Sophokles’in Antigone’si kendi şehrine karşı savaşırken ölen kardeşinin gömülmesini yasaklayan kralın buyruğunu çiğner, onu gömer ve bunun bedelini hayatıyla öder. Thoreau, köleliği ve haksız bir savaşı finanse eden devlete vergi vermeyi reddeder ve hapse girmeyi göze alır. Rosa Parks, otobüste yerini bir beyaz için boşaltmayı reddederek ırk ayrımcılığına boyun eğmez. Martin Luther King ise Birmingham Hapishanesinden, insanın adil yasaya uymak kadar adaletsiz yasaya uymamak konusunda da ahlaki bir sorumluluğu bulunduğunu yazar.
Bu isimler aynı düşünce geleneğine mensup
değildir; aralarında yüzyıllar var. Ancak modern Batı hafızası onları ortak bir
sorunun etrafında buluşturur: Otorite ile adalet karşı karşıya geldiğinde insan
ne yapmalıdır?
Bu, Batı’nın adalete sadık kaldığı
anlamına gelmez. Kölelikten sömürgeciliğe, ırkçılıktan totalitarizme uzanan
tarihi ortadadır. Muhaliflerini de oldukları gibi hatırlamadı; onları seçti,
sadeleştirdi, yeniden kurdu. Ama kurucu hikayesinin kahramanları arasına yalnız
iyi yöneticileri ve büyük hukukçuları değil, kendi toplumunun ve iktidarının
haksızlığına karşı çıkanları da yerleştirdi; devletine “hayır” diyebilmeyi
meşru bir ahlaki tavır, hatta iyi vatandaşlığın bir ölçüsü olarak anlattı ve
öğretti.
Peki bizim hafızamız?
İTİRAZIN MİRASI
İslam’ın ilk dönemlerine baktığımızda,
bugün Müslümanların pratik aklından neredeyse silinmiş zengin bir itiraz
mirasıyla karşılaşırız. Daha nübüvvetten önce Mekke’de, haksızlığa uğrayanın
hakkını korumak üzere kurulan Hilfü’l-fudûl bir itiraz ahdidir. Hz. Ömer’e dair
bir rivayette Halife, döneminin darlığı yüzünden kadınlara verilecek mehire bir
üst sınır koymak istediğini Cuma hutbesinde söyler. Cemaatin arasından bir
kadın ayağa kalkar ve ona karşı çıkar: Kur’an kadınlara “yığınla altın”
verilebileceğini söylerken, Allah’ın koymadığı bir sınırı halife nasıl
koyabilir? Ömer itirazı kabul eder ve rivayetin ifadesiyle “kadın haklı, Ömer
yanıldı” der. Bu hikâyenin Müslüman hafızasında yüzyıllarca dilden dile
dolaşması anlamlıdır. Çünkü hikâyenin ahlaki kahramanı yalnız adil halife
değil, yanlış yaptığında ona karşı çıkabileceğini söyleyen sıradan Müslümandır.
Sonra Haccâc’ın zulmü karşısında susmayan
kurrâ ve âlimler; Haccâc’ın öldürttüğü Saîd b. Cübeyr; kadılık teklifini
reddederek bedelini hapiste ve işkenceyle ödeyen Ebû Hanîfe; zulmün Allah’a
nispet edilemeyeceğini savunan Mu’tezile; Mihnede devletin bir itikadı zorla
dayatmasına boyun eğmeyen Ahmed b. Hanbel gelir.
Kötülüğe karşı çıkmak, Kur’an ahlakında
temel bir yükümlülüktür: emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker. İslam
düşüncesi bu sorumluluğu ayrıntılı ve sistematik biçimde işlemiştir. Gazzâlî bu
sorumluluğu genişleyen halkalar hâlinde tarif eder: İnsan önce kendini, sonra
ailesini, komşusunu, mahallesini, şehrini ve nihayet yeryüzünün en uzak ucunu
düzeltmekle mükelleftir. Meşhur hadis üç kademeyi verir: Kötülüğü gören elle
düzeltsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu
sonuncusu “imanın en zayıf hâlidir.” Kalbe çekilmek, bir vecibenin yerine
getirilmesi değil, onun en aşağı eşiğidir.
Bu geleneğin en keskin dalı doğrudan
iktidara bakar. “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın karşısında hakkı
söylemektir” hadisi, itirazı bir kahramanlık anına değil, imanın kendisine
bağlar. Ne var ki aynı gelenek, bunun sınırlarını da tartışmıştır: kişinin gücü
ve ehliyeti, müdahalenin sonuç verip vermeyeceği ve daha büyük bir zarara yol
açıp açmayacağı. Mâlik, “yönetici söz dinleyecekse söyle” der. Dinlemeyecekse
ne yapılacağı sorulduğunda “bilmiyorum” demekle yetinir.
Bu tereddüdün arkasında yalnız korku
değil, sonucun hesabı vardı. Abdullah b. Mübârek gerçek emr-i bi’l-ma‘rûf
sahibini hükümdardan uzak durabilen kişi olarak görür. Süfyân es-Sevrî, “Deniz
taştığında onu kim durdurabilir?” diye sorar, Fudayl b. İyâz ise insanın yalnız
kendisini değil ailesini ve çevresini de tehlikeye atabileceğini hatırlatır.
Daha ince bir kaygı da vardır: Hükümdarı uyarmak için sarayın kapısından giren
âlimin, sonunda iktidarın bir parçasına dönüşmesi.
Süfyân bu kaymayı tek cümlede toplar:
Eskiden iktidarın karşısına en hayırlılar dikilir, evinde oturan hiçe
sayılırmış; artık kapıya gidenler en kötüler, evinde oturanlar ise en
hayırlılarmış.
Aynı gelenek hem şehidin sözünü hem
fakihin tereddüdünü üretmiştir. Bu mirasın tamamı elimizde duruyor. Asıl soru,
onu ne olarak hatırladığımızdır.
İTIRAZ İLE FİTNE ARASINDA
İslam’ın ilk asırları yalnız zulme karşı
cesaretin değil, iç savaşların da tarihidir. Hz. Osman’ın katli, Cemel, Sıffîn,
Hâricîlik, Kerbelâ, Emevî ve Abbâsî isyanları… Müslümanın Müslümanı öldürdüğü
bu büyük travmalar yalnız siyaseti değil dinî düşünceyi de biçimlendirdi. Bu
tecrübelerin ardından âlimlerin “fitne”den çekinmesini bugünden korkaklık ya da
teslimiyet diye okumak, önlerindeki ahlaki açmazı hafife almak olur. Bir zalime
karşı ayaklanmak binlerce insanın ölümüne ve toplumun parçalanmasına yol açacaksa,
hangi kötülük daha ağırdır? “Fitneden kaçınma”, “toplumun birliğini koruma”,
“sabır” ve özellikle silahlı isyan karşısındaki ihtiyat böyle bir tarihsel
tecrübenin içinden doğdu.
Kaldı ki bir hükümdarın zulmünü yüzüne
söylemek, verdiği görevi reddetmek veya haksız kararına ortak olmamak başka,
onu silahla devirmeye kalkmak bambaşka bir şeydi.
Peki zulme karşı çıkmanın doğurabileceği
kötülükler üzerinde bu kadar incelikle duran bir siyasal düşünce, zulme uzun
süre boyun eğmenin doğurabileceği kötülükleri aynı hassasiyetle tarttı mı?
Fitnenin bedeli görünürdür: İnsanlar ölür,
toplum parçalanır, devlet tahrip olur. İtaatin bedeli ise sessizce birikir.
Adaletsizlik normalleşir, korku yerleşir, insanlar itiraz etme kabiliyetini
yitirir. Âlim, iktidarın karşısında hakikati söyleyen kişi olmaktan çıkıp onun
icraatına dinî gerekçe üreten kişiye dönüşebilir. Dün istisna olan keyfîlik
bugün usul, yarın devlet düzeni hâline gelebilir. Bir toplum yalnız isyan
ederek değil, itaat ederek de kendine büyük zarar verebilir.
Ebû Hanîfe bu sorunun tam ortasında durur.
Bugün onu İmâm-ı Âzam, büyük fakih ve Hanefî mezhebinin imamı olarak
hatırlıyoruz. Oysa bu büyük Sünnî otorite, uzun bir dönem yoğun bir dışlamanın,
hatta tekfirin konusuydu. Bu husumetin başlıca sebeplerinden biri de siyasi
tavrıydı.
Ebû Hanîfe, Emevîlerin sonunu ve Abbâsî
iktidarının kuruluşunu görmüş, devletle ilişkisini ciddi bir ahlaki mesele
hâline getirmiş bir âlimdir. Her iki iktidara karşı çıkan bazı hareketleri
maddeten desteklediği ve katılmayı teşvik eden fetvalar verdiği aktarılır.
Oluşmakta olan gelenekçi-itaatçi ana damar için, Müslüman bir yöneticiye karşı
“kılıcı meşru gören” bir âlim şüpheliydi.
Onun sonraki yüzyıllarda Sünnîliğin en
büyük otoritelerinden birine dönüşmesi aynı zamanda bir hafıza işiydi. Tekfire
varan husumet zamanla buharlaştı ve yerini menâkıba bıraktı. Ortodoksi verili
değil, inşa edilmiş bir şeydir. Bu inşanın bir parçası da Ebû Hanîfe’yi
iktidarla kurduğu mesafeden çok fıkhî otoritesiyle hatırlamak oldu.
Onu önemli kılan da kimin karşısında
durduğudur. Çünkü Ebû Hanîfe’nin karşısında Firavun, Nemrut, Roma imparatoru ya
da yabancı bir işgalci değil, Müslüman iktidarlar vardı. Halife de kadılar da
Müslümandı; iktidar meşruiyetini İslam’ın diliyle kuruyordu. İtirazın asıl
zorluğu da burada başlar: Başkasının zalimine karşı adalet istemek kolaydır;
“bizden” olan iktidarın zulmüne de zulüm diyebilmek zordur.
ÖTEKİNİN ZULMÜ, BİZİMKİNİN ZULMÜ
Müslümanların dinî hafızasında “öteki”
zalime karşı itiraz güçlüdür. Musa’nın karşısında Firavun, İbrahim’in
karşısında Nemrut vardır. Mekke yılları müşriklerin zulmü karşısında direnişin
büyük hikâyesidir. Sonraki hafızada da Haçlılara, sömürgeciliğe ve işgale karşı
mücadele güçlü bir ahlaki dile sahiptir.
Fakat zalim Müslüman olduğunda, hele
Müslümanların yöneticisiyse, ahlaki muhakemeye başka kavramlar girer: Fitne
çıkmasın, birlik bozulmasın, düşmana fırsat verilmesin; sabretmek, nasihat
etmek, daha büyük fesada yol açmamak gerekir. Bunların hiçbiri kendi başına
yanlış değildir; kimi şartlarda son derece hikmetlidir. Asıl soru şudur: Bu
kavramları adaleti korumak için mi kullanıyoruz, yoksa “bizim” iktidarımızı
adaletin hükmünden istisna saymak için mi?
İnsanın adalet duygusu, düşmanına nasıl
davrandığında değil, dostu zulmettiğinde ne yaptığında sınanır. Başka bir
devlet hukuku çiğnediğinde hukuk devletini hatırlayıp kendi devletimiz
çiğnediğinde “devletin bekası” diyorsak, mesele yalnız hukuki değildir.
Başkaları muhaliflerini susturduğunda otoriterlikten söz edip bizim
desteklediklerimiz aynısını yaptığında maslahat arıyorsak, mesele yalnız siyasi
değildir. Adaletin en kolay biçimi düşmanımızın zulmüne karşı çıkmaktır; asıl
imtihan haksızlık kendi safımızdan geldiğinde başlar. Kur’an’ın adalet
öğretisinin insanı en çok zorladığı yer de burasıdır: Adalet, bizden olanın
lehine işleyen bir dayanışma değil, gerektiğinde insanın kendisine ve en
yakınlarına karşı bile ayakta tutması gereken temel ölçüdür.
“Adalet” bizde en çok kullanılan
kavramlardandır: adil halife, adil sultan, adalet dairesi… Büyük hükümdarların
adalet hikâyeleri siyasetnâmelerin en sevilen anlatıları oldu. Fakat bu
anlatıda özne çoğu zaman yine hükümdardır. Adalet, iktidarın üstünde onu
sınırlayan bir ölçü olmaktan çıkıp iyi hükümdarın meziyetine dönüşebilir. Peki
hükümdar adil değilse? Haksız emrine kim “hayır” diyecek? Âlimin görevi
iktidarın dinî meşruiyetini tahkim etmek mi, yoksa onu kendisinden üstün bir
adalet ölçüsüne tâbi tutmak mı?
HANGİ YÜZÜ HATIRLADIK
Hüseyin’i, Saîd b. Cübeyr’i, Ebû Hanîfe’yi
hiç unutmadık. Olan daha incelikli bir şeydir: İnsanları hatırladık, fakat
onların itirazını aynı kuvvetle hatırlamadık.
Hüseyin’in şahadetini çok güçlü biçimde
hatırlayabiliriz; fakat Kerbelâ yalnız matem, fedakârlık ve mazlumiyet
üzerinden anlatıldığında önümüzde bıraktığı siyasal soru geri plana düşebilir:
Müslüman bir yönetici hangi noktada itaati hak etmez? Hüseyin’in yükselttiği
itiraz, zamanla bir ağıta dönüşebilir. Nitekim en yaygın matem metinleri, onun
mirasına sahip çıkıp zalime karşı çıkmayı değil, sabrı ve çözümü mehdîye havale
etmeyi öğütlemiştir. Aynı hafızanın modern çağda yeniden siyasallaşabilmesi ise
bu seçiciliğin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.
Saîd b. Cübeyr’i Haccâc’ın öldürttüğü
büyük müfessir olarak hatırlarız. Oysa Emevîlere karşı ayaklanmaya fiilen
katılmıştı. Kayıt âsîyi tuttu; hafıza şehidi seçti.
Ahmed b. Hanbel’i büyük hadis imamı ve
zâhid olarak hatırlarız. Oysa devletin bir itikadı kırbaçla dayatmasına karşı
durarak iktidarın vicdan üzerindeki zorlayıcı yetkisine sınır çizmişti. Onu en
çok seven bile çoğu zaman çizdiği sınırı değil, sabrını hatırladı.
Mazlum olmak başka, itiraz eden olmak
başkadır. Mazlumiyet insanın başına geleni anlatır; itiraz onun ne yaptığını.
Birincisi merhamet uyandırır, ikincisi sorumluluk yükler. Belki bu yüzden adil
hükümdarların hikâyeleri, zalime itiraz eden âlimlerin hikâyelerinden daha
rahat anlatılır. Ömer b. Abdülazîz’i anlatmak umut verir: İyi bir hükümdar
gelirse adalet mümkündür. Ebû Hanîfe’yi siyasal hayatıyla anlatmak ise huzur
kaçırır, çünkü başka bir soru sorar: İyi hükümdar gelmezse sen ne yapacaksın?
Müslümanların popüler siyasal hafızası
büyük ölçüde bir şan hafızasıdır: fetihler, zaferler, büyük sultanlar ve
kumandanlar etrafında, güçlü şahsiyete hayranlıkla örülmüş bir hafıza. Böyle
bir çerçevede iktidarın karşısına dikilen insanı yerleştirmek zordur. O ne
fatihtir ne hükümdar; büyüklüğü zaferde değil, haksızlığın karşısında
durmasındadır. Bu yüzden çoğu zaman velî, şehit ya da büyük fakih olarak
hatırlanır; itiraz eden yüzü geride kalır.
Batı’da itiraz figürleri ders kitabında,
romanda, filmde ve meydandaki heykelde yaşarken, bizdeki isimler çoğu zaman
itirazlarıyla değil; vaazda takvaları, ders kitabında fıkıhları, menkıbede
kerâmetleriyle yaşar.
İktidara “hayır” demenin sadakatle
bağdaşabildiği bir kültürde itiraz edeni hafızanın merkezinde tutmak zor
değildir. İtirazın hâlâ fitne, bölücülük ya da nankörlük sayıldığı yerde ise
onu çoğu zaman ancak itirazından arındırarak benimseriz: Velîyi severiz,
muhalifi değil.
HAFIZANIN SEÇİMİ
Siyasal ihtiyat geleneği yalnız
hükümdarların âlimleri susturmasıyla açıklanamaz; baskı kadar yakınlıkla da
kuruldu. Erken Abbâsî döneminde devlet ile oluşmakta olan Sünnî ulema
arasındaki ilişki basit bir bağımsız âlim–baskıcı devlet karşıtlığı değildi.
Atama, himaye ve ortak menfaatler iki tarafı birbirine yaklaştırdı. Devlet
âlimi yalnız susturmadı, ona mevki ve itibar da sağladı. “İtaat”, başından beri
İslam’ın verili siyasal cevabı değildi; tarihsel bir süreç içinde damıtıldı ve
seçildi.
Bütün bunlardan beslenen ihtiyat zamanla
doğduğu şartların ötesine geçti. İç savaş korkusuyla gelişen bu tutum,
yüzyıllar sonra otoriterliği mazur gösteren bir itaat ahlakına dönüşebilir.
Fitneyi önlemek için geliştirilmiş bir ilke, zulmü önlemeyi imkânsız kılabilir.
Toplumu korumak için söylenen söz, devletin dokunulmazlığına, hatta
kutsallığına dönüşebilir.
Bu seçim geçmişte kalmadı, son iki
yüzyılda yalnızca kılık değiştirdi. Müslümanlar iktidarı sınırlayan ölçüyü
yeniden kurmayı denediklerinde bunu yeni bir dille yaptılar: anayasa, meclis,
sorumluluk, meşveret. İstibdadı bütün hastalıkların anası sayan Kevâkibî’den,
meşrutiyet ve meşvereti minberden “şer’in emri” diye savunan Musa Kâzım ve
Manastırlı İsmail Hakkı gibi âlimlere uzanan çizgi, iktidarı adaletin hükmüne
bağlama çabasının bir damar olduğunu gösterir. Fakat hafıza bunu çoğu zaman
kendi geleneğimizin zulme koyduğu sınırın yeniden ifadesi olarak değil,
dışarıdan gelen bir Batılılaşma hevesi olarak kaydetti. İtiraz yeniden
isimlendirildi: Bir zamanlar fitne sayılan şey şimdi taklit sayıldı.
Hafıza süregiden bir seçimdir. Bir toplum
dün gölgede bıraktığı yüzü yarın öne çıkarabilir. Mesele yeni kahramanlar icat
etmek değil, zaten bildiğimiz isimlerin iktidar karşısındaki adalet ve itiraz
yüzlerini yeniden görünür kılmaktır.
Ne var ki yalnız hatırlamak yetmez. Çünkü
bir toplumun adaletle ilişkisi, Firavun’a karşı Musa’yı sevmesinden anlaşılmaz.
Firavun zaten “öteki”dir. Belirleyici olan, kendi iktidarının haksızlığı
karşısında ne yaptığıdır. Kendi mahallesinden biri zulmettiğinde adalet duygusu
hâlâ çalışıyor mu? Kendi desteklediği iktidara “yanlış yapıyorsun” diyebiliyor
mu? Âlim, iktidarın hoşuna gitmeyen hakikati hâlâ söyleyebiliyor mu?
Fakat adaleti insanların cesaretine
bırakmak da yetmez. Bir adalet düzeninin gerçek başarısı, yalnız haksızlığın
karşısına dikilecek yürekli insanlar yetiştirmek değil, iktidarın haksızlık
yapmasını zorlaştıracak sınırlar koyabilmektir. Geçmişin itiraz edenlerini
hatırlamanın asıl anlamı da budur: hakikati söylemenin artık kahramanlık
sayılmadığı bir düzen kurabilmek.
*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul
Milletvekili.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.