olmayan kesimler liberaller ve bazı İslamcı muhafazakarların bir bölümü halen “tarikat-cematleri” STK olarak görürken, bazı İslamcı-muhafazakarlar “Dinin varlığının ve devamının zorunlu unsuru olarak” görmeye devam etmektedir. Dindar olmayan diğer kesimler ise, tümünü devrim karşıtı, cumhuriyet, laiklik ve devlet düşmanı bir tehdit olarak görmektedirler. Bu nedenlerden dolayı “tüm faaliyetlerinin durdurulması, yasaklanması ve ceza-i takibata uğratılmasını” istemektedirler. Bu üç yaklaşım da sorunludur. Söz konusu yaklaşımların ilki; bu yapılar fiilen mensup dindar bireyle devlet arasında regülasyon kurumları olsa da STK olarak tanımlanması üç cihetten yanlıştır. STK/NCO’lar belli toplumsal alanlarda, belli sorunları, belli sınırlar içinde demokratik sivil baskı yollarını kullanarak, gereğinde lobi faaliyetleri de yürüterek, çözmeye çalışan, anayasal-yasal işleyiş ve işlevleri demokratik “sivil” kurumlardır. Hiyerarşik düzenle toplumun genelini yönetmek amacıyla ülkenin en alt idari biriminden en üst idari birimine kadar bir “paralel örgütlenmeye” gitmezler. Toplumdan, devletten ve kamudan devşirdikleri güçle şirketleşip, güç temerküz etmezler.

Kamu kurumlarında örgütlenerek oluşturdukları gücü hiyerarşi içinde bireylere ve toplumsal kesimlere karşı baskı, şantaj ve infaz aracı olarak kullanmazlarlar. Toplumun geleceğini ipotek altına almak için bir lider ve bir anlayışa bağlı olarak anaokulundan akademiye kadar yapılanarak, akademiyi ve eğitimi uzak gelecekteki idealarını gerçekleştirmek adına “amaca ulaşmak için her yol mübah” görüp mankurtlaştırmazlar. Toplumsal ahlakı, salim aklı ve bilimi çürütme pahasına kendi adamlarını yerleştirmezler. Önlerine çıkan haklı-haksız kim olursa olsun hukuk ve ahlak dışı yollarla yok etmezler. Devletin bütün kritik kurumlarına sızıp oralarda yapılanarak orta ve uzun vadede devleti cebren ve hile ile ele geçirmeyi hedeflemez ve bunun için de başka istihbarat kurumlarıyla iş tutmazlar. “Kendi devletlerinin” en mahram bilgilerini satmazlar ya da içerde şantaj malzemesi yapmazlar. STK’ların iç karar mekanizmaları demokratiktir. Liderlik değişimi sulbiyet, sıhriyet veya ünsiyetle değil, demokratik müzakere ve seçim yoluyla olur. İkinci görüş; “cemaat ve tarikatların dinin/İslam varlık biçimi ve devamı için zorunlu” görülmesidir. Bu düşünce tarihe ve günümüz sosyolojik gerçekliğine külliyen aykırıdır. Raşit halifeler ve tabiin devrinde “topluma kapalı, hiyerarşik yapılar, paralel örgütlenmeler” hayat bulamamış, fitne sayılmış ve şiddetle kınanmıştır. Takip tedbire muhatap olmuşlardır.

Üçüncü görüş; “hepsinin dibine kibrit suyu dökme” yaklaşımı ise; insan tabiatına, tarihe ve sosyolojiye aykırı olduğu kadar demokrasinin temel ilklerine de aykırıdır. Burada konuyu dinlerin tabiatı ile devletin tabiatı arasındaki çatışmayı dinli-dinsiz, imanlı-imansız inanan ya da pozitivist olmaklık üzerinden değil, objektif bir zeminde toplumsal maslahat gözetilerek geçmişte olan, bugün olan ve olması gereken ahenk açısından hem din üzerinden dindarlarca hem İslam tarihi ve Türk tarihi üzerinden hem de devletin doğası üzerinden analiz edilmesi tartışılması gerekir. İşin bir tarafı İslam tarihinde cemaat ve tarikat kavramlarının etimolojisi ve tarih içerisinde yapısal durumunu tartışmak, diğer tarafı ise hem tarih içinde hem de bugün devlet yapısı ile tarikat cemaat yapılarının ilişkilerinde sağlıklı bir zemin arayışının nasıl mümkün olacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Anayasal sistemi içinde sınırlarının ne olacağı ile ilgili bir tartışma yürütmek gerekir. Cemaatler ve tarikatların “varlıklarının tartışılması” daha büyük fitnelere sebep olacak, yapıların daha da katılaşmasına mağduriyet psikolojisi ile “din düşmanlığı söylemi” ile daha geniş kitlelere kendilerini sunmalarına ve şimdiki kistik yapılarıyla daha da güçlenmelerine neden olacaktır. Mesele anayasa çerçevesi içerisinde nereye koyulacakları, yasallıklarının nasıl tanımlanacağı ve daha da önemlisi alanlarının ve sınırlarının ne olacağı ile ilgilidir.

Tartışmaya zemin olması için genel bir çerçeve ile bitirelim.

1- İslam tarihinde hiçbir siyasi iktidar eğer doğrudan kendi ideolojisi ve toplumsal meşruiyet zemini değilse hiçbir tarikatin/cemaatin devlet ve toplum içinde örgütlenmesine izin vermemiştir.

2- Hiçbir cemaat/tarikat toplumda idari bölgelere mesleki alanlara yayılarak dikey bir hiyerarşik düzenle örgütlenmemiştir.

3- İslam tarihinde ve Türk İslam tarihinde hiçbir siyasi otorite tarikat ve cemaatlerin “reşit” olmayan çocuklara eğitim vermesine izin vermemiştir. Bu pedagojik de değildir.

4- İslam tarihinde medreselerin hiçbirinde tarikat dersi ya da intisabı söz konusu olmamıştır.

5- İslam tarihinde ve Türk İslam tarihinde eğitim öğretimin finansmanı tamamen vakıf sistemi üzerinden sağlanmıştır. Ne devlet ne de toplumun genelinden bir bağış ya da tahsisat olmamıştır.

6- İslam tarihinde ve Türk İslam tarihinde hiçbir vakfın tarikatı hiçbir tarikatın vakfı yoktur. Vakıflar sivil kişilerin özel mülküdür. Tarikatlere tahsis edilmiş fakat gereğinde geri alınmıştır.

7- İslam tarihinde hiçbir tarikatın tüzel malı da tüzel kişiliği de yoktur. Çünkü tarikat ve cemaatler yatay örgütlenen, yaygın yetişkin eğitimi faaliyetlerdir. Hiyerarşik örgütlü yapılar değildirler. Bir lider etrafında hizmet eden bir grup yakını her zaman olmuş, geriye kalan insanlar eğitim amaçlı intisap etmişlerdir. Emir komuta zinciri değil, manevi bir bağ üzerinden seyr-i süluka matuf gönül bağlılığıdır. İstisna, fitne zamanlarında, siyasi otoritenin çürüdüğü zamanlarda liderlerine biat ederek siyasi bir cihet kazanarak isyan ve tedhiş eylemleri de olmuştur. Fakat bu durum başından itibaren bir dikey örgütlenme şeklinde asla olmamıştır.

Bu değerlendirmeden yola çıkarak net olarak söyleyebiliriz ki son yüz yıl içinde İslâm dünyasında ortaya çıkan tarikat/cemaat yapılarının hiç biri ne İslâm kültür literatüründeki cemaat/tarikat tanımına ne de İslam tarihinde neşvünema bulan tarikat ve cematlerin yapı, işlev ve işleyişine uygun değildir.

15 Kasım 2024 Cuma

Türkiye’de dinin dört figürle geri dönüşü Prof Dr İlhami Güler-15/11/2024

Osmanlı İmparatorluğu çöktükten ve Kurtuluş Savaşından sonra, Anadolu, tehcir ve nüfus mübadeleleri ile İslamlaştırılarak üniter bir ulus devlet kuruldu. Yüzde 99’u Müslüman olan halka Avrupai bir elbise biçildi-dikildi. Hilafet, Şeriat ve Tarikat ilga edilerek çağdaş-seküler bir devlet yapısı inşa edildi. Dinin itikat, ibadet ve ahlak unsurları Diyanet riyasetine tevdi edildi. Eğitimle de toplum sekülerleştirilmeye çalışıldı. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde mevcut sünni teoloji tartışılmaya başlandı ise de; cumhuriyet döneminde -zaman olmadığı için- bu eleştiriye devam edilmemiş, mevcut dini muhayyile havalandırılmamış, tecdit edilmemiş, külleri üfürülmemiş, bakımı yapılmamış ve halının altına süpürülmüştür. O da, fazla zaman geçmeden geri dönmüştür. Bu dönüşün biri sivil, diğeri politik olmak üzere iki kanadı olmuştur. İkisi sivil, ikisi politik olmak üzere, bu geri dönüşü, başlıca dört figürle/kişi kültü ile izah etmeye çalışacağız.

1-SAİD NURSİ (“NURCULUK”)

Tarikat “ruhu”, Said Nursi’nin öncülüğünde “Cemaat” olarak geri dönmüştür. Said Nursi: “Devir, Tarikat devri değil; Cemaat devridir” diyerek, kendi örgütsüz “örgüt”ünü oluşturmuştur. Bir taraftan, kendi döneminde yükselen Pozitivizmin dine saldırılarını göğüslemek için bir savunma “Kelam”ı oluştururken; diğer taraftan da devletin/rejimin sek/sert/seküler uygulamalarına karşı sivil olarak dini hamiyetle karşı durmaya çalışmıştır. Devletin ısrarla takibatına rağmen; aleni suç işlemeden, legal bir şekilde yazmış ve konuşmuş, “Nurculuk” diye bir teolojik bir cemaat oluşturmuştur. Bu teolojik yeni yorum, onun ölümünden sonra farklı fraksiyonlara bölünmüştür. Hepsi de, sağ hükumetler ile dirsek temasında olarak ve diyaloğa girerek vakıf-dernek faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu gruplar, şeriat ve hilafetten teolojik olarak vazgeçmiş olmasalar da; cumhuriyet ve demokrasi ile fazla bir sorunları olmamıştır. “Risale-i Nur” külliyatını yazarak-basarak, okuyarak, okutarak tebliğ, vaaz, irşat faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Risale-i Nur külliyâtı, Sünni, kaderci Eş’ari ve ilhamcı-rüyacı Tasavvufi damarın, bazı Kur’an ayetleri ıle -Pozitivizmin saldırıları da göz önünde bulundurularak- yeniden yorumlanmasıdır. Türklerin tarihinde ilk “Türkçe” teolojik bir yorumdur. Bu süreç içinde Osmanlıda etkin olup yasaklanan Tarikatlar, yeraltında/illagal olarak faaliyetlerine devam etmişlerdir.

2-FETULLAH GÜLEN (“HİZMET HAREKETİ”)

Bu teoloji ile beslenen Fetullah Gülen, 1970’lerden itibaren kendi etrafında oluşturduğu muhip-müritleri ile ve “Allah isterse, kâfirleri müminlerin emrinde kendi dini için hizmetkâr kılar” inancı gereği ABD/CIA ile de ilişkiye girerek,“The Cemaat” veya diğer deyimle “Hizmet Hareketi”ni oluşturdu. Meşhur “Abant Toplantıları” ile Türkiye’de meşruiyet devşirirken; “Dinler Arası Diyalog” ile de uluslararası meşruiyetini perçinlemeye çalıştı. Sünnilikte meşru olan “Harp Hiledir” ve Şiilikteki “Takiyye” prensiplerine bağlı kalarak –yurt içinde ve yurt dışında- eğitim (Dershane-Okul) faaliyetleri başta olmak üzere değişik sivil toplum kuruluşları ile hareketini geliştirdi ve devleti “ele geçirmek” için kurumlarına sızdı (“Paralel Yapı”). Kendini “Kâinat İmamı” olarak görerek, İslam’ı dünyada “Temsil” misyonuna soyundu. İki binli yılların başlarından itibaren iktidara gelen AK Parti hükumetleri ile –alnı secde görenler olarak- de “iş birliği” yaparak mevcut “Vesayet Rejimi”ni yıkmak için soru çalmadan “Kumpas”lara varıncaya kadar bir sürü “illegal” faaliyetler yaptı. Gücünü artırınca, Ak Parti hükümeti ile bazı konularda ters düşmeye başladı ve aralarında bir münaferet oluştu. Sonunda “15-Temmuz/Darbe Girişimi”nde bulundu ve yenildi. Ondan sonra da “FETÖ” olarak takibatlara uğradı. Fetullah Gülen, 20 Kasım 1924 tarihinde Amerika’da öldü. Bu olgu, Ak Parti/Erdoğan’a karşı “İhanet”; Türkiye’ye karşı da kör-inanç, samimiyet ve cehaletin birleşmesinden doğan bilançonun/sonucun, ihanetten bin beter kötülüğüdür.

3-NECMETTİN ERBAKAN (“MİLLİ GÖRÜŞ”)

Yirminci yüzyılın başında Mısır kaynaklı “İhvanu’l-Müslimin” hareketinin başlatmış olduğu ve İslam dünyasında etkili olan “İslamcılık” hareketinden etkilenen Necmettin Erbakan ve arkadaşları, 1970’lerin başlarında “Milli Nizam Partisi” ile İslam’ı legal politik düzlemde “Milli Görüş” doktrini ile aktüelleştirmeye çalıştı. Buna 1979’daki İran “İslam Devrimi”nin etkisini de eklemek gerekir. “Ağır Sanayi” ve “Manevi Kalkınma” sloganları ile politik faaliyetlerde bulundu ve hükümetlere ortak oldu. İmam-hatip okullarının sayısını artırmaya çalıştı. Önceki hükumetlerin almış olduğu AB (“Batı Kulübü”)’ye girme kararına ısrarla karşı durdu. Anayasada mevcut olan sert “Laikçilik” politikalarını yumuşatmaya çalıştı. Fiilen dinamik bir hukuk nosyonuna haiz iken; dogmatik-donmuş bir “Şeriat” idealine, -açıktan olmasa da- elinden geldiğince bağlı kalmaya çalıştı. Amerika ve İsrail’in Türkiye’ye dönük politikalarına karşı çıkmaya çalıştı. Kurduğu partiler, mevcut vesayet rejimi tarafından kapatılsa da davasından vazgeçmeden –legal çizgide kalarak- yoluna devam etti.

4-R. TAYYİP ERDOĞAN (“İSLAMCILIK”)

İki binli yılların başında merkez sağın çökmesi ile birlikte R. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, “Gömlek Değiştirerek” Milli Görüş’ten ayrılıp Ak Parti’yi merkez sağı ikame edecek tarzda geniş bir yelpaze ile kurdular. Ak Parti, muhafazakâr bir kalıp ile birlikte, -belli ölçüde- gayri “Türk” içerlemesi ve ekonomik motivasyonların sentezidir. Küreselleşme(Post-modern, Post-Turuth, Trans-Human…) ile birlikte dini ruhun buharlaşması, ekonomik(para) saikini(“arzular şelale”) güçlendirmiştir. Dolaysıyla, “Gömlek Değiştirme”nin asıl motivasyonu: “Biraz da biz ölelim”dir (İnşaat, İstihdam, İhale/Rant). Üretim ekonomisi ile pek “iş”leri olmamıştır. 2010’lara kadar, AB uyum yasları ve “The Cemaat” ile birlikte yol temizliği yapılmış; 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da “Tek Adam (Başkanlık))” rejimi tahkim edilmiştir. Oysa yirmi yıl öncesinde sayın Erdoğan, “Başkanlık” sisteminin Amerikalılara ait bir şey olduğu gerekçesi ile eleştirmişti. Böylece ABD’ye vaad edilmiş olunan “Ilımlı İslam” rolünden yavaşça uzaklaşmaya başlandı. Fetullahçı darbe teşebbüsünün arkasında da bu caymayı cezalandırma vardı.

NATO (Batı) içinde olmamıza rağmen, önce “Köprü” pozisyonuna geçilmiş (“Eksen Kayması” tartışmaları); doğuya (Rusya, Türk Dünyası, Çin) da yönelinmiş ve “Gönül Coğrafyası” ile (Ümmetçilik) dostluk ilişkileri geliştirilmiştir. “Arap Baharı”nın kışa dönüşü ile birlikte (Suriye-Mısır politikaları) “Rabia” ruhundan “Tek Devlet, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Bayrak”a ricat edilmiştir: “Dimyata pirince giderken; evdeki bulgurdan olma.”

FETÖ olgusu ve iç politikadaki yolsuzluklar, hukuksuzluklar, tarikat kayırmaları, mafyalaşmalar…, geniş kitle tarafından “Dindar/Muhafazakâr-Mukaddesatçı” kimliğin hanesine yazılmış ve dinden soğumalar artmıştır (Deizm, Ateizm, Agnostisizm… tartışmaları).

5-SONUÇ

Düşünsel, kavramsal, kurumsal ve duygusal (vicdani) bir yenilenme (tecdit) olmadan, anakronik, dogmatik, mukallit bir dinsel muhayyile ile en son buraya varılmıştır. Osmanlı’nın siyasal bedenini çökerten teolojik (Sünni-Tasavvufi) muhayyile üzerine düşünmeden, onu sorgulamadan, yenilemeden –rahmetli M. Akif ve N. Topçu bunu yapmaya çalışmıştı-, Cumhuriyete, devrimlere küfretmenin ve dini “geri getirme” çabasının ve laikliğin üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Akif ve Topçu, siyasette din satan, profesyoneller (“İslamcı”) değil; samimi, dürüst, amatör, naif, basit, sıradan şair-düşünür müminlerdi.

 

 

30 Ekim 2024 Çarşamba

Zihniyeti de öldü mü? Bahadır Kurbanoğlu-24/10/2024

Birileri”nin el vermesiyle yerelden başladı ama küresel bir yapı oluşturdu. Sırtını büyüklere, en büyüklere dayamaktan imtina etmedi. Kendisini kullanışlı kılma ile “onları” kullanma icraatını iç içe geçirdi. Yegâne hedefi “muktedirlik” kılan tüm insan/yapı/örgütlerde olduğu gibi bir süre sonra amaç adına her şey mübahlaştı.

İnişli çıkışlı tüm dönemlerde fıtratı gereği siyasetle içli dışlı oldu. Bazen derinde, bazen satıhta görünür oldu. “İhanet-ticaret-ibadet” üçlüsünün tümünü dinin geleneksel belli bir yorumunun araçsallaştırıldığı ideolojik iklimde yoğurdu.

28 Şubatlarda seçilmiş meşru hükümettense daha güçlü olanın yanında yer alıp yerini belli eden demeçler vermekten geri durmadı. Küresel 28 Şubatçıların ihtiyacı olduğu zamanlarda da İslami direniş aleyhine demeçler vermekten, malum adreslere röportajlar sunmaktan geri kalmadı.

28 Şubat’ın direnen nesli sayesinde, demokratik iklimin bürokratik tüm nimetlerinden istifade etti. Ticaret ağlarını, istihbarat ağlarıyla besledi. Sınırlı gücün yeterli gelmeyeceğinin, hepsini istediğinin sinyallerini verdi. Aynı süreçte, yetiştirdiği kadrolar Arap Baharı’nın karşısında temerrüdcülerin yanında yer aldı.

Mavi Marmara direnişçilerine “Otoriteden izin aldınız mı?” diye sordu.

Bilahare, sistemdeki haramileri bahane ederek, 17-25 Aralık süreçlerini, darbenin ön hazırlığı olarak pratiğe döktü. Ve nihayetinde kurduğu şebeke 15 Temmuz’da -o ya da bu sebeplerle- mızrağı çuvala sığdıramadı ve harekete geçti. Hem de demokrasi havarisi Batı basınının darbeyi buharlaştırmaya çalışan tüm çabalarını da arkasına alarak.

Hain darbe denemesinin üzerine çok şey yazılıp çizildi. Meşru-seçilmiş bir iktidarı devirmeye tasallut eden bu ihanetin tek bir iyi yönü vardı ki o da tarihi tekerrür ettirmeyecek bir reçeteyi siyasetin ve toplumun önüne bir fırsat olarak sunmasıydı.

GEREKLİ DERSLERİ ÇIKARTTIK MI?

Ne mümkün! Halbuki, gerçek bir demokrasiyi kültürleştirme ve hukuk devletini inşa etme yolunda inanılmaz bir fırsat sunmuştu bu kötü tecrübe. Yepyeni bir özgürlükçü anayasa yapımından her dönemde ayak sürülen siyasi ahlak yasasını inşaya kadar, o güne dek elde edilen tecrübeleri daha ileri taşıma fırsatları.

Aksi oldu. Yepyeni korkuları olan (ya da bunları bahane eden) yeni bir sistem kuruldu. Daha doğrusu sistemsizlik ve anayasasızlık bir düzen haline getirildi. Güçler ayrılığı de facto güçler birliğine dönüştü. Yargı araçsallaştı; Meclis işlevsizleşti; güç “tek adamlık” namıyla bilinse de belli bir politbüronun eline geçti. Sosyo-politik açıdan -konjonktürel de olsa- dinî kültürün ve dindar kesimlerin itibarı önce Gülen örgütü, ardından iktidar uygulamaları üzerinden zedelendi, yerle yeksan edildi. Yüreği kadimde, zihni çağdaş normlarda olacak “Asım’ın Nesli” ideali çok ama çok ciddi bir darbe aldı.

“Yukarısı ihanet, ortası ticaret, altı ibadet” analizi dillendirilse de, devlet aklı buna göre işlemedi. Ne devlet aklı ne de siyasetin vicdanı. İhanet şebekesinin kaçtığı, ticaret boyutunun FETÖ borsalarıyla suistimal edildiği; asıl bedeli ibadet kesiminin ödediği bir iklim oluştu. Hâlâ bu sürecin bitimsizce devam ettiğine hep birlikte şahitlik etmekteyiz. Bir toplumsal kesim bile isteye tarumar edildi. Devlet aklı intikamcı ve rövanşist hislerle hareket ederken, sınırlından taşan OHAL süreçlerinden ve yargıdaki adaletsizliklerden en çok bu kesim yara aldı. KHK’lılar, ana-baba suçlular (!) ordusu yaratıldı. Ülkenin enerjisi de, son birkaç yıldır ziyadesiyle ihtiyaç duyduğumuz sinerjisi de tüketildi.

Süreç, toplumun tepesinde, “beka” retoriği eşliğinde, sürekli korkularla kitlelerin iktidardan uzaklaşmasını engeller tarzda araçsallaştırıldı. Askeri darbe süreçleri üç-dört yıllık dönemlerde “normalleşme”yi beraberinde getirirken, bu rüzgâr yepyeni bir vesayet alanının inşası için bitimsizce kullanıldı.

“SAVAŞ DÜŞMANINA BENZEDİĞİNDE KAYBEDİLİR”

Tüm ihtilal/darbe süreçleri kötüdür. Kötülüğü kendinden menkul değildir. Karşısında bir iyilik zinciri, doğrular bütünü, meşruiyet umdeleri olduğu için kötüdür. İnsanlık kan, emek, gözyaşı eşliğinde yüzyıllara sâri o tecrübeleri biriktirip postulat haline getirdiği için o reçete evrensel bağlamda herkesin elindedir. Ülke karneleri, toplumsal kültürün niteliği o postulatlara göre belirlenir.

FETÖ, sadece yerel ve çağdaş değil, kadim ve evrensel bir zihniyettir. Farklı kültürlerde farklı karşılıkları vardır ama ilacı da bellidir, soyut ve bilinmez değildir. Onunla mücadele verenin de o ilacı düşünmeksizin içmesi beklenirdi ama öyle olmadı.

İktidar maalesef kurduğu düzen ve icraatıyla o mücadele ettiğini söylediği yapının zihniyetini körükledi. Aynı zihniyet, bu defa örgütten boşalan kadroların yerine gelen ideolojik çevreler eliyle yaşatılır oldu. O boşluğu nimetten sayan dinî/seküler çevre/yapılar aynı kodlarla adeta düşman kardeşliği örnekleri serdettiler. Hem de kifayetsizlik ve muhterisliğin eşlik ettiği bir düzeysizlik eşliğinde.

Bireyi ve toplumu koruyup geliştiren ilkeler bir bir çiğnendi; kurumsal tecrübeler yerle yeksan edildi. Dürüst ve itiraz eden kadroların hemen hepsi sürecin dışına itildi. Emanete hıyanetin binbir türlü örneği ortaya kondu. Yandaş suistimalleri denetimsizliği kurumsallaştıran iklimin meyveleri oldu. FETÖ’den kurtulmakla birlikte, onun tüm kötücül birikiminin esareti altına girildi. Devletin kurumsal kodlarıyla, tecrübesiyle, birikiminin buhar edildiği, yargı sisteminde amatörleşme ve adaletsizliklerin ivmelendiği, güvenlik bürokrasisinin tüm birikimlerinin tarumar edildiği bir döneme geçildi.

Geçmişin jakoben ideolojisini savunan kesimlerin haksız ve hadsiz bir özgüvene ulaştığı ve “FETÖ gider METÖ gelir” retoriğiyle cemaatleri hedef haline getirdiği bir konjonktür her yanı kuşattı. Bunun da ayrı bir anti-demokratlık ve hukuksuzluk talebi olduğu tartışılmaktan beri kılındı.

Sadece evrensel çağdaş siyasi normların kurumsallaşmasıyla beraber, bunların toplum tarafından fehmedilmesini, kavranmasını sağlayacak fırsatlar ötelenmedi; aynı zamanda tam aksi yönde kitleler, anti-demokratik despotik iklime “yerlilik/millilik/beka” söylemleriyle ısındırıldı. Dünün iyiliklerini, açılımlarını, riskli gelişmelerini kucaklayan, onlara omuz veren toplumsal yapı, dünyadaki gelişmelerle de bağlantılı yeni beka korkuları eşliğinde adeta yepyeni bir itikadı kuşanmaya zorlandı.

Bütün bu açılardan bakıldığında insana, “Acaba darbe gerçekten de başarısız mı oldu” dedirten bir sürece sekiz yıldır katlanmaktayız. Fiziki olarak, toplum olarak ona direndik ve silahlı müdahaleyi püskürttük, peki ya sonrası? Darbenin, başarılı olsaydı tarumar edeceği alanlarla ilgili, kurulacak ve perde arkasından yönetilecek sistemle alakalı hedeflerine dolaylı yollardan varmadığı söylenebilir mi? Bu zihniyet kardeşliğinin var olmadığını, -tolere ettiğimiz ilk aylar bir yana- bunca tecrübenin ardından kim iddia edebilir ki?

GERÇEK MÜCADELE ZİHNİYETLE OLUR

Evet, Gülen de her canlı gibi öldü. İnancımıza göre de müstahakkını öte dünyada bulacak. Ondan bu dünyada sorulamayan hesabı ahirette verecek. Lakin mesele bu düzeneklerin başında, ortasında, çevresindekiler değil. Asıl olan bu zihniyet dünyasının sosyo-politik kültürel çerçevede terkedilebilmesidir ki 15 Temmuz’dan bu yana bırakın bu hedefe yürümeyi, aksine yine kimliksel bazda bu zihniyeti pekiştiren bir habitat beslendi. Nesillerin geleceği hem çatışma ve konsolidasyon hem de ekonomi-politik açıdan mahvedildi.

Peki bütün bunları da FETÖ mü yaptı? Tüm günahlara, cürümlere günah keçisi kılınan FETÖ’nün mü eseri bugünkü bataklık? Kendisi de nesilleri heder etmiş bir insanın ardından dökülecek beddua sözleri, bugünkü günahkârların, rantçıların, hak hukuk tanımazların cürümlerini temizler mi?

Ya muhalefet? Ya Gülen üzerinden geliştirilen 22 yıllık iktidar eleştirisine ne demeli? Ya bu süreçte kendilerini temize çeken retorikler? “Kendine demokratlık”tan bir türlü çıkamamış, eski ezberlerin dışında bir demos/toplum projesi hâlâ ortaya koyamamış; çözüm deyince aklına Cumhuriyet’in ilk yılları gelen, kişi kültünden -tıpkı eleştirdiği cenahlar gibi- bile isteye çıkmamış; gücü orada görmeye devam eden; FETÖ ya da iktidar eleştirisi yapayım derken zımnen dinî ve toplumsal kültüre tahfif cümleleri kurmaktan çekinmeyen; hepsinden öte hâlâ “öteki” söz konusu olduğunda bildik anti-demokrat, çoğulculuğu nakzeden ve gayrı hukuki zihniyet halesini sorgulamaktan ari muhalefete ne demeli?

Oysa bu meselede popülizmi terk ederek acilen özeleştiri yapmamız gereken alanlar var. Bunlar sorgulanmalı ki dinî ya da seküler fark etmeksizin siyasi/toplumsal kültürümüzün içine sinmiş, mücadele ettiğimizi söylerken kendi lehimize aparat kıldığımız kodlardan kurtulabilelim. Mesela;

Kendimize demokratlık dışında bir hak-hukuk mücadelesi güdebiliyor muyuz?

Farklı toplumsal kesimlerle empati yapma sorumluluğunu yerine getiriyor muyuz?

Çoğulculuğu hikmetli bir siyasete dönüştürebiliyor muyuz?

Farklı toplum kesimleriyle ilgili tarihsel ezberlerimizi sorgulayıp tashih edebiliyor muyuz?

Evrensel demokrasiyi savunmayı saflık; rövanşizmi sürdürmeyi rasyonellik (!) olarak gören zihniyet kodlarımızı sorgulamayı ve kitlelere sorgulatmayı başarabiliyor muyuz? Bu konuda elimizi ne kadar taşın altına soktuğumuzu hiç düşündük mü?

Mahalle ezberlerimizi sorgulamayı bile isteye ve korkularımız, konforumuz yüzünden erteliyor muyuz, yoksa gün gelip galebe çalma (!) adına onlara yaslanmaya devam mı ediyoruz?

Popülizm hastalığının, sadece “karşıt/öteki” olarak bellediğimiz kesimlerin sorunu mu yoksa aynada aksini görebileceğimiz bir gerçeklik mi olduğu üzerine hiç düşünüyor muyuz?

Meseleleri 85 milyon adına, hatta bölgesel bir jeopolitik kültür üzerinden düşünmediğimizde kısırlaştığımız, çözümsüzleştiğimiz, sürekli dejavular yaşadığımız hakkında kendimizle yüzleşebiliyor muyuz?

İşte esas FETÖ ve zihniyeti ile mücadele tüm bu sorgulamalarla beraber gelir! Darbelerle, darbecilikle, bireyin varlığını ve iradesini yok eden dinî/seküler anlayışlarla esas bu sorgulamalar olduğunda mücadele edilmiş olur. FETÖ ile mücadeleyi belli bir kimlik ve toplumsal kesimle mücadele zannedenler de fena halde yanılıyor! O mücadele kimlikle, sosyolojiyle, ona “benzeyen” diğerleriyle, tarihsel dikotomiler ve anakronik lojistikler içeren ezberlerle yapılamaz! Hem kadim tecrübe hem de bugünün postulatları haline gelmiş çağdaş birikimlerle, normlarla, ilkelerle yapılır. O ilkeler üzre kendimizi, bireyleri, toplumsal yapımızı, siyasi mekanizmaları ve kurumları dönüştürerek yapılır. Kendimiz için faydalı olan ile zararlı olanı ayırabilecek bir zihniyete, birikime kavuşmakla yapılır.

Kötülüğü sıradanlaştıran, düşmanlıkları pekiştiren ve enerjimizi tüketen dejavularla gerçek vatanseverlik ve adil şahitlik bir arada olmaz! Darbelere karşı çıkarız ama vesayetçi, norm ve ilke çiğneyen çarpık zihniyet/itikatlardan kurtulamayız. Ve bu kültürel döngü hayatımızı bir örümcek ağı gibi sarmalar, çıkış için çağrılar yapan, emri bil maruf nehyi anil münker (iyiliği emredip kötülükten nehyeden) diliyle konuşanlara karşı da kulaklarımız tıkanır! Buna ise FETÖ benzeri zihniyetler ile mücadele değil, aksine o örümceğin ağında debelenmek denir.

Son sözlerimiz de şu kenar notları olsun:

·         İktidarla ilişkilerini Gülen örgütünün bıraktığı boşluk sonrası artıran yapılar nimetlerden istifade dışında gerekli özeleştirileri yaptı mı?

·         Siyaset-cemaat ilişkisi, cemaatlerin bağımsızlığını, özgünlüğünü ortadan kaldıran bir yapı arz etmekte ve “iyiliği emretme, kötülükten nehyetme” misyonunu da ortadan kaldırmakta iken, bundan kaynaklı bir sorgulamanın zamanı gelmedi mi?

·         İktidar mahfillerinin köklü bir özeleştiri yapması mümkün değil, o vakit hiç olmazsa “normalleşme” ortamını ve yaşanan acıları unutturucu, yaraları sarıcı bir hukuk siyaseti bir an önce devreye sokulmalı değil midir?

·         İbadet kesimi de, uğradığı haksızlık ve ödediği bedellerin tek adresi olarak iktidarı görmeyi bırakmalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz normlar ve ilkeler eşliğinde bu süreçten gerekli dersleri çıkarmalı, kendilerini örümcek ağının içine atan süreçlerle alakalı sorgulamaları bunca tecrübeden sonra onlar da gereğince yapmalıdır.

·         Mehdi/lider özelinde şunu da tarihe kayıt olarak düşelim: Gülen’in en büyük günahı -benzerlerinde de olduğu gibi- akıl ve iradeye ilişkin ilke ve değerlerin aleyhine olanı -din kisvesi altında- hikmet dairesinde gösterip tüm toplumu zehirlemek oldu. Gücün büyüklüğü de bunda çarpan etkisi yaptı. İcraatları ve hedefleriyle toplumuna, ülkesine ve nihayetinde dinine zarar verenler listesinde tarihin en üst sıralarında kendine yer buldu.