23 Mayıs 2025 Cuma

‘Türkiye ateşe atılıyor’ Müsavat Dervişoğlu/23.05.2025

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu; Cumhuriyet gazetesi yazarından Işık Kansu, Ankara temsilcisi Sertaç Eş ve muhabir Merve Kılıç’ın sorularını yanıtlamış.

İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aday olabilmesi için anayasa değişikliği gerektiğini anımsattı. Dervişoğlu, “Anayasa değişikliği için partilerden gizli oy devşirmeye yönelik birtakım çalışmaların işaretleri geliyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye’deki kutuplaşma ve bu kutuplaşmanın yaratığı gerginlik ortamına ilişkin konuşan Dervişoğlu, “Bu durumdan beslenenler var. Bu gerginlik iktidar için bir siyaset stratejisi. Bu vasattan beslenenlerin başında da bu düzeni inşa edenler var. Dolayısıyla bir iletişim kampanyası yaşanıyor Türkiye’de. Gerginlik kutuplaştırıyor. Ve bu kutuplaşmadan da ağırlıklı olarak iktidar besleniyor. Bu tek adam sisteminin dayattığı 50+1’lik süreç kutuplaşmayı mecburi hale getiriyor” dedi.

Dervişoğlu, “Bu kutuplaşmaya bağlı olarak bir siyasi rant alanı oluşuyor birçok çevre açısından. Bu işin hem iktidar hem de ana muhalefet boyutu var. Bir de kutuplaşmaya dayanıp bu grupların yanında konumlanabilme imkanı bulan sivil inisiyatifler ve siyasi partiler var. Öncelikle bu rant alanının ortadan kaldırılması lazım. Bunun yapılabilmesinin tek yolu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden kurtulmaktır. ‘Parlamenter, demokratik sisteme geçeceğiz’ denilsin; Türkiye o dakika kutuplaşmadan da gerginlikten de kurtulur” ifadelerini kullandı.

‘MECLİS’İN TEAMÜLLERİ DE YERLE BİR EDİLDİ’

Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) yapılan üye seçimlerine ilişkin konuşan Dervişoğlu, “Bu Meclis’te HSK’da da Anayasa ayaklar altına alındı büyük ölçüde. Meclis’in teamülleri de yerle bir edildi.

Siyasilerin sorumluluk duygusunu da harap etti bu sistem. Geçmiş dönemlerde de öyle Anayasa’dan ve Meclis İç Tüzüğü’nden kaynaklı bir takım olumsuzluklar söz konusu olabilir. Ama bir de Meclis’in teamülleri var. Bu zamana kadar HSK üyelerinin nasıl seçildiğine de bakılması lazım. HSK kanununda yapılan değişiklik Anayasa’ya uyumsuzluk arz ediyor” açıklamasında bulundu.

‘BU YETKİLERİ MUSTAFA KEMAL BİLE İSTEMEDİ’

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin sınırsız yetkilerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kullandığının altını çizen Dervişoğlu, “Bakın bu yetkileri Mustafa Kemal istemedi. Mesela Mustafa Kemal’in TBMM’yi fesih yetkisi yoktu. Bu yetki kendisine verilmek istendiğinde de, kendisine çok yakın milletvekilleri tarafından bu yetkinin verilmemesi noktasında Meclis’in uyarılmasını istedi. Sonra da ona bu yetkilerin verilmesine karşı çıkan kişilerden birini Başbakan, birini de Bakan yaptı biliyorsunuz. Şimdi böyle bir şey yaşanabiliyor mu Türkiye’de? Devleti yönetenler gergin ve hazımsız olunca elbette ki toplum da gergin ve hazımsız oluyor” dedi.

‘FARKLI EMELE HİZMET İÇİN ATILMIŞ ADIMLAR’

Cumhurbaşkanına Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) yönelik geniş yetkiler veren yasa teklifine değinen Dervişoğlu, “Bu düzenlemenin teğmen ve albay rütbesi arasındaki kesimleri kapsıyor olması, doğrudan doğruya ordudaki ara mekanizmaları kaldıracağı gibi, altta bulunan bir görevlinin eğer üstü tasfiye olursa onun yerine geçebilme ihtimalini de beraberinde getirir ki, bu son derece tehlikeli bir durumdur. Arkadaşlarımız bu konuda devreye girdi. Bu durumun ordumuzun hiyerarşisini olumsuz etkileyeceğini, bunun da disiplini ortadan kaldıracağını anlattılar ve ilgili tasarı geri çekildi” ifadelerini kullandı. Dervişoğlu, “Şimdi ben bütün yaşananları bir bütün halinde değerlendirdiğimizde sonuç çıkarabiliriz kanaatindeyim. Hiçbir adımın tesadüf olmadığını düşünüyorum. Orduda yapılmak istenenler, bu işte barış süreci diye adlandırılan ama bana göre teröre ve teröristlere teslimiyet içeren sürecin yaşama geçirilmesi, bölge coğrafyasının yeniden tanzimi ayrı ayrı ele alınacak işler değil. Bunlar bir bütün ve farklı emele hizmet için atılmış adımlar” dedi.

‘TÜRKİYE’YE BİRİLERİ ‘BUNU DA YAPIN’ DİYE DAYATIYOR’

“Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki yerimizi, bu terörsüz Türkiye diye isimlendirilen, bana göre teröre teslimiyeti ifade eden süreci, Mavi Vatan diye tarif ettiğimiz Doğu Akdeniz’de başımıza gelenleri, Kıbrıs’ta yaşananları, Ege ve Ege adalarında yaşama geçirilenleri, ordunun hiyerarşik yapısına Cumhurbaşkanlığı müdahalesini mümkün kılan düzenlemeleri toptancı bakışta değerlendirmek lazım” diyen Dervişoğlu, “Recep Tayyip Erdoğan olsanız bu kadar işin arasında teğmenle albay arasındaki rütbe işine karışır mısınız? Türkiye’ye birileri ‘bunu da yapın, bunu da yapın’ diye dayatıyor. Bu noktada uyanık olmak lazımdır” ifadelerini kullandı.

‘CUMHUR İTTİFAKI’NA DEM’İ DE DAHİL EDİYORLAR’

Dervişoğlu, “Erdoğan’a bir dönem daha ya da ömür boyu başkanlığı temin edebilmek için Türkiye’nin geleceği ateşe atılıyor dedim. Bundan daha net bir cümle olabilir mi? Ayrıca bugün teröristlerle masaya oturmanın Türkiye tarafından üstlenilmesi icap eden farklı bedelleri de beraberinde getireceğini söylüyorum. Bunun da emarelerini görüyoruz. Tamamıyla bir algı yönetimi bu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başındaki zat şu Anayasa’ya göre bir daha aday olamıyor. Aday olması için TBMM’nin erken seçim kararı alması lazım ya da bu Anayasa’nın değişmesi lazım. Bu desteği sağlamak için Cumhur İttifakı’na DEM’i de dahil ediyorlar. Mesele bu kadar açık ve net” diye konuştu.

‘GİZLİ OY DEVŞİRME İŞARETLERİ GELİYOR’

Muhalefetin erken seçim isteğinin iktidarın iştahını kabarttığını kaydeden Dervişoğlu, “Bu sebeple bir takım operasyonlar devreye sokulmuştur. Siyasi partilerden transferler söz konusu olmuştur. Yarın bir anayasa değişikliği söz konusu olursa, tahkimat diye ifade edilebilecek, partilerden gizli oy devşirmeye yönelik bir takım çalışmaların işaretleri geliyor” ifadelerini kullandı. Dervişoğlu, “Ne kadar geniş yetkileri olursa olsun, ne kadar isterlerse istesinler, sonuçta millet istemezse hiçbir şey yapamazlar. Çünkü asıl patron millettir. Çıkardığı gibi, indirmesini de bilir. Eğer her kötülüğü meşrulaştırabiliyorsa bu sistem, zaten bizatihi sistem gayrimeşrudur. O zaman bu gayrimeşruluktan Türkiye’nin kurtarılması lazımdır. Bunun da tek yolu demokratik parlamenter sistemdir” açıklamasını yaptı.

‘BİR TEK ÖCALAN’I MEMNUN ETTİ’

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin geçmişle çelişen sözlerine işaret eden Dervişoğlu, “Kalem kalem çıkarıp baktığınızda yani 2013’teki açılım sürecinde Sayın Bahçeli’nin söylediklerini bugün söyledikleriyle mukayese etseniz bu ne U dönüşü, ne keskin viraj, ne sağ ne sola savrulma değil; yani bunun arkasında mutlaka başka bir şey var dedirttiriyor insana o süreç. Dün Tayyip Bey’le Devlet Bey’in birbirine söylediklerini düşünün. Abdullah Öcalan diyor ki ‘Böyle bir sürecin başlaması için Türk milliyetçilerinin iknası gerekiyor’. Görünen odur ki Devlet Bahçeli de ikna olmuş. Ben de dedim ki ‘Devlet Bey ikna olmuş olabilir. Ama Devlet Bey tek başına Cumhuriyetin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliğini temsil edemez’. Kendisinin böyle bir yetki ve selayeti yoktur. Tek başına bunu yapması Öcalan’ı mutlu edebilir ama millet tarafından kabul edilmez” dedi.

‘HERKES YARATTIĞI İHANET BATAKLIĞINDA BOĞULSUN’

Dervişoğlu, “Bir tek Abdullah Öcalan’ı memnun etmiştir. Türk milliyetçileri o ifadelerden, o dönüşlerden, o söylemlerden ziyadesiyle rahatsızdır. Ben o geleneği tanıyorum. Zaten o kendini bilmezlerin bana saldırmalarına da o gelenekten yakinen tanıdığım samimiyetine inandığım insanları da kırmamak adına bir şey söylemiyorum. Herkes yarattığı ihanet bataklığında boğulsun. Ama ben adım gibi biliyorum ki Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek payidar olacaktır. İsteyen boğulabilir” ifadelerini kullandı.

‘LOZAN’IN İNTİKAMININ PEŞİNDELER’

Her devlet için yapılacak sınır ötesi operasyonların TBMM’deki tezkereyle olduğunu vurgulayan Dervişoğlu, ekim ayının sonunda Suriye tezkeresinin süresinin dolduğunu anımsattı.

Dervişoğlu, “Ekim ayının sonunda göreceğiz. Hükümetin ne yapacağını. Ama bu senaryo belli. Yani bu bölgede Sevr’i unutmamışlar. Sevr ne? Bir dünya savaşı oluyor, dünya savaşının sonunda savaşın kazananları yeni bir coğrafya tanzim ediyorlar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye de Sevr planı kapsamında bölünüyor. Bütün dünya kalemi eline alanların çizgilerine teslim olurken Mustafa Kemal diye bir adam çıkıyor; ‘Sizin kararlarınızı tanımıyorum. Siz savaşı bitirdiniz ama benim savaşım devam ediyor’ diyerek Kurtuluş Savaşı veriyor. Ermenistan hayaline son veriyor. Kürdistan hayaline son veriyor. Türkiye’nin güneydoğusundaki Fransız işgaline, Akdeniz'deki İtalyan işgaline, batısındaki Yunan işgaline, son vermek suretiyle de kendi Misak-ı Milli’sini, sınırlarını belirliyor. Savaşın kaybedeni olmasına rağmen eşi emsali olmayan bir duruş ve başkaldırının sonucunda da kendi milletinin kaderini yine milletinin iradesiyle çözüyor. 100 sene sonra hesaplaşılan budur” dedi.

‘TÜRKİYE ELDEN GİDİYOR’

Dervişoğlu, “Ben kimseye bana bir şey verin demiyorum. Ama Türkiye zor günde, gelin beraber yürüyelim diyorum. Yok muydu yani Sevr anlaşmasını bize dayattıklarında mandadan yana olan, himayeden yana olan, işgalden yana olan teslimiyetçiler yok muydu? Bugünkü gibi yine vardı. Onların da bir geleceğe dair beklentisi vardı. Ama beni bir şey yapacaklar diye birinin karşısında eğip bükemezler. Türkiye elden gidiyor. Türkiye elden gidiyor ve kimse işin farkında değil. Şimdi işte o komisyon meselesi. Abdullah Öcalan’ın talebi ya. Abdullah Öcalan’ın talep ve beklentisini yaşama geçirmek ne zamandan beri Devlet Bahçeli’nin görevleri arasındadır?” ifadelerini kullandı.

 

20 Mayıs 2025 Salı

Neden hırsızız? Prof. Dr. İlhami Güler-19/05/2025

TEOLOJİK-POLİTİK ZEMİN

Yazıya ser-levha yaptığım bu iki “Atasözü”, Osmanlı-Türk Teo-Politik iktisadının özünü ele verir: Din İstismarı/Ganimet Ekonomisi. Birinci söz, çalmanın büyüklüğünü/cesametini ve çalınanın aidiyetini (din) gösterir iken; ikinci söz, ganimetin, kimin adına alındığını (Hayy) ve kimin adı(Hu) kullanılarak israf edildiğini ima eder. Örneğin: “Vakıf” kurumu, özünde özel mülkiyeti kamu hizmetine tahsis etmek iken; Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyetinde –büyük ölçüde- kamuya ait mülk, mal ve menfaati özele transfer etme pratiğine kaymıştır. Verilen ihale karşılığı çift minareli cami “rüşveti”, ikinci bir “Minare Kılıfı” örneğidir.

Önce Araplar, sonra da Türkler’in İslam ile ilişkileri, “Tebliğ ve İrşat”tan ziyade, “Fütuhat ve Ganimet” ilişkisi olmuştur. Kur’an’ın nüzulü dönemindeki meşru savaşlarda bir yan ürün olarak meşru görülen “Ganimet”, Hz. Muhammedin ölümünden sonra giderek asıl gaye, amaç, hedef haline dönüşmüştür. “Fütuhat” kavramı, Kur’an’daki (Fetih Suresi-Hudeybiye Anlaşması) İslam’ın yayılması için anlaşma ile kapı açma anlamından, Arapların şedit, çapulcu ve kabileci doğalarının politik praxisine evrilmiş; “Ganimet” güdüsü ise, bunun yakıtını sağlamıştır. İslam ile müşerrefe olan Türkler ise, “Asker-Göçebe” doğaları ile politik hakimiyet mefkurelerini “Nizam-ı Alem” ve “Kızıl Elma” kavramları dolayımı ve İslam yakıtı ile “Gaza”ya dönüştürmüşlerdir. Gaza da, doğrudan ganimet getiriyordu. Saltanat rejiminde “Devlet”, din ile dolayımlandığı (Hilafet) için; Sultan da (Vezir ve siyasi bürokrasi dahil), din ile dolayımlanıyordu. Bu durumda mülk olarak toprak ve hazine de, “Herkes”in değil; “Hiç kimse” nin yani “Allahlık” oluyordu. Bu da, Sultana veya Halifeye –Zıllullah olarak- mülkü istediğine “Arpalık” veya “Miri Malı” olarak “peşkeş çekme”; hazineyi de, “Talan etme” imkânı tanıyordu. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’ın “Kamu malı”na karşı belli bir hassasiyet gösterdiklerini ayrı tutmak lazımdır. Bu arada kamu malının, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” veya “Kul hakkı” olduğu da,- edebiyat olarak- dillerden düşmüyordu.

OSMANLIDA POLİTİK İKTİSAT

İktisat tarihçimiz rahmetli Sabri Ülgener, “Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” ve “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası” adlı çalışmalarında Osmanlı döneminde siyaset, iktisat ve din arasındaki ilişkileri dikkatli bir şekilde analiz etmiştir. Siyaset ile iktisat arasındaki ilişki bağlamında şöyle diyor: “İnkâr edilmez ki, konak veya malikâne hayatında yahut yüksek payeli devlet memurlarının elinde biriken servet, sabırlı ve devamlı bir tasarruf sonunda üremiş/üretilmiş, yoktan var edilmiş değil; bilakis, mevcut bir servet yığınının başkası sırtından (elinden-İG) alınması, yani sadece el değiştirmesi suretiyle meydana çıkmıştır. Mal, servet, içtimai paye ve mevki -öyle görünüyor ki- yan yana yürüyen, biri diğerini tamamlayan iki faktör vaziyetindedir. Refah seviyesi, emek ve istihsal ölçüsü ile değil; belki muhtelif sınıf ve zümrelerin üst üste tabakalanmaları, içtimai ehramın (piramit) kaide veya zirvesine yakın bir noktada yer almak sureti ile tayin edilir…” (Ülgener, İktisadi Çözülmenin ahlak ve Zihniyet Dünyası. İst. 1981. S. 177) …”Şu dağınık müşahadeleri birbirine ekleyerek, umumi bir neticeye varmak mümkündür: Servet, her şeyden evvel politik bir kategori olduğuna göre; gelir dağılımında gündelik maişet haddini aşan bir pay sahibi olabilmenin en emin ve kestirme yolu, üst kademelerden birine çıkmak; yahut daha kolayı, oradakilere intisap (yalakalık-yanaşma-İG) etmektir.” (Ülgener, a.g.e, 178.). “Türklerde üst tabaka, göçebe karakterinden çok şeyler muhafaza etmiştir. Türk köylüsü, tipik bir köylü olduğu halde; şehirli, şehir iktisadına yabancı bir efendi tabakası, bir muharip ve memur kastı vücuda getirmiş; kibirli, kazanma ve çalışmaya fazla ehemmiyet vermeyen, iş hayatını hor gören bir sınıftır.” (Ülgener, a.g.e. 201). Osmanlıda Yahudilerin Bankerlik, Kuyumculuk, Tüccarlık; Ermenilerin Mimarlık, Zanaatçılık; Rumların, Esnaflık yaptıkları bilinmektedir. Türkler ise, genellikle Çoban, Manav Rençber/Çiftçi ve Asker (Yeniçeri) idi. Ülgener, “Din/İslam/tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” adlı çalışmasında da Osmanlıdaki Tasavvuf-Tarikat örgütlenmesinin, Devletin iktisaden çözülmesinde ve çökmesindeki olumsuz ahlaki rolünü analiz eder. Günümüzden örnek vermek gerekirsek, Menzil Tekkesinin(çorba), Holdingleşmesinin Politik-iktisadının teolojik genetiği; Ve 34 GVH(Gavs Hazretleri) pilakalı çakarlı aracı ile güvenlik şeridini ihlal eden bir müridenin pratiği.

TÜRKİYE’DE POLİTİK İKTİSAT

Cumhuriyet dönemi toplumu, bu kültürel arka planı, genetiği olduğu gibi miras olarak devralmıştır. Kılıç elden düştüğü; “Tüfek icat oldu, mertlik bozulduğu” için, ganimet güdüsü, kendi bedenine yönelmiş; kendi etini yemeye başlamıştır. Cumhuriyet kadroları, rasyonel endüstri toplumuna, ekonomisine geçiş için bir düzine adım atmışlardır. Ancak, şuuraltındaki “ganimet” kodu, fazla geriletilememiştir. Tek Parti döneminde Ekonomi, Ülgener’in dediği gibi, hâlâ/büyük ölçüde “Politik bir kategori” olarak kalmıştır. İcat çıkarmaya/teknolojiye, emeğe, üretime, endüstriye/sanayiye dayalı modern bir ekonomi oluşturulamamıştır. Ganimet genetiği, seküler-muhafazakâr ayrışmayı yanlamasına keserek devam edip sürmüştür. Muhafazakâr halk, destekledikleri iktidar için: “Çalıyorlar; ama, çalışıyorlar” yargısını üreterek “ehven-i şe”re tav olmuştur. Devlet aygıtı, “nüfuz hırsızlığının” makinası olmuştur (“Bal tutan, parmağını yalar”) ve halk, buna razı olmuştur. Bu güdü, Kartal güdüsü değil; Çakal güdüsüdür: Çökme, kapma, vurgun, mafya, çalma. -Silah teknolojisi-Selçuk Bayraktar hariç- “Üretim” yapanlar, adetâ cezalandırılmaktadır. Bir bardak çayın, yüz metrelik bir mesafe içinde 15tı ve 100 tl olması, orada artık “fiyat/ücret/paha” diye bir normun kalmadığını; aleni “vurgun”un norm haline geldiğini; hatta şikayet ettiğimiz “Hır-sızlık”ın yani “gizliden alma”nın da kalmadığını gösterir. Fason/merdiven-altı mal üretiminde, Çin ile yarışırız. Avrupalıların, “Dünyada Balı iki topluluk üretir: 1- Arılar, 2- Türkler” sözü, doğrudur. Süte su katma(tağşiş) ikinci tabiatımız haline geldi.

Son yirmi beş yılda Ekonominin “inşaat/rant”a dayanması, devlete ait toprağın ve özel mülkiyete ait tarlaların, “emlak” ve “arsaya (ranta)” dönüştürülerek ve “Emsal” ile de hava/gök (ufuk-güneş-rüzgâr) gasp edilerek para kazanmaktır. Sermaye, -Osmanlıda olduğu gibi- siyaset yolu ile el değiştirmektedir. Diğer taraftan, “Gecekondu” ile kamu arazisini gasp eden köy-taşra kökenli yurttaşlarımız, göğü (minareyi) çalan siyasetçiler ve müteahhitler sayesinde, “Kat Karşılığı” havadan para kazanmaktadır. Şehirlerdeki “Mahalleler ve “Çarşı-Pazar” -ki Müslümanlığın icabı olan komşuluğun ve sosyalleşmenin tezahür mekânlarıydı- TOKİ ile yok edildikten sonra; köyler, mahalleye dönüştürülerek imara/ranta açıldı. “Kanal İstanbul” projesi de böyle bir rant projesidir. Hâsılı, Türkiye’de iktisat, politik bir kategori olarak hâlâ siyasete bağlıdır. Halkımız, hırsızlığa karşı değildir; çalınanın, kendisiyle paylaşılmamasına karşıdır. Türkiye’de depremlerin yüksek sayıda ölüme ve ağır seviyede yıkıma dönüşerek “felaket” ile sonuçlanmasının nedeni, halkımızın, müteahhitlerin, Belediyelerin ve siyasi erkin müşterek ve müteselsil hırsızlıklarıdır. Suçu ve sorumluluğu da, utanmadan götürüp Tanrının üstüne atarlar: “Kader”. Muhafazakârlar, hırsızlığı “Kitabına uydurarak” ve “Hile-i Şeriyye” ile çalacakları minareye “Fetva” ve “Kanun” ile kılıf uydurarak yaparlar: Kurul üyeliklerinden dört-beş maaş, iş yapmadan-işe gitmeden “Kızakta” kalarak maaş alma…vs. Sekülerler, çalma işini ellerine-yüzlerine bulaştırırlar. Diğerleri kadar profesyonel(“kitabına uydurm”a) değildirler.

“Kentsel Dönüşüm” adı altında Fikirtepe’de (İstanbul) inşa edilen –benzerleri Ankara ve Bursa başta olmak üzere metropollerde de mevcut- “Beton Ormanı”, Türkiye’de halkı ve siyasetçisi ile nasıl bir şehir, ev/mesken/mekân, insan(medeniyet) anlayışına sahip olduğumuzun kanıtıdır: Korku filmi gibi, barbarlık.

SONUÇ

Hırsızız, çünkü fıtrî-kültürel olarak genlerimizde var( konma, kapma, ganimet, çökme-çökertme); daha sonradan da bunu, teoloji ile dinselleştirdik. İtikat(“iman” değil) ve ibadet(“ahlak” değil) ile oluşturduğumuz bir “Din” ajandası ile hırsızlık yapıp haram yiyoruz. İmanımız ve/veya ahlakımız olsaydı, tammuden veya kılıf uydurarak(“Kitabına uydurma”/”Hile-i şeriyye”) minareyi çalmayacaktık, haram yemeyecektik. Siyaseti ahlak ve ibadet(“Halka hizmet, Hakka hizmettir”) olarak görmeyip; onu “Güç istenci” ve “Kurnazlık” olarak gören her dindar(“İslamcı”?), çalar; hem de “Deveyi hamudu ile birlikte” çalar.

 

Prof. Dr. İlhami Güler Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesidir.

15 Mayıs 2025 Perşembe

PKK’sız Türkiye’ye hoş geldiniz Vahap Coşkun-15/05/2025

1 Ekim’de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Partili vekillerle Meclis’te tokalaştığında ve ardından 22 Ekim’deki o ünlü çağrısını yaptığında, bu sürecin müspet bir netice doğuracağına inananların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Sürece dair olumlu bir laf edenlere de pek hoş bir nazarla bakılmıyordu.

Etrafta çözüm için açılan bu kapının zorlanması gerektiğini savunanların değil, süreçten bir şey çıkmayacağına iman edenlerin görüşleri cirit atıyordu. “Yeni bir imkân var, bundan nasıl daha iyi istifade edilebileceğine kafa yormak lazım” diyenler değil, “Süreç falan yok, olsa da işleyeceği yok” diyenler prim yapıyordu.

Sürecin olmadığına ve neden işlemeyeceğine dair öne sürülen gerekçeler sıraya dizilse buradan köye yol olurdu. Başlıca argümanları hatırlayalım:

Söz konusu olan Bahçeli’nin şahsi bir girişimidir, ciddiye alınmaya değmez.

Erdoğan sürece karşı; nitekim topa girmiyor ve hep sahanın çevresinde dolanıyor. Dolayısıyla bir devlet projesinden söz edilemez.

Bahçeli’nin ön ayak olduğu bir teşebbüsten makul ve iyi bir sonuç çıkmaz.

Erdoğan’ın tek gayesi, gelecek seçimler için adaylık vizesi almak, yoksa çözüm gibi bir derdi yok.

Ne Erdoğan’a ne de Bahçeli’ye güvenilebilir, onların öncülük ettiği bir sürece destek vermek için insanın aklını peynir ekmekle yemesi lazım.

Kürtler yine kandırılacak, DEM Parti de bu oyuna alet oluyor.

PKK’nın Ankara’da bomba patlattığı, iktidarın ise DEM Parti belediyelerine kayyum atadığı bir siyasi ortamda, bir süreçten bahsetmek bomboş bir hayal.

Öcalan, örgütü üzerinde abartıldığı denli bir etki sahibi değil; o nedenle Öcalan PKK’ya silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı yapmaz/yapamaz.

Hadi yaptı, diyelim PKK, Öcalan’a kulak asmaz.

Siyasi kutuplaşmadan kaynaklı itiraz gerekçeleri ve mazeretlerin bini bir paraydı. PKK’nın 9 Mayıs’ta bir açıklama yaparak, Öcalan’ın perspektifi doğrultusunda bir kongre yaptığını açıklaması dahi, bazılarını bir süreç olduğuna ve buradan hayırlı bir netice çıkabileceğine ikna edemedi. Evet, bir kongre yapmıştı ama kararını açıklamamıştı. Demek ki ortada bir sorun vardı. Bekleyip görmek lazımdı.

MİSYONUNU TAMAMLAYAN PKK

Beklendi ve görüldü. PKK, 12 Mayıs’ta silahları bıraktığını ve kendini lağvettiğini duyurdu. Fesih metninde, işin “nutuk” kısmı bir yana bırakılırsa, altı çizilen husus, PKK’nın misyonunu tamamladığıydı. Belli koşulların bir ürünüydü PKK, o koşulların gerektirdiği gibi örgütlenip mücadelesini vermiş ve ciddi bir merhale kaydetmişti.

Ancak zaman geçmiş ve o koşullar ortadan kalkmıştı. Dünyada, bölgede ve Türkiye’de yeni dinamiklerle karşı karşıya kalınmıştı. PKK da misyonunu yerine getirmişti. Değişime ayak uydurmak icap ederdi; silahın miadı dolmuştu, mücadele artık yeni şartlara uygun olarak demokratik bir formda yürütülmeliydi.

Lakin evvela Öcalan’ın ve akabinde bizatihi örgütün PKK’nın artık tarihe karıştığını belirtmeleri de kimilerini kesmedi. Tamam, PKK kendini feshetmişti ama irili ufaklı PKK ile irtibatlı birçok yapı vardı. KCK ne olacaktı? Kaldı ki PKK silah bırakacağını söylemiş ama silahı nasıl, ne zaman, nereye bırakacağını, kime teslim edeceğini açıklamamıştı. Ayrıca, PYD silah bırakmadıkça PKK’nın silah bırakması sayılmazdı. Zaten Türkiye’de terör bitmişti, PKK’nın silah bırakması ne anlam ifade ederdi ki? Kaldı ki, o nasıl bir açıklamaydı öyle, Lozan’ı ve 1924 Anayasası’nı eleştiriyorlardı, böylece aslında Cumhuriyet’e savaş açıyorlardı vs…

Hülasa, ne yapılırsa yapılsın ne denirse denilsin bazı kesimleri PKK’nın son bulduğuna inandırmak mümkün değildi. “İstemezük”çü bu tavır, bazen ideolojik körlükten bazen de PKK’nın silah bırakmasının gündelik siyasi hesaplara ters düşmesinden kaynaklanıyordu. Onlara barış beğendirmek zordu; uygun buldukları vakit ve aktörlerin haricindeki vakitte ve aktörlerce gerçekleştirilen barışa, barış demiyorlardı. Fakat günün sonunda onların ileri sürdükleri bütün karşı tezler boşa düştü ve PKK, tevil götürmeyecek bir kesinlikte, silaha veda etti.

Gerek 9 Mayıs ve gerek 12 Mayıs açıklamalarında PKK, 52 yıllık tarihinin altını çiziyor ki bu, Öcalan’ın 1973’te Ankara-Tuzluçayır’da, Türk solcu gruplarla bağı olmayan bir Kürt solcu örgütü oluşturmak için arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği ilk toplantıya gönderme yapıyor. PKK, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır-Lice’de Fis Ovası’ndaki kongreyle resmen kuruldu. 15 Temmuz 1984’te de Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla silahlı mücadeleye başladı.

SİLAHIN GÖLGESİNDE HAYATLAR

Yani PKK’nın yarım asrı geçen bir tarihi var ve bunun 40 yılı çatışmalarla geçti. 40 yıldır bu ülkede doğan hiçbir çocuk, PKK’nın olmadığı bir Türkiye’yi tecrübe edemedi. Birçok kuşak, hayatını silahların gölgesinde geçirdi. PKK’nın silahı; siyasetten ekonomiye, hukuktan eğitime, diplomasiden spora kadar yaşamın her alanına nüfuz etti.

Türkiye’nin iktisadi olarak belini düzeltememesinde, siyasi olarak otoriterleşmesinde, hukuki olarak hak ve özgürlük açığı vermesinde ve içtimai olarak da kutuplaşmasında en büyük rolü PKK’nın silahı oynadı. İttifaklar ve karşıtlıklar, silah üzerinden kurgulandı. Silahın geri çekilmesine ve ileri çıkmasına bağlı olarak, siyasi arenada bazen çok sert rüzgârlar esti, bazen hava ılıman bir hal aldı. Ezcümle silah hayatın her tarafına rengini verdi.

O nedenle gözünü PKK ile açıp PKK ile büyüyenler için PKK’sız bir Türkiye’yi hayal etmek zor olabilir. Savaşa ve çatışmaya iktisadi ve siyasi yatırım yapanlar için ise bu, istenmeyen bir durumu ifade edebilir. Ancak ister inanılması güç olsun ister arzu edilmesin silahın devreden çıkmasının zamanı geldi.

Elbette, daha işin başındayız, önümüzde uzun bir yol uzanıyor. Silahsızlanmayı, eve dönüşü ve toplumsal bütünleşmeyi tamamen sağlamak için dikkatli ve özenli planlamaya, kuvvetli bir siyasi iradeye ve uzun erimli çabalara ihtiyacımız var. Malum; kâmil bir barış, bugünden yarına kurulmaz, emek ister. Mamafih, işin zor kısmı geçildi, silah geride kaldı ve bu noktada geniş bir mutabakat oluştu.

Silahın defterinin kapanmasıyla Türkiye’de hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ve otoriterleşmenin artmasına neden olan en önemli gerekçe devletin elinden alınmış olacak. İktidarın demokratik ve hukuki talepleri karşılamamasının bir bahanesi kalmayacak. Silahın ortadan kalkması, bu bağlamda, ülkede çok büyük bir değişimi beraberinde getirme potansiyeli taşıyor; bunu görmek ve takdir etmek gerekir. PKK’sız bir Türkiye artık hayal değil.

VAHAP COŞKUN KİMDİR?

Lisans ve yüksek lisansını Dicle Üniversitesi’nde, doktorasını Ankara Üniversitesi’nde tamamlayan Vahap Coşkun’nun insan hakları, Türkiye siyaseti ve Kürt meselesi üzerine çalışmaları bulunmaktadır. Prof. Dr. Vahap Coşkun, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesidir.

 

 

 

 

 

 

 

12 Mayıs 2025 Pazartesi

PKK kendini feshettiğini açıkladı AJANSLAR-12/05/2025

Terör örgütü PKK, 12. Olağanüstü Kongresi'nde silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı feshetme kararı aldı. Ayrıca çalışmaların Abdullah Öcalan'ın yönetiminde demokratik siyaset temelinde sürdürüleceği açıklandı.

Terör örgütü PKK, düzenlediği 12. Olağanüstü Kongresi'nde tarihi nitelikte kararlar aldı. Kongre sonuç bildirisine göre, örgütün silahlı faaliyetlerini sonlandırması ve örgütsel yapısını feshetmesi kararlaştırıldı.

Kongrede alınan kararlarda, örgütün 40 yılı aşkın süredir yürüttüğü silahlı mücadelenin sona erdiği vurgulanarak, bundan sonraki sürecin “demokratik siyaset” temelinde yürütülmesi hedeflendiği bildirildi. Sonuç bildirgesinde, “PKK'nin Olağanüstü 12. Kongresi, halkımız üzerindeki inkâr ve imha siyasetini boşa çıkardığını, Kürt meselesinin çözümünde demokratik siyasetin önünü açtığını ve bu yönüyle örgütün tarihi misyonunu tamamladığını değerlendirmiştir.” ifadeleri yer aldı.

Kongre kararlarının, sürecin devamında Abdullah Öcalan’ın rehberliğinde yürütülmesi öngörüldü. Açıklamada, PKK adıyla sürdürülen tüm faaliyetlerin sona erdirildiği açıklandı.

Terör örgütü PKK'nin "fesih" açıklaması şöyle:

"Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat tarihi açıklamasıyla başlayan süreç, yaptığı çok yönlü çalışmalar, değişik tarzlarda sunduğu perspektifler ışığında 5-7 Mayıs tarihleri arasında toplanan 12. Parti Kongremiz başarıyla tamamlandı.

Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. Güvenlik nedeniyle iki farklı alanda eş zamanlı bir biçimde yapıldı. Toplamda 232 delegenin katılımıyla gerçekleşen PKK 12. Kongresi Önderlik, Şehitler, Gaziler, PKK’nin Örgütsel Varlığı ve Silahlı Mücadele Yöntemi ile Demokratik Toplum İnşası konularını tartışarak Özgürlük Hareketimiz için yeni bir döneme girişi ifade eden tarihi kararlar aldı."

PKK ADIYLA YÜRÜTÜLEN ÇALIŞMALARI SONLANDIRDI

"PKK’nin Olağanüstü 12. Kongresi PKK mücadelesinin, halkımız üzerindeki inkâr ve imha siyasetini parçaladığını, Kürt sorununu demokratik siyaset yoluyla çözme noktasına getirdiğini, bu yönüyle PKK’nin tarihi misyonunu tamamladığını değerlendirdi. Bu temelde PKK 12. Kongresi, pratikleşme süreci Önder APO tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı.

Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı. Doğuşunda reel sosyalizmin etkilerini yaşadı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini benimseyerek, silahlı mücadele stratejisi temelinde meşru, haklı bir mücadele yürüttü. PKK katı Kürt inkarının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi. 1978’den başlayarak yürüttüğü özgürlük mücadelesiyle Kürt varlığını kabul ettirmeyi ve Kürt sorununun Türkiye’nin temel realitesi olarak görülmesini esas aldı. Bu temelde başarıyla yürüttüğü mücadele sonucunda halkımız adına diriliş devrimini gerçekleştirerek bölge halklarının özgürlük umudu ve onurlu yaşam arayışının sembolü haline geldi.

Diriliş devrimimizin halkımız açısından büyük gelişmelere yol açtığı 1990’lı yılların koşullarında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Kürt sorununu siyaset yoluyla çözme arayışı gelişti. Önder APO bu arayışa 17 Mart 1993 Ateşkesiyle cevap vererek yeni bir süreç başlattı. Ancak reel sosyalizmin ağır etkileri, savaş çizgimize dayatılan çeteci anlayışlar ve derin devletin Turgut Özal ve ekibini ortadan kaldırması, Kürt inkâr ve imha siyasetinde ısrar ederek savaşı tırmandırması neticesinde bu yeni süreç sabote oldu. Binlerce köy boşaltılıp yakıldı. Milyonlarca Kürt yerinden yurdundan edildi, on binlercesi işkencelerden geçirilerek zindanlara atıldı ve binlercesi ise faili meçhul biçimde katledildi. Buna karşılık Özgürlük Hareketi hem nicel hem nitel olarak büyüdü, gerilla savaşı Kürdistan ve Türkiye’ye yayıldı. Gerillanın yürüttüğü savaşın etkisiyle Kürt halkı serhildanlara kalktı. Böylece her iki taraf açısından savaş temel seçenek haline getirildi. Savaşın karşılıklı olarak tırmandırılmasının yarattığı tekrar aşılamadı. Böylelikle Önder APO’nun Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollardan çözme çabaları sonuçsuz kaldı."

 KÜRT-TÜRK İLİŞKİLERİNİN YENİDEN DÜZENLENMESİ KAÇINILMAZDIR

"Süreç 15 Şubat 1999 uluslararası komplosu ile farklı bir aşamaya taşındı. Bu süreçte komplonun önemli bir hedefi olan Kürt-Türk savaşı Önder APO’nun büyük fedakarlıkları ve çabaları sayesinde engellendi. İmralı işkence ve soykırım sisteminde tutulmasına karşın Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollardan çözme yönündeki ısrarını sürdürdü. 27 yıldır mutlak tecrit altında tutulan Önder APO İmralı soykırım sistemi ile mücadele ederek uluslararası komployu boşa çıkardı. Uluslararası komployla mücadelede erkek egemenlikli iktidarcı-devletçi sistemi çözümleyerek demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigmasını geliştirdi. Böylelikle halkımız, kadınlar ve ezilen insanlık için alternatif özgürlük sistemini somutlaştırdı.

Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşmasının ve 1924 Anayasasının öncesini referans alarak, Ortak Vatan ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi. Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşen Kürt isyanları, 1000 yıllık tarihi Kürt-Türk ilişki diyalektiği ve 52 yıllık Önderlik mücadelesi Kürt sorununun ancak Ortak Vatan ve Eşit Yurttaşlık temelinde çözülmesinin kazandıracağını göstermiştir. 3. Dünya Savaşı kapsamında Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeler de Kürt-Türk ilişkilerini yeniden düzenlemeyi kaçınılmaz kılmaktadır.

52 yıldır Önderlik ve PKK yürüyüşüne büyük bedeller pahasına katılarak, inkâr ve imha siyasetine, soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı direnen onurlu halkımız, barış ve demokratik toplum sürecini daha bilinçli ve örgütlü biçimde sahiplenecektir. PKK’yi feshetme ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararını, halkımızın herkesten daha iyi anlayacağına, demokratik toplum inşası temelinde demokratik mücadele döneminin görevlerine sahip çıkacağına inancımız tamdır. Halkımızın kadınlar ve gençler öncülüğünde, yaşamın her alanında öz örgütlerini oluşturması, dilleri, kimlikleri ve kültürleriyle kendine yeterli olma temelinde örgütlenmesi, saldırılar karşısında kendini savunur hale gelmesi ve seferberlik ruhuyla komünal demokratik toplumu inşa etmesi hayati önemdedir. Bu temelde Kürt siyasi partilerinin, demokratik örgütlerinin, kanaat önderlerinin Kürt demokrasisini geliştirme ve Kürt demokratik uluslaşmasını sağlama yönündeki sorumluluklarını yerine getireceklerine inanıyoruz.

Mücadele ve direniş ile geçen özgürlük tarihimizin mirası PKK 12. Kongresi kararlarıyla birlikte demokratik siyaset yöntemiyle daha güçlü gelişecek, halklarımızın geleceği özgürlük ve eşitlik temelinde gelişme gösterecektir. Yoksul ve emekçi halklarımız, tüm inanç grupları, kadınlar ve gençler, işçiler, köylüler ve iktidar dışında kalmış tüm kesimler barış ve demokratik toplum sürecinde haklarını savunarak demokratik adil bir ortamda ortak yaşamı geliştireceklerdir."

 "HERKESİ BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM SÜRECİNE KATILMAYA ÇAĞIRIYORUZ"

"Kongremizin aldığı PKK’nin fesih ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararı kalıcı barışa ve demokratik çözüme güçlü bir zemin sunmaktadır. Söz konusu kararların uygulanması Önder APO’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir. Bu aşamada Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihi sorumlulukla rolünü oynaması önemli olmaktadır. Aynı şekilde hükümet ve ana muhalefet partisi başta olmak üzere mecliste temsili bulunan tüm siyasi partileri, sivil toplum örgütlerini, din ve inanç topluluklarını, demokratik basın kuruluşlarını, kanaat önderlerini, aydınları, akademisyenleri, sanatçıları, işçi-emekçi sendikalarını, kadın-gençlik örgütlerini, ekolojist hareketleri sorumluluk altına girerek barış ve demokratik toplum sürecine katılmaya çağırıyoruz.

Türkiye’nin sol-sosyalist güçleri, devrimci yapı, örgüt ve şahsiyetlerinin Barış ve Demokratik Toplum sürecini sahiplenmeleri ile halkların, kadınların ve ezilenlerin mücadelesi yeni bir düzey kazanacaktır. Bu, son sözleri ‘Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği ve Tam Bağımsız Türkiye!’ olan büyük devrimcilerin amaçlarını başarmak anlamına gelecektir.

Barış ve Demokratik Toplum süreci ve sosyalizm mücadelesinde yeni bir aşamayı temsil eden Demokratik Toplum Sosyalizmi ile küresel demokrasi hareketi gelişerek adil ve eşit bir dünya oluşacaktır. Bu temelde başta Küresel Özgürlük Hamlesine öncülük yapan dostlarımız olmak üzere demokratik kamuoyunu demokratik modernite kuramı çerçevesinde enternasyonal dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

Uluslararası güçleri halkımıza yönelik yürütülen yüzyıllık soykırım politikalarındaki sorumluluklarını görerek demokratik çözüme engel olmamaya ve sürece yapıcı katkılarını sunmaya davet ediyoruz.

Önderliğimizin çağrısıyla topladığımız PKK 12. Kongremiz 3 Temmuz 2018 tarihinde şehit olan Partimizin önder kadrolarından Fuat-ALİ HAYDAR KAYTAN ve 25 Eylül 2019 tarihinde şehit olan RIZA ALTUN yoldaşların şehadetini ilan etmiştir. Bu temelde PKK’nin kurucu önder kadrolarından Fuat-ALİ HAYDAR KAYTAN Yoldaşı ‘Önderliğe Bağlılık, Hakikat ve Kutsal Yaşam’ sembolü; Önder APO’nun ilk yol arkadaşlarından olan RIZA ALTUN Yoldaşı ise ‘Özgürlük Yoldaşlığı’ sembolü olarak kabul etmiştir. Tarihi 12. Parti Kongremizi, Özgürlük Hareketimizin başından itibaren yer alarak bugüne kadar aralıksız mücadeleleriyle bizlere öncülük eden bu iki büyük şehit yoldaşa atfediyor, onlar şahsında tüm mücadele şehitlerimize başarı sözümüzü yineliyor, Barış ve Demokrasi Şehidi Sırrı Süreyya Önder Yoldaşın hayallerini gerçekleştirme iddiamızı belirtiyoruz."

Tarihi açıklamanın satır aralarında söylenenler ve iktidarın zorlu sınavı Gökçer Tahincioğlu/12 Mayıs 2025

Belli ki silahların nasıl bırakılacağı dahil bir dizi adım önceden konuşulmuş ve belirlenmiş durumda. Ancak karar almak ile uygulamak bambaşka konular. Kararların yaşama geçmesi, beklentilerin karşılanmasına bağlı…

Tarihi açıklamanın satır aralarında söylenenler ve iktidarın zorlu sınavı

“Sembolik ve belirsiz” eleştirilerine yol açsa da yarım asırdır devam eden, giderek bölgeye yayılan çatışmaların bütünüyle sonlandırılması açısından tarihi öneme sahip bir açıklama yapılarak, PKK’nın feshedildiği kamuoyuna duyuruldu.

Açıklama ve kamuoyuna yansıyan bilgiler gösteriyor ki, Öcalan’ın çağrısına uyup uymayacağı merakla beklenen PKK, kongresini, hâkim olduğu iki ayrı alanda, eş zamanlı olarak gerçekleştirdi. Mezopotamya Haber Ajansı’na göre, kongreye PKK Yürütme Kurulu üyeleri, PKK Merkez Komite üyeleri, Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Yürütme Konseyi eş başkanları ve konsey üyeleri, HPG Askeri Konseyi üyeleri, KJK ve PAJK koordinasyonu üyelerinin de olduğu 232 delege katıldı.

“Bir son değil”

Kongrenin başkanlığını yürüten Duran Kalkan’ın açılış konuşmasındaki vurgusu önemli. Kalkan, konuşmasında, “Bu kongremiz diğer kongrelerden farklı tabii. Bir yönüyle biraz birinci kongre ile karşılaştırılabilir. PKK’yi tarihsel olarak sonlandırma ve tarihi yerine oturtma amacıyla gerçekleştirilmiş bir kongre oluyor. Tabi bu bir son değil, böyle bir sonuçlandırmayla yeni çıkışların önü açılmak isteniyor. Yeni çıkışlara imkân ve fırsat tanınmak isteniyor" dedi.

Kongrede alınan kararlarla ilgili açıklama aslında yeni yol haritasının ne olduğu konusunda çok fazla fikir vermiyor. PKK’nın ve Abdullah Öcalan’ın alışılmış, örtülü dili ile yapılan açıklamanın en önemli yanı kuşkusuz PKK’nın varlığına kendi inisiyatifiyle son verdiğini duyurması. “Bir son değil” vurgusu yaparak. Niyeti anlamak için önce kamuoyuna yapılan açıklamanın kritik kimi noktalarına bakmak lazım...

“Yeni döneme geçiş”

Açıklamanın hemen başında, kongrede silahlı mücadele yöntemi ve demokratik toplum inşası konularının tartışıldığını belirtilerek, “özgürlük hareketi” açısından yeni bir döneme giriş anlamına gelen tarihi kararlar alındığı vurgulandı. Buradaki vurgular, örgütlü yapının bir biçimde, demokratik siyaset ekseninde devam edeceğini vurgulaması açısından önemli.

Devamında, Kürt sorununun demokratik siyaset yoluyla çözülmesi noktasına gelindiği ve PKK’nın tarihi misyonunu tamamladığı vurgulanarak, silah bırakılması konusundaki ciddiyetin altı çizildi.

Öcalan şartı

Açıklamanın önemli yönlerinden biri, sürecin bundan sonra nasıl yürütüleceğini de örtülü biçimde anlatması. En azından beklentinin vurgulanması.

Açıklamada, kararların pratikleşme sürecinin Öcalan tarafından yönetilmesi ve yürütülmesi vurgusu yapıldı. Bu “şart” cümlesinin ardından yine önemli bir cümle geliyor:

“Kongre, pratikleşme süreci Önder Apo tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı.”

Özal iddiası ve provokasyon vurgusu

Açıklamada tarihsel bir anlatı da yer aldı. Bu bölümde çarpıcı bir iddiada bulunularak, “1990’lı yılların koşullarında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Kürt sorununu siyaset yoluyla çözme arayışı gelişti. Önder APO bu arayışa 17 Mart 1993 Ateşkesiyle cevap vererek yeni bir süreç başlattı. Ancak reel sosyalizmin ağır etkileri, savaş çizgimize dayatılan çeteci anlayışlar ve derin devletin Turgut Özal ve ekibini ortadan kaldırması, Kürt inkâr ve imha siyasetinde ısrar ederek savaşı tırmandırması neticesinde bu yeni süreç sabote oldu” denildi. Özal’ın, sadece bu nedenle derin devlet tarafından öldürüldüğü öne sürülerek, örtülü biçimde provokasyon uyarısında da bulunuldu.

Devamında Öcalan’ın da uluslararası komployla yakalandığı ancak özgürlükçü toplum paradigmasını bu süreçte geliştirerek komployu boşa çıkardığı öne sürüldü. Uluslararası güçlere de süreci sabote etmemeleri çağrısı bu noktada yapıldı.

Lozan öncesi

Açıklamada, beklenti konusunda da Lozan vurgusu yapılarak, Lozan anlaşması ve 1924 Anayasası’nın öncesine dönülmesi, Kürt ve Türkler’in ortak vatanı, Kürt ve Türk halklarının kurucu öge olduğu demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti’nin Öcalan tarafından çözüm çerçevesi olarak belirlendiği anımsatıldı

3. Dünya Savaşı

Sorunun ancak ortak vatan ve eşit yurttaşlık temelinde çözülebileceği belirtildi. 3. Dünya Savaşı’na vurgu yapılarak, Ortadoğu’daki gelişmelerin Kürt-Türk ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kıldığı ifade edildi.

Örgütlenme çağrısı

Halkın, PKK’nın fesih kararını anlayacağı ifade edildi ve halka kendini de savunabileceği, demokratik toplum inşası hedefine yönelik öz örgütlerini oluşturması çağrısı yapıldı. Komünal örgütlenme bir yöntem olarak gösterildi.

Demokratik siyaset hakkı

Süreci Öcalan’ın yürütmesi vurgusu tekrarlanarak, kararların uygulanması için demokratik siyaset hakkının tanınması, sağlam bütünlüklü bir hukuki güvencenin zorunluluk olduğu vurgulandı. TBMM ve muhalefete, kanaat önderlerine, STK’lere görev düştüğü belirtildi.

İdam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının son sözleri tekrarlanarak, onların amaçlarını başarmak için Türkiye’deki sol sosyalist güçlere de süreci sahiplenmeleri çağrısı yapıldı.

Adım adım ilerleme ve Dolmabahçe vurgusu

PKK’nın açıklaması, fesih kararının alındığını, yapılacakların kamuoyuna açıklanmasa da belirlendiğini ancak bütün bunların yaşama geçmesi için koşulların olduğunu söylüyor.

Bu koşullardan biri Öcalan’ın şartlarının iyileştirilerek süreci yönetmesine izin verilmesi. İrade Öcalan’a devrediliyor ve adım adım yol alınması gerektiğine işaret ediliyor.

İkincisi yapısal çözüm sağlanması için TBMM’nin devreye girmesi. Gerekli yasal düzenlemelerin yapılması. Gerekirse anayasal değişiklik için harekete geçilmesi.

Öcalan’ın açıklamasının aksine sosyalizm vurgusunun sıkça yapıldığı açıklama, “ortak vatan” talebini temel amaç olarak belirliyor. Aslında iktidarla dil açısından uyumlu olan tek başlık bu sayılabilir. Ancak ortak vatan vurgusu, antidemokratik uygulamaların son bulmasının da ötesinde çeşitli tanımlar ve kabuller konusunda paradigma değişikliğine gidilmesi talebini de içeriyor. İktidar, bu anlamı paylaşıyor mu, bu kısmı tartışılır.

Ancak yasal adımlar konusunda daha önce rafa kaldırılan Dolmabahçe kararlarının kılavuz olarak alınmasının beklenildiğini söylemek yanlış olmaz. Demokratik toplum vurgusu açıkça bu noktaya işaret ediyor. Anayasal ve yasal güvenceler isteniyor.

Belli ki silahların nasıl bırakılacağı dahil bir dizi adım önceden konuşulmuş ve belirlenmiş durumda. Ancak karar almak ile uygulamak bambaşka konular. Kararların yaşama geçmesi, beklentilerin karşılanmasına bağlı…

İktidarı zora düşüren ifadeler

Açıklamadaki Lozan ve 1924 Anayasası vurgusu, vatandaşlık tanımı dahil, bir dizi anayasal tanıma yapılan örtülü vurgular, sürece karşı duranlar açısından önemli argümanlar haline gelecek, kuşku yok.

Söylemini bütünüyle, “şartsız, koşulsuz silahların gömülmesi” temeline oturtan iktidar bloğunun da açıklamanın bu boyutları üzerinde durmak istemeyeceğine kuşku yok.

Gelinen noktada temel tartışma, silahların bırakıldığının kanıtlanması isteğiyle, “önce yasal düzenleme yapılsın” talebi arasında yürüyecek. PKK, bu açmazın da Öcalan ve TBMM tarafından giderilmesini bekliyor.

MHP lideri Bahçeli’nin çağrıları üzerinden şekillenen süreçte, önceki çözüm süreçlerinde tarihindeki en büyük oy kayıplarını yaşayan AKP geri planda kaldı. Ancak artık AKP’nin de geride duramayacağı, inisiyatif alması gereken bir noktaya gelindi. Örgütün feshi önemli bir başarı olarak görülse de kamuoyu desteğinin sürdürülmesi, ne olursa olsun iktidarda kalmayı hedefleyen Erdoğan ve AKP açısından orta vadede en önemli başlık. Bu nedenle iktidarın atacağı adımlarda maliyet hesabının ne düzeyde yapılacağı, sürecin başarısı açısından da temel bir gösterge.

Suriye denklemi

Beklendiği gibi örgütün açıklamasında Suriye ile ilgili hiçbir vurgu yok. Zira Suriye, örgüt tarafından da Ankara tarafından da sonraya bırakılmış bir başlık. PKK’nın tasfiyesinin Suriye’deki SDG ve askeri yapılanması YPG’nin farklı biçimde anılmasına yol açacağı iddiaları bulunsa da bu mayınlı alan bekletici bir sorun olmaktan çıkarılmış durumda. Ankara da elbette örgütün YPG ile ilgili karar almayacağını biliyor. Ancak YPG’nin Suriye ordusuna dahil olması ve varlığına son vermesi bir beklenti olarak mutlaka gündeme gelecek. O döneme kadar Suriye’de nelerin yaşanacağı bu beklentinin karşılanıp karşılanmasını da belirleyecek.

PKK ne yapacak?

Açıklama, PKK kadrolarının bulundukları yerlerde silahsız, sivil alanda örgütlü biçimde siyaset yapma talebini ve niyetini de içeriyor. Türkiye’nin yapacağı yasal düzenlemelerin çerçevesi, üst düzey kadrolar ve silahlı-silahsız kadroların ne düzeyde dağılacağının belirlenmesi açısından önemli. Ancak somut gelişmeler yaşanmadan söylendiği gibi örgüt yöneticilerinin farklı ülkelere gitmesi, bütün kadroların teslim olması gibi gelişmelerin yaşanmayacağına kuşku yok. Adım adım ilerleme burada da kendini gösterecek. Bu nedenle önümüzdeki aylarda yaşanacaklar, atılacak adımlar önemli.

Uçum’un sözleri ve tarihi dönemeç

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, açıklamadan hemen sonra paylaştığı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kürtlerin de Milli Devleti’dir” mesajı da önemli. Uçum, açıklamasında, “Yeni dönem Türkiye’yi her bakımdan güçlendirecektir. Demokrasi ve hukuk alanında kapsamlı reformların yapılacağı, ulusal ve yurtsever demokrasi hukukunun somutlandığı yeni bir aşamaya geçileceği herkesin kabulündedir” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet tarihinin en muhafazakâr-milliyetçi parlamento yapılarından biri kapsamlı reformları nasıl karşılayacak, bu kısım önemli. Daha önemli olan, mevcut iktidarın kapsamlı reform yapma, bunları uygulama kapasitesi. Bu yön değişikliği mümkün mü, değilse bütün bunlar nasıl olacak, asıl mesele bu…

Buna rağmen örgütün kurulduğundan bu yana ilk defa kendini feshetme noktasına gelmesi, silahlı mücadele yönteminin geride bırakıldığını açıklaması azımsanamaz. Bu fırsatın nasıl değerlendirileceği ve bölgedeki olası gelişmeler bugün tartıştığımız konuların çok ötesinde bir noktaya gelmemize ve bambaşka başlıkları tartışmaya başlamamıza da yol açabilir. Bu kritik virajın nasıl dönüleceğini göreceğiz.

10 Mayıs 2025 Cumartesi

Çözüm korkusu Taha Özhan-09/05/2025

Türkiye yıllarca zahmetini çekip, menziline vardığında elinde bir şey kalmayan anlamsız yükleri taşımaya alışkın. Böyle bir siyaset geleneğimiz olduğu kadar, demokrasi krizi yaşadığımız dönemlerde siyasetten kaçış geleneğimiz de var. 2013 sonundan itibaren ilk işaretlerini veren Türkiye’nin siyasetsizlik krizi, 2016 darbe girişimiyle yeni bir safhaya geçti. Siyasete iki müdahalenin sebep olduğu merkezkaç etki, hükümet sisteminde yaşanan değişimle birlikte mezkûr krizi yapısal ve yasal hale getirdi. Parlamenter sistem içerisinde, ihtiyaç olursa, seçim sonrası rollerin ve güç sınırlarının şeffaf bir anlaşma (karşılıklı denetim ve ilan edilmiş politika seti) zemininde belli bir süreliğine iktidarı oluşturmak adına kurulan koalisyonlar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde seçim öncesinde ilan edilmiş bir mutabakat protokolü olmaksızın (sadece yüzde 50’yi aşmaya “odaklı ve iktidarı korumak” için) oluşan koalisyonlar “siyasetsizliği fiili ve tek” zemin haline getirdi. Koalisyonların hem sürekli hale gelmesi hem de seçim öncesine çekilmesi, üstelik yüzde 50’yi tamamlamaya doğru her bir cüzi oranı temsil edenlerin kaba vesayetinin ortaya çıkması, ittifakın siyasal bir uzlaşıdan uzaklaşıp sayısal bir mahkûmiyete dönüşmesi, siyasetsizliği bütün sistemin ana yazılımı haline getirdi. Ne iktidardaki ne de muhalefetteki aktörlerin bu radikal dönüşümden çok fazla rahatsız olmadıkları da görüldü.

Zira siyasetin emek, vizyon ve meşru rıza üretimine dayanan zorlu yolu yerine sayısal ittifakın zahmetsiz siyasetsizliği konforlu bir tercih sunuyordu. Geçen sene Ekim ayıyla birlikte Bahçeli’nin siyasal müdahalesi bu konforlu dönemin üzerinde ciddi bir değişim baskısı kurduEkim sonundan beri, örgüt dahil farklı siyasi aktörlerin bu sürece yönelik ürkek ve kararsız tutumlarının arkasında belli şüphelerinin ve farklı yaklaşımlarının olmasından çok daha fazla yıllardır alıştıkları siyasetsizlik dünyasından çıkma korkuları bulunuyordu. Aradan geçen altı ayın ardından, PKK’nın feshini ilan etmesine yönelik dillendirilen büyük krizlerin, tıkanmaların ve imkânsızlıkların çözümden daha fazla ilgi görmesinin de arkasında aynı siyasetsizlik bulunuyor.

Bir kesim, PKK için ütopik ve tarifi olmayan “zaferin nerede olduğunu” sorgularken; başka bir kesim demokrasi açığına vurgu yaparak, çarpık “demokrasi yoksa silah olur” ezberini tekrar ediyor. Karşımızda derin bir psikopolitik paradoksun olduğu muhakkaktır. Uzun süreli çatışmanın ve onun sona erişinin psikolojik, yapısal ve psikoanalitik boyutlarıyla daha derin bir yüzleşmeye ihtiyaç duyduğu da ortadadır. Talihsizlik, PKK’nın silahsızlanmasının Türkiye’nin yakın tarihinin en siyasetsiz dönemine denk gelmiş olmasıdır. Komplonun, siyasal analizin, iletişiminin, siyasal cesur kararların ve yüzde 50 seçim barajı düzeninin işleyişinin siyasal pozisyon almanın yerini aldığı bir dönemde; PKK’nın olmadığı bir Türkiye siyasetinde, Kürt Meselesi ve demokrasi sorunlarını olgun bir şekilde yönetecek siyasal yaklaşımın ortaya çıkması da kolay olmayacaktır.

Ancak her şeye rağmen PKK’nın silahsızlanması ilk senaryo olmaya devam etmektedir. Eğer bu süreç inkıtaa uğramazsa, dün Esed’in ve arkasındaki güçlerin gideceğine de hiçbir şekilde ihtimal vermeyen aklın önce sakinleşip ardından da gerçekle yüzleşmesi gerekecek. Zira gözlerinin önünde yarım yüzyıldır tanıdıkları ve bildikleri MHP çizgisinin sorunla ünsiyetinde yaşanan varoluşsal değişime de ikna olmakta zorlananların aynı düşünce ekseninde bulunanlar olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bahçeli’nin siyaset değişimine ikna olmayanların PKK’sız bir Türkiye’ye ikna olmasının sancısız olması elbette kolay değil. MHP liderinin Türk siyasi tarihinde görülmemiş yaklaşım değişikliği herkesin gözü önünde vuku bulmasına rağmen hâlâ yaşanan dönüşüme ikna olmayanların PKK’nın ilan ettiği fesih sürecine ikna olmamasında şaşılacak bir durum bulunmuyor. Olanı kabullenmekte ve sindirmekte zorlanan bir aklın, olacaklara ikna olması elbette kolay değil.

YAS İLE MELANKOLİ ARASINDA PKK’NIN FESHİ

Bu kitlenin büyük bir kısmı yaşanan çatışmayla kendilerini özdeşleştirmiş durumdalar. Soruna hangi taraftan baktıklarından bağımsız olarak, yaşanan çatışmayı kendi kimlik tanımlarının merkezine yerleştirmiş olanların sancıları ve şüpheleriyle karşı karşıyayız. Çatışmanın sona ermesinin kimlik boşluğu riski doğurmasından daha tabii bir durum olamaz. Ancak bu değişim için gerekli pragmatizmi Bahçeli kadar sergilemeleri, travmayı atlatma sürelerini ciddi şekilde kısaltabilir. Kaldı ki ilerleyen dönemlerde travma tekrarını da görebiliriz. Zira koşullar değişse bile, barışın getireceği psikolojik yön kaybı riskine karşı, bilinçdışı bir travmanın tekrar üretimi eğilimi devam edebilir. Meseleye ısrarla şüpheyle yaklaşanlar ve sorunu sadeleştiremeyenler için görünür, güvence altına alınmış bir kazanım olmaksızın gelen barış, ihanet gibi de hissedilebilir. Bu nedenle, silahsızlanma stratejik ya da siyasi ömrünü tamamlanmanın doğal bir sonucu olarak değil, farklı güçlerinin dayattığı veya inşa ettiği bir teslimiyet olarak çerçevelenebiliyor. Dikkat edilirse bu türden duygu patlamaları sorunun karşıt tarafında olduğu farz edilen aktörler için neredeyse aynı formlarda ve benzer bir retorik içerisinde ortaya çıkmaktadır. Burada sorunla özdeşlik kurmuş, hatta yıllar içerisinde meseleyi PKK fanusuna veya terörle mücadele endüstrisine dönüştürecek kadar yapısal bir dünya inşa etmiş olanlar için sorun, silahsızlanmadan ziyade zihinsel mutatlarının bozulmasıdır.

Burada birçok aktör için “Dünyanın sonunu hayal etmek, çatışmanın sonunu hayal etmekten daha kolaydır” aforizmasındaki sancının yaşanması beklenebilir. Ancak bu durum, analitik olmaktan çok kendini koruma güdüsüyle şekillenen kurumsallaşmış bir şüpheciliğe işaret etmektedir. Bu şüphenin ortadan kalkmasını sağlayacak tek kurum siyasettir. Eğer siyaset devreye girmezse, tahrik edici “onursuz bir teslimiyet” retoriği karşısında, silah bırakmayı ve terörle mücadelenin özne değişimini anlamlı kılacak söylem serpilmekte zorlanacaktır. İkna edici yeni bir anlatı inşa edilmedikçe, eski mitoloji -yalnızca şiddetin değişim yaratabileceği inancı- siyasi hayal gücünü işgal etmeye devam edecektir. Siyasetin devreye girmesi, PKK’sız Türkiye ve terörsüz siyaset eksenini anlamlı bir zemine oturttuğu yaklaşımla çatışma endüstrisinin taraflarının melankoliye tutunmaları yerine sıhhatli bir yas sürecinin önünü açılabilir. Zira on binlerce insanın canına mal olan kanlı bir sürecin ardından, yaşanmış tarihe, fedakârlıklara ve kaybedilenlere ihanet edildiği hissi oluşmadan “40 yıllık hafızadan” sağlıklı bir şekilde çıkma imkânı bulunabilir. Aksi takdirde melankolinin patolojik dünyasında yaşanan sürecin kaybedilen bir nesne, tarih ve anlam haline gelerek öfke üretmesi kaçınılmaz olacaktır.

Siyaset tam da bu noktada devreye girerek, gözümüzün önünde gerçekleşen sürecin inkârını engellemelidir. Çatışmanın varoluşsal bir gereklilik ve barışın kimlik tehdidi olmadığına geniş kitleleri ikna edecek siyasi olgunluğun ortaya konulması gerekiyor. Benzer şekilde, yıllar içerisinde ortaya çıkan yapıların ve söylemin değişmesi, kollektif melankolinin çözümün sonuçlarına karşı direnç oluşturmasını engellemek için farklı siyasi kesimlerin ortaklaşan bir dil inşa etmesi elzem. Yıllar içerisinde şekillenen anlatıların, ezberlerin ve aslında mitolojiye dönüşmüş hikâyelerin yeniden inşası, sağlıklı bir yas süreciyle siyasete dönüşün gerçekleşmesi, örgütün çözülüşünün yönetilmesi ve yeni siyasal tahayyülünün gelişmesi gerekmektedir. Siyaset sürecin yukarıdaki yönlerine rahatlıkla el atabilir ve sağlıklı bir şekilde gelişmesine farklı meşreplerin zemininde imkân sağlayabilir.

PKK sorununda, paydaş bütün aktörler için “eski hâl muhal ya yeni hâl” momentine çoktan ulaştığımızın idraki zannedildiği kadar zor olmasa gerek. Osmanlı bakiyesi bir ülkede etnokratik bir zırvayı dayatmanın ya da bu toprakların her şeyiyle ev sahibi olan Kürtleri iç savaş unsuru ya da jeopolitik pazarlık malzemesine dönüştürme gayretlerinin yeterince ağır bir maliyeti olmuştur. Bu tarihin içerisinde kaybolarak, demokrasi açığını silahla ve kanla kapatma iddiasının kısır döngüden başka üretebileceği hiçbir şey bulunmamaktadır. Dolayısı ile can yakıcı soru “PKK silah bırakınca ya da feshedilince ne olacak, ne kazanacak, ne kazacağız?” değildir. Aksine doğru soru şudur: “PKK silah bırakmadığında Türkiye, Kürtler ve bölgemiz ne kazanacak?” Bu soruya, PKK’nın dağda kalmış kısır dünyası içerisinde de örgütün dışındaki alanlarla da anlamlı bir tek cevap verilmesi mümkün değildir. Zira PKK’nın daha ilk gün silahla elde edebileceği hiçbir şey olmadığı gerçeği, 40 yıl sonra da zerre değişime uğramadan devam etmektedir. Yaşanan 40 yıl, büyük acılar, kan ve gözyaşı, nefret ve husumetten başka geriye hiçbir şey bırakmamıştır. PKK yıllarca Türkiye’nin demokrasi açığının korunmasında ana fonksiyona dönüşürken, Kürt meselesinin ülkenin genel demokratikleşmesinin tabii bir parçası olması engellenmiştir.

Bugün yaşanması beklenen fesih sürecinin en önemli çıktısı, Kürt meselesinin Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunsalının tabii bir unsuru haline dönüşmesinin önündeki en büyük “engelin ve bahanenin” ortadan kaldırılmasıdır. Bu tespiti teyit için, çözüm fobisini farklı formlarda dillendirenlerin ortak özelliğinin, cari korkunun arkasına gizledikleri “demokrasi korkusu” olduğu görülebilir. Hem PKK endüstrisinin farklı sektörlerinde arzı endam edenler hem de terörle mücadeleyi bir araç olmaktan çıkarıp ana fonksiyona dönüştüren eksenin farklı unsurları “demokrasi korkusu” başlığında paydaştırlar. PKK kendisini feshederek demokratikleşmenin önündeki “engeli”, siyaset ise çözümü sahiplenerek “bahaneyi” ortadan kaldırabilir.

Altı aydır Bahçeli’nin çıkışı ve müdahalesinin arkasındaki tuzakları, komploları ve gizli planları bulamamanın yorgunluğuyla PKK’nın fesih kongresinin ve sürecin devamının imkânsızlığının söylemini inşa gayretleri aynı kampta bulunuyorlar. Sürece yönelik inançsızlığın da sürecin bir parçası olduğunu kabul ederek adımların atılmaya devam edilmesinde şaşıracak bir durum yok. PKK’sız dünyaya uyum sağlama sancılarının ortaya çıkması da beklenen bir durum olarak değerlendirilmelidir. Ancak mekanik bir okuma ve al-ver dünyası içerisinde düşünerek PKK sonrası döneme dair öznel beklentilerle bugün teslim alınmamalıdır. Zira bu durum yıllarca dün yapılan vahim yanlışlarla bugün ortaya çıkması için uğraşılacak, yarın da güçlendirilecek demokrasi girişimlerini mahkûm etmeye benzemektedir. Hem Türkiye’de hem bölgemizde hem de dünyada yaşanan sert (ve bugün “PKK nasıl silah bırakır” diyenlerin çoğunun da imkânsız gördüğü birçok gelişmenin ardı ardına vuku bulmasıyla) dönüşümün inşa ettiği zeminde, PKK’sız bir Türkiye ve demokratikleşme tahayyülü mümkündür. Yeter ki olanla kavga edilmesin, yaşanan değişim rasyonelleştirilerek içselleştirilsin ve kurucu bir siyaset ortaya konulsun.

SURİYE FIRSAT MI ENGEL Mİ?

Çözüm korkusunun anlaşılabilir psikolojik ve ekonomi-politik sebepleri olduğu doğrudur. Ancak bu sebeplerin varlığı korkunun kendisini meşrulaştırmamaktadır. Aksine, özellikle Öcalan’ın tutuklandığı yılların ardından askerî vesayet rejiminin çökmesiyle birlikte PKK’nın varlığının siyasal ve toplumsal izahı imkânsız bir çabaya dönüşmüş durumdadır. Üstelik bu anlamsızlık gereğinden fazla uzamış, süreci kangren haline getiren hem Türkiye demokrasisini hem de Kürtleri esir alan bir unsura dönüşmüştür. Bu yönüyle, istenirse, bütün dinamikleriyle PKK’nın feshinin özünde bir tercih olduğu kadar çok geç kalınmış bir mecburiyet olduğu da görülür. Bu mecburiyetin birinci ayağı demokratikleşmenin önündeki PKK engelinin kaldırılmasıdır. İkinci ayağı ise 2025 dünyasının açık bir şekilde icbar ettiği güvenlik, jeopolitik ve toplumsal matristir.

Bu mecburiyetlere rağmen, PKK’nın var olmaya devam etmesinin yıllardır sebep olduğu maliyeti biteviye sürdürmesinden başka bir anlamı bulunmamaktadır. 8 Aralık sonrası yeni denklemde Suriye’de Kürtlerin yabancılaşmasını körüklemesi ve muhtemelen bir noktada taşıyamayacağı kanlı bir çatışmanın önünü açıp Kürtlerin bedel ödemesine yol açacaktır. Üstelik yıllarca Baas rejiminin gölgesinde serpildiği yerde, çok sıkıştığında da Kürtleri ağır bir fatura ile baş başa bırakıp Suriye’den ayrılıp kendilerine yeni işbirlikleri aramaları şaşırtıcı olmaz. PKK’nın varlığını sürdürmesinin reel zeminini dış bir güç adına taşeron ilişkisine girmeden gerçekleştirmesi mümkün görünmemektedir. Kaldı ki Suriye’de örgütün gerçekleştirdiği konferansın ardından ortaya çıkan talepler listesi, onca yılın ardından basit kimlik siyasetinin maksimalizmi aşamayan, etrafındaki jeopolitik ve ekonomi-politik ortamı asgari düzeyde okuyamayan, ergen ve oldukça acemi bir dünyaya işaret etmektedir. PKK yükü ortadan kalkmadan da Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de çatışma, taşeron ilişki ve yabancılaşma üçlüsünün dışında bir açılımın oldukça zor olduğu görülmektedir.

10 yıla yakındır ABD ile devam eden sözleşmeli örgüt ilişkisini İsrail ve İran’la güncellenmiş yeni bir fonksiyonla devam ettirebilirler. Örgüt liderliğinden farklı isimlerin artık kamuoyuna da açık bir şekilde ifade etmekten çekinmedikleri bu ilişkilerin, PKK’nın varlığının devamını paralı asker statüsünden ibaret kılması kaçınılmaz olacaktır. Bu durum PKK’nın yıllardır süren “devre mülk” fonksiyonu açısından bir gariplik de arz etmez. Ancak böylesi bir tercih, yıllar sonra Türkiye’de ortaya çıkan büyük imkânın heba edilmesi, Öcalan defterinin kapatılması, Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşme hikâyesinin parçası haline getirebilecek Kürt siyasi figürlerin tamamen anlamsızlaşması ve PKK gölgesinin zerresinin hissedildiği bütün meşru siyasal alanın yasaklanmasından başka hiçbir amaca hizmet etmeyeceği ortadadır. PKK, gelinen noktada, varlığını -ancak taşeron bir yapı olarak- Kürtlere, Türkiye’ye, Suriye’ye ve Irak’a kötülük yaparak devam ettirebilir.

DEMOKRATİKLEŞME SANCISI

Dolayısıyla bugün yer yer kibirli bir şekilde “PKK silah bırakırsa ne olacak, PKK niçin silah bıraksın, PKK ne karşılığında silah bırakıyor” gibi çok zekice ve anlamlı olduğunu farz ettikleri sorularının cevabı bellidir. Küresel jeopolitik kırılmaların, derin bölgesel değişimin, Türkiye’nin yaşadığı dönüşümün ve reel politiğin, Kürt siyasi hareketinin felç olmuş yapısının, Suriye’deki tablonun ve hepsinden önemlisi örgütün kurucu liderinin bile siyasallaşmaya ikna edemediği bir örgütün saf terör örgütü parantezine sıkışmaktan başka bir konumlanması olmayacaktır. PKK’nın varlığına -devre mülk bir örgüt olarak devam etmenin dışında- hangi saikle devam edeceğine dair gerçekçi bir zemini tarif edemeyenlerin, PKK’nın feshini sorgulamalarının gelinen noktada bir anlamı bulunmamaktadır. Bugün düşünülmesi gereken şey, PKK’nın feshi sonrasında siyasetfobinin nasıl aşılacağı ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için neler yapılması gerektiğidir.

İşte tam bu noktada siyasetin yükte hafif pahada ağır sorunsalı önünde durmaktadır. Siyaset açısından, sürecin sahiplenilmesinin ve önünün açılmasının sahici hiçbir riski bulunmadığı gibi fobilerin dışında korkacakları sahici hiçbir tehdidi de bulunmamaktadır. Ancak bu durum yapılması gerekenler listesini ortadan kaldırmamaktadır. Kaldı ki bu listenin büyük bir kısmı Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi için de elzemdir. Tıpkı PKK’nın miadını çoktan tamamlamış ve dağda kalmış olan dünyası gibi, Türkiye de artık yıllardır kaldığı araftan çıkmak zorundadır. Küresel dengelerin deprem yaşadığı, bölgesel jeopolitik ve güvenlik matrisinin hızla dönüştüğü bir dönemde Türkiye’nin demokrasi açığının maliyeti oldukça gereksiz bir maliyet üretebilir.

Gelişmiş ekonomilerin vermeye başladığı demokrasi açığıyla Türkiye’nin demokrasi sancısını meşrulaştırma yaklaşımlarının da aşılabilmesi için süreç ciddi bir kaldıraç görevi ifa edebilir. Nihayetinde Türkiye’nin siyasetsizlik dönemini kapatması gerekmektedir. Bu dönemin uzamasının maliyeti zannedildiğinden çok daha fazladır. Özellikle küresel düzenin radikal bir değişim yaşadığı dönemde, Türkiye’nin siyasetsizlikle alacağı bir mesafe de sigorta poliçesi de bulunmamaktadır. Bu süreç marifetiyle veya bir demokratikleşme aracılığıyla siyasete dönüşün gerçekleşmesi gerekmektedir. Önümüzdeki yıllar sadece “mezkûr dönüşü” gerçekleştirenlerin aktör olabileceği yıllar olacak.

Modern siyasal rejimlerde bir çelişki: Rekabetçi otoriteryanizm Tunay Şendal-08/05/2025

Son yıllarda dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli olgulardan biri, rekabetçi otoriteryanizm olarak tanımlanabilecek yeni bir yönetim biçiminin yükselişidir. Geleneksel otoriter rejimlerin baskıcı özelliklerine karşılık rekabetçi otoriteryanizm, belirli ölçüde seçime dayalı mekanizmaları koruyarak, muhalefeti denetleme ve meşruiyetini pekiştirme amacını gütmektedir. Bu tür rejimler, resmî olarak demokratik işleyişlere sahip gibi görünseler de uygulamada demokrasinin temel ilkelerinden sapmakta ve çoğu zaman halkın iradesini sınırlamaktadırlar. O halde, rekabetçi otoriteryanizmin doğası, bu tür rejimlerin günümüzdeki yaygınlığını ve toplumlar üzerindeki etkilerini anlamak için kritik hale gelmiştir.

DEMOKRASİ MASKESİ ALTINDAKİ GÜÇ HEGEMONYASI

Rekabetçi otoriteryanizm, Michael Bratton ve Nicolas van de Walle (1997) tarafından sahte bir demokratik çerçeve altındaki yönetimlerin nasıl otoriter kalabildiğini açıklamak amacıyla ortaya atılırken ​“Rekabetçi otoriteryanizm” terimi kavramsal olarak, siyaset bilimciler Steven Levitsky ve Lucan A. Way tarafından ilk kez 2002 yılında kullanılmıştır. Bu kavram, Levitsky ve Way’in “The Rise of Competitive Authoritarianism” başlıklı makalelerinde tanımlanırken daha sonra aynı adı taşıyan 2010 tarihli kitaplarında detaylandırılmıştır. Kavram, temel olarak demokrasinin belirli unsurlarını, örneğin seçimler veya çok partili sistem gibi, varlıkta tutarak, iktidarın ellerinde toplanmasını sağlayan bir yönetim biçimini işaret etmektedir. Ancak bu tür rejimler, halkın gerçek temsili yerine iktidarı pekiştiren ve toplumsal denetimi elinde bulunduran elitlerin çıkarlarını gözetmektedir.

Rekabetçi otoriteryanizm, aslında bir demokrasi maskesi altında otoriterliğin keskin dişlerini saklamaktadır. Bu maskenin arkasındaki asıl amaç, halkın katılımını sınırlamak ve rejimin kalıcılığını sağlamlaştırmaktır.

TEORİK TEMELLER: DEMOKRASİ VE OTORİTERYANİZM ARASINDAKİ GERİLİM

Rekabetçi otoriteryanizmin temelinde yer alan bu gerilim, demokrasi ve otoriteryanizm arasındaki ilişkiyi sorgulamaktadır. Demokrasinin temel ilkesi, halkın egemenliğine dayalı bir yönetim anlayışıdır. Oysa otoriter rejimlerde, egemenlik genellikle bir kişi ya da küçük bir elit grubun elindedir. Bu çelişki, rekabetçi otoriteryanizmde de belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Seçimler ve siyasi partiler gibi demokratik unsurlar, rejimin halk nezdindeki meşruiyetini artırmak amacıyla kullanılırken, bu süreçlerin manipülasyonu, çoğu zaman rejimin gücünü pekiştiren bir araca dönüşmektedir.

Rekabetçi otoriteryanizmi anlamak için, klasik otoriter rejimlerin özelliklerinden ayrıldığı noktaları incelemek önemlidir. Klasik otoriteryanizm, halkın siyasi süreçlere katılımını tamamen engelleyerek iktidarın kesintisiz bir şekilde sürmesini sağlarken; rekabetçi otoriteryanizm, seçimler ve partiler aracılığıyla halkın görünür bir şekilde katılımını teşvik eder. Ancak, bu seçimler genellikle manipüle edilmekte, muhalefet partileri baskı altına alınmakta hatta sonuçlar önceden belirlenmektedir. Seçimler, demokratik temsili sağlamaktan ziyade rejimin otoriter yapısını meşrulaştıran birer araç haline gelmektedir.

KÜRESEL PERSPEKTİF: REKABETÇİ OTORİTERYANİZMİN UYGULAMA ALANLARI

Rekabetçi otoriteryanizmin en belirgin örnekleri, son yıllarda Asya, Afrika ve Ortadoğu’da görülmektedir. Rusya, Macaristan, Çin ve bazı Ortadoğu ülkeleri, bu tür yönetim biçimlerinin en somut örneklerini sergileyen ülkeler arasında yer almaktadır. Bu ülkelerde seçimler düzenlenmekte, çok partili sistemler varlık göstermekte, ancak bu sistemler çoğu zaman iktidarın denetiminde ve bağımsız muhalefetin etkin olmasına engel olacak şekilde yapılandırılmaktadır.

Örneğin Rusya’daki Putin yönetimi, seçimleri ve çoğulcu siyaseti maske olarak kullanarak halkın katılımını sınırlamaktadır. Putin’in sürekli olarak seçimlerde kazandığı zaferler, görünürde halk desteğiyle elde edilse de bu zaferlerin ardında, medyanın kontrolü, muhalefetin baskı altına alınması ve seçmenlerin manipülasyonu bulunmaktadır. Buna benzer şekilde, Türkiye’de son yıllarda artan baskılar, medya özgürlüğünün kısıtlanması ve muhalefet partilerinin zayıflatılması, rekabetçi otoriteryanizmin güçlendiğini göstermektedir. Demokratik kurumların varlığı, onları işler hale getirmek için bir iradenin ve özgürlüğün gerekliliğini unutmamalıdır.

SİYASAL DİNAMİKLER VE REKABETÇİ OTORİTERYANİZMİN GÜÇLENMESİ

Rekabetçi otoriteryanizm, küresel ölçekte çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel dinamiklerle şekillenmektedir. Küreselleşen dünyada, demokratikleşme süreçlerinin gerilediği ve otoriter yönetimlerin güç kazandığı bir dönemde, bu tür rejimler daha fazla tercih edilmeye başlanmıştır. Ekonomik krizler, toplumsal eşitsizlikler ve küresel tehditler, halkın güvenlik arayışını artırmakta, bu da çoğu zaman otoriter liderlerin “güvenlik” vaadiyle meşruiyet kazanmasına yol açmaktadır.

Bunun yanı sıra dijital medya ve sosyal medyanın etkisini artırması, bu tür rejimlerin kontrol mekanizmalarını daha sofistike hale getirmiştir. Bilgi akışını sınırlamak, muhalefeti hedef alacak dezenformasyon kampanyaları düzenlemek, halkın görüşlerini şekillendirme açısından önemli araçlar haline gelmiştir. Bu durum, rekabetçi otoriteryanizmin uygulama alanını genişletmiş ve giderek daha geniş coğrafyalarda etkisini hissettirmiştir. Sosyal medya, aynı zamanda halkın daha önce ulaşamadığı bilgilere ulaşmasını sağlayarak, sistemin dışına çıkma olasılığını artıran bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu tür sistemler, dijital manipülasyonlarla toplumları yeniden şekillendirerek, görünür demokrasiyi yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır.

Bu tür yönetimler, genellikle kriz dönemlerinden beslenerek halkı güvende hissettirme vaatleriyle iktidarlarını sürdürmektedir. Ancak bu vaatlerin yerine getirilmemesi, halkı sürekli olarak manipüle etmeleri ve toplum üzerinde sürekli bir baskı kurmaları, uzun vadede otoriter yönetimlerin kökleşmesine neden olur. Bu durum, toplumun özgürlükleri üzerindeki baskıların daha da arttığı bir ortam yaratmaktadır. Bu noktada, demokrasiyi savunmanın ve demokrasiye geri dönüşün daha zor hale geldiği bir süreç başlamaktadır. Rekabetçi otoriteryanizm, ekonomik ve siyasi krizlerin manipülasyonu yoluyla halkı susturmayı başarırken, toplumsal itirazlar giderek daha şiddetli hale gelmektedir. Bu şiddetli itirazlar, yalnızca hükümetin politikalarına karşı değil, aynı zamanda demokrasinin kendi özüne karşı da bir mücadeleye dönüşmektedir.

Rekabetçi otoriteryanizm, günümüz siyasetinde önemli bir yer tutmaktadır. Demokratik sistemlerin erozyona uğraması, muhalefetin engellenmesi ve medya özgürlüğünün kısıtlanması gibi unsurlar, bu tür rejimlerin özelliklerindendir. Ancak bu süreç, demokratik araçların kullanılması ve halkın katılımının sağlanması gibi görsel öğelerle örtbas edilmekte, rejimler meşruiyet kazanmak için “demokrasi maskesini” kullanmaktadır.

Demokrasiye giden yol, sadece seçimlerle değil, toplumun tüm katmanlarının özgürce sesini duyurabileceği bir mekanizma ile açılabilir. Bu perspektiften bakıldığında, rekabetçi otoriteryanizmin uzun vadede toplumsal barışı tehdit eden, demokrasinin özünü sarsan bir model olarak sürdürülmesi muhtemeldir.

REKABETÇİ OTORİTERYANİZMİN SİYASAL VE TOPLUMSAL ZARARLARI

Bu tür yönetimler, demokrasi maskesinin ardında sadece siyasal meşruiyet sağlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal yapıyı da ciddi biçimde tahrip eder. Rekabetçi otoriteryanizm, en temel düzeyde, demokrasinin ve halk iradesinin işleyişini engelleyerek siyasal sistemin içsel zayıflamasına yol açmaktadır. Bu tür rejimlerde, seçimler halkın gerçek iradesini yansıtmaktan ziyade iktidar sahiplerine daha uzun süreli bir güç devri sağlayabilmek için araç haline gelmektedir. Seçimler ve çok partili sistemler, sadece demokratik bir görüntü sunar; ancak seçimlerin serbest ve adil olmaması, çoğu zaman medyanın hükümetin kontrolüne alınması ve muhalefet liderlerinin sindirilmesi gibi pratik uygulamalar, toplumun siyasetteki gerçek temsili engellemektedir.

Bu durum, siyasal elitlerin sürekli olarak iktidarını pekiştirmesine yol açarken, aynı zamanda demokratik kurumların meşruiyetini de aşındırmaktadır. Seçim sonuçlarının önceden belirlenmesi, halkın sisteme olan güvenini zayıflatmakta, sonuç olarak toplumsal barışı ve politik istikrarı tehdit etmektedir. Bu tehdit, zamanla demokratik işleyişin tamamen terk edilmesine ve yerini despotik eğilimlerin almasına yol açmaktadır.

Rekabetçi otoriteryanizm, sadece siyasal alanda değil, toplumsal düzeyde de büyük tahribatlar yaratmaktadır. Bu tür yönetimler, toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı kutuplaştırarak, toplumsal yapıyı derinden sarsmaktadır. Devletin propaganda araçları, özellikle medya ve sosyal medya, halkın karşıt görüşlere sahip kesimlerini hedef alarak toplumda kalıcı bir ayrışma yaratmaktadır. Muhalefetin sesinin kısıldığı ve eleştirilerin baskı altına alındığı ortamlarda, halkın siyasal katılımı azalmakta ve toplumsal düzeyde güven bunalımı ortaya çıkmaktadır.

Bu tahribatın en belirgin sonuçlarından biri, toplumun büyük bir kısmının hükümete olan güvenini kaybetmesi ve hükümetin uygulamalarına karşı daha sert tepkiler göstermesidir. Aynı zamanda, vatandaşların devletle olan ilişkileri, karşılıklı bir güven zemini yerine korku ve güvensizlik üzerine kurulmaya başlar. Bu durum da toplumun demokratik değerlere olan inancını zayıflatarak, nihayetinde kamusal alanda bir istikrarsızlık yaratmaktadır.

Rekabetçi otoriteryanizmin siyasete ve topluma verdiği tahribatlar, demokrasiyi sadece kurumsal bir yapı olarak değil, halkın günlük yaşamındaki özgürlükleri ve katılımı da tehdit etmektedir. Demokrasi, sadece seçimlerden ibaret değildir; aynı zamanda halkın devletle ilişkisini, bireysel özgürlükleri ve kamusal katılımı içeren bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin rekabetçi otoriteryanizm gibi rejimler aracılığıyla yok edilmesi, halkın tüm toplumsal katmanlarını derinden etkilemekte ve insan hakları ile özgürlüklerin yok olmasına yol açmaktadır. Bu nedenle, demokrasiyi tekrar güçlendirmek yalnızca sandıktan çıkan sonuçlarla değil, aynı zamanda bireysel hakların ve toplumsal katılımın yeniden sağlanmasıyla mümkündür.

KAYNAKÇA

Aslan-Akman, C. (2012). Türkiye’de demokrasi ve otoriterlik arasında: Rekabetçi otoriter rejimlerin dinamikleri. Siyasal Bilimler Dergisi, 10(2), 1–20.

Bratton, M., & van de Walle, N. (1997). Democratic experiments in Africa: Regime transitions in comparative perspective. Cambridge University Press.

Diamond, L. (2002). Thinking about hybrid regimes. Journal of Democracy, 13(2), 21–35.

Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2016). Rising competitive authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.

Levitsky, S., & Way, L. A. (2002). The rise of competitive authoritarianism. Journal of Democracy, 13(2), 51–65.

Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Özbudun, E. (2015). Türkiye’de demokratikleşme ve otoriterleşme: Karşılaştırmalı bir perspektif. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70(3), 515–534.

Schedler, A. (2006). Electoral authoritarianism: The dynamics of unfree competition. Lynne Rienner Publishers.

Somer, M. (2016). Türkiye’de demokrasi ve otoriterleşme: Yeni bir rejim mi oluşuyor? Birikim Dergisi, 330, 28–41.

Zakaria, F. (1997). The rise of illiberal democracy. Foreign Affairs, 76(6), 22–43.