Fon vurgunu yolsuzluğu vesilesiyle ülkedeki yeni elit çürümüşlüğün boyutları ritmik olarak daha sık gözler önüne serildi. En azından bu sefer de olsa iktidarca durumun üstünün kapatılmaması, özellikle mahalleli cephesinde geçici bir iyimserliğe neden oldu. Muhtemelen bu son skandalın üstüne gidilmese mahalleli de konuya mutsuz ve tedirgin bir suskunluk gösterebilirdi.
İddialara muhatap siyasetçi hanım, camiada
çevresiyle birlikte en çok takva ve ibadet ehli kişiler arasında bilinmekte.
Hacda mütevazı kıyafetle ailesi ve başörtülü arkadaşlarıyla görüntüleri, “İşte
bu, bunlar!” aksülameliyle sosyal medyada öfkenin muhatabı olarak kasıtlı da
kullanılmakta; kolektif bilinçte dindar bir dönemin fotoğrafı olarak da yerini
almakta.
Ülke siyasetinde sanırım toplum, 50 ve
60’lardan bu yana din, vatan veya millet aşkına elinde Kur’an sallayan
siyasetçilere oldukça alışıktır. Geçmişte özel hayatında dine saygısından ve
eşinin ehl-i tarik oluşundan söz edilen İsmet İnönü’ye bile, çevresinin
anlatımlarına göre, siyasetin hatırı için en azından Allah’tan bahsetmesi
yönünde baskı yapıldığı bilinmekte.
Bir halk filozofu dostumun 50’lerden bu
yana popüler Türk Sağı için kullandığı “nitelikli örgütlenmiş riyakârlık”
ifadesi hâlâ kalıcılığını korumakta. Korkarım ki bu hipokrasi durumu kendine
iman aşamasına geçmekte. Zaten artık bütün mahalleler siyaset adına din, vatan
ve bayrak lafızlarının kullanılmasını siyaset literatürümüzün normali olarak da
karşılamakta. Bu durum bazen Terörsüz Türkiye gibi girişimler için devlet ve
sorumlu siyasetin ayak bağı da olmakta. Sorumsuzlara da popülist bir alanı
açmakta.
Dindar veya milliyetçi bir insan,
siyasette ya da özel hayatında hata yapabilir, hatta ciddi günahlar
işleyebilir. Sonuçta bunlar nefsin veya ihtirasın sınırlarının aşılması olarak
değerlendirilebilir. Kişi yaptıklarını gizleyebilir, inkâr edebilir, hatta
bunları hem “dava” adına hem de kendi adına meşrulaştırabilir. Buraya kadar
durum, insan zaafları ve bildiğimiz savunma mekanizmaları çerçevesinde bir
şekilde anlaşılabilir.
Ancak son yıllarda bunları aşan daha
ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İçten görünen duygusal söylemler ve
gözyaşları, meselenin yalnızca kitle psikolojisi veya hipokrasi sınırlarında
açıklanamayacağını düşündürüyor.
İnsanlar politik pragmatizm veya
oportünizm nedeniyle kendi vicdanlarıyla çelişen söylem ve davranışlarını,
giderek bir iman vecdi içinde, kendilerini de ikna edecek ölçüde aynı potada
eritebiliyorlar. Üstelik bu ruh hali bireyle sınırlı kalmıyor; mahalleye de
yayılıyor ve karşılıklı olarak birbirini besliyor.
İronik bir tabirle buna “kendi kendine
büyü hali” diyebiliriz.
Peki bu büyü nasıl çalışıyor? Leon
Festinger’in bilişsel çelişki teorisi iyi bir başlangıç olabilir. İnsan, “Ben
ahlaklı ve inançlı biriyim” düşüncesiyle bu inançla uyuşmayan davranışlarını
uzun süre yan yana taşımakta zorlanır. Ortaya çıkan huzursuzluğu gidermek için
ya davranışını ya da davranışına verdiği anlamı değiştirmesi gerekir. Çoğu
zaman ikincisi daha kolaydır. Davranış aynı kalırken ona verilen isim ve anlam
değişebilir; bir süre sonra vicdanın hükmü de bu yeni anlama uyum sağlayabilir.
Burada güçlü kelimelerden biri “dava”dır.
İnsan kendi çıkarı söz konusu olduğunda rahatsızlık duyacağı bir davranışı,
daha büyük bir amaç, hizmet veya aidiyet adına yaptığında farklı
değerlendirebilir. Nefis de zaten her zaman “Ben bunu istiyorum” diyecek kadar
açık sözlü değildir. Bazen insanın değerlerinin dilini kullanarak konuşur.
Böylece kişi yalnız çevresini değil, zamanla kendisini de ikna edebilir.
Jung’un “gölge” kavramı meselenin diğer
tarafını açıklıyor. İnsan kendisinde görmek istemediği kibir, ihtiras,
açgözlülük veya güç arzusunu bilinç dünyasının dışına itebilir. Bunlarla
yüzleşmek yerine aynı özellikleri başkalarında daha kolay görmeye başlar. Hele
kendisini baştan “iyi insanların mahallesi” içinde konumlandırmışsa, gölgeyi
dışarıya yansıtmak daha da kolaylaşır. Jungiyen anlamda insan bir süre sonra
kendi gölgesini karşı mahallenin duvarında seyretmeye başlar.
Benim “açık ve gizli köylülük” derken
anlatmaya çalıştığım zihniyet de burada devreye giriyor. Taşralılık artık
coğrafi bir durum değildir. İnsan metropolde yaşayabilir, iyi eğitim alabilir,
son teknolojiyi kullanabilir; fakat kamusal olanla “bizim olan” arasındaki
mesafeyi hâlâ kuramamış olabilir. Modern şehir kurum, hukuk, liyakat ve kamusal
sorumluluk üzerinden işlerken gizli köylülük ilişkiyi, yakınlığı ve “bizim
insanımız” duygusunu öne çıkarır.
Biçimler de zamanla modernleşir. Kervanın
yerini makam arabası, aşiretin yerini network alabilir. Eski dayanışma ve
paylaşım anlayışları şirket, vakıf, bürokrasi veya modern organizasyonların
içinde yeni biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Mesele modern araçları
kullanmak değil, onları hangi zihniyet dünyası içinde kullandığımızdır. Belki
buna “gizli köylülüğün kurumsallaşması” demek daha doğru olur.
“Kendi kendine büyü”nün asıl gücü ise
bireysel olmaktan çıkıp kolektif hale geldiğinde ortaya çıkar. Aynı mahalle
içindeki insanlar birbirlerinin niyetlerini, samimiyetlerini ve ahlaki
hikâyelerini görsel algoritmanın eşliğinde sürekli doğruladıklarında ortak bir
vicdan alanı oluşabilir. Bireyin kendisine anlattığı hikâye, çevresinden de
onay gördükçe daha güçlü bir hakikate dönüşür.
İşte burada klasik anlamdaki riyakârlığın
ötesine geçiyoruz. İnsan gerçekten inanabilir, gerçekten dua edebilir,
gerçekten duygulanıp ağlayabilir; fakat bütün bunları yaşarken inancıyla
davranışları arasındaki mesafeyi de göremeyebilir. Bu nedenle asıl mesele
“Samimi mi, değil mi?” sorusundan daha derinde duruyor:
İnsan samimiyetinden hiç şüphe etmeden
kendisini nasıl aldatabilir?
Belki tasavvufun nefis muhasebesiyle
Jung’un gölge kavramının kesiştiği yer de burasıdır. Her ikisi de insanı
sürekli dışarıya ve karşı mahalleye bakmak yerine kendi içine bakmaya çağırır.
Büyüyü bozabilecek soru da aslında oldukça
basittir:
“Onlar ne yaptı?” değil, “Ben ne yaptım?”
*Tarık Çelenk, araştırmacı yazar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.