28 Şubat 2023 Salı

İki kurum ve iki sorun Kemal Öztürk/28.02.2023

AFAD GURUR KAYNAĞIMIZDI

Ukrayna savaşına giderken, Romanya, Slovakya, Polonya’dan geçmiştim. O sınır kapılarında Ukrayna’dan gelen göç dalgası karşısında nasıl şoka girdiklerini ve devlet olarak çuvalladıklarını gördüm. Orada AFAD’ı, UMKE’yi gördüğümde aradaki farkı da anladım ve mutlu oldum.

Ukrayna’da Liviv şehrine gittiğimde daha çok şaşırdım. Tren garının önündeki parkta sanayiden getirilmiş varillerde, sobalarda odunla ateş yakılmış, üzerine koca kazanlar konmuş, çocuklara süt, büyüklere yemek pişiriyorlardı. Bir seyyar aşevleri yoktu.

Oradan AFAD Başkanı Yunus Sezer’i aradım. “Bizim aşevi tırlarından birini buraya gönderseniz, bu meydanda kursak, çocuklara hijyen ortamda süt pişirilse, insanlara yemek dağıtılsa ne güzel olur” dedim.

Ve AFAD Kocaeli’ndeki bir aşevi tırını tüm o beceriksiz devletleri geçip, Ukrayna’ya getirdi, Liviv’de kurdu ve insanlara sıcak yemek dağıttı.

O zaman ülkemle, AFAD ile gurur duydum. Bunu da Ukrayna savaşının ortasında yazdım.

AFAD’ı orman yangınında Marmaris’te, selde Bozkurt’ta, depremde Van’da ve daha nice afetlerde izledim.

Hep gurur duydum.

ŞOKA GİREN AFAD VE DİĞER KURUMLAR

Depremin ikinci gününden itibaren sahadaydım. Malatya, Maraş, Adıyaman, Hatay ve bir çok ilçe dolaştım.

Abartısız söylüyorum, hepsinde insanlar AFAD’dan şikayet etti.

Ben devletin kurumlarının üç gün boyunca şoka girdiğini gördüm o şehirlerde.

Ama en çok AFAD şoke olmuştu ve en çok da bu yüzden koordinasyon sorunu yaşanmıştı. Çünkü kanun afetlerde tüm yetkiyi ve koordinasyonu AFAD’a vermişti.

Ama AFAD bu depremde bunu tam anlamıyla başaramadı ve başaramadığını da kabul etmedi.

Bu kadar büyük bir depreme hazır değildi. Bölgesel afet planı yoktu. Bu kadar büyük krizi yönetme kapasitesi de bulunmuyordu. İnanın bunu doğal karşılıyorum. Dünyanın en güçlü devletinin kurumu da bunu başaramaz zaten.

Ancak AFAD’ın sorunu “asrın depremini” yönetememesi değil, neden yönetemediğini bilmemesidir.

SAĞLIK BAKANLIĞI NEDEN ŞOKA GİRMEDİ DE AFAD GİRDİ?

Kızılay’ın, AFAD’ın bu depremde krizi iyi yönetemediği söylediğinde, “Ama on şehirde, iki 7.5 büyüklüğünde, ‘asrın felaketinde’ elbette her yere yetişemezler” diyorlar.

Yollar kapanmış, hava şartları kötüymüş, yıkım çokmuş…

Peki hiç dikkatinizi çekti mi, kimse sağlık hizmetlerinden şikayet etmiyor. On binlerce yaralı vardı ama Sağlık Bakanlığı çökmedi ve her yere yetişti.

Hiçbir şehirde sağlık hizmetleri konusunda şikayet almadım. Asrın felaketinde neden Sağlık Bakanlığı çökmedi de, AFAD çöktü, Kızılay yetersiz kaldı peki?

AFAD’IN EN BÜYÜK SORUNU POLİTİZE OLMAK

Bir dönem gurur duyduğumuz AFAD’ın bu afette bizi kurtarmasını bekledik doğal olarak.

Ama gördüm ki AFAD politize olmuş. Bu yüzden de liyakat ve ehliyet konusunda büyük bir erozyona uğramış.

İl ve ilçe yetkilileri, genel merkezdeki idarecilerinin bir kısmı kriz yönetecek kapasitede ve yetkinlikte değillerdi. Ama yetki onlardaydı ve insanlar buna zorunlu olarak tabi oldu.

Bu yüzden de büyük bir koordinasyon sorunu baş gösterdi. Hem de tüm afet illerinde.

Öyle akla zarar şeyler yaşandı ki, duyunca inanamadı kimse.

Arama kurtarma çalışmalarında “Yetki bende siz buraya giremezsiniz” diyen AFAD yetkilisi, can derdinde olan afetzedeler tarafından tartaklanıp kovuldu.

Yardım tırlarını zorla AFAD deposuna götüren mi dersiniz, koordinasyon yapıyoruz diye saatlerce yardım ekiplerini bekleten mi dersiniz, yurt dışından yardım ekiplerinin getirilmesini geciktiren mi dersiniz…

Onlarca örnek, onlarca olay sıralayabilirim.

“Kurum şovenizmi” ne demek onu gördüm. AFAD kurumları koordine etmedi, kurumlara tahakküm etmeye kalktı. “Yetki bende sözü”, küçük kıyametin yaşandığı yerde o kadar çiğ duruyordu ki, devletin diğer kurumları bile bundan illallah etti.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? Her kurum, her sivil örgüt AFAD’ı beklemeden kendi başına hareket etmeye başladı. Bu yüzden de kargaşa arttı.

HER ŞEY VAR AMA HİÇBİR ŞEY YOK

Ancak orada günlerce enkazda canla başla çalışan, can kurtarırken yaralanan, göz yaşı döken, makamını anasının ak sütü gibi hak eden AFAD çalışanları da gördüm.

Yeterince halkına yardım edemediği için ağlayan, o iki yüksek mühendis gibi fedakar çalışanları da var kurumun.

Ülkenin en iyi teknolojisine, ekipmanına, teknik kapasitesine ve tecrübesine sahip. Belki de kanunla en çok yetkiyle donatılan kurum aynı zamanda.

Fakat Charles Dikens’in dediği gibi, “her şeye sahiptik hiçbir şeyimiz yoktu”. Afet bölgesinde bunu hissettik. Devlet büyük bir devlet, sivil tolumu güçlü, milleti çok fedakar, iş adamları cömert, ülkenin ekipmanı çok…

Gelin görün ki bunları bir araya getirip büyük bir güç oluşturmayı başaramadık ilk üç gün.

AFAD’IN YAPISINI VE KONUMUNU DEĞİŞTİRMEK YETERLİ Mİ?

Uzmanlarla konuştum. Afet yönetimi konusunda dünya kadar şey söylediler. AFAD’ın İçişleri Bakanlığı altında olması yanlış diyenler, örgütlenme şeklini doğru bulmayanlar, operasyon tarzını hatalı bulanlar…

Bence bunlar değil. AFAD yönetim kadrosunda siyasallaşmaya bağlı bir liyakat krizi yaşıyor. Temel sorunu bu.

Çok iyi yöneticileri de var içeride.

Kimse afette canımızı kurtaracak bir kurumu yıpratmak istemez. Bu yüzden can kurtarırken bu konuları tartışmadık. Üzerinden yirmi gün geçtikten sonra bu konuları açıyoruz.

Çünkü bu kurum bize çok lazım.

Şu kurum şovenizminden, kurumu eleştirilemez hale getirmekten, dokunulmaz yapmaktan vazgeçin. Kuruma daha çok zarar verirsiniz.

Eğer ortamı hazırlansa, valiler, bakanlar, yerel yöneticiler, sivil toplum kuruluşları sahada nelerin yaşandığını ve koordinasyon krizini anlatırlar aslında. Ama susmayı tercin eden çok.

POPÜLİZMİN GİRDABINDAKİ KIZILAY

Depremin ilk günü akşamında Habertürk ekranlarında yayındaydık. Akşam 22.30’dan sonraydı sanırım. Kızılay Başkanı Kerem Kınık telefonla bağlandı. Ne olduğunu tam anlamamıştık o saate kadar. Bu yüzden Kerem Kınık’ı can kulağı ile dinliyorduk.

Konuşmanın en can alıcı sorusu ve diyaloğu şöyleydi:

Kübra Par: 10 şehrin yüzde kaçına ulaşılabildi?

Yani depremde yıkılan binaların yüzde kaçına ulaşılabildi şu dakikaya kadar?

Kerem Kınık: Tamamına ulaşıldı, yani tespit yapıldı, canlı kontrolü yapıldı ve arama kurtarma planlaması yapıldı. Çok büyük oranda arama kurtarma bir kısmı tamamlandı, diğerlerine geçildi. Yani şu anda ulaşılmayan bir nokta yok.

Kübra Par: Ama bize gelen bilgiler öyle değil.

Kerem Kınık: Şöyle diyorum. Ulaşılıp tespit yapılıyor ama arama kurtarma ekipleri sıraya alıyor o müdahaleyi. Dışarı vilayetlerden gelen ekiplerin özellikle Hatay’a intikallerinden kaynaklanan sorunlar yaşıyorlar. Onları askeriyemizin desteği ile aşmaya çalışıyorlar. Yıkılmış ve hasar görmüş binaların envanteri çıkartıldı yani o anlamda ulaşıldı diyorum.”

O akşam Kızılay Başkanı’nın söyledikleriyle bize gelen mesajlar taban taba zıttı. Belki binlerce mesaj yağdı telefonlarımıza. “Yardım gelmedi, kimse yok, kurtarın bizi…” feryatlar halindeydi her şey.

Ertesi gün afet bölgesine gittiğimde durumun Kerem Kınık anlattıklarıyla uzaktan yakından alakası olmadığını gördüm. 2-3 gün hiç gidilmeyen yerler vardı.

KIZILAY POPÜLİZMİN KURBANI

Kerem Kınık’ı Yeryüzü Doktorları Derneği başkanıyken tanıdım. Göz yaşlarına şahitlik ettim. Çalışkan biriydi. O makamda çok uzun kaldı ve devam etmek için de farklılaştı.

Kızılay’da derinlikli yapılandırma, güçlü örgütleme ve etkili operasyon yapmak konularından çok başka şeyler ön plana çıktı.

Medya aktiviteleri etkili görsellik, şık kıyafetler, afili araçlar, kağıt üzerinde operasyon planlamaları, İngilizce terimlerin bol olduğu eylem planları daha çok önemsendi Kızılay’da.

İlk gün 1200 küsur personelimiz sahada diyordu Başkan ama bunun kimseye yetmediğini ancak sahada olanlar bilir. 15 bin çalışanı 300 bin gönüllüsü var kurumun bunu da unutmayalım.

Evet ilk gün yiyecek götürmüştü ama Malatya, Antep, Maraş, Adıyaman ve Hatay’da, bunların ilçelerinde, köylerinde iki gün ekmek kıtlığı yaşandığını, gıda sıkıntısı çekildiğini ancak oralarda yaşayanlar bilir.

Afetlerde beslenme, gıda, kan ihtiyacından sorumluydu Kızılay. Kan hariç diğerlerini ilk üç gün hakkıyla yerine getirdiğini söyleyemem ben.

Kızılay’dan bir yetkiliyle konuştum. Bana yine “İlk gün şuradaydık buradaydık” dedi. “Ama insanlar aç kaldı” dediğimde o da “‘Asrın felaketinde’ bu kadar olur” deyiverdi.

Sonra da bana havalı grafiklerden oluşan, neler yaptıklarını anlatan sosyal medya görselleri gönderdi…

Kızılay popülizmin girdabında, sahadaki gerçekle yüzleşmek istemiyor. Depremin üçüncü günü Maraş’ta bir parkta Jandarmanın seyyar ekmek fırınından sıcak somun yedim. Kızılay’ın seyyar fırını yoktu ve o gün Maraş’ta görmedim onu. Ben göremedim diyeyim.

Fakat sahada o meşhur ters kırmızı hilal görünür değildi. Bu hep dikkatimi çekti.

Hatay’da bir araçta çay demleyip, bisküvi ikram eden Kızılay çalışanıyla konuştuğumda tıpkı AFAD’lı mühendisler gibi onun gözlerinde de aynı çaresizliği gördüm. “Ben şimdi bunu mu yapacaktım?” dedi. “Kızılay çok fonksiyonsuz kaldı” diye gözleri doldu o gencin.

KIZILAY’I ELEŞTİRMEK Mİ ÖVMEK Mİ DAHA İYİ?

Kızılay çok etkileyici görünen organizasyon ve kampanyalar yaptı.

Ancak görüntü, görsellik, biçimsellikle sahadaki gerçeklik uymuyor.

Depremin ilk iki günü açlık çekildiyse, insanlar bu yüzden market yağmaladıysa, o havalı organizasyon ve eylem planlarının bir anlamı kalmıyor işte.

Kızılay'ı finasal bütçeler, iştirakler, kar zarar dengesi gibi kavrmlarla bir şirket gibi yönetirseniz yardımlaşma ruhunu öldürürsünüz. Sonra da afet günü çadır, yemek satarsınız. Sonu budur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kızılay sahada yoktu diyenleri en ağır sözlerle kınadı. Günde 2.5 Milyon insana yemek dağıtıyor dedi. Belki bugün öyledir. Ama afet şehirlerinde ilk iki gün yaşanan ekmek kıtlığının, yemek yoksunluğunun hesabını da sorması gerekir.

İnsanlar kamyonların arkasına ekmek doldurup Malatya’da dağıttı, halk izdiham halinde almaya çalıştı. Gözlerimle gördüm, fotoğrafını çektim ama utancımdan yayınlayamadım. Bu halkı bu halde göstermek istemedim. Bu manzaraya neden olanlara da hiddetle kızmalı Cumhurbaşkanı.

Kızılay “asrın felaketinde” her yere yetişemedim dese, mahcup olsa, özür dilese bekli de hepimiz onu teselli edeceğiz. Ama daha ilk gün Kerem Kınık her yere ulaştık, ekiplerimiz sahada diyerek insanları daha çok feryat ettirdi.

Osmanlı’dan kalma Hilali Ahmer, bu güzide kurum herkesin gönlünde taht kurmuştur. Hepimiz ona kan verdik, bağış yaptık, gözümüz gibi sevdik.

Yanlışı varsa onu söylemezsek iyilik değil, kötülük etmiş oluruz.

ÇADIR SATMAK DA NEREDEN ÇIKTI?

O kadar çok çadır isteyen insanla karşılaştım ki afet bölgesinde. Hepsine “Çadır yok ülkede, getiriliyor az sabır” dedim. Meğer üçüncü günü Kızılay’ın depolarında çadır varmış ve onu AHBAP’a satmış. “Asrın felaketinde”, küçük kıyamette bu ticari alışveriş nasıl olur da ahlaki ve hukuki görülebilir? Böyle bir teklif geldiğinde, “Bu çadırları bölgeye gönderiyoruz zaten, sen o parayla başka bir yardım yap” demesi gerekirdi.

HER İKİ KURUM DA ÖZELEŞTİRİ YAPMALI

Kriz bölgesinde, Ankara’da, İstanbul’da AFAD ve Kızılay hakkında konuştuğum bir tek kişi dahi durumun iyi olduğunu söylemedi. Bazı kurum çalışanları, valiler, bakanlar, yetkililer bile eleştirdi.

Umuyorum bunlar rapor hazırlar ve ilgili merciye ulaştırır.

Kamuoyuna açıklamasalar bile, kurumun kendi özeleştirisini yapması gerekir. O kurumlar devletin en stratejik kurumları. Onlar zarar görürse bedeli çok ağır oluyor işte.

Başımıza daha çok afet gelecek maalesef. Topraklarımız böyle. O zaman buna uygun yaşamaya ve buna hazır olmaya mecburuz.

AFAD ve Kızılay da bizi bu afetlere hazırlayacak en önemli kurumlar.

Umarım yeterli dersi almışlardır.

21 Şubat 2023 Salı

Medreseden üniversiteye ne değişti? Prof. Dr. Cemil Çelik21/02/2023

18. yüzyıl Avrupa’sında eğitim, bilim ve araştırma, daha önceki yıllardan başlayan yüzlerce bilim insanının gayretli çalışması ve azmi ile kilise egemenliğinin dışına çıkmayı başardı. Çoğu kilise temelli okullar değişerek ve dönüşerek gelişti. Oysa bizde ise değişim ve dönüşüm medreselerin dışında ayrı bir kulvarda devam etti.

Avrupa bu dönüşümü yaşarken, Osmanlı toplumunda geleneksel eğitimi üstlenen kurumlar olarak medreseleri, enderunu ve tekkeleri görürüz.

Kendini değiştirmesi mümkün görünmeyen bu kurumlarla yol alınamayacağı, fazla bir ilerlemenin olamayacağı ve yeni kurumlara ihtiyaç olduğu 18. Yüzyıl’ın ikinci çeyreğinden itibaren düşünüldü.

Darulfünun’un (fen bilimleri evi) açılması fikri ilk kez Mustafa Reşit Paşa tarafından gündeme getirildi.

1867’de Darulfünun üç bölüm olarak eğitime başlıyor. Hikmet ve Edebiyat, İlm-i Hukuk, Ulum-u Tabiiye ve Riyaziye olmak üzere. Teoloji (ilahiyat) alanı medreseye bırakılıyor. 1871’den 1881’e kadar öğrenci kabul eden Darulfünun eğitim faaliyetlerini sürdürüyor. Zaman zaman duraklamalar geçirse de 1900 yılı başında bu kurum yeniden eğitim vermeye başlıyor.

Açılan bu kurum, üniversite fonksiyonu görmesine rağmen üniversite yerine Darulfünun denilmeye, fakülte yerine medrese (hukuk medresesi gibi) denilmeye devam ediliyor.

Üniversite anlayışının alt yapısının oluştuğu gelişmeler 1900 yılından itibaren yeniden hızlanıyor.

Bu arada klasik medreseler de ister istemez gönülsüz de olsa bu dönemlerde bir miktar dönüşüm geçiriyor. Medreselerde görev yapan bazı müderrislerin sayıları az da olsa batıdan çevriler yaptıkları, hepsi olmasa bile, bazı medreselerin müfredatlarında bu yeni bilgilerin verildiği biliniyor. Ancak bu dönüşüm istenilen seviyede medrese eğitimine yansıtıldığını söyleyemeyiz (Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, Riyazi İlimler, İz Yayıncılık,1997).

Osmanlı medreselerinde hakim İslam anlayışı, nakilci Eşari anlayış yerine, akılcı Maturidi anlayış olsaydı Darulfünun’a gerek kalmadan bilimsel gelişmeler medreselerin bünyesinde yürüyebilir miydi, bu kurumlar kendilerini yenileyebilir miydi? Çok zor görünüyor. Medrese, Cumhuriyet döneminde kapatılmadan önce (Tevhid-i Tedrisat, 1924), varlığı ve yokluğu zaten tartışılır bir vaziyetteydi.

Sadece bu farklılaşma Osmanlıda değil diğer İslam topluluklarında da oldu. Batı yanlıları, batı karşısında geleneğe sarılanlar ve üçüncü bir grupta ise batıdan ilim alalım ancak irfanı bizim değerlerimiz oluştursun diyenler olmak üzere. Bu yaşananlar daha sonra Türk toplumunda hala karşılıklarını gördüğümüz aydın farklılaşmasının temellerinin atıldığı dönemler olarak kabul edilmekte.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra Darulfün biraz daha canlandı. İlk kez Darulfünun’un yürüttüğü eğitim ve öğretim işlerine, yönetici ve müdderris tayinlerine o günkü siyasi iktidarların karışmasının doğru olmadığı açıkça dillendirildi. Ziya Gökalp, o günün siyasilerine “Ele mülkün dizginini alınız, bırakınız ilmi yapsın muallim” diye şiir diliyle seslenebildi. Kısa bir dönem de olsa, Darulfünun’da değişik kademede müderrisler yöneticilerini kendileri seçti. Buna siyaset kurumu müdahil olmadı.

1914’de Darulfünun’un öğrenci sayısı üç bin civarında öğretim üyesi sayısı ise yüze yaklaştı.

O günkü Osmanlı siyasetinin yakınlaştığı Almanlar askeri alanda olduğu gibi bilim alanında da Darilfünun’a destek için Almanya’nın saygın üniversitelerinden (Van Humbolt gibi) öğretim üyesi gönderdiler. Çoğu sosyal bilimci olan bu öğretim üyelerinin arasında sadece dört kimyacının olduğu bilinir. Cumhuriyet Türkiye’sinde 1933 yılında yapılan Üniversite Reformundan sonra değil, bu dönemde de Batı’dan öğretim üyelerinin gelip ders verdiği fazla bilinmez. Bu arada yurtdışında eğitim görmüş Türk öğretim üyelerinin Darulfünun’daki varlıklarını da unutmamak gerekir. Neredeyse Darulfünun’daki öğretim üyelerinin yüzde yirmi, yirmi beşini yabancı öğretim üyelerinin oluşturduğu da bir gerçek. Ancak I. Dünya Savaşı döneminde yabancı öğretim üyeleri tamamen İstanbul’dan ayrılmak durumunda kaldılar.

1915 yılında Darulfünun’da yapılan yenileştirme ve Almanya’dan getirilen yabancı bilim insanlarının katkısının, Cumhuriyet döneminde, yapılan Üniversite reformunun (1933) bir prototipi olduğu, konuyu araştıran birçok bilim insanları tarafından dile getirildi (Prof. Dr. İlhan Tekeli).

Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra 1925-29 yıllarda Milli Eğitim Bakanı (Maarif Vekili) olarak görev yapmış olan Mustafa Necati bey “Darulfünun’un gelişmesi ve ilerlemesi gene Darulfünun’dan beklenebilir. Politikacıların düzeltmek için karışması eldeki durumu daha da kötüleştirir” demektedir (Hareld E.Wilson, İlhan Başgöz, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Dost Yayınları, 1968). Üniversite özerkliğine Mustafa Necati bey bu sözleriyle dikkat çekiyor.

Bütün bununla birlikte şüphesiz diğer devlet kurumlarının olduğu gibi Darulfünun’un da iyileştirilmesine ihtiyaç olduğu şüphesizdi. Darulfünun’un iyileştirilmesi amacıyla 1927 yılından itibaren yurtdışına öğrenci yollandı. Devletin dışında kendi imkanlarıyla yurt dışına yüksek eğitime gidenler önceden olduğu gibi bu dönemde de vardı.

I. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında yurtdışından gelen öğretim elemanlarının tamamına yakını Alman bilim insanlarından oluşurken, Cumhuriyetin ilk döneminde bu sefer rota Fransa’ya çevrildi. Bu sefer gelen yabancı bilim insanlarının tamamına yakını Fransız’lardan oluştu. Bunların çoğunluğu doktorasız olmalarına rağmen o dönemde müderris muamelesi gördü.

1933 ÜNİVERSİTE REFORMUNDAN BUGÜNE YÜKSEK ÖĞRETİMİMİZ

Prof. Albert Malche’nin (Cenevre, İsviçre) raporu da dikkate alınarak, 1933’de, yapılan üniversite reformu ile Darulfünun’dan üniversiteye geçildi. İstanbul Üniversitesi kuruldu. Daha doğrusu Darulfünun tabelası İstanbul Üniversitesi olarak değişti.

Cumhuriyet döneminde reform yapanlar işe, öğretim üyesi tasfiyesi ile başladı.

Darulfünun’da görevli öğretim üyelerinin yaklaşık 2/3’i tasfiye olundu (Durmuş Günay, Türkiye’nin Üniversite Sorunu, Büyüyen Ay Yayınları, 2019). Konuyu detaylı öğrenmek isteyenler Türkiye Bilimler Akademisinin “Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi I, 1861-1961, TÜBA, 2007” yayınına bakabilirler. Tasfiye olunanlar arasında çok değerli bilim insanlarının bulunduğunu göreceklerdir. Akademik müktesebatlarına bakılmaksızın maalesef yeni rejimin hoşuna gitmeyenlerin tasfiye edildiği anlaşılıyor.

Tasfiye edilen Darulfünun mensuplarının bazıları İslam coğrafyasının değişik yerlerine Mısır, Afganistan ve Hindistan gibi ülkelerin yüksek öğretim kurumlarına muhaceret etti.

1933 Üniversite reformundan sonra, Türk Yüksek Öğretiminin yeniden yapılandırılmasında görev yapan çoğu Alman vatandaşı bilim insanı, Cumhuriyet Türkiye’sindeki üniversitelerin gelişimini daha objektif değerlendirdiler diye düşünüyorum. Bu anlamda TÜBİTAK Yayınları arasında yer alan Ticaret hukuku hocası olan Prof. Dr. Ernst E. Hirsch’in Anıları, 1997, iyi bir kaynak sayılabilir. Prof. Hirsch Hatıratı’nın Türkiye ile ilgili bölümünde, kuruluş dönemini bir yabancı bilim insanı olarak (İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, 1933-43, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1943-52) yaşananları ve nereden nereye gelindiğini anlatır.

İstanbul Üniversitesinin 1933 de kuruluşunu aynı dönemde Yüksek Ziraat Enstitüsü, Ankara, (1933) takip eder, daha sonra bu Enstitüden Ziraat ve Veteriner Fakülteleri çıkacak ve Ankara Üniversitesi bünyesine alınacaktır. Sonra sırasıyla İstanbul Teknik Üniversitesi (1944), Ankara Üniversitesi (1946) kurulacak ve Türk Yüksek Öğretiminin temelini bu üç üniversite oluşturacaktır.

Reform sonrası kurulan İstanbul Üniversitesinde Profesör öğretim üyelerinin asli görevleri arasında henüz araştırma yapmadan söz edilmiyordu. 1934 yılında çıkan İstanbul Üniversitesi Talimatnamesi’nde doçent olmak için doktora yapma şartının aranmadığı, sadece Batı dillerinden birisini bilme şartı yer alıyordu (Feza Günergun, Kaan Ata, Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi, TUBA, 2007).

1946 yılında çıkartılan Üniversite Yasası’nda doçent olmak için ilk kez doktora ön şartı getirildi. Profesör öğretim üyeleri için bilimsel araştırma yapmak ve yaptırmaktan söz edildi. Ancak doktora öğrencilerinin lisansüstü ders almaları henüz söz konusu değildi (Alman ekolü etkisi).

 

Gerek Darulfünun döneminde ve gerekse de Cumhuriyetin ilk döneminde Batı ülkelerine eğitim için öğrenciler gönderildiyse de bunların çoğu lisans eğitimi sonrası ihtiyaca binaen geri çağrılıp üniversite de görev veriliyor. İlk üniversite kuruluşunda Almanya kaynaklı üniversitelerden getirilen öğretim üyelerinin önemli bir boşluğu doldurduğu bilinir. Yabancı hocaların Türkiye’de kalma süreleri aynı olmadı. Bunlardan İstanbul Tıp Fakültesinde en uzun süre çalışanlardan Prof. Dr. Schwartz on sekiz yıl kalıyor. Türkiye’den ayrılmadan önce Türkçe hazırladığı bir raporu Hükümete sunuyor (İstanbul Üniversitesinin Bugünkü Durumu ve İstikbali,1950-51,Türkiye’de Üniversite Anlayışının Gelişimi,474-497, TÜBA, 2007).

Schwartz bu raporunda özelde İstanbul Üniversitesini anlatmakla birlikte, genelde Türkiye için bilim ve üniversitenin ne anlama geldiğini çok iyi tahlil eder. Dikkatli okunduğunda bu raporun bugün bile geçerli önerileri içerdiği anlaşılır.

1950-1960 yıları arasında sırasıyla KTÜ, Ege, Atatürk ve ODTÜ kurularak, üniversite sayısı yediye,1975’e kadar on üniversite daha kurulup sayı on yediye çıkartılıyor. 1999 yılında yirmisi vakıf olmak üzere üniversite sayısı yetmiş üç iken, bugün itibariyle (2022) yüz yirmi dokuzu devlet, yetmiş altısı vakıf olmak üzere iki yüz beş üniversitemiz bulunuyor. (YÖK İstatistikleri)

Özellikle 2004-2020 yılları arasında yirmi yılda her şehre bir üniversite sloganıyla üniversite sayısı iki katına çıkartıldı. Bazı Anadolu şehirlerinin nüfusundan daha çok üniversite öğrencisini barındıracak devasa kampüsler inşa olundu. Nüfusu az, üniversite eğitimini kaldırmada yeterli alt yapının olmadığı birçok şehirde üniversite açma fikri doğru bir yaklaşım oldu mu? Bu soruyu sormanın yanında, şehirlerin sosyal değişiminde ve modernleşmesinde açılan üniversitenin katkısının olduğu da ayrı bir gerçek.

Türkiyenin NATO’ya girmesinden sonra, Amerikan tarzı eğitim veren bir üniversite olarak önce ODTÜ kuruldu. Bunu sonraki yıllarda Hacettepe Üniversitesi aynı tarzı benimseyen üniversite olarak izledi. Artık NATO üyesi olan Türkiye’de, yeni bir üniversite anlayışı olarak Amerikan ekolü devredeydi. Eğitim için yurt dışına giden öğrenciler için tercih edilen en cazip üniversiteler Amerikan üniversiteleri oldu. Bu üniversiteleri daha sonra diğer devlet (Boğaziçi gibi) ve vakıf üniversiteleri (Bilkent, Koç, Sabancı gibi) takip etti. Bunda eğitim kalitesi ve bilimsel çıktıları en üst seviyede olan bir ülkenin üniversitelerinin cazibesinin göz ardı edilemezliği yatıyor. Bugün de bu cazibe diğer Batı Avrupa üniversitelerinin önünde yer alıyor.

AK Parti’nin göreve geldiği yıllardan itibaren bilim ve teknoloji için ayrılan kaynaklar önceki yıllara göre bir hayli artırılmasına rağmen, maalesef bu kaynakları kullanacak yeterli donatıda bilim insanımızın azlığını o günlerde TÜBİTAK’ta çalışan birisi olarak şahit oldum. Ülke için bilim ve teknolojinin hayati oluşu bilinmekte ise de Ar-Ge’ye ayırılan kaynak 2022 itibariyle milli gelirden (GSMH) ancak yüzde 1.13’ e çıkartılabildi. Oysa birçok saygın ülkede Ar-Ge harcamalarının payı yüzde 3-5’ler arasında bulunuyor.

2022 yılı verilerine göre bugün Türk Yüksek Öğretiminde kayıtlı öğrenci sayısı sekiz milyon civarında. Bunların yaklaşık üç milyonu ön lisans, dört buçuk milyonu lisans, üç yüz elli bini yüksek lisans ve yüz on bini ise doktora öğrencisi.

YÜKSEK ÖĞRETİMDE NEREYE GELDİK?

Buraya kadar özet olarak anlatılanlar bir ülkenin iki yüz yıllık üniversite algı ve anlayışının kısa hikayesiydi. Ancak geldiğimiz yer itibariyle övünülecek bir seviyede olmadığımızı biliyoruz.

Ülkemizde üniversite öğretimi, daha öncesini saymazsak, Darulfünun’dan bugüne bir asrı geçen bir süredir devam ediyor. Manzara şu ki, ülke yönetimine egemen olan güç sahipleri başlangıçtan günümüze, bir türlü üniversitenin üstünden ellerini çekip bağımsız ve akademik özerk bir kuruma dönüşmesine izin vermediler. İdeal anlamda akademik özgürlük ortamı tesis olunamadı. Üniversitelerimiz kurumsallaşamadığı gibi bilgi üretiminde de yetersiz kaldı.

Defalarca öğretim üyesi tasfiyesi yapıldı (1933, 1946, 1961, 1972, 1981 ve 2000 yılı sonrasında olmak üzere). Kabul edilen anlayışın dışında farklı fikir ve görüşleri savunanlar uzaklaştırıldı. Oysa üniversiteler her türlü görüş ve düşüncenin hür ve kimseden çekinmeden savunulduğu yerler olarak tanımlanıyordu. Ülke kalkınması ve ilerlemenin motorunu oluşturan bu kurumlar bir sola bir sağa savruldu. Bir kaçının dışında Dünya ile boy ölçüşecek ülke kalkınmamıza, bilim ve teknoloji üretmemize katkı veren üniversitelerimiz olmadı.

Son yıllarda Dünya’da üstlendiği misyon ve görevler açısından üniversitenin anlamı, düne göre bir hayli değişti. Artık tek tip bir üniversiteden söz edilmiyor. Birçok gelişmiş ülkenin iyi üniversitelerinin uluslararası kampüsleri(denizaşırı) bulunuyor. Bilginin ticarileştiği, ülke ekonomilerine katkı sağlayan onlarca bilim ve teknoloji ürünü üreten araştırma üniversiteleri var. Teknoparkları var. Patent ve faydalı modellerin geliştirildiği, yapılan araştırma ve yayınların ekonomik faydaya dönüşen çıktıları bulunuyor.

Profesyonel futbol takımlarının uluslararası futbolcu transferi gibi iyi bilim insanlarını yapılarına katmak için birbiriyle yarışıyorlar. Dünyanın gelişme yolunda olan ülkelerinden parlak zekaları kapma yarışı sürüyor. Farklı disiplinler bir araya gelerek birlikte muazzam işler çıkartıyorlar. Klasik zevkine yapılan çalışmalarının modası geçmiş durumda. Sadece yayın sayıları ve alınan atıf sayıları ölçüt olarak neredeyse kabul görmemeye başladı. Sosyal alanlarda da öyle, Dünyaca görüşlerine saygı duyulan ekonomistler, felsefeciler, sosyologlar ve diğer sosyal bilimcileri var. Verilen diplomaların uluslararası kabul değeri ve mezunlarının her yerde rahat iş bulduğu üniversite anlayışı öne çıkmış durumda

Ülkenin değişen iktidarlardan bağımsız mantıklı ve tutarlı uzun vadeli gerçek bir bilim ve üniversite politikası bugüne kadar olamadı. Rövanşist anlayışın yol açtığı politik hırs üniversite algımızda ve uygulamalarımızda etkili olmayı sürdürüyor. Yüksek öğretimin sorunlarına sadece günübirlik çözümler getiriliyor.

Modern üniversite kampüslerine sahip olmakla birlikte, akademisyenlerimizin ve eğitim verdiğimiz öğrencilerin standardını istenilen düzeye yükseltmeyi de başaramadık. Her üniversitede dişe dokunur iş yapan akademisyenlerimizin sayısı bir elin parmaklarını geçemiyor. Özellikle Anadolu’da bulunan üniversitelerimiz yerel kabuğu kıramıyor.

İlkokuldan, profesör oluncaya kadar yaşadığı şehrin dışarısını görmeyen öğretim üyelerimiz var.

En yumuşak karnımız, ideolojik farklılık üzerine üniversite algısı oluşturmak ve yapılanmak, hem siyasetin ve hem de zayıf akademik algı düzeyi düşük akademisyenlerimizin işine geliyor. Bugün özellikle üniversitede en verimli çağlarında bilim üretmesi gereken genç akademisyenlerin hedefleri bilim ile uğraşmak bir şeyler üretmek olmaktan uzaklaşıyor.

Politika yapmak, bürokratik bir üst görev almak ya da milletvekili olmak birçok akademisyen için cazip hale gelmiş durumda. Bilime katkısı olan akademisyen sayımız ise çok sınırlı. Son yıllardaki uluslararası bilim göstergelerimiz, bilimsel yayın sayılarımız irtifa kaybettiğimizin önemli bir göstergesi. Ayrıca başarı düzeyi yüksek, lider bilim insanı olma potansiyeli taşıyan yüzlerce genç beyinlerimizi dışarıya kaçırdık ve hala kaçırmaya devam ediyoruz. Beyin göçünü tersine çevirecek ne ciddi politika ne de onların çalışacağı ve destekleneceği demokratik ve akademik ortamı hazırlayabildik.

Bilim anlayışımıza gelince, önceki yıllarda egemen olan yüzeysel pozitivist dogmatik ve ideolojik anlayışın yerini, 2010 sonrası muhafazakar gelenekçi bir anlayış doldurmaya başladı. Üniversiteleri teslim ettiğimiz muhafazakar görünümlü yöneticilerin bir kısmının akademik görgü ve bilgisi maalesef yeterli değil. Uluslararası yayını olmayan onlarca üniversite yöneticimizin olduğu her gün medya haberlerine düşüyor. Bilim ve teknoloji yönetiminden bihaber bu yöneticiler maalesef siyasetin gölgesinden dışarı çıkamıyorlar.

Siyasilerin de bundan gocunmak şöyle dursun memnun olduğu anlaşılıyor. Akademisyenin değeri sıradan bürokrat konumunda görülüyor. Rektörler artık özellikle Anadolu’da yerel siyasetçilerin arkasında yürür hale getirildiler. Bu anlayışın baskın olduğu üniversitelerin bir şeyler üretmesi ve ülke kalkınmasına katkı vermesi kolay olmayacak. Geliştirip değiştirilmesi gereken üniversite üst kurumları, ülkenin yüksek öğretim politikalarında ve yönetimindeki etkinliği yok mesabesinde. Yeni devlet yönetimi sisteminde her şeye en üstten karar veriliyor. Yapılan atamalardan bile, bu üst kurumların haberi kamuoyu ile birlikte oluyor.

Yüksek öğretimimiz başlangıçtan bugüne en sıkıntılı dönemlerinden birini geçiriyor. Öğretim üyeleri maalesef bir çekingenlik içerisindeler. Bağlı olduğu grup mensubiyetini akademisyenlik ile karıştıranlar, akademik dünyalarını kendilerinden oluşanlarla kurmaya çalışanlar bir endişe oluşturmazken, bireysel akademik düşüncelerini açıkladığı için üniversiteden ayrılmak zorunda bırakılan bilim insanları endişe kaynağı görülüyor. Bu yaklaşımın egemen olduğu atmosfer akademik bir atmosfer olabilir mi? Bu ortamda bilim gelişebilir mi?

Bilimin de sermaye gibi, huzurlu ve hür bir ortamda geliştiğini düşünecek olursak, Türk yüksek öğretiminde köklü bir değişime ihtiyacın duyulduğu muhakkak. Ancak bu değişim yetkin ve liyakat sahibi bilim insanlarının desteğiyle gerçekleşebilir.

 

Türkiye’nin saygın ve büyük devlet olması sadece hamasetle sağlanamaz, yüksek öğretim de dahil kurumlarının ehliyet ve liyakatli insanların yönetiminde, dünya gerçeklerini bilerek çalışmasıyla kazanılabilir.

10 Şubat 2023 Cuma

YIKIM SİYASETİ... ‘ Timur Soykan/10.02.2023

Peki AKP iktidar ne yaptı? Bu soruya yıllarca iktidar yanıt vermedi. 2011 Van depreminden sonra dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıklamıştı: Duble yol…

Bilim insanlarının, meslek odalarının uyarılarına rağmen fay hattı üzerine yapılan o yollar, havalimanları çöktü.
Hatay Havalimanı kurutulan Amik Gölü’nün ortasına tüm uyarılara karşın yapılmıştı. Uyaranlar ‘terörist’ ilan edilmişti. Bu yüzden enkaz altında insanlar öldü.
AKP, deprem vergilerini kısa vadeli siyasi çıkarları için kullandı. Müteahhitlerini zengin etti. İmar afları çıkardı. Güvenli konutlar için çok para giderdi. Deprem sonrası hazırlık daha ucuz ve göz boyamak için yeterliydi.
3 ay önceki tatbikat durumu özetliyordu:
İktidar deprem sonrası müdahaleye yoğunlaştı ama orayı da mahvettiğini 6 Şubat Depremi’nde gördük. Felaketten 20 saat sonra AFAD yetkilisi “Her yere ulaşılmış durumda” dedi.
Oysa deprem bölgesi ıssız enkazla doluydu ve görüntüleri sosyal medyadaydı. Hatta binlerce enkaza günlerce ulaşılamayacaktı.
Tek adam rejimindeki liyakatsizlik ve merkeziyetçi zihniyet devlet reflekslerini yok etmişti. Yangında, depremde bile talimat bekleyen hantal yapıyı üç kelime özetliyordu:
“Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla.”
Bu yönetim biçimine uygun şekilde afet sonrası müdahale de merkezileştirilmiş ve 17 Ağustos döneminden bile kötü hale getirilmişti.
17 Ağustos’ta AKUT başta olmak üzere pek çok ekip yüzlerce hayat kurtarmıştı. Artık sadece AFAD’ın koordine edeceğini Çevre Bakanı Kurum anlattı:
AFAD’ın koordinasyonu beklenirken saatler, günler geçti. Aşırı soğuklarda, enkazda binlerce insan vardı. Kurtarılabilirlerdi. Hatay’a, Adıyaman’a, Elbistan’a günler boyunca bir tane bile arama kurtarma ekibi gönderilemedi.
17 Ağustos ve geçmiş afetlerde lojistik ve insan gücüne sahip Türk Silahlı Kuvvetleri görevlendirilmişti. Bu sayede yüzlerce enkaza aynı anda müdahale edilmişti.
Akıl almaz bir şekilde, çok hayati bir görev üstlenecek askere talimat verilmedi. 17 Ağustos ile 6 Şubat'ın farkı:
Afetzedeler iş makineleri için yalvarırken vinçler, kepçeler kentlerin girişinde bekletildi.
AFAD izni olmadan hayat kurtaramayacakları söylendi. Eski futbolcu Gökhan Zan’ın tepkisi kalacak akıllarımızda.
Bunların hepsi siyasi kararlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatları dillerden düşmezken açıklamaları hep AFAD ya da Cumhurbaşkanı yardımcısı yapıyordu. ‘Siyasetin zamanı değil” diyenler sert siyaset yapıyordu.
Cumhurbaşkanlığının Twitter hesabından skandal paylaşıldı. Erdoğan afet bölgesindeki belediyelerden sadece AKP’li olanları aramıştı.
Muhalefet belediyelerini aramadı. Tepkiler yükselince saatler sonra Adana, Hatay gibi CHP’li belediyeleri aradı
“Siyasetin zamanı değil” sloganı yandaşların dilinden düşmezken AKP Sözcüsü Ömer Çelik, deprem bölgesinde siyasetin zirvesindeydi. AKP’li ve MHP’li vekillerin, Cumhur İttifakı’nın sahada olduğunu vurguluyordu.
AKP Menemen İlçe Teşkilatı, İzmir Valiliği’nin yardım TIR’ın üzerine kendi pankartlarını asarak poz verdi.
Bodrum Belediyesi’nin yardım TIR’ındaki pankartı üzerine Muğla Valiliği’nin pankartının asıldığı görüntüler ortaya çıktı.
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank depremzedelere gönderilen battaniyeler üzerinden Türkiye’nin üreten bir ülke olduğunu anlatıyordu:
Siyasi kariyer peşindeki eski AKP Kahramanmaraş milletvekili Nursel Kocabaş Reyhanlıoğlu da kendini gösterdi. İmamoğlu’na hakaretleriyle Erdoğan’ın dikkatini çekip yeniden milletvekili listelerine girmeyi başaracak mı? Göreceğiz.
Erdoğan ise felaketin boyutları büyürken bir süre açıklama yapmadı. Kamera karşısına geçtiğinde yalan haberler yapıldığını iddia etti ve ‘deftere yazdıklarını ve zamanı gelince o defteri açacaklarını söyledi.
“Siyasetin zamanı değil” sloganı dillerden düşmezken Erdoğan, “Haysiyetsiz”, “Namussuz kişiler”, “Şerefsizler” diyerek ağır hakaretler etti.
Depremin acısı yaşanırken siyasi istismar vurgusunu sık sık yapıyordu. Asker ve polis de siyasete alet ediliyordu.
Binlerce enkazda arama kurtarma ekibi, vinç yoktu. İnsanlar geceleri eksi 20 derece soğukta çadırsız, battaniyesizdi. Su, seyyar tuvalet, gıda desteği yoktu. Erdoğan deprem bölgesine gittiğinde yine ‘kader’ vurgusu yapıyordu
Kentlere halen arama kurtarma ekipleri, yardım malzemeleri ulaştırılamazken savcılar iktidarı eleştirenlere soruşturma açmak için vakit kaybetmedi. Akademisyen gözaltına alındı, gazetecilere soruşturma açıldı.
Yetmedi. Yıkılmış kentlere yardım götürülemezken afetzedelerin sesini duyurduğu, yardım istediği Twitter’a engel getirildi. Oysa Twitter üzerinden gelen yardım çığlıkları sayesinde çok sayıda insana ulaşılmıştı, insanlar enkaz altından kurtarılmıştı.
Yaratılan korku iklimi enkaz başlarında bile dudaklardan dökülüyordu. Yakınlarını kaybedenler ‘Tutuklanmak’tan bahsedip buna rağmen konuştuklarını söylüyordu. Bu bile toplumun üzerinde kurulan iktidar baskısını anlatmaya yeter.
Depremzedelere battaniye, su, seyyar tuvalet, çadır, hijyen maddeleri ulaştırılamazken RTÜK konteyner için yardım toplanacak yayını engelledi.
Üzerinde bira reklamı var diye depremzedeleri sıcak tutacak polar, eldiven ve berelerin dağıtımına izin verilmedi.
Haluk Levent’in kurduğu AHBAP’ın gönüllüleri binlerce insana büyük yardımlar sağladı. Ancak onlar da yandaşların hedefi oldu. Akit, Misvak saldırdı. Gece gündüz durmadan çalışanlara “Leş kargaları” diye hakaret ettiler. AHBAP’ın sitesi siber saldırıya uğradı.
Yandaş medya kentlerde ıssız, ölüme terk edilmiş binlerce enkaz varken arama kurtarma faaliyeti süren yerlerden yayınlar yaptılar. Depremzedelerin feryatlarından kaçtılar. Bölgeden yayın yapan gerçek gazetecilere yönelik provokasyonlar yapıldı.
Makamlara kurulmuş ünlü yandaşlar, iktidarın beceriksizliğini gizlemek için türlü yollara başvurdu. Hilal Kaplan yeniden TRT Yönetim Kurulu’ndaki maaşını hak ediyordu.
Deprem bölgesindeki en büyük sorunlardan biri iletişimdi. Fatura tahsilatında çok hızlı olan GSM şirketleri halka hizmet veremedi. Yine siyaset akla geldi. Türk Telekom'un nasıl peşkeş çekildiği ve Türkiye'nin internet alt yapısının nasıl yatırımsız bırakıldığı akıllardaydı.
Bu çok büyük felaketten ve kötü yönetimden kaynaklanan yaralarımız hiçbir zaman kapanmayacak. İnsanlar yakınlarının cenazelerini arabalarla, motosikletlerle taşıdı. Cenazeler günlerce sokakta bekledi.
Bu ülkenin güzel insanları, enkaz altındayken borçlarının ödenmesini vasiyet eden temiz insanları bunları hak etmedi.
Her şeye rağmen depremzedenin yaralarını sarmak için halkın muhteşem dayanışması vardı. Gönüllüler havalimanlarını doldurdu. Doktorlar, hemşireler, iş makinesi operatörleri gönüllü olarak deprem bölgesine gitti. Tüm Türkiye yardım topladı.
Tüm bu kötülüklerden, bu felaketten birbirimize sarılarak, dayanışmayla çıkacağız. Bu bilgiselin altına unuttuklarımızı ve yeni gelişmeleri ekleyeceğiz. Unutulmasın diye...

4 Şubat 2023 Cumartesi

Kamuda tarikat savaşları var İlahiyatçı Cemil Kılıç/04.02.2023

İlahiyatçı yazar ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeni Cemil Kılıç ile iktidar eliyle güçlendirilen tarikatların kamuyla savaşını ve Türk toplumunu nasıl etkilediğini konuştuk. Can Uğur

Türkiye’deki tarikat örgütlenmeleri taban bulma anlamında şu an ne durumda?

Yüz binlerce üyesi bulunan tarikatlar var, çok ciddi tabanları var. Üniversitelerden orduya, MEB’den Sağlık Bakanlığı’na, emniyetten yargıya varıncaya değin örgütlenme içerisinde olan tarikatlar, özellikle FETÖ’den boşalan devlet kurumlarını ele geçirme mücadelesi veriyor. Toplumun büyük bölümünde tarikatlara ve çeşitli dinsel örgütlenmelere karşı çok ciddi bir tepkinin de oluştuğunu gözlemliyoruz. Bu anlamda 15 Temmuz kalkışmasının ardından dinsel yapılanmaların toplumda sempati ve hoş görülme açısından da büyük bir erozyona uğradıkları sosyolojik bir gerçek. Bu gerçeğin söz konusu yapılarda art arda ortaya çıkan taciz ve tecavüz olaylarıyla pekiştiğini görüyoruz.   

İktidarın tarikatların örgütlen-mesindeki payı ne düzeyde?

İktidar tarikatlarla iç içe. Onlardan ayrı ve bağımsız davranması neredeyse olanaksız. İktidar partisinin kadrolarının önemli bir bölümü tarikat üyelerinden oluşuyor. Bu nedenle tarikatların kamuda örgütlenmelerinin doğrudan doğruya iktidarca sağlandığını biliyoruz. Kamu kadroları tarikatlar arasında paylaştırılıyor. Kimileyin bu paylaşımda anlaşmazlıkların yaşandığı oluyor. Kamuda örgütlenme bağlamında tarikatlar arasında bir güç savaşı söz konusu.  

‘KOKUŞMUŞ YAPILAR’

Tarikatlara “bu toprakların değerleri” diyenler var, siz ne düşünüyorsunuz?

Tarikatlar tarihsel anlamda bir değer olarak görülse de çağdaş yaşam açısından tüm olumlu işlevlerini yitirmiş, 19. yüzyıldan bu yana kokuşmuş, çürümüş ve bozulmuş yapılardır. Tarihsel görevlerini tamamlamış, tarihin tozlu sayfaları arasına terk edilmesi gereken zaman dışı yapılardır. Tarikatları “değer” olarak görmek, insan hakları, demokrasi, laiklik, akıl, bilim ve Cumhuriyet gibi çağdaş değerleri reddetme sonucunu doğurur. Tarikatları savunmak, tarihin akışını tersine çevirmeye çalışmaktır. Bu da insan aklının ve toplumun evrimini ayrıca dinsel ve inançsal değerlerin yeniden inşa sürecini baltalamaktır.

‘ATATÜRK DEVRİMLERİ İLE...’

İhraç edilme sürecinizdeki temel etmen neydi?

Ben 23 yıl kamuda görev yaptım ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş ilkelerine bağlılıktan ödün vermedim. Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi verdim. Öğrencilerime inançları müfredat çerçevesinde öğretirken aklı, bilimi, insanlığın hukuksal evrimini ve bütün çağdaş değerleri kılavuz edindim. Hurafelere, bidatlara, mucize ve keramet anlatılarına, din ve mezhep ayrımcılığına karşı çıktım. Bu tutumum ve çalışmalarım başta sapkın tarikatlar, egemen dinci çevrelerin, gerici ve yandaş basının tepkisine neden oldu. Karalama ve kara çalma kampanyaları başlatıldı. Demeçlerim ve açıklamalarım ahlaksızca çarpıtıldı. Saygınlığıma yönelik suikastlar düzenlendi. Kimi dinci terör örgütlerince basın yayın yoluyla tehdit edildim. Birkaç kez, yolda izde, tanımadığım kişilerce önüme duruldu. Tehdit içerikli sözlerle saldırıya uğradım.

Bütün bu yaşananlar karşısında MEB benden, güvenliğimden ve haklarımdan yana tutum alması gerekirken saldırganların istekleri doğrultusunda davranıp hakkımda hukuksuz soruşturmalar açtı. Aldığım çeşitli cezalar aşama aşama ilerletilip en üst noktaya taşındı. Süreç, ne üzücü ki, benim kamudan çıkarılmamla sonuçlandı.        

‘GÜYA İTİBARINI SARSTIM’

Sizinle ilgili işletilen sürece ilişkin eleştirileriniz neydi?

MEB bürokratları, çıkarılmam için hukuksal dayanaktan yoksun üç gerekçe gösterdi:

 

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşüp kendisine Muhammedi İslam adlı kitabımı hediye ettiğim için, ayrıca Sayın Meral Akşener’le görüştüğüm ve bir kitabımı hediye ettiğim için, Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Mansur Yavaş ile görüşerek kendilerine bir kitabımı hediye ettiğim için güya siyaset yapmak.

Diyanet’in Atatürk karşıtı tutumunu ve İslama aykırı kimi fetva nitelikli yanlış açıklamalarını eleştirdiğim ayrıca devletin ve Diyanet’in tarikatları koruyup kolladığına ilişkin açıklamalar yaptığım için güya devletin kurumlarını küçük düşürmek.

Demografik işgal hareketi olarak gördüğüm yanlış mülteci politikasını ve Cumhuriyetimizin dayandığı milliyetçilik ilkesi karşıtı sözlerini eleştirdiğim için güya cumhurbaşkanının itibarını sarsmak.

Oysa ben çalışmalarımı ve açıklamalarımı Sendikalar Yasası’nın tanıdığı haklar çerçevesinde yaptım. Zira 2006’dan beri Eğitim İş Sendikası’nın çeşitli kademelerinde yönetici olarak yer almaktayım. Yaptığım çalışmalar ve açıklamalarım, yazdığım kitap ve makalelerim mesleğimin ve ilahiyatçı kimliğimin bir gereğidir. Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü anayasal bir hak olup bu hakkın kullanımını suç olarak görmek gerek ulusal ve gerekse evrensel hukuk açısından hiçbir zemine sahip değildir.

Tarikatların insan ilişkilerine bakışları nedir, demokratik bir yönteme sahipler mi sizce?

Tarikat yapılanmasında şeyhe tam bir itaat söz konusudur. Buna biat diyoruz. Biat bireyi kişiliksizleştirir. Biatın olduğu yerde sorgulama ve özgür irade olanaksızdır. Bunların olmadığı bir yapıda demokrasiden ve demokratik bir tutumdan söz edilemez.

‘LAİKLİK DİN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR’

Laiklik kavramı tarikatlar tarafından din düşmanlığı biçiminde tanımlanıyor sizce de böyle mi?

Laiklik; eğitimde, yönetimde ve toplumsal yaşamda aklı ve bilimi temel almak, iktidarı din adamları sınıfından alıp halka vermektir. Başka bir deyişle laiklik, rahipler ve mollalar iktidarına karşı çıkmak, dinin bir egemenlik kaynağı olarak görülmesini reddetmektir. Nitekim kimilerine şaşırtıcı gelse de, Hz. Muhammed de 7. yüzyıl Mekkesi’nde şirk dini rahiplerinin siyasal otoritesini reddetmiş ve “la ilahe illallah” sloganı ile insanda ve toplumda içkin Tanrı kavramı üzerinden egemenliği halka taşımıştır. Sonraki dönemde bu anlayış terk edilip egemenlik yeniden din adamları sınıfına teslim edilmiştir. Bu arada halifelerin de çoğunlukla din adamı niteliğine sahip olduğunu anımsamak gerekir.

Öte yandan laiklik, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğüdür. Bu, doğal olarak başka türlü inanabilme hakkını da içerir. Laikliği dinsizlik olarak göstermek isteyenler aslında herkesi kendileri gibi inanmaya, kendileri gibi yaşamaya zorlamak isteyenlerdir. Oysa bu, İslamın en temel ilkelerinden biri olan, “Dinde zorlama yoktur” ilkesine bütünüyle aykırıdır. Laiklik, inananı başka türlü inanana karşı koruyan bir anlayıştır. Laikliğin olmadığı yerde dinsel grupların birbiriyle çatışması hatta savaşması kaçınılmazdır. Bu bağlamda laiklik farklı din ve mezhep üyelerinin aynı toplumda barış içinde yaşayabilmesinin de güvencesidir.

CEMİL KILIÇ KİMDİR?

1975 yılında İstanbul’da doğan Kılıç ilköğrenimini Sinop ve İstanbul’da tamamladı. İstanbul’da Küçükköy İmam Hatip Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü’nü bitirdi.

Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji anabilim dalında yüksek lisans yaptı. Kılıç Atatürkçü Düşünce Derneği ve Eğitim İş Sendikası gibi birçok demokratik kitle örgütünde çalışmalara katılıp yöneticilik görevinde bulundu.

18 Ocak 2023 Çarşamba

Sessiz çığlıktan kaçış Ali Bardakoğlu-18/01/2023

İnsanoğlu kadim dönemlerden bu yana fizik dünyada görülemez tek ve yüce Yaratan karşısında elle tutulur gözle görülür nesneleri tanrı/tanrıça olarak icat edip onlarda birtakım güçler vehmetti. Bunu kendi iç dünyasındaki çekişme ve arayışın dışa vurumu olarak okumak da mümkün. Milattan önce Kommagene kralı I. Antiochos, bugün Adıyaman ilinin sınırları içinde kalan Nemrut dağının tepesinde doğu ve batı yamaçlara Yunan ve Pers tanrıları yanında kendi taş oymasını da inşa ettirerek onlarla birlikte sonsuza kadar var olmak ister. Ölümsüzlük arzusunun yontturduğu bu kayaları aradan geçen iki bin yılı aşkın zaman bir hayli aşındırmış olsa da kralın bu hevesi bir nebze karşılık bulmuş görünüyor.

İnsanın ölümsüzlük arayışının veya inancının reenkarnasyon, ruh göçü veya yeniden diriliş gibi isimler altında sadece Hindular ve Budistler arasında değil eski Yunandan Şamanlara, Kızılderililerden Orta Doğunun bazı mistik çevrelerine kadar geniş bir yaygınlığa sahip oluşu, insanın ölümlülüğe bir türlü razı olamayışının dışa vurumu gibi durmaktadır. Hasılı, yaşadığı hayatın çok kısa, emellerinin çok uzun ve yaşama arzusunun çok güçlü oluşu sebebiyledir ki insanoğlu tarih boyunca hep ölümsüzlük arayışı içinde oldu, içtiğinde ölümsüzlüğe kavuşacağına inandığı “âb-ı hayat”ı aradı, bu yönde zengin bir destan, mitoloji ve edebiyat üreterek ölümün acı gerçekliğine karşı zihnen bir direniş gösterdi.

***

Antik çağdan bu tarafa tanrı ve tanrıça heykelleri hep mermer, bronz gibi zamana karşı dirençli materyallerden yapılageldi. Eski dönemlerde göçebe toplumlarda gayrimenkul mülkiyetinin ölülerine ait mezar taşları ile başladığı bilinir. İslam öncesinde Cahiliye Arapları yeri ve gökleri yaratanın Allah olduğunu söyleseler de O’nun katında şefaatçi olacağına inandıkları putlarını genelde kayalardan veya tahta gibi sert malzemeden üretmişlerdi.

***

Hz. İbrahim ve sonrasında Peygamberlerin tevhit mücadelesi daha etkili sonuç vermeye başladı; tek bir yüce yaratanın ezeli ve ebedi olarak var olduğu, onun dışında her şeyin fâni/ölümlü olduğu inancı ısrarlı biçimde tekrarlanarak zihinlere kazındı. Semavi dinlerin bu mesajı geniş kitlelerde karşılık buldu ve her vesileyle sıkça tekrar edilerek en baskın inanış ve kabulleniş haline geldi. Ancak yüce ve tek yaratanın ölümsüzlüğü meseleyi bir yönüyle sükûnete kavuştursa da insanın ölüm gerçeği karşında çaresizliği devam etti. Vahye dayalı dinler olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın insanoğluna ahiret hayatında ebedi hayat ve kurtuluş vadinde bulunması, aynı zamanda insanın ölümle yok olma bunalımına düşmemesi ve ölüm karşısında çaresiz kalmaması çağrısı idi.

Görünen odur ki, tek tanrılı dinlerin ulûhiyet ve nübüvvet (peygamberlik) yanında ahiret hayatını inanç esaslarının üçüncü temeli yapmasının ve ahirete ilişkin vaadinin müntesipleri arasında etkin bir inanca dönüşmesi, söylenmesi kadar kolay olmuyor. Elbette bunun birçok sebebi olabilir. Ama insanların ölümlülüğü kabullenmekte hayli zorlandıkları ve ölümle yok oluşa karşı dünyada elle tutulur bir direnç üretme arzusu içinde oldukları çok açık. Gerçekten de tasavvur, tahayyül, düşünce, merak, ilgi ve bilgi yönüyle fizik dünyanın çok ötelerine uzanabilen insan, bedeninin ve duyu organlarının sınırlılığı içinde adeta bir hapis hayatı yaşıyor. Bu yetmiyormuş gibi ölümle yok oluş da insan için en büyük acı olarak daima önünde duruyor ve yanı başında tek tek ölüp toprakta çürümeye terkedilenleri gördükçe bu acıyı daha da yüksek dozda tekrar tekrar hissediyor. Hayatın nimetleri arttıkça dünyayı terk etmek daha zorlaşıyor ve ölüm gerçeği yaşanılan hayatı zehir eden bir azaba dönüşebiliyor.

***

İnsanın ölüm karşısında paniklemesi yüzündendir ki Kur’an-ı Kerîm varoluş, hayat, ölüm, ölümlülük ve ebedi yaşayışa farklı vesilelerle atıfta bulunmakta ve bunun üzerinden temel mesajlarını vererek insanı bu gerçeğe hazırlamakta ve ona metanet vermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de iki yüz civarında ayette hayat ve diriliş, yüz altmışı aşkın ayette ölüm, yüzü aşkın ayette de ölümsüzlük/ebedilikten söz edilir. Ölüm gerçeği ve korkusu, ölüm sonrası hayat, kurtuluş ve ölümsüzlük ümidi sadece dinin değil, felsefenin de en tartışmalı konularından biridir. Hatta mitolojide, halk inanış ve hikâyelerinde, şiir ve musikide, diğer edebiyat ve sanat dallarında da bu yönde zengin bir birikim bulunduğundan bu vadide söz uzar gider.

***

İslam dini, sözü fazla uzatmadan ve farklı anlamaya da mahal vermeden açık bir dille Yüce Yaratan dışındaki her varlığın, canlı cansız her şeyin yok olacağını, ölümlü olduğunu, bâkî ve ebedî olanın ise Allah olduğunu bildirmiş (el-Kasas, 28/88; er-Rahmân, 55/26), Hz. Peygamber’in de ölümlü olduğunu özellikle belirtmiştir (el-Enbiyâ, 21/34; ez-Zümer, 30/39). Ancak ölüm, her şeyin sonu değildir; ahirette insanlar dünyada yapıp ettiklerinden hesaba çekildikten sonra mükafat veya azab yönünde ebedi bir hayata başlayacaklardır. Öte yandan bir kimsenin ölüm ile sevap-günah defteri kapansa bile geride kalıcı iyilikler bırakabilmişse sevap hanesi açık tutulacak, kötü bir yol açmış ve kötülüğe öncülük etmişse o zaman da o kötülük sürdükçe işlenen günahtan payına düşen olacaktır. İslam dininin bu konuda mesajı çok açıktır.

Tarihsel süreçten günümüze doğru insanoğlunun hayat serüvenine göz attığımızda ise, ölüm karşısında çaresizlik ve arayış içindeki insanın çok farklı ataklarına şahit oluyoruz. Bunların bir kısmına yukarıda kısaca temas ettim. Tek tanrılı din mensupları arasında bile, önemli görülen bazı şahıslar hakkında olağanüstü anlatılar üretilerek ayaklarının yerden kesilmesi veya kutsal görülen şahsiyetlerin halen yaşıyor olduğuna ve bir gün tekrar dünyaya eksik kalmış misyonunu tamamlamak üzere veya yeni bir misyonla geri geleceğine inanılması ölüme karşı varoluş ve ayakta kalma mücadelesinin beslediği insani hamleler grubundan olmalıdır. Yaptığı bir iyiliğin karşılığını ahirette alacağına inandığını, ibadetin de hayır ve hesenâtın da gösterişten uzak ve Allah için yapıldığında anlamlı olacağını her fırsatta söylediği halde bunun diğer insanlarca bilinir ve görünür olmasına, konuşulur ve anılır olmasına bu kadar özenilmesi de benzeri bir açıklamaya muhtaçtır.

***

Fanilik ve ölümle yok oluş endişesi günümüzde kalıcı hayır anlayışımızı da etkisi altına almış durumdadır. Bugün “sadaka-i câriye” denince genelde insan merkezli, sağ elin verdiğini sol elin bilmediği, insana doğrudan dokunan veya insanlığın ortak geleceğini onaran hayırlar değil, devasa camiler ve binalar da dahil taş ve beton yığınları anlaşılmakta, çoğu zaman bu da yetmeyip en görünecek yere mermer ve maden levhalarla isimler kazıtılmaktadır. İyilikte yarışma ve başkalarına iyi örnek olma açısından bu tür arzular makul görülebilirse de esasen insanoğlunun kalıcılık/ölümsüzlük arayışının nerelere kadar sirayet edebileceğini göstermesi cihetiyle dikkat çekicidir.

***

Şöhreti ve kendini önemsemesi arttıkça adının her yerde geçmesini, herkesçe anılmayı veya heykelinin yapılmasını isteyen bir kimseyi benlik, kibir veya kişilik zaafıyla suçlamak, o insanın dünyada kalıcılık tutkusunu ve yok oluşa direnişini görmeye engel olmamalıdır. Göz önündeki insanların sağlığında beton yığınlarına isminin verilmesine razı oluşu, etrafındaki kimselerin taş ve toprakta onun adını yaşatmak, adeta heykelini dikmek için yarışması, bunu normalleştiren geniş bir kamuoyunun da bulunuşu garip ama gerçek. Tanrılarını taştan yontan önceki asırların insanına karşı modern insanın çeşitli yanıltıcı gerekçe ve duygularla yaşadığı bu yöneliş, belki de onun iç dünyasındaki ölümsüzlük tutkusunu taşa toprağa yansıtma ve dünya gözüyle görüp seyretme zevkini simgeliyor.

***

İnsanın hayatta kalma mücadelesinden daha büyük arzusu bir şekilde toprakta yok oluşun kahredici azabından kurtulmaktır; hem de ölümün hak ve değişmez bir alın yazısı olduğunu sürekli mırıldanarak. İnsanoğlunun bu en talihsiz ve anlamsız ölümsüzlük savaşını ise Kur’an (el-Hümeze, 104/1-3) çok özlü ve çarpıcı bir şekilde ifade ediyor:

“Mal biriktirip sürekli onu sayan

Biriktirdiğinin kendisini ölümsüz kılacağını sanan

Zavallı insan”

***

Bu anlatımın amacı sadece belli bir şahsa işaret değil, her dönemde yeryüzünde sınırsız örneği bulunan bir insan tipolojisini açığa çıkarmak, dünyada servet, güç ve kudreti arttıkça bu yönde hırsı da artan insanın iç dünyasını/yarasını deşmek ve ona ayna tutmaktır.

Olup bitene dışardan soğukkanlı biçimde bakan biri, biraz da Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in bu konuda ne dediğinin farkında ise, Müslüman toplumlarda iyi işler yaparak ahirette kazanılacak ölümsüzlüğe inanışın çok zayıf olduğu şeklinde bir izlenim edinebilir ve bunda da çok haksız değildir. Günümüz İslam toplumlarında her canlının ölümü tadacağı, kefen giyeceği ve mezar çukuruna gireceği, hayatın fani olduğunun sıkça telaffuz edilmekte oluşu ve bu konuda güçlü bir retoriğin bulunması bu durumun aksini ispat etmeye yeterli olmaz.

***

Sözün özü, yüzyıllar geride kaldı ama, insanoğlunun gösterişli yapıların içine sığınarak ölümün sessiz çığlığından kaçışı ve yok oluşa karşı direnişi I. Antiochos’un taş yontmasından bu yana farklı formlarda da olsa hız kesmeden sürüyor.

17 Ocak 2023 Salı

Direksiz Direklerde sallanıyoruz A. Yağmur TUNALI/17 Ocak 2023

Namazı dinin direği kabul eden bir din anlayışı bütün direkleri yıktı. Giderek dinin merkezine koyduğu namazı -ve dolayısıyla dini- manasından kopardı ve risksiz kazanç şirketlerinin bayrağı haline getirdi. Bunu göreceğiz. Yoksa aldanmaya ve aldatılmaya devam ederiz.

Namaz deyince kişinin ne dediğini ve ne yaptığını konuşamıyorsunuz. Nasıl oluyorsa o her kötülüğü örtüyor. Öyle ya, o dinin direğine sarılmış. Namaz diyerek ortada ne din, ne direk bırakıldığını görenlerin sesi çıkamıyor. Bu sahtekârlık alemi(bayrağı-sancağı), siyaset ve ticarete uzanan yolculuklarda "Bana dokunmayın!" levhası haline geldiğinden beri içimiz boşaldıkça boşalıyor. Nasıl edinildiği anlaşılmaz bir dokunulmazlık zırhı değil bu. Cami ve medrese kürsüsünden yüzyıllarca Tanrı adına ahkâm kesenlerin eseri. Kabuk dindarlığının içini boşalttığı, başlardan, evlerden ırak bir din yorumu. Din yorumundan ziyade din üzerinden ticaret. Dinden başka bir dine gidişi hazırlayan otoban. Görüntü güya dinden. Cami ile namaz, karargâh ve ökse. Cehalet kol gezerken, etrafı korkutarak, ürküterek, cennet arsası dağıtarak, cehennem zebanisi salarak adı konmamış bir terör estirmeleri o kadar kolaylaştı ki...

İş tabii burada kalmıyor. Kaleyi tahkim için, "nass" diyorlar, "O dedi" diyorlar. Yani "Benden konuşan o" tavrına girip dinin esastan reddettiğini getirip dinin direği dedikleri tutamağa asıyorlar. Çarkın nasıl işlediği gayet açık: Hoşlarına gitmeyecek söz ve hareketlerde bulunursanız yandınız. Sizi Tanrı adına mahkûm edişleri gecikmez. Diyelim ki namaz kılmıyorsunuz, yandınız. Gerçi namaz kılıyorsanız da onların şirketinden değilseniz veya onları eleştiriyorsanız sizi yargılayacak yüz çeşit din hükmü uydurmakta gecikmezler. Kalıplar hazırdır.

Din din olmaktan çıktı

Bunun ilk örneklerini gördüğümde çok şaşırmıştım. Kavga Günleri'nde yazdım. 1970'lerin ortalarından itibaren din üzerinden politika yapan Millî Nizam ve sonraki adıyla Millî Selâmet Partisi'ne mensup olanlar kendileri dışındakileri Müslüman tanımamaya odaklı parti dininin işaretlerini veriyorlardı. Sonra hep göreceğimiz bu tavrı ilk defa bir tartışmada duymuştum: "..bir Milliyetçi ile bir Müsülmancı gencin konuşmalarına şâhit olmuştum. Milliyetçi genç, yeterince dindar olmamakla suçlanınca, "Her şeyi yapıyoruz. Her vakit câmide de beraberiz. Yine size yaranamıyoruz…" demişti. Burada "yaranamıyoruz"a dikkat çekmek isterim. İlk şoku o fiilde yaşamıştım. (Kavga Günleri, 378. sayfa)

Burada kaç türlü arızanın varlığını erbabına bırakmak isterim. Yalnız şunu söylemeden geçemem: Dini böyle bir siyasi tekele almak, sonra cemaatlerde de açıkça gördüğümüz "Bizdensen Müslümansın, değilse zındıksın.." kafası, dinin din olmaktan çıktığını gösterdi, uyanmadık.

Kırk beş yıl önceki bir şahitlikten bahsettim. O zamanlardan bu işin nereye varacağı belliydi. Ancak dar çevrelerde konuşuldu. Bezirgânlar bağıra çağıra "Din bu!" dediler. "Öyle değil!" diyecekler, sahtelik ve siyaset de olsa din adıyla olunca seslerini yükseltemediler. Klasik dönemlerdeki itirazlar okunmadı, bilinmedi ve duyulmadı. Osmanlı'da bu kadar bağırıp çağırmalarının topluma hâkim olmasına ne devlet erkânı, ne kurulu düzen ve ne de aydınların çoğunluğu fırsat verirdi. Sıkça söylerim; Klasik edebiyatımız, -o zamanda yaşayanlar bunlar gibi sahtekâr olmadıkları halde- ham sofu eleştirileriyle doludur. Karamsar görüntülerle içinizi karartmak istemem; fakat apaçık gerçek budur ve mutlaka konuşulacaktır.

İyiler var da…

Bunlar var, şükür ki iyilerimiz de var. Toplumun sigortası iyilerimizdir. Kenarda kalan, hâkim sahteliğin dışında yaşayan, ölçüleri sağlam kimseler, gruplar, anlayışlar iyi ki var. Bizim örneklerimiz onlardır. İyi örneklerin vitrini yoktur. Çünkü "Bey böyleyim" demezler. Çünkü kendini gösterme gayreti inancın safiyetini, samimiyetini bozar. Gösteriş, inanışın büyülü iklimini darmadağın eder.

Bugün yaşadığımız, "Acaba?" dedirtmeyecek kadar açık bir gerçek, bu din tekellerinin sapkın anlayışlarıdır. Yüzyıllara uzanan tarihi seyrini bilenlerden okumak mümkün. Siyaset bunlara alabildiğine alan açtı. Eskiden çok gizli veya gizliydiler. Sessiz ve derinden gidiyorlardı. Merdiven altından kafa göstermekle kalmadılar, artık devletin her yerindeler. Şekil dindarlığının, meyhanedeki insanımıza da, camidekine de benzer şekilde tesir ettiği açıktır. Artık ölçü koyucular camidedir. Onların derdi de kendilerine müşteri toplamak olunca belli bir yere gelindi. Evet, camideki cemaat değil, onlar için müşteridir. Bu hususu her yönüyle analiz edecek sosyologların, psikologların ilim namuslarını ve cesaretlerini toplamalarını bekliyoruz.

Halk, bir zamanlar yaptığını-yaşayışını beğenmediği ham hocaların kullanıldığı şirket ağlarına düşmüştür. Merdiven altındakiler de artık Diyanet'tedir. Bir zamanlar Diyanet'i  "Tâğûtî rejimin aracı" kabul eden cemaatler kendi türlü türlü dinlerini -risksiz kazanç şirket talimatnameleri'ni demeliydim- şimdi Diyanet'le birleştirmiş görünüyorlar. Memlekette bir din politikası kalmadığı için herkes, her yere sızabiliyor, her türlü anlaşma ve birleşme yapılabiliyor. Çünkü kayıt dışılık devlete hem sızdı, hem de açıktan girdi. Bunları bilmez, anlamaz ve konuşmazsak düştüğümüz bataktan çıkamayız.

"Bir kez gönül kırdın ise.."

Bunlar şirket. Cübbelerinin uzun kolları altında el ovuşturarak milleti sağacaklar. Ya biz, okumuşlar, güya düşünenler, güya bilenler, güya aldatılamayacak olanlar? Sadece sade insanlar değil, neredeyse bütünüyle bizimkiler, o acayip kılıklarla din diyanet olmaz demiyor. Namaz ve cami merkezli o kılık ve kabuk aldatmacasının sahteliğini söylemiyor. Üstelik çok şeyi de bilmiyor. Mesela, dinin namaz kılmayana bir ceza öngörmediğini, ancak dosdoğru kılanı iyileştireceğini bilmiyor. Namaz kılmaktan maksadın, iyi insan olmak için, çalmamak, çaldırmamak, öldürmemek, yalan söylememek ve her şeyi içine alacak bir anlayışla hak yememek olduğunu bilmiyor. Namazın amaç değil, araç olduğunu bilmiyor. Amaç derken de en süflî araç gibi, günah çıkarma aleti halinde bir sapkınlıkla anlamanın yarattığı sıkıntıyı düşünmüyor. Yunus'un "Bir kez gönül kırdın ise/Bu kıldığın namaz değil" deyişindeki manayı düşünmüyor.

Sözün özü şu: Cami ve namaz üzerinden dinin katledildiğini görecek ve söyleyeceğiz. Bu hususu ilahiyatçılarımızın büyüklerinden çok dinledim ve tanıdıklarımla çok konuştum. Hocaların Hocası Hüseyin Atay'dan defalarca duyduğum şuydu: "Namaz dinin 82 farzından biridir, o kadar."  Yine Hocaların Hocası E. Ruhi Fığlalı'dan öğrendiğim de şu: Yalnız buna odaklanan, cami üzerinden, namaz üzerinden din konuşan dini anlamamıştır. 6 yaşındaki kıza tecavüz edeni savunan sözüm ona Şeyh Efendi bu sapkınlığa herhalde bu anlayışla düştü. O olay ve benzerleri bir turnusol kâğıdıydı. Kimlerin takkesi düştü ve kelleri göründü, düşünmedik, konuşmadık.

Ahlakı reddeden bir din olamaz. Ahlakın olmadığı yerde din yoktur ki o gösteriş yatış kalkışı olsun. Hadi söyleyeyim: Hüseyin Atay Hoca bununla da kalmıyor ve diyordu ki: "Namaz Müslümanın putu haline getirildi." Yani bugün o namaz dediğiniz, namaz değildir. Hoca 96 yaşında ve hayatta. İsteyen gerekçelerini ondan da dinleyebilir.

Diyeceğim şu ki namaz üzerinden baskı kuranlar susturulmadıkça gideceğimiz yer kalmamışa benzer. Dini ve hayatı korumanın yolu, namaz ve din dövizini devamlı gözümüze sokanları tedavülden kaldırmakla açılacak. Bu kadar açık konuşulacak bir meseledir. Din ticaretinin organı, camiler, cemaatler, tarikat görünüşlü yapılarsa yapacağınız ilk iş budur.  Bunu daha ağır sözlerle söyleyenleri dinlemek ve anlamak mecburiyetindeyiz.

İşin özü

Geçen haftaki yazımdan sonra bir okuyucum Hazret-i Ömer'in sözlerini gönderdi. Bunu söyleyen o kadar din hükmü ve büyük sözü var ki… Şöyle diyor: "Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu? Kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet ediyor mu? Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu? Ona bakınız." (Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326) Mesele budur. Anladığım şu: Namaz kılan iyi insan değilse hiçbir şey değildir, görünüşüne, gösterişine aldanılmaz. Kılmayan, iyi insansa dinin hedeflediği insan profilindedir. Etiket kimseyi kurtarmaz. Hedef iyi insan olmaktır. Ritüeller bunu sağlayacak psikolojik donanıma yardım etmiyorsa hiçbir kıymeti yoktur.

Objektif olmak zorundayız. İnanç konusunda da hayat içinde ölçülebilir gerçeğe bakılır. Ölçü, ne namaz kılmak, ne camiye gitmek, ne de bir partiye, cemaate bağlılıktır. Ölçü bozulduğu için diyorum ki, namaz ve cami üzerinden konuşmayı bıraktığımız zaman insanı ve hayat içindeki davranış değerlerini görür hale geleceğiz. Laiklik de bunu sağlamak içindir. İnsanlık bu din sahtekârlıklarından bunaldıkça bunaldığı için bu yolu buldu ve dini saf haliyle yaşanabilir hale getirmek istedi. İleri toplumlar laikliği kurallara bağladı ve uyguladı. Klasik Osmanlı devrinde, -adı konmasa da- öz halinde biz de uyguladık. Şimdiki bezirgânlar bırakmıyorsa, bilenler sustuğu veya susturulduğu içindir. Demek ki bugün yaşadığımız, utanç ötesi dehşet manzaralarının sebebi hepimiziz.

 

Eski Diyanet İşleri başkanımız Ali Bardakoğlu, dediklerimizi, demek istediklerimizi daha net ve daha keskin görüşle söylüyor: "Şu anda yaşadığımız dinin Müslümanlıkla ilgisi yok. Müslümanlar şeyh veya siyasi liderlerine tapan putperest oldular. Aklı, sevgiyi, barışı, bilgiyi, bilimi, ahlakı, adaleti, özgürlükleri, sanatı, estetiği ve hukukun üstünlüğünü terk ettiler."

İşin özeti budur.

26 Aralık 2022 Pazartesi

Türkiye'deki cemaat gerçeğini ortaya koydu: Tarikatlar holdingleşti Prof. Dr. İbrahim Maraş/26 Aralık 2022

İlahiyat Fakülteleri günümüzde olması gerektiği gibi mi?

Şu andaki İlahiyat eğitimi olması gerektiği gibi değil, ama eksiklerine rağmen çok iyi kazanımlar elde etti, ciddi mesafe katetti. Osmanlı modernleşmesinden sonra bugünkü ilahiyat gibi bir eğitimi Osmanlı da düşünüyordu. İlahiyat dediğimizde işin içine felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji gibi modern bilimler de giriyor. Osmanlı son dönemindeki medrese artık kokuşmuş bir yapıdaydı. Bu görülüyordu, bu nedenle modern okullar kurulmaya başlanmıştı. Hatta Osmanlı’nın hayalinde Amerikan tarzı bir üniversite kurup bir bölümünü de ilahiyat yapma tarzı bir düşünce vardı. Ama yapamadılar. Dini eğitim eski skolastik yapısını devam ettirme konusunda direndi ve kendini hiçbir şekilde yenileyemedi. Bir taraftan kurulan modern üniversite ile din eğitimi arasında bir ikilik ortaya çıktı. Yani, Osmanlı, modernleşmesini yaparken ulemayı ve medreseyi maalesef bir kenarda tuttu ve mektep-medrese ikiliği ortaya çıktı. Dolayısıyla Osmanlı bunu çözemedi. Cumhuriyetle birlikte bunu çözme noktasında çok önemli bir şey gerçekleşti. O da tevhid-i tedrisat. Bu nedenle kurulan yeni devlette Atatürk’ün isabetle aldığı karardır tevhidi tedrisat. Bu büyük bir kazanımdır. Bu demektir ki; din eğitimi garanti altındadır ve tek elden yapılacaktır. Mevcut çift başlılık da bitecektir. Siyasi ve sosyal şartlar yüzünden yeni kurulmuş bir Cumhuriyet’te elbette her şey sorunsuz olamazdı. Diyanet İşleri Başkanlığı bir taraftan görevini devam ettirirken yüksek din eğitimi konusunda bazı aksamalar oldu. 1949’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurulması ile çok önemli bir adım atıldı. Osmanlı son döneminden beri hayal edilen yüksek din eğitimine başlandı. Hedef, Batı’daki uzmanlara eş değer olan uzman yetiştirme idi. Her türlü dini, felsefi dersler de vardı ve giderek de gelişti. Daha sonraları Yüksek İslam Enstitüleri açılsa da buralardaki eğitim daha çok medrese zihniyetine yakındı. 1980’lerden sonra hepsi İlahiyat Fakültelerine dönüştürüldü ve yeni bir ivme kazandı. Türkiye’deki İlahiyat birikiminde Ankara İlahiyat’ın zihniyetinin emeği çoktur. Hüseyin Atay’lar, Yusuf Ziya Yörükanlar, Tayyip Okiçler, Hilmi Ziya Ülkenler, Anne Marie Schimmeller, Hikmet Tanyular, Süleyman Ateşler, Ethem Ruhi Fığlalılar ve Hasan Onatlar gibi burada sayamayacağım ciddi bir ilim adamı kitlesi buralarda dersler verdi. Son zamanlarda bazı siyasal İslamcıların Ankara Okulu diye olumlu veya olumsuz sahiplenme/saldırma çizgisinden uzak bir Ankara İlahiyat Ekolü vardır. Ankara Okulu, dar bir ideolojik sahiplenmedir, bir çeşit siyasal İslamcılıktır. Halbuki Ankara Ekolü’nün temel özellikleri; ilmi objektiflik, bütün ilmi görüşlere yer vermesi, mezheplerüstü bir anlayışa sahip olması, akılcı, hayatla beraber giden bir din anlayışına sahip olması ve eleştirel ilmi bakışıdır. Bu bakış evrensel bir ilmi bakış olarak diğer İlahiyatlara da yansımıştır.

2000’ler geldiğimizde İlahiyat Fakültelerinde binlerce yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı, klasik kaynaklar neşredildi, tercüme edildi ve ciddi bir ilmi birikim oluştu. Bu tarz modern ilmi bir birikim ve geniş bakış açısı İslam dünyasının hiçbir yerinde yok. Bir tek Türkiye’de var. Diğerleri hala bocalıyor. Biz ise bunu erken dönemde yaptık ve İlahiyat alanında ciddi bir bilimsel birikim oluştu. Bu birikim sürerken maalesef Türkiye’de bir el uzandı, kökü dışarıdan da olabilir, Türkiye’deki dini hayatı ve ilahiyatları selefileştirme, Ortadoğulaştırma ve medreseye tekrar döndürme projesi başlatıldı. Önce felsefe dersleri kaldırılmaya çalışıldı, sonra İslami İlimler’e dönüşüm yapılmaya başlandı. İlahiyatların programı bu şekilde medreseleştirilmeye başlandı.

Söz ettiğiniz bu el başarılı mı oldu?

Şu anda ciddi anlamda bir başarı elde ettiler. Bu dönem, Türkiye’den Arap dünyasına çok sayıda lisansüstü öğrenci gönderildi. Önümüzdeki yıllarda onların dönmesiyle acıyı daha çok hissedeceğiz. Çünkü oradaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmadı. Eskiden yurt dışı dediğimizde ABD’ye Avrupa’ya gönderiyorduk. Arap ülkelerine de dil için elbette gönderelim, ama bilimsel metodoloji için Batı’ya göndermeliyiz, çünkü Batı bilimin merkezi. Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız. Türkiye, her geçen gün mezhepçi, tarikatçı ve akıl ve ilim düşmanı bir selefiliğe doğru götürülüyor.

 

 

 

‘FETÖ TAMAMEN TEMİZLENMEDİ’

Türkiye’deki ilahiyat eğitimi ve tarikatların bağlantısı nedir?

İlahiyat fakülteleri son zamanlarda tarikatların ve cemaatlerin ilgi odağı haline geldi. Mesela FETÖ hareketi, geçmişten beri bazı üniversitelerde konuşlanmıştı. FETÖ olayı nüksettikten sonra karşı bir temizleme hareketi oldu ama ben bütünüyle temizlenemeyeceğine inanıyorum. Çünkü diğer dini gruplarla zihinsel ayniyetleri vardı, bazı gruplar onların ciddi etkisindeydi. O nedenle kendilerini kurtarmak için diğer dini gruplara ve başka Nurcu gruplara kolayca kaydılar ve gizlendiler. Mevcut dini yapılar, kendilerini tarikat olarak tanıtıyorlar ama söz ve eylemleri farklı. Kendilerini mezhep gibi, siyasi hareket gibi hatta ilahiyatlara rakip gibi davranıyorlar. Bir yandan açtıkları medreselerde eğitim yaptırıyorlar, diğer taraftan buralarda yetiştirdiklerini, dışarıdan aldıkları diplomalarla hoca olarak üniversitelere girmeye çalışıyorlar. Arapçayı öğretiyorlar, dışarıdan okulları bitirtiyorlar, ilahiyat diplomasını almaları da kolaylaştırılıyor. İşte bu şekilde İlahiyatları ele geçirmeye çalışıyorlar.

‘Akılsız İlahiyat projesi’ bu mu?

Evet, burada izah etmeye çalıştığım İlahiyatları ve toplumsal dini algıyı dönüştürme düşüncesine ben akılsız İlahiyat projesi diyorum. Felsefe, sosyoloji gibi derslerin temizlenerek yerine modern hayattan uzak, kafalarında kurdukları değişime tamamen kapalı olan geçmiş bilgilerin tekrarı olan bir eğitimi savunuyorlar. Tam bir Talibancı zihniyete doğru evrilme düşüncesi bu. Sadece Fakültelerin geniş programı daraltılmadı, bazı İlahiyatlarda ve İslami İlimler bünyesinde, İslam Ekonomisi ve Finansı gibi birimler kuruldu, eskiden sosyal bilimler alanında yapılan lisansüstü eğitim İslami Araştırmalar Enstitüsü, İslami İlimler Enstitüsü gibi alanlarda lisansüstü eğitim vermeye başladı. Bunlar açıkça Akılsız İlahiyat Projesi’nin kademeleridir. Normalde İlahiyat alanında yapılan çalışmalar genel sosyal bilimlerden dini bilimlere doğru daraltılmaktadır.

İslami İlimler Fakülteleri bu nedenle mi kuruldu?

Evet, ana hedef buydu. Sadece kurulmadı, İlahiyat olarak kurulanların ismi değiştirilirken bazen de isim değiştirmeden program değiştirilerek bu yapıldı. Önce ilahiyatlarda felsefe derslerini azaltmaya başladılar. Buna tepki geldi. Tepki gelince vazgeçildiği söylendi ama vazgeçilmedi. Strateji değiştirildi. Yeni strateji; yumuşak geçişle, kimseye fark ettirmeden yapmaktı. İlahiyat fakültesi idi tümünün ismi. Bunları İslami İlimlere dönüştürelim, denildi. Başta masum gibi geliyor ama yapılmak istenen şu; biz Aristo’dan beri tüm bilimlerle ilgili nesnel, tümel bir anlayış sergileyen alana ilahiyat diyoruz. İlahiyat bu anlamda metafizik demek. Burada bütün sosyal bilimlerin perspektifi verilmeye çalışılıyor. İslami ilimler denilince ise klasik anlamda, şu andaki Arap ülkelerindeki Şeriat Fakültelerinde olduğu gibi teolojik bir eğitim yapıyorsunuz. Hatta Teoloji yani Kelam ilmine bile, kısmen akılcı olduğu için yeterince yer vermiyorsunuz. Aklı dışlayarak ve sadece ayet ve hadisi literal ve zamanüstü yaparak, hatta Arap örfünü dikkate alarak okuyorsunuz. Farabileri, Maturidileri, İbn Sinaları ve Birunileri yetiştiren medrese değil bu. O eski medrese, işte bugünkü İlahiyat Fakülteleri aslında. Osmanlı’nın da kurtulmaya çalıştığı kokuşmuş bir medrese ve din algısını bize dayatıyorlar. Buralarda yetişenler de ileride katı bir selefiliği dayatacak. Bu toprakların ruhuna, dokusuna aykırı bu. İlahiyatlardaki isim değişikliğini resmi yazıyla da yapmadılar. Dekanları, rektörleri telefonla aradılar. ‘Fakülteniz yönetimini toplayın, ilahiyatı İslami İlimler olarak değiştirmek istiyoruz’ diye bize resmi yazı yazın denildi. İstek sanki İlahiyat fakültelerinden geliyormuş gibi görüntü verildi. Dolayısıyla Cumhurbaşkanımızı da kandırdılar. Birçok fakülte istememesine rağmen ‘kadro vermeyiz’ gibi başka unsurları kullanarak tehditle bu işi yaptılar. Artık ilahiyatta felsefe tarihi, mantık, din sosyolojisi gibi alanlarda hoca bile bırakmayacaklar. Olsa bile sayıları ve ders saatleri azaltılacak.

Yani gelecek yıllarda ilahiyat değil de medrese tarzı bir eğitim mi olacak?

Bu şekilde devam ederse, evet. Bu yapılan medreseleştirmedir. Ama Türkiye’de ciddi bir ilahiyat birikimi oluştu. Bu nedenle medrese zihniyetinin bütünüyle hâkim olacağını düşünmüyorum. Ayrıca siyaset bunlara alan açmazsa hiçbir şey yapamazlar.

Hocalar direnç gösterecek yani buna...

Hocalarla birlikte, İlahiyatlarda yetişenler ve halkımızın önemli bir ksımının sağduyusu da. İnsanlar, ‘sağlıklı bilgi nedir’i ayırt edebiliyorlar artık. Ama yine de ciddi bir kavga olacak. Osmanlı’dan daha büyük bir mektep medrese çatışması olacak.

‘DİYANET’E NÜFUZ ETMEYE ÇALIŞIYORLAR’

Diyanet Akademisi neden kuruldu peki?

Hiçbir hocamız bu akademinin ne yapacağını bilmiyor. Diyanet’in zaten hizmet içi eğitim kursları var. Bu kurslarda da yanlış yapılıyordu zaten.

Bu kurslarda ne gibi yanlışlar yapılıyor?

Benim fakültemden mezun ettiğim öğrenciyi Diyanet alıyor. Doğrudan müftü atamaması normal. Hizmet içi eğitime tabi tutuyor, ama sıradan bir hizmet içi eğitime almıyor müftü yapacağı adamı. Fakültede kazandığı bütün sosyal bilim perspektifini, geniş bakış açısını yok edecek tarzda klasik medrese eğitimiyle mahvediyor. İlahiyat birikimi göz ardı ediliyor. Yani 500 yıl önce yazılmış bir kitaptan bugünkü hukuk problemini çözdürmeye kalkıyorlar. Şimdi akademide de bunu yapacaktır. İlahiyatlar ve lisansüstü eğitimler varken Diyanet Akademi ne yapacak merak ediyorum.

Bazı zihniyetler Diyanet’e nüfuz etmeye çalışıyor. Ama FETÖ nasıl kusuldu ise bu tür zihniyetlerin de kusulacağına inanıyorum. Bir yerde mutlaka dur denilecek. Ama cemaat, tarikat kökenli birileri yıllardır Diyanet’e hâkim olmaya çalışıyor. Güç var çünkü orada. Mesela bir tarikat liderisiniz, Diyanet başkanını tanıyorsunuz, özel ricada bulunup meşhur bir camide vaaz etmeyi istiyorsunuz. Bu etki alanınızın artması demek. Daha önce Üsküdar müftüsü öldürüldü. Bazı tarikatların isteklerini yerine getirmedi diye. Bu ciddi kapışma sahnesi. Diyanet eğer akademiyi bu tarz bir zihniyetin eline verirse bu kavga yaşanacak. Diyanet’in de şu anda maalesef bazı tavırları ilahiyat birikimine uygun değil.

Diyanet’in çok tepki çeken fetvaları var. Bunları kim nasıl hazırlıyor?

Halk size danışıyor mecbur siz de yanıt vereceksiniz. Buradaki sorun şu, yanıt verirken beş yüz yıl, bin yıl önceki yorumları günün şartlarından habersizce bugün aynı şekilde dinmiş gibi insanlara sunmanız.

Bazı sorulara hiç yanıt verilmese nasıl olur?

Yanıt veren kişiler sosyolojiden, psikolojiden, ekonomiden, hukuktan, örften anlasalar sıkıntı kalmaz. Ben de Diyanet’in açıklamalarına eleştireler yazdım bana bazıları kızarak döndüler. Mesela TOKİ ile ilgili açıklaması eksik. Belli bir maaşımız var, kredi veren bankalar var. Bankadan kredi alıyorum, evime oturuyorum. Bu benim ihtiyacım. Diyanet bunu sadece TOKİ değil ihtiyacı olan herkes ‘faiz de olsa bunu almalıdır’ demeliydi. Ev, yemek ve binek ihtiyacı zorunludur.  Piyasada paranın değer kaybı var. Değer kaybı olan şeyin faizi olmaz. Birikim yapıyorum TL ile yapıyorum. Para pul oluyor bir süre sonra. Şu an modern hukuk var. Diyanet böyle konularda hassas davranmalı, bilmediği konuda açıklama yapmamalı. Ama Diyanet her şeye yanıt bulmak derdinde.

Neden modern hukuka göre hareket etmiyor?

Diyanet, zaten devletin uygulamalarına karışamaz. Ama bu konuda kendisine halktan sorulan sorulara dini yönden cevap veriyor ve bunu yaparken her şeyi dinleştirmek derdine giriyor. Her şeye değişmeyen, yüzlerce yıl önce yazılmış kitaplardan çare bulma derdinde. Güncelleştirme diye bir şey yok. En büyük sıkıntımız bu. Çünkü Türkiye’de azgın bir kitle var. Teşkilatlı bir kitle. Siyasetçilerle oynuyorlar. Çünkü siyasetçi oy istiyor. Kendilerini güçlü gösteriyorlar. ABD’yi şirketler yönetiyor diye tenkit ediyoruz. Böyle giderse bizde de holdingleşmiş tarikatlar ülkeyi yönetmeye başlayacak.

Diyanet İşleri Başkanı Cumhurbaşkanının katıldığı birçok programda yer alıyor. Bu normal mi?

Olumlu manada kullanabilse çok iyi olur. Diyanet de bir devlet kurumu. Ama olayı sadece bir açılış yaparken dua etme olarak görürsek hata ederiz. Diyanet bu gezilerden toplumsal bir fayda çıkartamıyor, çünkü öyle bir perspektifi yok. Ben Türk dünyası çalışıyorum. Diyanet’in bağımsız Türk cumhuriyetlerinde gerçekten dişe dokunur bir hizmeti yok. Yaptığı şeyler kurumsal olarak cami yapma, maddi yardımlar. Ama oralarda beslenen selefilik gibi akımlar ya da dini grupların engellenmesi ve manevi ihtiyacın sağlıklı bir şekilde karşılanması yönünde entelektüel bir etkisi de yok, böyle bir kapasitesi de yok.

Siyasal İslamcılık ve selefi düşüncenin yerleştirilmesi nasıl başladı?

Üç ana neden var. Biri SSCB’ye karşı NATO destekli bir İslamcı çizginin uyandırılması. Kasıtlı olarak birileri radikalleştirildi. İkincisi ise yanlış laiklik politikaları. Devlet halkın dini inancına aşırı derecede karıştığı için birileri kendilerine fırsat buldu ve mürit kazandı. Onların sözcüsü konumuna yükseldi. Bir üçüncüsü ise değişime, akla ve bilime karşı çıkan mutaassıp din anlayışı ve bunu fırsat bilip fonlayan Suud rejimi başta olmak üzere bazı ülkeler.

İnsanlar tarikatlara nasıl mürit oluyor?

Şimdi siz şehre geldiniz. Ya köylülerinizin olduğu yere gidersiniz, ya da kendinize yakın hissettiğiniz ideolojik ve dini gruplara sığınırsınız. Dini gruplar ise, din alanındaki cehaleti ve samimiyeti istismar ediyorlar. Kendilerine gelenleri kaybetmemek ve “bağlı” kılmak için fantastik ve kurtuluşçu söylemlere başvuruyorlar ve gettolaşıyorlar. Bir gizem ve sır halesi oluşturuyorlar ve karşıdakilerin iradelerini kendilerine bağlıyorlar. Dini grupların arkasında büyük güçler var. Türkiye şu anki seviyeye durup dururken gelmedi. Bir el bunu yapıyor, birileri de bu eli tutuyor. Şunu kabul edelim maalesef Türkiye’de iktidarlarımız kendi kendilerine gelemiyorlar iktidara. Yurt dışını bir gezmek gerekiyor. Bu benim vatandaş olarak gözlemim. Bu merdiven altı grupların birçoğu zaten dış destekli.

Cemaat ve tarikatların dinde yeri nedir?

İslam dininde cemaat tektir. Ama bir adam çıkmış sözleri, fikirleri beğenilmiş. Birileri de ona hak vermiş. Yesevi, Mevlana çıkmış mesela. Burası doğal olan. Ama ‘sadece bize bağlı olan kurtulacak’ derseniz ve toplumu ötekileştirirseniz, olmaz. İslam dünyasının zenginleşmesiyle insanlar şekilciliğe bürünmüşlerdi. Tepkisel olarak da ‘Böyle din anlayışı mı olur, her şeyiniz menfaat’ diyen bazı gruplar içine kapandı. Yanlış olan bu tür grupların toplumdan ayrılıp manastır ya da getto yaşamına bürünmesi. O grup toplumdan beslenip topluma bir şey katmıyorsa suçludur. Ben hocalık yapıyorum, geçiniyorum. Ama biri kenara çekiliyor müritleri ona kazandırıyor. Topluma bir katkısı yok. Hiç kimse başkasının sırtından geçinemez. Tarikatların en büyük sıkıntısı, zararı budur. Laik devletin yapması gerekenler şunlar: Tevhid-i Tedrisat güvencesine aldığı din eğitimine bu grupların engel olmasına izin vermeyecek. Bunların halkı kene gibi sömürmesinin önüne geçecek. Devlet içinde bunlara yer açmayacak. Söz sahibi etmeyecek. Bunlar vakıfsa vakıf dernekse dernek olacaklar. Şeffaflaşacaklar.

Ama vakıf adı altında da yanlış işler yaşanıyor. En son Hiranur Vakfı’nda 6 yaşındaki bir kızın evlendirilmesi ve sonra bunun üzerinin kapatılmasına tanık olduk...

Yanlış olan bunların denetlenmemesi. Demokratik yapılarda temel özgürlükleri kısıtlayamazsınız. Yoksa her vakıfta yanlışlık yapılabilir. Esas yanlış olan, bunların geçmişteki tarikatlar gibi kabul edilmeleri. Bugünkülerin hiçbiri artık bir tarikat özelliği bile taşımıyor. Dini eğilimli çıkar grupları bunlar. Kendilerini dinin en doğru temsilcisi gibi görüyorlar. Hatta birçoğu, maalesef, yüce bir dini grup gibi görülüp denetlenmiyor bile. Biz burada örneğin İslam Felsefecileri Derneği, Dinler Tarihçileri Derneği gibi dernek kuruyoruz. Bize yapılan denetimlerin hiçbiri o cemaatlere, vakıflara yapılmıyor ki, her şeyleri usulsüz. Bunlar paraları yurt dışına nasıl aktarıyorlar. Yurt içinde bu paraları nereden elde ediyorlar. Artık kendi bankaları, televizyonları, yayınevleri bile var. Çok ciddi zenginlikleri var, nasıl oluyor bu. Devlet buna engel olacak, yani bunların din simsarı olmalarına, dini tekellerine almalarına, İlahiyatları alenen kötülemelerine ve dini tekel oluşturmalarına izin vermeyecek. Bunlar devlet karşısında devlet olmaya çalışıyorlar. Çocuklarını devletin okullarına göndermiyorlar, ama diplomayı dışarıdan almaya çalışıyorlar. İki yüzlü ve Fetö taktiği gibi devleti ele geçirme üzerine çalışıyorlar. Devlet, vatandaşını koruyacak tedbirleri almak zorunda.

İMAM HATİPLER ÜZERİNDEN KAMPLAŞMA UYARISI

İmam hatiplere yönlendirme var ancak talep de yok, neden?

Talep yok. Çünkü Türklerin tarihi bir tecrübesi var. Daha hayat içinde yaşanan, güncel bir din anlayışı var. Buralarda dinin anlatımı güncellenmeden, makul bir zihniyetten uzak bir şekilde yoğunlaştırılarak anlatılıyor. Çağımızın çocuklarının, gençlerinin dünyayı algılamalarına bakmaksızın savunmacı bir anlayış öğretiliyor. Ayrıca çocukları diğer okullar ile yarıştırmak için her yönden baskılıyorlar. Çocuklara da fazladan yük yükleniyor. Bazı dini yönlendirmeler yapılarak çocukları adeta dinden bezdiriyorlar. Öte yandan İmam hatiplere yönelik özel bir kayırmacılık, hatta maddi destek var. Meselâ aynı kampüs içinde iki okuldan imam hatip olanına her türlü yardım yapılıyor. Diğerine yapılmıyor. Bu yardımlar da bazen devlet adına bazen dini gruplar üzerinden yapılıyor. Bunu görenler bu okullardan soğuyor. Ayrıca, bunlar çocuklar arasında da halk arasında da kamplaşmaya yol açacak şeyler.

‘TÜRKİYE’YE SELEFİ GRUPLANDAN ÖZEL İLGİ VAR’

 İmam hatiplerde ateizm, deizm artıyor deniyor, doğru mu?

Artık herkes her bilgiye ulaşabiliyor. Eğer öğretmen merdiven altı bir dini grubun düşüncesine sahip ise veya makul bir din anlayışından uzaksa çocuğa bilinç vermiyor. Din dili de büyük bir sorun. Çocuğun yaşadığı hayatla, okulda öğrendiği bilimsel derslerle dinde öğretilenler arasında çatışma var. Çocuk evrimle ilgili her yerde bir şeyler okuyor siz evrim teorisini kitaplardan çıkartıyorsunuz. Çocuk yağmurun nasıl yağdığını, ürünün nasıl topraktan çıktığını öğreniyor. Ama siz öyle bir din anlayışı öğretiyorsunuz ki, özünde doğru, her şeyi Allah yapıyor. Ama Allah bizi de yaratmış, evreni de. Bizi de bu evrende bir şeyler yapsın diye yaratmış. Bilimi, neden sonuç ilişkisini göz ardı edip ‘Her şey Allah’tan’ derseniz, çocuk veya genç buna elbette inanmaz. Bu anlayış diğer dinlerde bile arkaik kaldı, bizde aktifleştirilmeye çalışılıyor. Günümüzde Türkiye’ye selefi gruplardan özel bir ilgi var. Eğer biz bu gençlerimize sahip çıkamazsak çocukların iki yolları var. Ya deizm ve ateizme kayacaklar, dine karşı tarafsız kalacaklar, ya da IŞID, el-Kaide gibi radikal dini gruplara veya bunların Türkiye versiyonlarına katılacaklar.

‘TARİKATLARIN SÖYLEMLERİ RADİKALLEŞTİ’

Tarikatlar radikal gruplar mı?

Artık Türkiye’deki dini grup ve tarikatların hemen hepsi mezhepçi ve selefi bir çizgiye geldiler, söylemleri radikalleşti. Ama görüntüde sufi olduklarını söylüyorlar. Başlarına geleceği bilmiyorlar. Sorsanız birçok tarikat IŞİD’e, Vehhabiliğe görüntüde karşı. Halbuki Türkiye’de şu an zaten tarikatçı, mezhepçi bir selefilik var. Giderek de radikalleşiyorlar, bunun farkında değiller. Özellikle de Suriye’den, Ortadoğu’dan gelen öyle tarikatlar var ki, yakında Türkiye’deki tarikatlarla kavgaya başlayacaklar. Otomatik olarak Afganistan’daki gibi bir dini zihniyet oluşacak. Türkiye’de, biraz önce bahsettiğimiz, İlahiyatların İslami ilimlere çevrilmesi, Türkiye’den Arap ülkelerine öğrenci gönderilmesi, göçmenler, sığınmacılar vb. sebeplerle önümüzdeki yıllarda karşımıza Taliban tipli anlayışlar ortaya çıkacak. Meselâ kadınların eğitimi konusunda Taliban’ın gerekçelerinin benzerleri son zamanlarda ülkemizde çok sık zikredilir oldu: Karma eğitime karşı çıkılması, kadınların her fakültede okumamaları gerektiği, fakülte müfredatlarının şeriat dışı olması vb. Akılsız İlahiyat projesi dediğim tam da bu işte. Bazı İlahiyatlarda kız erkek sınıfları ayrıldı ve hatta kantinlerin bile ayrılması konuşuldu. Türkiye’de korunması gereken makul bir din anlayışı var. Bunun için de önce İlahiyatları güçlendirmemiz gerek. Şu an basında ilahiyatçıların konuşabileceği bir ortam yok. Televizyonlarda dini tartışma programlarına yönelik gizli bir yasak var. Ama tarikatların her şeyi var ve harıl harıl propaganda yapılıyor.

6 yaşındaki bir çocuk dini nikahla evlendirildi ve yıllarca istismara uğradı. Dini nikahın dinde yeri nedir?

Türkiye’de en büyük sorun; devletin şu anki düzenini kabul etmeyen bir zihniyetin olması. Devletin kendisine, yönetim şekline, hukukuna, laikliğine karşılar aslında ve ülkeyi İslam ülkesi değil darü’l-harp olarak kabul ediyorlar. Dini nikah işin bahanesi. Öncelikle nikahın dini ve resmi diye ayrılamayacağını öğretmemiz gerek. Sorsanız ilk söylenen ‘Biz zaten resmi nikah olmadan kıymıyoruz’ derler. Halbuki dini nikah diye bir şey mi var ki, resmiden sonra kıyacaksınız, demiyorlar. Nikah zaten bir sözleşmedir. Geçerli olan, devletin medeni hukuka göre yaptığı resmi nikahtır. Diyanet de bazı merdiven altı gruplar da bunu bir bahane ve para kazanma aracı olarak gördüler. Biz yanlış yere odaklanıyoruz. Burada kangren olmuş bir konu var. Türkiye’de din anlayışı toptan kangren olmuştur. Bu din anlayışının temelinde kız çocuklarının ve kadının ikincil bir varlık konumunda oluşu ve iradelerinin yok sayılmasıdır. Bir çocuğun buluğ çağına gelmeden evlenmesi medeni hukuka göre yasak ise, dini anlamda da doğru bir yasaktır. Bunu halk biliyor aslında ama bunu, dindar olduğunu söyleyen çevrelere anlatmak gerekiyor. Maalesef bu tabi görülüyor, sorun bu. Bir insan hür irade yaşına gelmedikçe evlendirilemez. Medeni hukukta var ama biz bunu dinde tartışıyoruz. Çocuk yaşta evlilikten söz ediyoruz. Bir de Kuran’a dayandırmaya çalışıyoruz. Kuran’ın ruhu bir kadının dayak yemesini, söz sahibi olmamasını, insan yerine konmamasını kabul etmez. Ama dini gruplar kadının ikincil bir varlık olduğunu söylüyor. O kız çocuğu 15 yaşında evlendirilseydi emin olun bu kadar konu olmayacaktı ama yine yanlıştı. İşte sorun burada.

‘PEYGAMBERİMİZİN HER DAVRANIŞI SÜNNET DEĞİL’

Diyorlar ki, Hz Muhammed, Hazreti Ayşe ile 9 yaşında evlendi. Öncelikle şu bilinsin peygamberimizin her davranışı sünnet değildir. Velev ki, 9 yaşında evlendi. Bu, o dönem normal bile olsa ben bunu alıp bugüne getiremem. Her şeye Kur’an’dan ve Peygamberimizin hayatından delil getirmek zorunda değiliz. Bugünkü şartlarda gelişmişlik düzeyi var. Üstelik emin de değiliz, Peygamberimiz Hazreti Ayşe ile kaç yaşında evlendi. Peygamberimizin her yediği, içtiği, kılığı kıyafeti sünnet değil. Ama bazı gruplar Arap toplumunun giyindiği gibi giyinmeyi, davrandığı gibi davranmayı din kabul ediyorlar. Maalesef sorun çok büyük, bazen dini grupları da aşan ve gelenekten beri gelen bir dini zihniyet sorunumuz var. Her şeyi dini metinlerde ve geçmişte aramak hastalıklı bir zihniyettir. İnsan aklı, iyiyi, kötüyü ve adaleti bulabilecek kapasitededir. Akıl, en etkin vahiydir.

‘YENİLEŞMEYE İHTİYAÇ VAR’

Dinin reforma ihtiyacı var mı?

Dini düşüncenin reforma ihtiyacı var. Güncellenme dediğimiz bu. Yenileşmeye kesinlikle ihtiyaç var.  Bunu yapabilecek bir irade yok. İlahiyat fakülteleri güçlenseydi belki kendiliğinden zaten olacaktı, ama medrese zihniyeti güçlendi/rildi ve bu, zorlaşmaya başladı. Ama eninde sonunda olacak. Kilise bizden daha baskıcıydı. Ne zulümler yaşandı. Bilimin gelişmesi ve aydınlanma ile kilisenin bağnaz tutumu tamamen reddedildi. Bizim dinimizin özünde asla akıl ve bilim karşıtlığı yok. Korkum şu. Buna rağmen, bizde de kendisini kilise gibi gören, Demoklesin kılıcı gibi üzerimizde din kılıcını sallayan, hayatı reddeden bir zihniyet oluşmaya başladı. Eğer Türkiye’de bu zihniyetin baskısı artarsa Batı’dakine benzer, hatta çok daha kötü zıtlıklar yaşanabilir.

Batı’da çok kanlı oldu…

Umarım bizde öyle olmaz. Mesela Taliban’ın neler yaptığını yeterince görmüyoruz. Orada da kanlı oluyor aslında. Taliban baskıyla kadınların ellerindeki tüm hakları aldı, halkın eski alışkanlıklarını yok ediyor. Kültürü, sanatı yok ediyorlar. Totaliter rejimler böyle davranır. Kültüre, sanata ve medeniyete toptan karşılar. Bedeviliği din diye kabul ettirmeye uğraşıyorlar. Tarihi bugünde diriltmeye çalışıyorlar.

‘İstese AKP siyasal İslam’ı zaten getirirdi. Türkiye için artık böyle bir tehlike yok’ diye bir görüş de var. Ne dersiniz?

Benim bahsettiğim tehlike, partileri aşan bir zihniyet tehlikesi. Siyasal İslam iktidarla birlikte devlet gerçeğini biraz da olsa anladı. Türkiye’de iki kutup var. Bir kutupta dini içerikli her şeye karşı çıkan dine karşı grup, diğer kutupta ise zinhar caiz değildir diye her şeye karşı çıkan, devlet ve düzen tanımayan bir grup. Her ikisinin de Türkiye’ye zarar verdiğini düşünüyorum. Kavga, bunlar arasında olacak arada bizim gibi insanlar ezilecek. Batı’da kilisenin baskısını kabul etmeyen dindar aydınlar vardı. Onları deist diye suçlandı ama hiçbiri deist değildi. Onların başlattığı hareket din düşmanlığına dönüştü. Batı’da şu an ciddi din karşıtlığı da vardır. Ben Batı’da yaşananların bizde yaşanmayacağını düşünüyordum ama maalesef gelişmeler Batı tecrübesinin aynısını yaşayacağımızı gösteriyor. Görünen o ki, zihniyet olarak iyice dibe vuracağız ve sonra düştüğümüz yerden kalkıp yeniden Müslüman olacağız.

Başörtüsüyle ilgili bir anayasa değişikliği teklifi gündemde, nasıl karşılıyorsunuz?

Türkiye’nin barışa ihtiyacı var. Herkes yanlış yapabilir ama yanlışlar üzerinden hem yeni yanlışlara gidilmez. Türkiye’de giyim, yaşam ve inanç tercihleri üzerinden kimse sıkıntı çekmemelidir. Daha çok özgürlük bizi kazançlı kılar. Ayrıca başörtüsünün bazı dini gruplarca siyaseten kullanılmasının önüne geçilebilir.

Nas ile ekonomi yönetilir mi?

Bizim bugün faiz sorununu iktisat uzmanlarıyla çözmemiz lazım. Nassın bize öğrettiği temel ilke adalettir. İlkenin kendisi değişmez ama nasıl olacağı zamansal, mekânsal ve örfidir. Buna insanlar karar verir. Nasla ekonomi yönetilemeyeceği gibi hayatın hiçbir alanındaki problem nasla çözülmez. Her şeyi çözebilecek olan şey akıldır.

 Atatürk Diyanet’i neden kurdu?

Toplumun temel dini ve manevi ihtiyaçları için kurdu. Bir devlet kuruyorsunuz. Türk devlet geleneğinde önceden Şeyhülislamlık vardı. Atatürk bunu lağvetti. Yerine devletimiz nasıl demokratik bir yapıya kavuşmuşsa, Diyanet de buna göre kuruldu. Atatürk bunu kurarken Osmanlı’daki tarikat, cemaat zihniyetinin merdiven altı grupların katı selefi, devleti de toplumu da geri bırakan anlayışından kurtulmak istiyordu. Onların etkisinden sıyrılmak istiyordu. Diyanet’i kurarken bu yapının merdivenaltı grupları alt edeceğini düşünüyordu, hem de kısa sürede bir şeyler yapabileceğini umuyordu, ama Türkiye’nin kültürel yapısı buna müsait değildi. Tekke ve zaviyeler kapatıldı ama bu yapılar yeraltına indi ve bir süre sonra Diyanet’e de, devlete de nüfuz etti. 1947 CHP Kurultayı, o dönemde yüksek dini eğitime olan ihtiyacı ve bir din politikasının olmamasının acısının net tartışıldığı önemli bir toplantıdır.

ATATÜRK DEMEYEN DİYANET’E YENİ YIL HUTBESİ TEPKİSİ

Diyanet’in yılbaşı kutlamaları hakkındaki son hutbesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Noel ve yılbaşı kutlamaları aynı şeyler değil. Aynı gün de kutlanmıyor. Yeni bir yıla girerken tarih boyu toplumların çeşitli kutlamaları olmuştur. Diyanet, hiçbir milli bayramda hutbelerde milli değerlerden, kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk’ten tek kelime etmeyip tarih bilincinden de söz etmezken, yılbaşı hutbesinde “değerler” ve tarihini bilmeyenler diye ifadeler kullanması pek gerçekçi değildir. Ayrıca hutbede zikredilen hadis, bağlama uygun değildir. Diyanet, her milli ve dini bayramda halkı kucaklayacak çalışmalar yaparsa o zaman endişelendiği şeylere karşı bir çözüm üretebilir.

PROF. DR İBRAHİM MARAŞ KİMDİR?

1967'de Kırşehir’in Kaman ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Çalışmalarını Türk Düşünce Tarihi üzerine yoğunlaştırdı. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Ve Din Bilimleri Bölümü, İslam Felsefesi Anabilim Dalı'nda öğretim üyesidir.