4 Temmuz 2020 Cumartesi

Yetim hakkı kimsenin peşini bırakmaz Servet AVCI/29.06.2020


Kendinizce Allah yolunda öldürülüyorsunuz ama Hz. Peygamber sizin cenaze namazınızı kılmıyor!..

Hayber'de şehit düştüğü söylenen birisi için kamu malından hırka çaldığı gerekçesiyle Hz. Peygamber tarafından cenazesinin kılınmadığına dair kuvvetli bir rivayettir bu…
'Kul hakkı'…
Ne dehşetli bir şey…
Kamu malına dokunduğunuzda içine 'yetim hakkı' da girmiş oluyor…
O 'yetim hakkı' ki, Kur'an'ın tanımıyla, yediğinizde dini yok saymış oluyorsunuz…
Şehitlerin günahlarının affedileceğini garanti eden ama 'kul hakkı' söz konusu olunca şehitlerden bile sorulacağını açıkça bildiren bir din çünkü İslâm…
***
Yıllar önce bir belediyede çalışan arkadaşıma sormuştum: "Her şey gözünüzün önünde gerçekleşiyor...
Bir Müslüman kamu hakkını yerken, yolsuzluk ve talanın içinde yer alırken, bunu içine nasıl sindirebiliyor? Çocuklarına bu haramı nasıl yedirebiliyor? "Cevabını olduğu gibi aktarıyorum: "Normalde bir kişi Müslüman'sa hem ilâhî korkudan, hem de vicdan azabı dolayısıyla sıkıntıdan, vereceği hesabı düşünmekten geceleri uyuyamaması lâzım...
İşin kötü tarafı, bunlar hortumladıklarının haram olduğuna değil, hakları olduğuna inanıyorlar...

'Batıl'a karşı 'hak'kı temsil ettikleri için paranın kendilerinde yani 'hak'ta toplanmasını meşrû görüyorlar!..
O yüzden problem yok!..
"Anlaşılan 'gâzâ aşkı'ylaydı her şey!..
'Ehl-i salibe vurur gibi' vuracaktınız kamu malına, yetimin gözüne gözüne!..
Bir gün isimlerini bilmediğiniz, hiç görmediğiniz milyonlarca insanla helâlleşmek zorunda kalacağınızı ve helâlleşecek kişi bulamayacağınızı umursamadan vuracaktınız!..
Allah'ın 'dini yok saymak'la eşitlediği yetim hakkı yemeyi 'dâr-ül harp'le, 'küfür sermayesiyle rekabet'le, 'onlar yaparken iyiydi'yle utanmazca 'içsel'leştirecektiniz!..
Gözünüz öyle bir dönecekti ki, herkesin herkesi kandırabileceğini, ama kalplerdeki gizliyi en iyi bilen Allah'ı asla kandıramayacağınızı, Gayya kuyusunun da bunun için var olduğunu unutacaktınız!..
'Altın ve gümüşün fayda vermeyeceği gün'ü hiç düşünmeyecektiniz!..
Meselâ Hayber'de artık kamulaşmış olan bazı değersiz eşyaları alan ve daha sonra düşman tarafından öldürülünce şehit sayılmayan ve Hz. Peygamber tarafından namazı kılınmayan kişiden bir ibret çıkarma ihtiyacı hissetmeyecektiniz!..
***
Sonra ilâve etmeye çalışmıştım:
"Ne mutlu size!.. Mühür sizin elinizde... Artık imzayı atan da sizsiniz, projeyi onaylayan da, işi veren de!..
Sonra paydaşlarınızla omuz omuza parayı tahsil eden de sizsiniz, denetleyen de!..
Bütün erkler tekelinizde toplandı...
Öyle güçlüsünüz ki, hesap soracak Molla Kasım da bırakmadınız etrafta...
Devir sizin devriniz ve zaten bir kaç yıl daha geçti mi, 'zaman aşımı' dipten bu yana temizlemeye başlayacak trol ağı gibi!..
Statü bozulmazsa her şey yanınıza kâr kalacak... Ama unutmayın ki, bu dünyada 'zaman aşımı' olsa da 'sonsuzluk yurdu'nda böyle bir kavram yok!..
Herkes bu tarlada ektiğini biçecek...
"Yaptım, hele bir sor niye yaptım" şeklindeki tokatçı klasiği hiç bir şey ifade etmeyecek!..
  
Nasıl da değişiyor şehirlerin siluetleri? İmar toplantılarının yapıldığı o kirli ittifak salonları...
'Namus' kavramı randevu evleriyle bile mukayese kabul etmez necis mekânlar...
O partili, bu partili zübükler...
Bir imzayla değerleri yüze, bine, on bine katlanan araziler...
Arsalarını 'organizasyon'a yok pahasına kaptıran içi buruk köylüler...
Sonra şirk abidesi gibi yükselen günah kuleleri...
Altlarında AVM tapınakları...
Ve en dibin kuytu köşesinde arınmaya yarayan küçük mescitler!.. "
***
O 'yetim hakkı'nın dehşeti niye korkutmazdı bunları?
Acaba 'yetim hakkı' yemeyi 'yetimhaneden terlik çalmak'tan ibaret mi sanıyorlardı?
Yönettikleri şehirleri talan edenler, kamu malına pervasızca hücum edenler, devir 'harp devri' olduğu için 'kamusal süne zararlısı ve kemirgen' kesilip 'sınırlı sorumlu' oldukları kendi parsellerinin içini boşaltanlar ne büyük zararların sahibi oldular değil mi?
Dinin 'haram' kıldığını yine o 'dine hizmet'le izaha kalkışıp, doğrusu kimi aldatmaya yeltendiklerini fark etmeyenler, aslında 'cehennem azığı' biriktirdiler…
Allah uzak etsin…

Hangi hat-hangi satıh Lütfü Şahsuvaroğlu/04.07.2020


Geçen haftanın en önemli konusu ‘dislike’ faciası idi.
Artık ‘tweet, facebook, youtube, whatsapp’ ve daha ne kadar ‘gayri milli’ erişim ortamı varsa hepsi vatana ihanet suçu işlemiş sayılacaklardı. Onlara yaptırım zor olsa da, onu kullananlara yaptırım ‘yerli ve milli düşünce’ye pek uygundu.

Yerli ve milli’ bir erişim hattı ve/veya sathı bulunana kadar böylesi gayri milli unsurların moralimizi bozmasına izin verilemezdi.

Bir yandan dislike faciası, diğer yandan baroların bölünmesini sağlayacak adımların atılması, öte yandan yine önceleri yerli ve milli ama sonra sadakat ve biat müessesesini tarumar eyleyip gayri milli addedilen eski dostların açtığı üniversitenin kapatılması gündemi teşkil ederken; bütün bunları hazmedeceği sanılan ‘z kuşağı’nın istikbalimize dair güven vermeyişi, atılan bu adımların ‘korku ve içgüdü faslı’nın gemi azıya aldığının işaretleri olsa gerek.

Köy yerinde don giymeyi hayli geç öğrenen ama toprağa pek yakın duran göbellerin en sevdikleri oyunlardan biri de ‘rüzgâra karşı işemek’tir.

Bu yarışmanın pek galibi olmasa da çocuklar hayli eğlenir ve ebeveynlerinden zılgıt yememek için çayda çimdikten sonra evlerine dönerlerdi.
Belki de büyüyene kadar rüzgâra karşı işemenin ne kadar sakat bir anlayış olduğunu öğrenmeğe çalışırlardı.

İbrahim Kiras’ın, ‘iktidarın tweet işini ciddiye almağa başladığını’ yazdığının üzerinden bir yıl mı geçti? Bir yıl içinde bir hayli mesafe almış olsalar gerektir. Yani sosyal medyayı da bir kısım medyayı kullanabildiği gibi kullanma beceresi gösterecektir, diye beklerken meğerse Kiras’ın yazdığının üzerinden sadece bir hafta geçtiğini öğreniyoruz.

Birdenbire nasıl oldu da sosyal medya barolar gibi çözümsüz addedilip karşı cepheye itildi?

Bu işin içinde FETÖ ayağı yoksa FATO ayağı vardır.

Demek ki, Koronavirüs demlerinde kimileri yorgun ve bitap düşmüşler…

Gündem o kadar hızla değişiyor ki, bir mesele vuzuha kavuşmadan diğeri arz-ı endam ediveriyor ve o da eskiyip ya çöpe ya da ilerde ele alınmak üzere rafa atılıyor.

Baroların bölünüklüğü meselesinin ne getirip götüreceği, arkasında hangi korku ve içgüdünün yattığı doğru dürüst ele alınmadı. Mesela denmedi ki, bu süreç, kesinlikle Diyanet’in de çokbaşlılığını temin edecek bir devri hazırlayacaktır.

Türkiye ‘milletleşme vetiresi’ni kâmil anlamda tamamlayamadan modern devlete geçti. Yüz yıl öncekilerin daha büyük meseleleri halledişlerindeki ‘basiret ve feraset’ bugün adese ile aranıyor.

Umulurdu ki, demokrasi yolunda hayli badirelerden geçtikten sonra bugünkü toplum ve siyasal yapılarına erişen gelişmiş ülkelerden daha az kan ve ter dökerek biz de çağdaş dünyada yerimizi alalım.

Fakat yüz yıl öncesinde kendi korku ve içgüdüleri sebebiyle kendi kendini muhalefete çeken İslamcı siyasal akımlar, 1970’li yıllarda buldukları iki metod ve hareket planı ile hazmedemedikleri bir iktidara kavuştular.

Birincisi siyasal kanat, ikincisi ise cemaat…

Her ikisinde de korku ve içgüdü egemendi. Kendileri dışındakiler ya Müslüman değillerdi, ya kâfirlerin değirmenine bilerek ya da bilmeyerek su taşıyorlardı.

Daha yakın zamanda hem de bu iktidar zamanında Basın İlan Kurumu’nda bir yönetim toplantısındayız. Her kesimden temsilci var. Üniversitelerden, gazeteciler cemiyetinden, basın kurumlarından, TRT’den vs…

O sıralarda iktidar medyasının ana organından bir temsilci, çekine çekine toplantıdaki katılımcıları süzüyor. Bu psikolojiyi bilirim. Aileden değillerse hepsi düşman… Tesadüf mescitte karşılaştık. Çıkar çıkmaz sokuldu yanıma, “bunların içinde Müslüman var mı?” Soruya bakar mısınız? İşte Madımak faciasına yol açan korku ve içgüdü davranışı…

Ben de sinirli sinirli: “hepsi Müslüman!” diye haykırdım.

İşte iki damarın Türkiye’yi getirdiği durum!

Güya ‘düşmanın silahıyla silahlanınız’ telaşı… Güya ‘harp hiledir’ düsturu… Güya ‘önce cemaat, sonra cemaatin davranış kodlarını cemiyete tatbik’ teorisi…

Hepsi korku ve içgüdü asrının Müslümanlardaki siyasal ve toplumsal davranış kodlarına egemen olan hastalığın müsebbipleri…

Ya muhalefete ne demeli?

‘Z Kuşağı’nın bile ne idüğünü bilmeyen bir muhalefet iktidarın ancak tayiniyle o koltuklarda oturduklarının şuurundan başka bir şuurlanma sürecini; bırakınız cemiyete tatbik etsinler, kendileri dahi yaşayamıyorlar…

O yüzden de muhalefet dışında bir muhalefet arayışı gündemde asıl.

‘Demokratik Değişim Hareketi’nden tutun ‘z kuşağı’nın farklı varyantları sivil inisiyatif geliştirmeğe çalışacaklar yakın zamanda…

Ekonomi çöküyorsa her ülkede geçerli olan bir şey var! Bu çöküş psikolojisi, ‘despotizm’in hemen her projeye, çözüm önerisine egemen olmasına yol açıyor. Siyasal merkezin de korku ve içgüdüsü zaten ‘varlık meselesi’ olduğundan buna sarılmaktan başka çaresi yok.

Önemli olan henüz demokrasinin kırıntısı varken bu yolla çözümü vazedecek bir muhalefetin olmasıdır ki, ülkemizde eksik olan budur. Zira ‘tayin edilmiş muhalefet’, despotik çözüme mahkûm olan siyasal merkezin baştan aldığı bir tedbirdir. Sivil inisiyatif muhalefeti dönüştürmedikçe ve ona alternatif olması yolunda irade aşılamadıkça mevcudun idamesi ‘beka sorunu’ gibi algılanmaya devam eder.

İşin özeti kanaatimce budur.

3 Temmuz 2020 Cuma

Kırık cam etkisi İskender Öksüz/03.07.2020

Stanford Üniversitesi psikoloji hocalarından Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deney var.
Kaliforniya’da, Silikon Vadisi’nin zengin yerleşim birimi Palo Alto’da kaputu açık, plakasız bir araba sokağa bırakılır. Günlerce orada durur ve bir şey olmaz. Nihayet denemeyi yapan, kendisi gelip arabanın bir camını kırar. İlk cam kırıldıktan sonra kısa zamanda arabanın bütün camları iner, parçaları sökülür.

(Palo Alto kadar medeni olmayan Bronx’da kaputun açık bırakılması arabanın parçalanmasına yetmiş.) Bu davranışa “kırık cam etkisi” deniyor. Savunmasız bırakılan metruk bir bina uzun süre hasarsız durabiliyor. Fakat bir camı kırılmaya görsün. Kısa zamanda bütün camlar iniyor, binanın içi, dışı soyuluyor. İhmalin görüntüsü vandalizm doğuruyor. Vandalizm de vandalizmi davet ediyor.

DÜŞEN İLK ÇÖP, ÇÖPLÜĞÜN BAŞLANGICIDIR

Kırık cam etkisini dört yanınızda görebilirsiniz.

Yazın köyden küçük bir yere giderdim. Orada, Çınaraltı diye bir ağaçlık vardı. Allah övmüş de yaratmış cinsinden. Dev çınarlar, altında mevsime göre çiçek, çimen. Ve hazirandan itibaren her hafta sonu, yakındaki köyden köylü gelir, yer, içer, yemek artığı, karpuz kabuğu, plastik torba, şişe atar ve Çınaraltı’nı bir mezbelelik hâline çevirirdi. İlk piknikçiler Haziran’da ortaya belirir, onların gelişiyle sinek filoları da peyda olur ve yerleşimin tamamını sarardı. Bir önceki mevsimin pisliği bir sonraki mevsime kalırdı. Sıcaklarda kokardı Çınaraltı. Çınaraltı’nın hemen yanında evlerin önünde bir arazi vardı. Burada çöp bulamazdınız. Çünkü orası evlerin sahiplerince temiz tutulurdu. İnsanlar temiz yeri pisletmekten çekinirdi. Fakat Çınaraltı’nda cam kırılmıştı çoktan ve bütün camlar kırılacaktı artık.

Etrafınız bakın, her yerde kırık camlar göreceksiniz. Kaldırımlara park eden otomobillerden başlayın. Artık ihtiyarların, bebek arabalarının geçemediği kaldırımlardan.

Ülkelerin düzeni ve düzensizliği, hukukun hâkimiyeti veya yolsuzluk kırık cam etkisini bire bir yansıtıyor. Kurumların da. Bütün mesele kaldırıma ilk arabanın çıkmasıdır. Sonra bir bakarsınız, bütün kaldırımlar araba işgalinde. İlk atıfsız profesörün tayinidir. Sonra bütün atıfsız profesörlerin tayinine ruhsat çıkar.

Mesele ilk “bizim adamın” mülakatla işe alınmasındadır. Sonra sadece bizim adamlar işe alınır. Kurumlar böyle çöker. Kurumları çöken devlet ne olur?

Düşünmek istemiyorum.

ÜNİVERSİTENİN CAMLARI

Bir zamanlar “bizim oğlanın” gemisi limana geldiğinde gümrük mevzuatında değişiklik yapıp hamulesinin ithal vergisini sıfırlardık. Gemi boşalır, mal gümrükten geçince tarifeyi tekrar eski hâline getirirdik. Böylece bir taşla iki kuş vurulurdu. Hem bizim oğlan iyi kazanırdı, hem de aynı malı ithal eden biri çıkıp ona rakip olamazdı. Şimdi aynı numarayı üniversiteye rektör tayininde yapıyormuşuz. Mevzuat kıdemli profesör istiyormuş, mevzuatı değiştiriyor, kıdemsiz profesörün tayinini yapıyor, sonra geri değiştiriyormuşuz. İyi ki mevzuat atıf almış yayın istemiyor. Çünkü rektörlüğe tayin edilen kıdemli profesörlerin birçoğunun da atıf sayısı sıfır. (Atıf ne demek? Sizin bir yayınınızdan sahadaki başka bilim adamlarının bahsetmesi demek. Sahanızdakilerin umurunda değilse, kimse bahsetmiyorsa, sizin yayınınızın bir kıymeti harbiyesi yok demektir. Kâğıt israfıdır o.)

Bakın nasıl üniversiteleri kırpıp kırpıp yıldız yaptık. Fena mı oldu, şimdi kaç misli rektörümüz, rektör yardımcılarımız, dekanlarımız var.

AT KONUŞTU!

Gazetede, televizyonda, “Bir Türk Amerika’da bilmem ne keşfetti!”, “Bir Türk Almanya’da bilmem ne yaptı!” gibi haberler duyarız. Bunlar biraz da “at konuştu”, “köpek satranç oynuyor “ havasıyla verilir. Olağanüstüdür, haber değeri vardır. Hiç merak etmez misiniz, yurt dışındaki bir avuç Türk şunu yapıyor, bunu icat ediyor, falan başarıya imza atıyor da onlardan seksen küsur milyonun yaşadığı kendi ülkelerinde neden aynı şeyi yapmaz, icat etmez, o başarıya imza atmazlar bu Türkler? Nedenini size söyleyeyim: Kendi ülkelerinde o yapacak, icat edecek, başarıya imza atacak adamların yerine “bizim adamlar” gelip oturmuştur da ondan. Amerika’daki, Almanya’daki atıf alır ama buradakinin şansı yoktur, çünkü onun yerini atıfsızlar kapmıştır, üstelik yönetim de atıfsızların elindedir. Atıfsızlar atıflılardan pek hoşlanmaz. Tecrübeyle sabittir.

İlk emir-kumanda içinde verilen mahkûmiyet kararı, ilk güdümlü iddianame, kararı beğenilmediği için sürülen ilk hâkim adalet evinin kırılan ilk camıdır. Sonra bütün camlar iner

İktidarın kimyası Ahmet Taşgetiren/03.07.2020


Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan oturmuş kameranın karşısına, il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor.
Bu cümleyi şöyle kursam daha iyi mi olurdu:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan oturmuş kameranın karşısına Ak Parti il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor.”

Bir problemli tarafı var değil mi bu ikinci cümlenin. Oturmuyor, sakil duruyor. “Ne ki bu, diye soruyorsunuz. Ne işi var Cumhurbaşkanının bir partinin il başkanlarıyla?”

Ama öyle. Anormal normali bu Türkiye’nin. Cumhurbaşkanı en çok Ak Parti il başkanlarının Cumhurbaşkanı.

Bu faslı geçelim. Çünkü bu fasıl, insanlara ne kadar garip gelse de Cumhurbaşkanına garip gelmiyor.

Bu faslın bir de “Peki bu ‘heyecan yüklemeleri’nin bir karşılığı oluyor mu, muhataplarda?” tarafı var. 

Bence asıl o tarafta ciddi problem var. Heyecan bitti o cenahta. “Metal yorgunluğu” en hafif tanımlama. Ben “Ruh yorgunluğu” demiştim. Ruh yoruldu o kadrolarda.

Şimdi soralım: Mesela neyini savunsunlar Şehir Üniversitesini kapatmanın?

-Askerler bunu yapmazdı, yapamazdı. Askerlerin hep bir “dindar insanları rahatsız etmeyelim, bizim meselemiz dincilerle” gibi bir yaklaşımı vardı. Geniş halk kitlelerini rahatsız etmekten çekinirlerdi. En azından “Ordunun halkla ilişkileri” gibi bir gündemleri vardı. Bu iktidar, “yapılanlar muhafazakar camiada nasıl bir karşılık bulur?” gibi bir soruyu sormaktan bile imtina ediyor. Fütursuz.

Fütursuz da, diyelim Şehir Üniversitesi’nde okuyan bir genç, falanca ilde Ak Parti il başkanının karşısına çıksa “Ne istediniz üniversitemizden? Size ne zararı vardı? Ülkeye ne zararı vardı? Niye kapattınız? Türkiye’nin en öncelikli meselesi üniversite kapatmak mıydı? 28 Şubatlı günlerde devlet üniversitelerinden dışlanan birçok öğrencinin sığınağı olmuş bir üniversiteyi kapatmak sizin muhafazakârlığınıza mı düştü?” diye sorsa… ne der o il başkanı? “İyi ettik, helal olsun cumhurbaşkanımıza. Onun her yaptığında bir hikmet vardır. Siz henüz gençsiniz, anlamıyorsunuz” mu der?
Diyemez. İşte o “diyememe hali” var ya, odur “Ruh yorgunluğu.”

Kimyası bozuldu iktidar partisinin.

18 yılın yorgunluğu tabiidir. Heyecan düşmesi tabiidir. Oysa bu uzun yılları bile bir “iktidar doymuşluğu”na dönüştürmek, daha “kâmil” daha “süzülmüş”, hatta daha “Usta” bir niteliğe kavuşturmak mümkündü. Ama “Çıraklık dönemi heyecanı”nı, “kendini ispat çabası”nı, “Hata yapmama, insanları ürkütmeme duyarlılığı”nı, “Daha önümüzde yıllar var dinginliği”ni aratıyor iktidar.

Hayret bir şey. “İktidara doymama” hali gözleniyor her yeni günde. Bütün alanlar benim gücümü hissetsin, yaklaşımı.

Ah o kimya!

Ama bir şey daha var. “Savunma psikolojisi!”

Savunulamayacakları savunmakta zorlanma psikolojisi.

Bakıyorum iktidara adanmış medyaya, Şehir Üniversitesinin kapatılması ile ilgili bir savunma yazısı yok. Neredeyse öyle bir olay olmamış gibi suskunluk söz konusu.

Birkaç köşe yazısı yazdırılsaydı ya… “İyi ettik, iktidarın en büyük başarılarından birisi de Şehir Üniversitesi’ni kapatmaktır” falan diye…

İktidarı savunma misyonu ile ekranlara çıkartılan neredeyse “Gedikli” elemanlar savunsalar ya üniversite kapatmayı…

Hala oralarda yazabilip de içinde fırtınalar kopan arkadaşlar, garip arkadaşlar, “Ne yapıyoruz biz?” diye iç sancılar yaşayan arkadaşlar, içlerinde yazdıklarını silen arkadaşlar, kendilerine “Yukarısı”nın rahatsızlığı hatırlatılan arkadaşlar…

Ah o kimya!

Biz ne cengâverdik 28 Şubat günlerinde!

Bizimkiler hukuksuzluk yaparsa yutkunuruz. Bizimkiler “bütün alanlar bizim olsun” diyerek “farklı” her alana kelepçe geçirirlerse yutkunuruz.

Halbuki, tam da bugün lâzım dostluk. Adamlarınız dört nala yanlışın göbeğine at sürerken “Dur bir dakika, nereye gidiyorsun? Orası çıkmaz sokak. Orası uçurum. Orası bataklık” diyebilmek tam da bugün lazım.

Kopmuşsun gençlerden. Bugün iktidarın hepsi senin olsa ne yazar? Ne zaman kazanacaksın gençliği? Hani yatırım yapardın gençliğe? Hani “Türkiye’nin geleceğini inşa” diye bir derdin vardı. Hani şöyle sıradan bir gün, gelişigüzel seçilmiş bir genç topluluğun içine girip “Nasılsınız? Gelin bir çay içelim” diyecek rahatlık?

Ah o kimya!

Beyoğlu’nun barlarında bile ulaşılacak yürek bulunduğuna inanan heyecan!

Nerede ise limitsiz bir güç kullanma iradesi var. Ama azalıyorsunuz.

Etrafınıza bakın, yola çıktıklarınızla kopmuşsunuz.Hep onlar kötü!” değil mi? “Hep onlar yanlış!” Hala yanınızda olanlar “Üç kul hüvellahü bir elhamdü okumadan” bir şey söyleyemiyorlar.  Yolda bulduklarınız ne kadar ve hangi heyecanı taşıyorlar, emin değilsiniz.

Dönelim başa. Kameranın karşısında bir Cumhurbaşkanı parti il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor. Bu manzara her şeyi anlatıyor. Türkiye’nin sıkıntısını.

Minare kılıfı satılır Abdurrahman Dilipak/03.07.2020


Şeytan; çalmak, öldürmek, işkence, torpil yapmak, rüşvet almak ve vermek, yalan söylemek isteyenlere birçok imkânlar sunuyor. Onların akıllarına yatacak, kulaklarına hoş gelecek yalanlar uyduruyor. Bir öteki cinsle beraber olmak istiyorsanız, size uygun çözümler bulma konusunda şeytan uzmandır. Diğer haramlar konusunda da.

Şeyhiniz şeytansa, size her günah için bir çözümü vardır. Size duymak istediğiniz sözü söyleyecektir. Yeter ki, siz minareyi çalmaya karar verin. Onun kılıfı hazır. Zekât toplayıcıları bile, zekatı toplayıp hak sahiplerine ulaştırana kadar % 20’ye giden masraf yazmıyorlar mı? Eee.. Kıyas yoluyla (!?) % 20’ye kadar siz de rüşvet alabilirsiniz mesela. Kaynak mı istersiniz Gale: Şeytan!

Dindar olmanız gerekmiyor. Sosyalistseniz, “Halkların özgürlüğü ve kardeşliği için” der alırsınız kapitalistten ne kopartıyorsanız “kâr”dır. “Sermaye hırsızlık” değil mi, hırsızın malını hırsızlamakta ne beis var.

Küçük bir not: Kitap “Şeytan sizi Allah’la aldatmasın” der. Devrimci arkadaş; aynı şeytan, siz onun varlığını kabul etmeseniz de o size “Halkların özgürlüğü ve kardeşliği” diye gelecektir. Darbecilere, “Demokrasi ve Atatürkçülük” maskesiyle gelen de aynı şeytandır aslında.

Mesela, şeytan bir dindara, cami, Kur’an Kursu diye gelir, Alevi’ye cemevi diye, Sosyaliste devrim, dava filan bir şey söyler. Anlayacağınız herkese söyleyeceği bir şey vardır ve “o”nu, damarlarında dolaştığı ve sürekli izlediği için de, onun neden hoşlandığını ve neden korktuğunu bilir.

Unutmayalım ki, şeytanın varlığı günah işlememizin bahanesi olmaz. Şu da var, şeytanın üzerimizde doğrudan bir yaptırım gücü yok. Ama “İnsan Şeytanları”nın var ve yaptıkları ile şeytanı bile kıskandırabilirler. Adana’da geçen gün adamın biri “Kul hakkı yedim” diye intihara kalkışmış. “Kul hakkı”, “yetim hakkı” yiyen herkes intihar edecek olsa sokaklar tamamen boşalırdı herhalde. Şeytan onu intihara yönlendirirken iki kere aldatmış aslında.

Şeytan torpil, rüşvetle iş yapanlara, yaptıranlara cami de yaptırır, cemevi de. Lösemili çocuklara yardım da ettirir. Yurt da yaptırır okul da. Bunlar işin kandırmacası, hem de bu aşağılık adamların şuuraltındaki “vicdan acısı”nı dindirmek için bu “Hayır” gibi görünen şeyler narkoz etkisi yapar.

“Kem alat ile kemalat olmaz”. Hırsızlık malla hayır da yapılmaz ibadet de. Çalıntı malın zekâtı mı olurmuş, onunla hacca mı gidilir. Kimle dalga geçiyorsunuz siz! Bunlardan kimi hayali ihracat yapar, kimi ihaleye hile karıştırır. Kimi malzemeden çalar, kimi tehdit ve şantajla götürür işini. Bu işin 40 yolu vardır. Bu aşağılık adamlar da şeytan tüyü vardır. Kazandıkları gibi harcadıkları için birileri de onu “Hayır-hasenat sahibi, cömert biri” zanneder. Oysa adamın yaptığı kaz gelecek yerden tavuk esirgememektir. Makyaj tazelemektedir. Muteber adamlara da yedir, muteber işler yaptır ki, sana da itibar edilsin. CHP iktidarda ise Atatürk heykeli diktireceksin mesela..

Bunlar kısa sürede mafyalaşır. Bir parmaklarında akik yüzük taşıyanların öteki elinin parmaklarında muşta olabilir. İkiyüzlüdürler. Çevrelerinde her tip adam bulunur. Kiralık kalemleri de vardır, tetikçiliğini yapacak mafya kılıklı birileri de vardır. İstihbaratçı, polis, siyasetçi tanıdıkları vardır. Yerken herkese sus payı vermeleri gerekir. Onun için % 20 yetmez olur zaman içinde, parti, vakıf, örgüt, cemaat, spor kulübü, bürokrasi, hemşehri derneği derken yetmez. Sırtını sağlam yerlere dayamışsan,  o zaman bu iş %’likle kalmaz.. “Deveyi hamudu ile” götürürler.

Bu işi en iyi darbeci paşalar bilir. Darbeciler işgalcilerin suç ortağıdır. Siyasi emellerini onların siyasi emelleri, şahsi çıkarlarını uluslararası finans kapitalin menfaatleri ile tevhid etmişlerdir.

Basra’yı kim, niye, nasıl işgal etmişti. Bakın bunlar hangi renkten olurlarsa olsun, bunların zihniyet ikizi, suç ortağıdır.

Bir “Basra’dan Ömer” diye, o günleri anlatan bir şiir dolaştı yıllar önce internet ortamında. Ne diyordu o metinde: “Ben Basra’dan Ömer. / Belki haberin yoktur diye yazıyorum Franks; /
Önce “demokrasi” yağdı göklerden, / Sonra “özgürlük” geçti üstümüzden Palet palet... / Ve “insan hakları”/ namlularından, / Yüzü maskeli adamların Saniyede / bilmem kaç bin adet.  / “Demokrasi” bizim eve de isabet etti, Bir gün sonra anladım ayaklarımın koptuğunu. / Babamın vücudunda tam on sekiz adet insan hakları saymışlar. / Annem zaten yoktu. Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş. / Ambargo falan dediler ya anlamadım, / çocuk aklı iste, / Sen daha iyi bilirsin... / Sizde de “barış” böyle midir Franks? / “İnsan hakları” çocukları yetim, / ve ayaksız bırakır mı orada da? / Ya demokrasi? / Güpegündüz pazara düşer mi? / Ve zenginlik. İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı? / Ve kuşlar gökyüzünü terk eder mi orada da? / Babamla söylediğim son dua dilimde, / Ayaklarım hastanede, / Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar elimde kaldı... / Çocuğun var mı Franks? / Al! Çocuğuna götür onları, / Bir işe yarasın. / Kim bilir baktıkça, / Belki beni hatırlarsın. / Bu nasıl “demokrasi” Franks? Düştüğü yeri yaktı. / Merhamet hür dünyaya.. Bu kadar mı Iraktı?”

Bu harama bulaşmış politikacı, bürokrat ve iş adamları, bunların tetikçisi medya, bunların rezillikleri perdeleyen suç ortakları STK’lar, bilim adamları, cemaat liderleri, hepsi zihniyet ikizleridir aslında ve hepsi emperyalizmin işgal ordularının ve darbecilerin öncü kadrolarıdır. Keşke tövbe etseler ve yarın cehennemde kendilerini yakacak yakıta dönecek o kor mesabesindeki servet ve makamlarında kurtulsalar. Değilse zalimler için yaşasın cehennem!

Selam ve dua ile.

2 Temmuz 2020 Perşembe

İlhan Cihaner’den flaş Bülent Arınç iddiası Sözcü/02.07.2020


Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’yken, Gülen cemaatiyle ilgili “örgüt” soruşturması yaptığı sırada kumpasa uğrayan CHP Milletvekili İlhan Cihaner, AKP’li Bülent Arınç’ın “Hiçbirimiz masum değiliz” sözlerini değerlendirdi.

İlhan Cihaner,  Arınç’ın “ellerini yıkamaya” ve “yargıdaki diğer tarikatların üstünü kapatmaya çalıştığını” iddia etti.
Cihaner, “Bu açıklamayla hukuk dışı bir milat ortaya çıkıyor. 17-25 Aralık milat oluyor! Peki o süreç yaşanmasaydı ne olacaktı? Ben ve benim gibi bu örgütün kumpasını yaşayanlar müebbet hapis alacaktı. İkinci üç kağıt… Faturayı tek başına Fetullahçı yapıya çıkarıp, başka tarikatların, benzer yapıların üstünü örtmek. Bugün, yargıda, bürokraside kimler örgütleniyor ve bunların da Fetullah gibi olmayacaklarını kim garanti edebilir” dedi. “Arınç o dönem gizli tanık Efe'nin (Bayram Bozkurt) keneyle suikast iddiasına inandı ama benim sınav sorularının çalındığını yazdığım dosyaya inanmadı. Kamuda örgütleniyorlar dediğimde inanmadı! Ama çaycıdan Ergenekon yöneticisi olduğuna inandı… Gizli tanık Efe yakalandı, Bülent Arınç'ın damadıyla ilgili güçlü ifadeler verdi. Arınç ‘Abuk sabuk ifade' dedi… Damadın hakkında konuşunca kabul etme, bizimle ilgili ifade verince arkasında dur! Bugün yaptığı açıklamalar kendi sorumluluklarını gizlemek… Meydanı boş bulup elini yıkamak istiyor” diyen Cihaner, FETÖ’yle samimi bir mücadele yürütüldüğüne de inanmadığı söyledi ve  “Yargıtay'a, Fetullahçı üyeleri dolduranlara hesap sorulmuyorsa bir çeşit aftır” iddiasında bulundu.

Cihaner, Arınç, “15 Temmuz sonrasında Fetullahçı yapının önünü daha önce açanlardan olduğu için suçluluk hissi yaşıyor ve herkesi yanlarına çekmek istiyor. Herkes orada değildi! Akla ziyan bir açıklama bu! Sanki herkes kanmış gibi bir hava vermek istiyor. Bu ülkenin cumhuriyetçileri, Kemalistleri, sol-sosyalistleri bu yapının tehlikesine işaret ediyordu.”

İlhan Cihaner süreci anlatırken çarpıcı bir hatırlatma yaptı“Kumpas yaşadığımız dönem Erzincan Üniversitesi'nin kurucu rektörü Erdoğan Kasap intihar etti. Bu kumpas davasına dahil edileceği kaygısıyla onur intiharıydı. İşte bu ölümler… Arınç gibilerin canhıraş destekledikleri davaların felaketleri… Bülent Arınç'ın geçmişteki aldığı tutumunun ardından özeleştirisi kabul edilemez.”
Cihaner  “Arınç’ın bugün yaptığı açıklamalar kendi sorumluluklarını gizlemek… Meydanı boş bulup elini yıkamak istiyor! Bugün Fetullah'la mücadele ediliyor mu? İktidarın şu anda Fetullahçı yapılanmaya dair samimi bir mücadelesi yok…”
“Çocuğunu okuluna göndermiş bir memurun hayatı mahvoluyor ama o okulları açanlar el üstünde. Adil mücadele yapılmalı. Bombalama yapanlardan, darbecilerden hesap sorulmalı!” "Yargıtay'a, Fetullahçı üyeleri dolduranlara hesap sorulmuyorsa bir çeşit aftır! 15 Temmuz'da rolü olanların üzerine gidilmiyorsa bir çeşit aftır."

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, KARAR TV'de 'Liderlerle Ekonomi' programına konuk oldu.01.07.2020


Babacan'ın açıklamaları şöyle:

"Ekonomide öncelikle halkın, vatandaşın hissettikleri vardır. Bir de ekonomi birimlerinin ya da yöneticilerin açıkladığı rakamlar vardır. Türkiye'de uzun yıllar bunlar örtüşüyordu. Yani açıklanan rakamlar ile halkın hissettikleri örtüşüyordu. Fakat son aylarda açıklanan rakamlar ile vatandaşın hissettikleri uyuşmuyor. Sanki ortada iki farklı ülke var... Açıklanan rakamlara güvenmeme ciddi bir sorun haline geldi. Özellikle Merkez Bankası'nın arkasından, TÜİK'in bağımsızlığını kaybetmesiyle beraber, açıklanan rakamlar üzerinde sürekli bir kuşku dolaşıyor. Bana göre en acil konulardan birisi; açıklanan rakamlara yeniden güven sağlanmalı. Eğer şu andaki yöneticiler, bunu başaramazlarsa; ne söylerlerse söylesinler bir daha güveni sağlayamayacaklar.

GERÇEK EKONOMİ HALKIN HİSSETTİĞİDİR...

Bir TÜİK'in açıkladığı rakamlar var bir de fiilen çarşıya, pazara çıkanların yaşadığı rakamlar var. Gerçek enflasyonu halkımız daha iyi bilir. TÜİK rakamlarına göre, enflasyon yüzde 11-12. Gerçek enflasyonu; her hafta düzenli pazara giden işçiye ya da ev hanımına sorun... Gerçek ekonomi; halkın hissettiğidir. Çünkü yöneticiler günlük hayattan, alışverişten kopmuşlardır. Toplumun hissettiği bir ekonomi var bir de yöneticilerin açıkladığı ekonomik veriler.

YUVARLAK RAKAMLARLA KONUŞMAK KOLAY

(Erdoğan'ın 'Türkiye büyümede herkesi şaşırtacak' açıklaması) Dünya ekonomisi de ciddi bir kriz içinde. Dünya ekonomisi en az yüzde 5 küçülecek. Avrupa ekonomisi de yüzde 9 civarında daralacak. Bizim; en önemli ihracat pazarımız Avrupa iken ya da bize en çok turist Avrupa'dan geliyorken... Bir de üzerine daha dün seyahat kısıtlamaları açıklanmışken... Bunlar ortadayken, nasıl büyüyeceğiz? Gelsinler, rakamlarla konuşsunlar! Ekonominin alt kalemlerinin alt alta koyup konuşmak lazım. Bunları rakamlarla tek tek açıklamaları lazım. Yuvarlak ifadelerle konuşmak kolay.

SAĞLIK MI EKONOMİ Mİ?

Dünyada bütün ülkeler bu ikilem içinde. Ya önce sağlık diyerek kısıtlı bir sosyal hayat ve ekonomi ya da önce sağlık demeden her şeyi serbest bırakıp bunun sonucunda hastalıklara ve ölümlere razı olmak. Bu çok önemli bir ikilem. Fakat önceliğin sağlık tarafında olması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu yaparken her türlü tedbiri alıp ekonomik aktivitenin makul ölçülerde gerçekleşmesi de son derecede önemli. Çünkü sağlık, can bir numara ama bunun yanında da insanların asgari geçim imkanını sağlayabilmesi ve ülkelerin ekonomik faaliyetlerine devam edebilmesi önemli. Dünyada herkes bu ikilimi yaşıyor.

Ekonomi politikalarında 2012-2013'den sonra bir makas oluştu. Benim ve benim gibi düşünce arkadaşların, yürütmeye çalıştığı bir ekonomik program vardı. Bir de o ekonomik programı sağından, solundan örselemeye çalışan ve engel olmaya çalışan başka çevreler vardı. Bunlar parti içinden arkadaşlardı. O dönemde Tayyip Bey'le de bu konularda sıkıntılar yaşadık. Zaten bu anlaşmazlıklar basına da yansıdı.

KEYFİ YÖNETİM KÖTÜ BİR ALIŞKANLIK

Öncelikle biz ekonomide kurumlara çok önem veriyorduk. Kurumların itibarlı olmasına özellikle Merkez Bankası gibi kurumları bağımsız olmasına çok önem veriyorduk. Fakat bunları etki altına almaya çalışan bir siyasi irade vardı. Bu nedenle ciddi sürtüşmeler yaşadık. Kurumların yanında bir de kurallar çok önemliydi. Attığımız her adımın; bir kural çerçevesinde olması lazım. Eğer önceden kurallarınızı açıklamazsanız; ekonomi yönetiminde öngörülebilirliği asla getiremezsiniz. Kurallar varsa, anayasa varsa onun çerçevesinde hareket ediyorsanız; zaten öngörülebilir bir ülke olursunuz çünkü çerçeve bellidir. Kurallar çerçevesinde hareket edilmezse ekonomide ciddi sıkıntılar oluyor. Keyfi yönetim; kötü bir alışkanlıktır. Kural bazlı ekonomi yönetimi çok çok önemlidir. Örneğin, Merkez Bankası bir kurallar çerçevesinde işlerdi. Herkes Merkez Bankası'nın kararlarını öngörebilirdi. Şimdi son gece hangi talimat gelirse Merkez Bankası ona göre hareket ediyor...

İMAR RANTI VARKEN ÜRETİME KİM YATIRIM YAPSIN?

2008-2009 ekonomik krizinden sonra 2010 ve 2011'de çok hızlı büyüdük. Fakat ondan sonra baktı ki ekonomide ısınma sinyalleri geliyor. Bu büyümenin arkasından büyük bir enflasyon ve büyük bir cari açık demek. Bu nedenlerden dolayı yavaşlatma tedbirleri aldık. O dönemde yine sermayenin imar rantlarına yöneldiğini ve yine üretken alanlardan çekildiklerini gördük. Türkiye'nin en büyük sanayicileri, kısa sürede ve daha büyük paralar kazanmak için gayrimenkul projelerine yöneldi.

Parası olan neden sanayiye, üretimine yatırım yapsın! Daha karlı bir alan var: İmar rantı... Bir imza ile bir gecede müthiş kazançlar elde ediliyor. 100 lira değerindeki arsaya diyelim ki; 10 kat bina yapabiliyorsanız 30 kat bina hakkı alıyorsunuz. Böylece 100 liralık arsanın değerlerini artırıyor; üzerine 200 liralık rant elde ediyorsunuz. Bu siyasetin finansmanında da kullanılıyor. Ve bu durum değişmedi, devam ediyor.

CAMİ İNŞAATLARI BİLE RANTIN İÇİNE DAHİL EDİLDİ

İmar rantlarının ölçülü şekilde vergilendirilmesini istiyorduk. Gayrimenkul ile ilgili değer artışlarının, vergilendirilmesini talep ediyorduk. Kayıt dışı ve sınırsız kazanç söz konusu olursa; sermayenin sanayiye gitmesini sağlayamazsınız. Türkiye'nin çıkışı kapısı; sanayiye yatırım, üretim ve ihracattan geçiyor. Türkiye'nin başka çıkış yolu yok. İmar rantlarının bir kısmı cami inşaatlarına destek olarak talep edildi. 'Değişiklik yapmayalım siz de cami için bağış yapın' denildi... Aynı zamanda bambaşka yerlere de gitti. Ortada çok büyük bir yanlış var! Bu yanlışları makul göstermek için araya başka unsurlar eklendi. Oluşan imar rantını iyi hesaplamak lazım... Manevi hassasiyeti yüksek olanlar, böyle yapılan camilerin sayısına, imar rantına dikkatle bakmalı. Cami yaptırma şartı da bu imar rantının içine konuyor. Zorla, bağışla cami mi yaptırılır... Dolayısıyla bunlar çok büyük yanlışlar!

ŞU AN TÜRKİYE'DE TAM BİR SİSTEMSİZLİK HAKİM

2014'ten beri Türkiye'de kademeli bir otoriterleşme başladı. Liyakatli insanlar, yavaş yavaş sistem dışına itildi. Hem liyakatli siyasiler hem de bürokratlar devre dışı bırakıldı. Liyakatli isimler, her şeye izin vermiyorlardı. 'Efendim, olmaz' diyebiliyorlardı. 15 Temmuz ile birlikte de otoriterleşme 'meşru bir zemin' kazandı. O dönemde sonra şöyle bir algı oluşturuldu: Otoriter olmazsak; başınıza bu gelir. Hemen arkasından 2017'de anayasa değişlikliği oldu. Fakat bundan önce de baskı mevcuttu; yönetim ne diyorsa Meclis onu yapıyordu. Bu durum anayasa değişikliği ile beraber hukuki hale geldi. Daha sonra da 'Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi' diye etiketlenen bir sistemsizlik oluşturuldu. Şu an Türkiye'de tam bir sistemsizlik hakim.

İLK SEÇİM KIRMIZI KART SEÇİMİ OLACAK

Kovid-19 krizi daha da derinleşti, gelir dağılımı, banka bilançoları çok daha önce bozulmuştur. Şirketler 'bilanço makyajları' yapabilir ama artık bu makyajı yapmak mümkün değil. Türkiye'nin ciddi bir enflasyon sıkıntısı var. Geleneksel medyanın, yarıdan fazlası iktidar tarafından kontrol ediliyor. Burayı takip edenler, hayali Türkiye'yi görüyorlar. Fakat bu durum uzun sürmez. O bebek; büyüğünde gerçekleri sorgulayacak. İstanbul'u kaybettiler, Ankara'yı kaybettiler.... Halk, yerel seçimlerde iktidara sarı kart gösterdi. Maçlarda sarı karttan sonra kırmızı kart gelir. Sandık gelecek; o gün kırmızı kart çıkacağını düşündüğümüz için hazırlık yapıyoruz.

TÜRKİYE, DOĞRU EKONOMİ PROGRAMI İLE KRİZDEN ÇIKAR

Avrupa ekonomisi darlıyor... Peki, böyle bir dönemde turizm nasıl artacak? Gerçekçi olmalıyız, turizm küçülecek. Önce kısa tedbirler almalıyız. Artan cari açık ile döviz eksikliğini; yeni döviz kaynakları ile telafi etmeliyiz. Yatırım, üretim ve ihracat... Türkiye'nin çıkışı bunlar! Türkiye'nin, büyüme formülleri bu çerçevede yapılmalı. Fakat ortaya devlet kapitalizm diye bir şey çıktı. Doğru bir ekonomi programı ile Türkiye çok kısa sürede krizden çıkabilir. 'Bütün dünya bize düşman', 'Bize bize yeteriz' mantığı ile bu işler olmaz. Ekonomik standartlar, dış politikayı da etkiler. Ekonomi programları, 360 dereceyi görerek hazırlanmalı.

TÜRK YATIRIMCILAR DIŞARIDA HARIL HARIL YATIRIM YAPIYOR | İZLE

Yabancı sermaye, istikrar ve ekonomik güvenlik arar. Bunlar uluslararası sermaye için çok önemli. Bu yerli sermaye için de geçerli. Türkiye'yi karanlık tünel gibi gören sermaye sahipleri, başka yerlerde yatırım yapıyorlar. Türk yatırımcılar dışarıda harıl harıl yatırım yapıyor. Türkiye’ye geldiği zaman başka bir şeyler de isteniyor. Yakinen biliyoruz… Sermaye sahipleri, fiyat istikrarı arar. Fakat bu ancak bağımsız bir Merkez Bankası'nın belirlediği fiyat istikrarı ile olur. Güçlü, sürdürebilir ve kapsayıcı... Buralarda önemli olan; eşit dağılımı. Büyümenin kalitesi çok önemli. Büyüdük de nasıl büyüdük? Önemli olan nicelik değil; nitelik. Türkiye için büyüme modeli; alın teri ve bileğin gücü. Bir de fırsat eşitliği.

Türkiye, bilim üretmekte zorluk çekiyor. Akademisyenler, 'Aman başıma bir iş gelmesin' diyorlar. Korku hâkim, akademisyenler oto-sansür uyguluyorlar. Özgürlük olmasa nasıl bilimsel çalışmalar yapılacak?

VARLIK FONU'NU KAPATACAĞIZ, TAM BİR KARA DELİK

Varlık Fonu'nu kapatacağız. Tam bir kara delik... Şeffaflığı olmayan, hesap verebilirliği olmayan bir yapı. Sayıştay denetiminden uzak, hiçbir kurala tabii değil. İnanın; babanızdan miras kalsa o kadar para harcamazsınız. Tamamen borçlanmaya dayanan bir yapı. Varlık Fonu, ilk kurulduğu ne yaptıklarını biliyorsunuz? Borç para; aramak oldu... 2016'da kanun çıktı, ilk borçlanmayı 2009'da yapabildiler. 3 yıl kimse para vermedi! 'Herkes neden para arıyorsunuz' diye sordu. Kendi içinde çok tezatlıkları var. Biz bunu kesinlikle kapatacağız. Ben 5 yıl boyunca Varlık Fonu'nun kurulmasını engelledim. Çünkü Hazine Bakanı'nın imzası olmadan kurulamıyordu. Ben gittikten bir sene sonra kuruldu. Kesinlikle iktidara geldiğimizde kapatacağız. Tabii çok ciddi zarara da neden olacak bu durum. Şimdiden o delik oluştu ve bu durum derinleşecektir.

EN BÜYÜK SORUN; YİD PROJELERİNİN PAHALIYA MAL EDİLMESİ...

Kamu-özel ortaklığındaki büyük projeler çok önemli. 3'üncü köprü, Osmangazi ya da 3'üncü havalimanı, Türkiye'nin ihtiyacı olan projelerdi. Fakat bunlar yapılırken, ucuza mal edilmeliydi... Bu projelerin en büyük sorunu; çok pahalıya mal edilmesiydi. Nedeni ise ihale mevzuatındaki çok geniş istisnalar. Peki, biz ne yapacağız? Yanlışları hukuk çerçevesinde düzeltmeye çalışacağız. Hukuk çerçevesinde hareket edeceğiz. Bağımsız bir yargı ile YİD projeleri incelenmeli. DEVA Partisi olarak YİD projelerini; sadece nakit akışı olan projeleri için uygulayacağız.

TEKALİF-İ MİLLİYE'Yİ DUYUNCA EYVAH DEDİM

Türkiye'nin, Merkez Bankası rezervleri Kovid-19 salgını öncesi eritildi. Sürekli eksiğe giden bir rezerv var. Hatta son toplantıda faizi sabit tutmak zorunda kaldılar. Göze alamadılar. Rezerv yokken para basarsanız; paranız ciddi değer kaybına uğrar. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trabzon konuşmasını dinleyince 'Eyvah' dedim. Sonra hemen geri adım attılar 'Tekalifi-i Milliye'den. Bu tarz açıklamalar ancak krizi derinleştirir. Koronavirüs salgını döneminde faiz sayacı çalışıyor ama işletmeler kapalı. Verilen krediler ödeme günü geldiğinde yine bir krize neden olacak.

Çözüm süreci döneminde 'Başarı kimin?' diye bir patent kavgası vardı. Fakat sonra 'Bu çözüm süreci nereden çıktı' denildi... Can ve mal güvenliği yoksa, terör varsa doğal olarak ekonomik istikrar bozulur.

FORMÜL BASİT: HUKUKİ GÜVENLİK VE EKONOMİK ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK

En büyük sorunlardan biri; kadınların istihdama katılımı. Fakat son 2 yılda kadınlar ve gençler iş aramayı bıraktılar. Her krizde olduğu gibi bu krizde de en çok kadınlar etkilendi. Yatırımın yolu; güvenden geçiyor. Hukuki güvenlik ve ekonomik öngörülebilirlik olursa; yatırımcı da geliyor. Aslında formül çok basit. Bizim bu formülü uygulamaktan başka çaremiz yok. Sanayi çok önemli. Yüksek katma değerleri ürünleri, üretmek önemli.

Devlet destekleri de çok önemli. Burada şeffaflığa dikkat edilmeli. Öyle akrabaya vermekle, kayırmacılık yapmakla olmaz. Devlet, fırsat eşitliği yaratmalı. Rekabet yoksa rehavet meydana geliyor. Özel sektör kadar devletin adil fırsatları da çok önemli. İkisini dengelemek zorundayız. Sosyal adalet temin edilmeli. Yoksa yine en çok ekonomik kriz dar gelirliyi vurur.

'ŞEHİR' SİYASİ HESAPLAŞMA YÜZÜNDEN KAPATILDI

Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasına açıkçası çok üzüldüm, kısa bir Twitter mesajı ile de paylaştım. Tamamen siyasi hesaplaşma nedeniyle kapatıldı. Hele de kurumları böyle yıpratıldığı bir dönemde. Çok yazık oldu. Çok üzüldüm ama nereye gideceği belliydi. Bu hesaplaşma daha önce vardı. Olan öğrencilere ve akademisyenlere, eğitime oldu. Eğitim önemli bir alan, siyasete, hesaplaşmalara, ideolojilere kurban edilmemeli...

DİSLİKE'LERİ GÖRÜNCE... 'BARİ KAPATALIM' DEDİLER

(Erdoğan'ın ‘sosyal medyaya düzenleme yapacağız’ açıklaması) Sosyal medyayı kapatmaya çalışıyorlar. Erdoğan'ın bugünkü açıklamaları ortada. Niye? Sosyal medya denemeleri oldu, baktılar ki 'dislike'larda durum felaket. 'Bu böyle olmayacak bari kapatalım' dediler. Başarısız olunca direkt müdahale. Teknoloji üreten gençlerin, gönüllerini kaybettiler. Teknoloji ile mücadele etmeleri mümkün değil. Teknoloji ile ancak yan yana yürünülür. Teknoloji ile sadece büyürsünüz. Teknoloji ile savaşmak, teknolojiyi kapatmak ya da yasaklamak mümkün değil. Bu dünya çok geride kaldı...

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Temsilde adalet, yönetimde istikrar.. Abdurrahman Dilipak/01.07.2020


Baro tartışması hal-i pür melalimizi bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

Baroların daha bir kanun teklifi meclise sunulmadan “istemezük” diye sokağa dökülmesi bir yana, bu konunun efradına cami, ağyarına mani yaklaşım olmaksızın, Baro ile sınırlı bir düzenleme olarak yapılması da doğru değil. 

Yapılacak düzenlemenin bütün meslek odalarını kapsaması gerek. Baro aynı esnaf odası ayrı, ticaret odası ayrı, sanayi odası ayrı olmaz. Meslek odaları ele alınıyorsa, odalar birliğinin de aynı şekilde ele alınması gerek. Evet! “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” da, bunu nasıl sağlayacaksınız!. Sonuçta biri yönetimde istikrar için temsilde adalete kastederse ne olacak. Temsilde adaletin ise istikrarsızlığa yol açmaması, herkesin vekaleten görev yaptığını bilerek, 5 temel esas dışında, toplumun talebine göre hareket etmesi gerek.

Baroların mevcut durumu adil değil. Yönetimi ele geçirenin astığı astık, kestiği kestik. Baro nasıl davranıyorsa, iktidarı ele geçiren de öyle davranıyor aslında. Meslek odalarında baraj yoksa, siyasette niye var. Sonunda bu bir temsil sorunu.

Daha geniş bir çerçevede Vakıf, Dernek, Oda, Sendika, Birlik hatta Kooperatiflerin durumunun yeniden ve temelden ele alınması gerek. Batıda bunlara NGO diyorlar. Yani “Non-Government Organisation” Türkçesi “Hükümet/Siyaset dışı organizasyonlar”. Türkçesi STK. Yani Sivil Toplum Örgütü. “Sivil” “siyasal olmayan” demek. Ama, bizde sivil toplum örgütleri, ya siyasete sıçramak için bir “tramplen tahtası”, ya siyasetin “arka bahçe”si ya da siyaseti ele geçirmek, siyaseti manipüle etmek için yerli ya da yabancı örgütlerin “Truva atı”dır. Bunun dışında bir örgütlenme istisnaidir. Mesela, Memur Sendikaları ya da resmi ya da yarı resmi, özerk yapılar, kamu fonlarını kullandıkları ve kamu otoritesinin bazı görevlerini üstlendikleri ve kamu otoritesine hesap vermek zorunda oldukları için “STK” sayılmazlar. Bunlar “DKÖ” yani “Demokratik Kitle Örgütü’dürler.

Bu “sivil” “siyasal” tanımı ve ayırımı batı kökenli, sol bir tanımdır aslında. Bu iki tanımdan birinin referansı batı ise, öteki de zorunlu olarak ona göre olacaktır.

Bizde siyaset de sivil toplum da jakobendir. “Halk için halka rağmen” politika izlerler. Kendilerinden olmayan “Hain”dir. Karşısındakini kazanmak değil, dönüştürmek, olmuyorsa ezmek isterler. Bu da metodik anlamda, sağ-sol, muhafazakar, çağdaş fark etmez, “Kemalist” olduklarını gösterir. “Ötekiler”i terbiye edecekler ve onlara uymak zorunda oldukları hüküm / “yaşam tarzı” dayatacaklardır. Bizim gelenekte “İlahlık ve Rablik taslamak”tan kastettiğimiz buydu. Onun için, kimse kimseye yaşam tarzı dayatmasın diye çok hukukluluktan söz ediyorduk.

Aslında topyekûn bir değişiklik olmalı. Kooperatifler yasası da değişmeli, dini vakıflar, okul aile birlikleri, hemşehri dernekleri, cami dernekleri de. Yardımlaşma dernek ve vakıflarına da bir çekidüzen verilmeli. Mesela hemşehri ve köy dernekleri yanında bir kooperatif de örgütlenebilir. Bunlar köy ve mahalle kalkındırma dernekleri yeniden yapılandırılarak üretken hale getirilebilir. Zaten yeni dünyada bugünkü yapıların hepsi tepeden tırnağa değişecek. Bunu da görmek gerek. Ne biz kimsenin İlahı ve Rabbi olmak gibi bir yola sapalım, ne de başkalarının bize İlahlık ve Rablik taslamasına izin verelim. Farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşamak istiyorsak buna mecburuz. Mevzuat da düzgün olmalı, uygulayıcı da ve tabii toplum da. İşin sırrı burada.

Bir işi aceleye getirmeden ve de geç kalmadan yapmak gerek. Çok fazla mevzuat ve çok sık yasa değişikliği topluma siyasetçiye, bürokrata, yasaya ve yargıya güveni sarsar.

Bu sorunları çözmek için tek başına “iyi niyet” yeterli olmuyor. Zira “Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir”. Elbette ameller niyetlere göredir. Bunu aklımızda tutalım. Ama dikkat edelim Şeytan bizi iyi niyetlerimizle de aldatmasın. Çünkü, unutmayalım ki, bize hayır gibi gelen bir şeyde Allah şer yaratmış olabileceği gibi, elbette bunun aksi de doğrudur.

Niye herkes hakkına razı olmaz ki! Herkes memleketi birbirinden kurtarmaya çalışıyor. Oysa aslolan bu kurtarıcılardan kurtulmak olsa gerek. “El emin” olsak. Olmuyor ama işte!

80 Barodan 50’si, değişikliğe karşı. Bana kalırsa mutlaka bu sistem değişmeli. Tabii gelen gideni aratmamalı ama değişmeli. Yönetim, daha demokratik, daha adil diyor. Ama eski Baro’cular, birden fazla Baro fikrine karşı çıkıyor. Herkes kendi pozisyonunun güçlendirmek istiyor bu arada. Evet bu sistem adil değil. Ama yerine getireceğimizin adil olacağından nasıl emin olabiliriz endişesini yaşıyor insanlar. Başkanlık sisteminde beklenenler olmadı. İnsanlara güven vermek, burada aradığımız adaleti diğer kurumlar, kendi örgütlerimiz içinde de göstermemiz gerek.. Keşke hepimiz ortak bir kelimeye gelsek. Hak’kın ölçüsüne razı olsak. Hakkı, adaleti arasak. Yoksa işin bereketi kalkar ve halden hale döner, ama o saadeti bulamayız, bugün olduğu gibi.
Selâm ve dua ile.

Üniversite kapatmak! Taha Akyol/01.07.2020


Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasına önceden karar verildi, sonra formaliteler tamamlandı.
Kapatmak için “kanun”a ihtiyaç duydular.

Enver Paşa’nın ünlü deyişle, “yok kanun, yap kanun!”

Kanun da çıkarıldı: YÖK Kanunu’nda 15 Nisan 2020 günü değişiklik yapıldı, “vakıf yükseköğretim kurumunun faaliyet izninin kaldırılması” düzenlendi. (Madde 13 üzerinden Geçici 11. Madde)

Ve dün “Şehir Üniversitesinin faaliyet izninin kaldırılmasına” dair 2708 Sayılı “Cumhurbaşkanı Kararı” yayınlandı, Şehir Üniversitesi kapatıldı.

Tarihimizde üniversiteleri “hizaya getiren” uygulamalar maalesef çoktur ama ilk defa tarihimize “üniversite kapatma” lekesi düştü.

‘BAĞIMSIZ’ BİLİM

Şehir Üniversitesi Bilim ve Sanat Vakfı tarafından 2008’de kuruldu. On iki yıl içinde saygın bir üniversite haline geldi. Üniversiteye kayyım tayin edildiğinde kapatılacağı kesinleşmiş, vakfın kurucu başkanı Mustafa Özel şu açıklamayı yapmıştı:

“Türkiye’nin en iyi üniversite kampüslerinden birini ve yüksek bir eğitim-araştırma standardını oluşturduk. Buna rağmen geminin bilgi denizlerine daha fazla açılmasına imkan verilmedi. Yaşadıklarımızın bu ülkedeki bütün sivil fikir hareketlerine ders olacağını ümit ediyoruz.”

‘Ders olacağını’ maalesef sanmıyorum! Bırakın dört yüz yıllık geri kalışımızı, elli yılda Güney Kore’nin üçte biri düzeyinde kalmış olmamızdan bile ders çıkarmadık.

Mustafa Özel’in “geminin bilgi denizlerine daha fazla açılmasına imkan verilmedi” sözü daha önemlidir: Bilgi denizine üniversiteler kendi istedikleri gibi açılmazsa bilim gelişebilir mi?

Ama siyaset bilime ‘benim yanımda dur’ diyor!

Şehir Üniversitesi’ne birkaç defa gittim. Hocalarından tanıdıklarım, eserlerini okuduklarım var. Üniversitede muhafazakar fakat göze batan bağımsız ve özgür bir akademik atmosfer vardı.

Öğretim üyelerinin hiçbiri siyaset propagandacısı olmadı… Bir de kuruluşunda Davutoğlu’nun emeğinin geçmiş olması, kapısına kilit vurulması için yetti!

HİYERARŞİK DİSİPLİN!

İktidar nasıl bir üniversite istiyor?.. 2016’da çıkardığı kanundan bellidir: Öğretim üyelerini “devlet memuru” statüsüne ve onların tabi olduğu hiyerarşik disipline bağlayan kanun…

Buna göre bilim insanları “basına, haber ajanslarına, radyo ve televizyon kurumlarına bilgi veya demeç” vermek için izin almak zorunda kalacaklardı!..

AYM bunu “bilim hürriyetiyle bağdaşmamaktadır” diyerek iptal etti. (K: 2019/20, paragraf 33)

AYM iptal etti çok şükür, ama iktidarın nasıl bir üniversite istediği, çıkardığı bu kanunla resmen görülmüş oldu.

Rektör atamalarındaki öncelikli tercihlerinden de anlaşılıyor nasıl bir üniversite istediği.

Bilim hayatımız nereye gidiyor; Prof. Kemal Gözler’in “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” adlı makalesini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
(http://www.anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm)

NEDEN GERİ KALDIK?

Zihinlerimizi dürten en değerli soru bu olmalıdır: Neden geri kaldık?

Muhterem Hocamız Aziz Sancar’a, Türk Bilim Tarihi Kurumu Şeref Üyeliği ödülü verilmesi için düzenlenen törende bilim tarihçisi Ekmeleddin İhsanoğlu önemli bir konuşma yapmıştı. (21 Mayıs 2016)

İhsanoğlu, Batı dışında modern bilime yönelen dört ülkenin performansını mukayese ediyordu: Japonya, Rusya, Çin ve Türkiye.

Japon bilim insanlarının kazandığı Nobel bilim ödüllerinin sayısı 20’dir. Ruslar 14, Çinliler 8 Nobel bilim ödülü almış.

Bunların bir kısmı kendi bilimsel kurumlarında, bir kısmı Batı’daki kurumlarda çalışan bilim insanlarıydı.

Türkiye’ye gelince… Sadece Aziz Sancar Hocamız ve ABD’deki bilim kurumlarında yaptığı bilimsel çalışmalarla...

Aziz Sancar Hocamız, “Piri Reis’in torununun torunuyum, iftihar ediyorum” diyordu; elbette haklı…

SİYASET ELİNİ ÇEKMELİ

Fakat Piri Reis’in o altın beyinli kafasını kimler kesmişti? Dış güçler değil, iç siyaset düzeni!

Neden geri kaldık sorusu çeşitli yönlerden bilimsel araştırmaların konusudur. Fakat Cumhuriyet tarihinde de hemen bütün “güçlü” dönemlerde üniversitenin başından siyasetin sopayı eksik etmemesi bilimi frenleyen önemli bir faktördür.

Üniversite “bizden” yapılmak istenmiş, tasfiyeler yapılmış, susturulmuştur.

Devrimci ya da muhafazakar, siyasi ideolojilerin bilimden ve hukuktan üstün değerler olduğunu sanmışızdır!

Siyaset artık bilimden, üniversiteden elini çekmelidir; siyasetin görevi bilime kaynak ayırarak hizmet etmek, akademik özgürlüklere saygı duymaktır.

Gelişmiş ülke olmanın başka yolu yok.

“Kur’an ve Pozitif Bilim” Mustafa Çağrıcı/01.07.2020


Geçen hafta, KURAMER’in 27 Nisan 2019’da düzenlediği “Kur’an ve Pozitif Bilim” konulu sempozyumda sunulan konuşma metinlerini okudum. Kısmetse yakında basılacak.
Muhtemelen şimdiki kadar ayrıştırılmadığı için adları yenilerde konulsa da, eskiden beri çoğunlukla bir arada kullanılan iki farklı Kur’an tefsiri yöntemi vardır. Şimdilerde bunların belirgin biçimde birbirinden ayrıştırılmış şekillerine (kısmen gelenekteki “rivayet tefsiri – dirayet tefsiri” ayırımına benzer şekilde) tarihselci tefsir ve bilimsel tefsir denilmektedir. Bu sempozyumdaki konuşmalarda, belirtilen iki farklı yöntem zaviyesinden şu türlü sorulara cevaplar verilmek istenmiştir:

Öncelikle, bilimin ortaya koyduğu ve koyacağı verilere dair açık veya ima/işaret yollu bilgiler, Kur’ân-ı Kerîm’de var mı? Kur’an’ın anlaşılması ve yorumlanmasında –biraz da yanlış olarak- pozitif bilimler denilen deneysel bilimlerin verilerinden yararlanabilir miyiz? Bu verilere bakarak Kur’an’ı anlamaya, açıklamaya, yorumlamaya çalışmak doğru mudur? Böyle bir yöntemi Kur’an’ın kendisi onaylar mı? Bilimsel tefsiri savunanlar bu tür sorulara olumlu cevap veriyorlar.

Tarihselciler ise şöyle düşünüyorlar: Kur’an’ı, her zaman değişme ihtimali bulunan bilimsel verilere bağımlı kılamayız. Aksi halde o bilgiler yanlışlanınca Kur’an da yanlışlanmış olur. Esasen tabiat bilimlerinde sonradan yapılacak buluşları, keşifleri, onlardan hiç haberi olmayan bir topluma önceden haber vermek Kur’an’ın amacı olamaz; zaten öyle bir şey olsaydı o keşifleri Müslümanlar yapardı. O alanlarda insanoğlu, Allah’ın kendisine verdiği akıl ve diğer bilgi imkânlarını kullanarak gelişmesini sürdüredursun, Kur’an yalnızca ilk muhatap toplumun dilini ve kavramlarını; onların gördükleri, bildikleri varlık ve olaylara dair izlenimlerini, bilgilerini kullanır. Böylece Kur’an, bu izlenim ve bilgiler üzerinden, insanlığı, dinin esas amacı olan Allah’ın varlığı ve birliği inancına (tevhid) götürmeyi, o Allah karşısında nasıl bir kul, O’nun kulları ve yarattıkları karşısında nasıl bir insan olmamız gerekiyorsa o şekilde sorululuk sahibi bir insan olmamızı  (ahlak) sağlamayı amaçlar.
***
İlâhiyat fakültelerimizdeki tefsir birikiminin seviyesini de kısmen yansıtan bu konuşmalar kitaplaştığında, dilerim ki, bu önemli konularda daha ileri düzeyde araştırmalara dayalı, dünyadaki ilgili literatürden de haberdar olup yararlanan yeni çalışmaların yapılmasına vesile olur.

Yalnız anılan yazıları incelerken –özellikle yeni araştırmacılar için paylaşmamın yararlı olacağını düşündüğüm- bir mesele dikkatimi çekti. Bilimsel tefsirin mümkün olduğunu söyleyen; yani Kur’an’ın bazı ayetlerinde evreni, varlığı, insanı keşfetmenin ve bu keşiflerden yola çıkarak Allah’ın zatı ve hikmetleri ile varlık ve oluşların mahiyeti hakkında daha üst ve kapsayıcı bilgiler edinmenin mümkün olduğunu savunan bilimsel tefsir taraftarları daha ihtiyatlı, tedbirli ve ihtimalli konuşuyorlar. Ayrıca oldukça da nazik, saygılı, mütevazı bir üslup kullanıyorlar.

Görüşlerinin bilimsel değeri tartışılabilir. Esasen –konuşmalarda da sıklıkla dile getirildiği gibi- yakın zamana kadar sarsılmaz gerçekler diye kabul edilen fizikte bile bilim insanları gayet ihtiyatlı bir dil kullanmaktadırlar. Bu üslubun hem bilim ahlakı hem de İslâmî terbiye bakımından saygın, temiz ve olması gereken bir üslup olduğunu kabul etmeliyiz.

Sempozyumda Kur’an’ı pozitif bilimlerden yararlanarak tefsir etmenin mümkün olduğu tezinin karşısında konum alan tarihselciler ise –farklı derecelerde de olsa- diğerlerine göre daha iddialı, daha kendilerinden emin konuşuyorlar. Bazıları bir pozitivist, bir Marksist kadar ideolojik, dogmatik ve tepeden bakmacı bir tavır sergiliyorlar.

Tarihselcilerin tezlerinin doğruluğu yanlışlığı üzerine bir şey söylemiyorum. Ancak böylesine radikal, muhatabı ve görüşünü önemsizleştirici bir tutum, bilim ahlakına da İslâmî tartışma âdâbına da uymaz. Bunun despotik bir tutum olduğu ve hele bir din âlimine hiç yakışmayacağı kanaatindeyim.