25 Ocak 2021 Pazartesi

Reform da yaparız Kavala’yı da bırakmayız! Mehmet Ocaktan/25.01.2021

Anayasal teamülleri arkadan dolaşarak İrfan Fidan’ın jet hızıyla Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandığı bir Türkiye’de hala reformdan bahsetmenin bir anlamı var mı bilemiyorum ama, iktidarın şiddetle reforma ihtiyacı olduğu kesin.

İhtiyacı var çünkü, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen garip rejim yüzünden Türkiye yönetilemez bir noktada ve memleketin neresine dokunsanız elinizde kalacak bir görüntü sergiliyor. Ekonomik olarak kelimenin tam anlamıyla duvara dayanmış durumdayız, pandemi dolayısıyla iş yerleri, dükkanları kapalı olan esnaflar, çalışan işçiler çok zor günler yaşıyorlar ama devletin bu insanlara tek kuruşluk yardım yapmaya parası da, mecali de yok. Daha da vahim olanı, Kovid-19 belasına karşı iktidar henüz halkına yetebilecek düzeyde aşı bile bulabilmiş değil.

Halkının problemlerini çözmekte çaresiz ama, her geçen gün yasakların sınırlarını genişletmekte, özgürlüklerin alanını daraltmakta, hiçbir kanıt ve belge olmadan uzun tutukluluklar icat etmekte son derece başarılı... Buna gazetecilerin, siyasetçilerin her gün sokakta saldırıya uğradığı bir Türkiye fotoğrafı da eklendiğinde, memleketin ne halde olduğu eminim daha iyi anlaşılacaktır.

Biliyorum ki bu kadar yasakların ve hukuksuzlukların yaşandığı bir tabloda, iktidarın reform vaadinde bulunması oldukça absürt bir durum. İnanması gerçekten zor ama, reform konusunda çok sayıda alametlerin belirdiği de bir gerçek.

Mesela Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı var” dediği Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a geçtiğimiz günlerde gönderdiği mektupta “Sevgili Emmanuel” hitabını kullanmış ve ikili ilişkileri geliştirmek istediğini yazmış. Macron ise Erdoğan’a cevaben yazdığı mektupta “Değerli Tayyip” ifadelerini kullanmıştı. Yine Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu geçen hafta Avrupa Parlamentosu Başkanı ile görüşerek, AP’nin Türkiye’yle ilişkilerin geliştirilmesinde yapıcı rol oynaması gerektiğini söyledi.

Bu arada AK Parti Grup Başkanvekili Mehmet Muş, yargı reformu üzerinde çalıştıklarını ve belli bir noktaya geldiklerini açıkladı.

Biliyoruz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan yaklaşık iki aydır neredeyse bütün konuşmalarında “Avrupa Birliği Türkiye’nin gündeminde öncelikli konu”, “geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz ve bunu birlikte inşa etmek istiyoruz”, “Avrupa Birliği ile yeni sayfa açmak istiyoruz” mesajları vermeye devam ediyor.

Örneklerde de görüldüğü gibi iktidar bir taraftan Avrupa’ya sıcak mesajlar gönderiyor, reform hazırlığı yaptığını ilan ediyor, bir taraftan da küçük ortağı ile birlikte ülkenin yarısını “terörist” ilan ederek otokratik bir fotoğraf vermekten çekinmiyor.

Daha geçtiğimiz hafta İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Gezi Parkı olaylarına ilişkin aralarında Osman Kavala’nın da bulunduğu 9 sanık hakkında verilen beraat kararlarına ilişkin hükmün bozulmasına karar verdi.

Hal böyleyken gerek kendi insanlarımızı, gerekse “bizi görün” diye beklediğimiz Avrupa’yı, yaşanan bu sahnelerden sonra gerçekten reform yapacağımıza ikna edebileceğimizden endişeliyim.

Öyle anlaşılıyor ki göstermelik de olsa bir reform yapılacak ama Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın, haklarındaki AİHM kararları gereği derhal ve koşulsuz serbest bırakılmalarını isteyen Avrupa Parlamentosu’nun çağrısı dikkate alınmadan tutuklulukları devam edecek. Yani Türkiye “reform yaparız ama Kavala ve Demirtaş’ı asla bırakmayız” havasında...

Şundan eminim ki iktidar da hukukun üstünlüğünün dikkate alınmadığı bu tür uygulamalarla gerçek anlamda bir reformun yapılamayacağını çok iyi bilmektedir. Muhtemelen rahip Brunson örneğinde olduğu gibi bazı isimlerin tutukluğunu masada tutarak, Avrupa ile ilişkilerde bir kapı aralamayı düşünüyor olabilir. Ama unutulan bir nokta var; artık demokratik dünyada Trump yok... Dolayısıyla evdeki hesap çarşıya uymayabilir, bunu da unutmamak lazım.

Kuvvetler ayrılığı gitti kuvvetler birliği geldi TAHA AKYOL İLE EĞRİSİ DOĞRUSU/25.01.2021

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, Taha Akyol’a konuştu.

AİHM kararlarına uymak anayasanın açık bir emri. Bu hükme uymayan hâkimlerin ‘görevi kötüye kullanma’ gibi ağır bir suçu işlediği söylenebilir.

Şimdiki sistem kuvvetler ayrılığı değil tam bir kuvvetler birliği. Bütün yetkiler Cumhurbaşkanı’nda toplandı. Yasama ve yargı denetimi etkisizleştirildi.

HSK iktidara bağımlı hale geldi. Eşitleri tarafından seçilen tek bir üye dahi yok. HSK’ya hâkimiyet tüm yargı organına hâkimiyet demek.

Yargıda gerçek reform HSK’nın özerkliğiyle mümkün olur. Ancak sürecin algı yönetimi amaçlı rötuşlarla sınırlı kalacağını düşünüyorum.

Bir uyuşmazlık halinde milletlerarası antlaşma hükmüne üstünlük tanımak, yani AİHM kararlarına uymak Anayasanın açık bir emridir. Bu hükme uymayan hâkimlerin bir disiplin suçu, hatta görevin kötüye kullanılması gibi daha ağır bir suç işledikleri söylenebilir.

Bugün Türkiye’de uygulanmakta olan sistem, bir kuvvetler ayrılığı değil, tam bir kuvvetler birliği sistemidir. Bütün yetkiler Cumhurbaşkanında toplanmış, yasama ve yargı denetimi tamamen etkisizleştirilmiştir.

AİHM kararlarını bağlayıcılığını savunmanın milli egemenlik ve milli bağımsızlığa aykırı olduğunu iddia etmek tamamen temelsiz ve gerçek dışıdır. AİHM’nin siyasallaştığı, Türkiye aleyhinde siyasi projelere alet olduğu şeklinde yorumlamak da tamamen temelsiz bir iddiadır.

İHM kararları bağlayıcı mıdır?

Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra insan haklarının korunması, sadece milli hukukların konusu olmaktan çıkıp evrensel karakter almış, milletlerarası hukukun da koruması altına alınmıştır. Avrupa Konseyi bünyesinde 4 Kasım 1950’de imzalanan “İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına İlişkin Sözleşme” (AİHS), bunun en önde gelen örneğidir.

Türkiye, bu Sözleşmeye baştan itibaren katılmış, Sözleşmenin kurduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bireysel başvuru hakkını 1987, AİHM kararlarının bağlayıcılığını da 1989 yılında kabul etmiştir. Dolayısıyla AİHM kararlarının bağlayıcılığının kabulü, Türkiye bakımından uyulması zorunlu bir milletlerarası taahhüttür. 2004 Anayasa değişikliği ile bu yükümlülük, iç hukuk bakımından da teyid edilmiştir.

Bu değişiklikle 90. maddeye eklenen cümleye göre, “Usulüne göre yürürlüğe giren milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

Dolayısıyla AİHM kararlarının bağlayıcılığı konusunda bir tereddüt olmaması gerekir. İhtilaf, bağlayıcılık kavramına atfedilen farklı anlamlardan doğmaktadır. Bir görüşe göre, bağlayıcılığın tek hukukî sonucu, ihlâlin tespit edildiği davanın yeniden görülmesidir.

Ancak yerel mahkeme, ilk kararını değiştirebileceği gibi, bunda ısrar da edebilir. Benim de katıldığım ikinci görüşe göre ise kararın bağlayıcılığının anlamı, AİHM kararında tespit edilen hak ihlâlinin tümüyle giderilmesidir. 

YAPTIRIMLAR VAR

‘AİHM kararları bizi bağlamaz’ diye devam edersek ne olur?

AİHM kararları bizi bağlamaz.” görüşünde ısrar edildiği ve ihlâl giderilmediği takdirde, Sözleşmenin 46. maddesi gereğince, Mahkemenin kesinleşmiş kararı, infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.

Elbette ne AİHM’nin ne Bakanlar Komitesi’nin elinde kararın cebren infazını sağlayacak bir araç vardır. Avrupa Konseyinin en yüksek siyasal karar organı olan Bakanlar Komitesi de siyasal bir organdır ve uygulayabileceği müeyyideler de ancak siyasal nitelikte olabilir. Ancak bunlar, durumun vahametine göre Avrupa Konseyi üyeliğinden geçici çıkarma veya tamamen çıkarma gibi çok ağır müeyyideler olabilir.

Türk yetkililerin, “Türkiye Avrupa için çok önemli bir ülkedir. Komite nasıl olsa bize böyle bir müeyyide uygulamaz.” kolaycılığına kapılmamaları gerekir. Türkiye Avrupa için önemli olduğu kadar, Avrupa da Türkiye için önemlidir. Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Konseyi’nin ruhunu temsil eden AİHS’nin sistemli ihlâline karşı sessiz kalması da beklenemez.

MİLLİ EGEMENLİK VE AİHM 

AİHM kararlarını bağlayıcılığını savunmanın milli egemenlik ve milli bağımsızlığa aykırı olduğunu, bunun milli egemenliğin yargı yetkisinin uluslararası bir yargıya devretmek olduğunu söyleyenler var. Ne dersiniz?

Bu iddialar tamamen temelsiz ve gerçek dışıdır. AİHM’nin denetim yetkisinin kabulü, hiçbir şekilde, milli egemenliğin ve yargı yetkisinin milletlerarası bir kuruluşa devredildiği anlamına gelmez. Bildiğim kadarıyla hiçbir ciddi hukukçu böyle bir iddiada bulunmamıştır.

Gerçekten AİHM, milli yargı mercilerinin üstünde bir üst temyiz mercii değildir. AİHM’nin ihtilaf konusunda milli yargı mercilerinin yerine geçip kesin karar verme gibi bir yetkisi yoktur. AİHM’nin yetkisi, bu işlemle Sözleşmenin ihlâl edilmiş olup olmadığını tespitten ibarettir. İhlâli gidermek, milli mercilerin görevidir. Bu anlamda AİHM denetiminin “ikincil” nitelikte olduğu konusunda da bir tereddüt yoktur.

Öte yandan AİHS’yi imzalamış ve AİHM kararlarının bağlayıcı etkisini kendi serbest iradesiyle kabul etmiş bir üye devletin, ihlâli giderme yolunda hukukî bir yükümlülüğü olduğu da açık bir gerçektir. Tüm Avrupa Konseyi üyesi devletler, bu denetimi kabul etmekle, milli egemenliklerini veya yargı yetkisini devretmiş olduklarını düşünmemişlerdir. 

Öte yandan AİHM’nin Türkiye aleyhindeki bazı son kararlarında AİHS’nin 18. maddesine atıfta bulunmuş olmasını, Mahkemenin siyasallaştığı, Türkiye aleyhinde siyasi projelere alet olduğu şeklinde yorumlamak da, tamamen temelsiz bir iddiadır.

AİHS’nin 18. maddesine göre, “Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.” Burada kastedilenin, kısıtlamaların “siyasi” amaçlarla kullanılması olduğu açıktır.

AİHM’nin elbette, bu açık hükme dayanarak, kanıtlar böyle bir durumun varlığını gösterdiği takdirde, bu tür bir tespitte bulunma yetkisi vardır. Bunu, Mahkemenin, adeta bir siyasi komplonun aleti haline gelmesi şeklinde nitelendirmek, akıl ve insafla bağdaşamaz. 

ANAYASA 90. MADDE

Anayasa’nın 90 maddesinde 2004’te yapılan “uluslararası anlaşmaların üstünlüğü” fıkrasının anlamı nedir?

Anayasanın 90. maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik, insan haklarının korunması açısından bir devrim niteliğindedir. Gerçekten bu, Anayasanın Cumhuriyetin değiştirilemez nitelikleri arasında saydığı “insan haklarına saygılı devlet” olmanın da bir gereği sayılabilir.

Bu hükmün, sadece norm uyuşmazlıklarını konu aldığı, AİHM kararlarının uygulanması sorunu ile ilgisi bulunmadığı iddiası da, geçerlilikten tamamen yoksundur. AİHM kararları AİHS hükümlerini yorumlayan, aydınlatan, somutlaştıran kararlardır. Bu itibarla AİHS hükümleri ile AİHM kararları bir bütün teşkil eder. AİHM kararlarının nazara alınmaması, AİHS hükümlerinin nazara alınmamasıyla aynı şeydir.

Anayasa hükmünde değinilen uyuşmazlıkların esas itibarıyla yargı kararları alanında çıkacağı açıktır. Bu konuda Türk yargı mercileri maalesef 2004 yılından bu yana tutarlı bir tutum izlememişlerdir. Bazı mahkemeler Anayasanın bu emrine uygun hareket ettikleri halde, bazıları çok tartışmalı gerekçelerle milli kanunu uygulamayı tercih etmişlerdir.

Oysa, bir uyuşmazlık halinde milletlerarası antlaşma hükmüne üstünlük tanımak, yani AİHM kararına uymakAnayasanın açık bir emridir. Bu hükme uymayan hâkimlerin bir disiplin suçu, hatta görevin kötüye kullanılması gibi daha ağır bir suç işledikleri söylenebilir. 

KUVVETLER BİRLİĞİ

Bugünkü sistemde ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi ne durumdadır?

Bugün Türkiye’de uygulanmakta olan sistem, bir kuvvetler ayrılığı değil, tam bir kuvvetler birliği sistemidir. Bütün yetkiler Cumhurbaşkanında toplanmış, yasama ve yargı denetimi tamamen etkisizleştirilmiştir.

Oysa fikir öncülüğünü Locke ve Montesquieu’nün yaptığı kuvvetler ayrılığı ilkesi, yaklaşık üç yüz yıldır anayasalcılık akımının özünü oluşturmuştur. Daha yakın dönemlerde İngiliz düşünürü Lord Acton’un çok veciz şekilde ifade ettiği gibi “İktidar ifsad eder (bozar) mutlak iktidar ise mutlak surette ifsad eder.”

Kuvvetlerin ayrılmadığı ve birbirlerini dengelemediği bir ülkede birey hak ve hürriyetlerinin korunması imkansızdır. 

‘TARAFLI’ CUMHURBAŞKANI

“Cumhurbaşkanı siyaseten tarafsız değildir, taraftır; hukuken tarafsızdır” diyorlar. Siz ne diyorsunuz?

Bu iki kavramın pratikte ayırt edilmesi kolay değildir. Cumhurbaşkanının elbette bir siyasi görüşü olabilir. Ancak yetkilerini kullanırken mutlaka parti ayrımı gözetmeksizin, hukuka uygun davranmak zorundadır. Başkanlık sisteminde başkan, şüphesiz siyasi bir taraftır.

Ancak parlâmenter rejimlerde bu sorun, pratikte önemini kaybetmektedir. Çünkü bu sistemlerde Cumhurbaşkanı, yetkisiz ve sorumsuz, tamamen sembolik konumda olan bir kişidir ve hiçbir devlet yetkisini tek başına kullanamaz. 

HSK İKTİDARA BAĞIMLI

Yargı bağımsızlığında yaşanan sorunların temel mekanizması nedir? 

Yargının siyasal organlar karşısında bağımsızlığı, hükümet sistemi ne olursa olsun, hukuk devletinin dolayısıyla demokratik bir rejimin vazgeçilmez şartıdır. Yargı bağımsızlığının gerçek güvencesi ise hâkimlik teminatı, yani hâkimlerin atama, terfi, nakil, disiplin cezaları ve azil gibi özlük işlerinin, siyasal iktidardan bağımsız, özerk kurullar tarafından yürütülmesidir.

Meslekî kaderinin siyasal makamların takdirine bağlı olduğu bir hâkimin, kararlarında bağımsız ve tarafsız olabileceği tasavvur edilemez. Bu nedenle son on yıllarda Avrupa’nın iki önemli uzman hukuk kuruluşu olan Venedik Komisyonu ve Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi, bu konuda ayrıntılı raporlar yayınlamışlardır.

Bu raporların ortak noktası, hâkimlerin özlük işleri hakkında karar verecek olan yüksek yargı konseylerinin siyasal makamlardan tamamen bağımsız olmalarıdır. Bunun için de bu konseylerin üyelerinin çoğunluğunun veya hiç değilse önemli bir bölümünün, hâkimlerin kendi eşitleri arasından seçilmiş hâkimlerden oluşması tavsiye edilmiştir.

Türkiye’de HSK’nin 2017 Anayasa değişikliği öncesindeki yapısı, bu kriterlere büyük ölçüde uygundu; üyelerin büyük çoğunluğu, kendi eşitleri tarafından seçilmiş hâkimlerden oluşuyordu. Ancak 2017 değişikliği ile bu tablo tamamen tersine dönmüştür. Halen HSK’nin on üç üyesinden altısı doğrudan veya dolaylı olarak Cumhurbaşkanı, yedisi ise TBMM çoğunluğu tarafından seçilmektedir. Kurulda, kendi eşitleri tarafından seçilmiş tek bir hâkim üye dahi yoktur.

Böylece Kurul, tamamen siyasal iktidara bağımlı hale gelmiştir. HSK’nin yapısının siyasal rejimin niteliği üzerindeki belirleyici etkisi, göz ardı edilemez. HSK’ya hâkimiyet, tüm yargı organına hâkimiyet demektir. Çünkü iki Yüksek Mahkeme olan Yargıtay ve Danıştay’ın tüm üyeleri HSK tarafından seçilmektedir. Ayrıca HSK’ye hâkimiyet, diğer iki önemli anayasal organın, Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulunun yapısını da siyasal iktidar lehine etkilemektedir. 

REFORM: ALGI YÖNETİMİ

‘Reform’ deniliyor, ne bekliyorsunuz? Neden?

Adalet reformu vaatlerini ciddi ve samimi bulmadığımı çeşitli vesilelerle ifade etmiştim. Yargı alanında gerçek bir reform, ancak HSK’nin yapısının kökten değiştirilmesi ve bu Kurulun siyasal iktidar karşısında tamamen özerk ve bağımsız bir statüye kavuşturulması ile mümkün olabilir.

Mevcut iktidarın böyle keskin bir (U) dönüşü yapacağı kanısında değilim. Dolayısıyla yapılabilecek reformlar, ancak algı yönetimi amaçlı birtakım rötuşlarla sınırlı kalacaktır. 

PARLAMENTER SİSTEME DÖNÜŞ

Parlamenter sisteme geçmeden bugünkü sistemin kuvvetler ayrılığına göre reforme edilmesi fikrine ne dersiniz?

Aynı nedenlerle bu önerileri de gerçekçi bulmuyorum. Başkanlık sisteminin demokratik bir versiyonunun dahi Türkiye’ye uygun bir hükümet sistemi olduğuna hiçbir zaman kani olmadım.

Bu sistemin nispeten başarılı şekilde işlediği tek ülke, çok kendine özgü tarihsel, sosyolojik ve kültürel özelliklere sahip olan ABD olmuştur. Onun dışında Latin Amerika ve Afrika örnekleri başarısızlıklarla doludur. Türkiye için tek gerçekçi çıkış yolu, gerçek bir parlâmenter rejime geçiş olacaktır.

ERGUN ÖZBUDUN KİMDİR? 

Prof. Dr. Ergun Özbudun anayasa hukuku ve siyaset bilimi dalında uzman. Birçok üniversitede ve son olarak Şehir Üniversitesi’nde anayasa hukuku derslerini verdi.

Çok sayıda Türkçe ve İngilizce eserlerinden bazıları: Türk Anayasa Hukuku Islamism, democracy and liberalism in Turkey: The case of the AKP. AKP at the crossroads: Erdoğan’s majoritarian drift. Turkey’s judiciary and the drift toward competitive authoritarianism. Türkiye’nin Anayasa Krizi. Türkiye’de sosyal değişme ve siyasal katılma.

Koalisyonlardan kurtuluyorduk değil mi? Servet AVCI/25.01.2021

Yeni sistem dolayısıyla HDP, 'kilit' hâline geldi… Artık iktidar olmanın başlıca üç yolu var:

Ya mevcut gücünüzü koruyarak, üzerine HDP desteği ilâve edeceksiniz… Ya da PKK/HDP propagandası üzerinden muhalefeti radikalleştirme ve yalnızlaştırma siyaseti izleyerek, muhalefetin içindeki 'mâkul' unsurları yanınıza çekeceksiniz… Diğer yol ise, hem Cumhur İttifakı'na girme eğilimi olmayan hem de HDP'yle aynı fotoğraf karesine girmek istemeyen siyaseti 'üçüncü blok' olmaya zorlamak…

Dikkat edilirse, üç ihtimalde de 'özne' parti HDP… Çünkü yeni sistem, HDP'yi tartışmaların ve arayışların 'özne'si hâline getirerek, çok büyük bir risk oluşturdu… Yüzde 50+1 şartı, yüzde 10-12 arasındaki blok oyu, gerçek gücünün çok çok ötesine taşıdı…

***

Daha önce sormuştuk: "HDP'nin desteği olmadan 2023'te yüzde 50+1'i tutturmak kimin için garanti? Mevcut Millet İttifakı-Cumhur İttifakı tablosuna göre bu pek mümkün görünmüyor…

16 Nisan referandumunda millete ve devlete atılan en büyük kazık, PKK'nın siyasî çizgisi HDP ve bundan sonra ortaya çıkabilecek siyasî türevlerinin pazarlık gücünü yükseltmek oldu..."

Güya yeni anayasayla, 'ülke koalisyonlardan kurtulacak'tı!.. Tam tersi oldu, artık seçimlerden önce başlayan koalisyonlara mahkûmuz!.. Yüzde 50'yi bulma mecburiyeti, koalisyonsuz bir hayatı tamamen ortadan kaldırdı… Şekli, klasik koalisyonlara benzemese de çok daha riskli neo-koalisyonlar zarurî hâle geldi…

***

İktidar, birinci seçeneği, yani kendi gücünü koruyarak, üzerine HDP desteği sağlayabilir mi?

Bu çok kolay değil… Çünkü buna MHP tabanını ikna edemez… Ayrıca kendi seçmeni de eski seçmen değil… İçerik kalitesi tartışılsa da o seçmen biraz daha 'millî' kimliğe büründü… Dolayısıyla topyekûn ikna edilmesi mümkün olamaz… Yani iktidar partisi, bu seçeneği firesiz hayata geçiremez…

Tekrarlanan İstanbul seçimlerinde görüldü… TRT'ye çıkarılan Osman Öcalan ve Anadolu Ajansı aracılığıyla HDP tabanına mektup gönderen Abdullah Öcalan faktörü ters tepti… HDP oyları yer değiştirmediği gibi tepki oyları arttı ve fark büyük oranda açıldı…

***

Parti kapatmak çözüm olabilir mi? O da zor… Yöneticisinden teröristine ve seçmenine kadar çok rahat organize olabilen bir yapı… Geçmişte kapatılan her partinin yerine ondan daha güçlüsünü kurmayı başardılar… Ayrıca seçimlere parti olarak giremedikleri bir dönemde, güçlü oldukları illeri, kendi içinde bölgelere ayırarak, neredeyse hiç kayıpsız bağımsız milletvekilleri çıkardılar… Bu organizasyon gücüne sahip bir yapı, parti kapatmayla etkisiz hâle getirilebilir mi?

Başkaca bir faktörü daha hesaplamak lâzım… Amerikan seçimleri ve Biden yönetiminin olumsuz farkı bize fazlasıyla yansıyacak gibi görünüyor… Son zamanlarda AB ve ABD'ye yönelik 'olumlu, yapıcı ve dostane' mesajlar, aslında yaklaşan tehlikenin fark edildiğini gösteriyor… Bir süredir iktidarın dilinden düşmeyen 'reformlar' hesaplandığında, iktidarın bu anlamda zorda ve baskılar artmadan tedbir arayışında olduğu anlaşılıyor…

***

HDP'nin PKK'yla bağı kesmek, onun kanlı geçmişinden ve bugününden sıyrılmak gibi bir niyeti yok… Zaten böyle bir iradesi de yok… "PKK sizi tükürüğüyle boğar", "Türk ordusu Lice'de ormanları yakıyor", "Türkiye Cumhuriyeti'nin yaptıkları Moğol istilasından bile beter", "Eğer askerlerin, polislerin katledilmesini istemiyorsanız 24 saatte bu ülkeyi bir barış yurduna, cennet yurduna çevirebiliriz", "Bu memleketten defolup gideceksiniz. Bize uzattığınız o keleşi size çevirmesini çok iyi biliyoruz" gibi tehdit ve şantaj cümleleri HDP'lilerin birer rutinidir…

Türkiye adına trajik olan, ülkede iktidar olma barajının yüzde 50+1'e yükseltilmesi ve iktidar hesabı yapan her kesimin, olumlu veya olumsuz biçimde HDP'yi hesaba katmak mecburiyetinde kalması… Türkiye'nin hiç zaman kaybetmeden bunu konuşup çözmesi gerekiyor

 

Devşirme Tuğrul Efendi MHP'li Semih Yalçın/25.01.2021

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, MHP'nin Kurucu Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in oğlu ve aynı zamanda AK Parti  Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş’i hedef aldı.

Sosyal medya hesabından siyasilere ve gazetecilere yapılan saldırı sonrası "Azgın milliyetçilik' ifadelerini kullanan Tuğrul Türkeş, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya ve Türkiye’deki gelişmeler üzerine yaptığı açıklamada "Açıkça ifade ediyorum ki; ben filizlenen bu azgın milliyetçiliğe karşıyım" diyen Türkeş, "Azgın milliyetçiliğin hiçbir fikri derinliği bulunmaz. Yarının Türkiye’siyle ilgili hiçbir fikri yoktur. Sözü de hareketi de salt kaba kuvvettir. Bu nedenle de milleti temsil edemez" ifadelerini kullanmıştı.

Yalçın, “MHP’ye zarar vermek maksadıyla partimizin varlık sebebi olan Türk milliyetçiliği davasına 'azgın' yaftasını yapıştırmaya cüret eden Tuğrul Efendi’nin kerameti kendinden menkul bir 'azgın milliyetçilik' iddiası ortaya atması; bu hususta bir şey bildiğinin değil, sırtını yaslayacak ve ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir siyasi melce bulduğunun işaretidir” dedi.

"Eğer bugün MHP ve Ülkücü Hareket’in durduğu yer azgın milliyetçilikse Başbuğ Alparslan Türkeş’li yıllar nereye konacaktır" diyen Yalçın, Tuğrul Türkeş için "devşirme" ifadesini kullandı. Yalçın, "Bu kutlu kavgayı içimizden topladıkları birkaç dönme ve devşirmeyi istismar ve iğfal ederek sekteye uğratacaklarını sananlar, aldanmaktadır" dedi.

MHP Genel Başkan yardımcısı Semih Yalçın şunları kaydetti:

“Azgın milliyetçilik” tabiri; Türk milliyetçiliği ülküsü kalın geldiği ve kalıbına sığmadığı için kendini bu dünya görüşüne ait hissetmeyenlerin, ona savaş açıp değersizleştirmek için uydurduğu taktiksel bir nitelendirmedir.

Yaşadığımız coğrafyada milletimizin varlık, birlik ve dirlik kavgasının ideolojik zirvesi olan Türk milliyetçiliğini tatlı su milliyetçiliğine indirgeme çabası, en hafif tabirle gaflettir.

"DÖNEKLİK REVİZYONİZMİ"

Milliyetçiliği “azgın” sıfatıyla çirkinleştirip kirletme ve şiddete bulaştırma arzusu;

-Dönekliğe, revizyonizme bulunmak istenen kılıftır.

-Milliyetçi düşünceye uymayan karaktersizlik ve kaypaklığa giydirilmeye çalışılan elbisedir.

-Bilimsellik ve gerçeklik süsü verilmeye çalışılan bir ihanet bahanesidir.

21 yüzyılda Türk milleti dört bir yanı düşmanla çevrili, içeride ihanet örgüsünün katmerlisiyle karşı karşıya iken; milliyetçiliği ılımlı ve yumuşak bir çizgiye çekme çabası, aslında onu dönüştürerek yok etme planının bir parçasıdır.

İslam dünyasını emperyalizme ram etmeye dönük “Ilımlı İslam” projesi gibi, sözde azgın milliyetçiliğe alternatif olarak sunulmaya çalışılan “ılımlı” veya “yumuşak” milliyetçilik de sadece yükselen Türkiye’nin önünü kesmek isteyenlerin projesidir.

Bu proje, son iki asırda Türk milliyetçiliğinin yılmaz savunucusu olan Ülkücü Hareketin dinamizmine pranga vurmak isteyenlere hizmet edecektir.

Bu proje, milliyetçiliği özünden ve dinamiklerinden uzaklaştırmak; bütünlüğümüze yönelik iç ve dış tehdide karşı örgütlenmiş caydırıcı toplumsal refleksleri zayıflatmak için kurgulanmıştır.

Oysa Türk milliyetçiliği; şahince bir duruş, bozkurtçasına hür ve bağımsız varlık sergileyiştir.

Türk milliyetçiliği; azgınları uysallaştıran, saldırganları pusturan, şiddet yanlılarını sindiren, kötü niyetlileri caydıran mukaddes bir davadır.

Bu gerçek dün ve bugün değişmemiştir, yarın da değişmeyecektir.

Ülkücü, yani modern çağın Türk milliyetçisi; kadife eldiven içinde demir yumruktur.

Kadifeler içinde barış çiçeği, barış güvercini değildir.

Barışın kartalı, huzur ve sükûnun şahinidir.

Bu onun ideolojisinin azgınlığından veya şiddete meyilli olmasından değil; güçlü, tavizsiz, caydırıcı ve hatta düşmanları için ürkütücü olmasından kaynaklanmaktadır.

Milliyetçiliğin tabiatındaki kararlılık ve tavizsizlik, azgınlık veya sertlikle açıklanamaz. Zira hamurunda iman, terbiye, merhamet ve sahiplenme duygusu vardır.

Türk milliyetçiliği; dosta güven ve barış aşılayan, düşmana korku salan mehabetli bir ülküdür.

Türk milliyetçiliği; düşmanlarımız için saldırgan, caydırıcı, korkutucu ve ürkütücüdür.

Düşmana çiçek atacak, vatanın harimi ismetine uzanan kirli ele zeytin dalı tutuşturacak; fitneye, fesada, tefrikaya aman verecek değiliz.

Ayrıca Türk milliyetçiliği özü ve tekâmülü itibarıyla bölgesel veya yerel değil, cihanşümuldür.

"TÜRKEŞ'İ İNKARDIR..."

Milliyetçilik artık sadece Türkiye’de değil, yeryüzündeki bütün ulus devletlerde yükselen ve uluslararası hukuk normlarını yeniden belirleme yolunda emin adımlarla ilerleyen evrensel bir değerdir.

21. yüzyılda dünyanın gittiği yöne işaret eden milliyetçiliğe karşı durmak, coşkun akan suya bent çekmekten farksızdır.

İki asırdan beri yaşanarak tecrübe edilmiştir ki Türkiye gibi ulus devletleri küresel emperyalizme karşı koruyacak en sağlam zırh, milliyetçilik ülküsüdür.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı kazanılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra payidar kalmak için Türk milliyetçiliğini devlet politikası hâline getirmeyi hedeflemiştir.

Cumhuriyet’in hamuru Türk kültürü, mayası da egemenlik haklarımızın yegâne sigortası olan Türk milliyetçiliğidir.

O bakımdan Ülkücü Hareket üzerinden Türk milliyetçiliğini davasının bugünkü neferlerini azgınlıkla suçlamak, ihanetle eşdeğerdir.

Diğer taraftan Türk milliyetçiliği sosyolojik, sosyopsikolojik ve tarihî temelleri sağlam bir ideolojidir.

MHP ve Ülkücü Hareketin temsil ettiği bugünkü dinamik Türk milliyetçiliğinin bilime aykırı olduğunu ileri sürmek;

-Türk toplumun ve milletimizin binlerce yıl ötesine uzanan tarihî ve sosyolojik birikimini görmezden gelmektir. Türk milliyetçiliğini inkârdır. Türk milliyetçiliği davasının geçmişini inkârdır.

-1944 yılında Türk milliyetçilerinin yaşadığı zulmü, verdikleri mukaddes kavgayı inkârdır.

-O dönemin önderi büyük dava adamı Nihal Atsız’ı inkârdır.

-Alparslan Türkeş’i inkârdır.

Türk milliyetçiliği en çetin mücadeleleri 12 Eylül 1980 öncesinde Başbuğ Alparslan Türkeş’in liderliğinde, “azgın” komünizme karşı vermiştir.

Bu uğurda binlerce şehit vermiştir.

Eğer bugün MHP ve Ülkücü Hareket’in durduğu yer azgın milliyetçilikse Başbuğ Alparslan Türkeş’li yıllar nereye konacaktır?

Kaldı ki dün mefahirimiz, bugün şerefimiz, gelecek yeminimizdir.

MHP ve Ülkücü Hareket, kökü mazide olan bugündür ve atidir.

MHP ve Ülkücü Hareket, geçmişe de bugüne de sahip çıkmaktadır.

Bugünü sorgulayanlar; geçmişinden utanç duyup geçmişi inkâr edenlerdir.

“Azgın milliyetçilik” kabilinden açıklamalar;

-Sağduyuya, akla, mantığa ve izana mugayirdir.

-Türkiye’de kamu vicdanına sinmiş Ülkücü Hareketin toplumsal barış ve huzura kazandırdığı artıları yok sayan haksız bir bühtandır.

-Beka tehditlerinin her türlüsüne karşı azimli, caydırıcı ve kararlı bir duruş sergileyen MHP ve Ülkücü Hareket’in özgül ağırlığına hakarettir.

-En geniş manada Türk milliyetçiliği davasının yüksek itibarına düzenlenmiş bir siyasi suikasttır.

"ASIL AZGIN GEÇMİŞİNİ ÇİRKİNLEŞTİRENLERDİR"

Asıl azgınlık; geçmişini ve mensubu olduğu milletin vazgeçilmez değerlerini çirkinleştirme, değersizleştirme gayretidir.

Asıl azgınlık; küçük dünyevi hesaplar uğruna milletin etine aş erenlerin, Türk milliyetçilerini düşman belleyenlerin ekmeğine yağ sürmektir.

Asıl “azgın” nitelendirmesini hak edenler; yıllardır yüzlerce askerimizi polisimizi şehit eden, binlerce masum vatandaşımızın kanına giren -PKK başta olmak üzere- terör örgütleridir.

Dün, varlığını milletine adamış Türk milliyetçileri ercesine kavga ederek düşmanın savletini durdurmuştur.

Türk milliyetçileri, bugün de içerideki ve dışarıdaki düşmanlarımızla onların iş birlikçilerine karşı kıyasıya mücadele vermektedir.

Bu mücadele elbette sert ve tavizsiz olacaktır.

Siyasette de devlet politikasında da maşeri vicdanın milliyetçi düşüncenin ışığında şekillenmesinden gocunanlar; aidiyet hislerini, mensubiyet şuurlarını sorgulamalıdır.

Sonuç olarak diyeceğimiz şudur:

MHP ve Ülkücü Hareketin Türk milliyetçiliği ülküsü yolunda bütün Türkiye’nin hayrına sürdürdüğü dinamik, etkin ve bir o kadar da kucaklayıcı ve birleştirici siyasi mücadele, kıyamete kadar sürecektir.

24 Ocak 2021 Pazar

Milliyetçilik üzerine Ahmet B. ERCİLASUN/24.01.2021

Milliyetçilik en kısa tarifiyle milleti sevmek ve onun yükselmesini istemektir. Namık Kemal bir yazısına "İnsan olan vatanını sever." diye başlıyordu. Aynı şekilde "İnsan olan milletini sever." de diyebiliriz. Elbette sevme kavramının içinde "korumak, gözetmek, geliştirmek" de vardır. Bir milliyetçi, milletini korur, gözetir, onu geliştirip yükseltmek ister.

"Millet"in ne olduğu konusunda çok yazdım. Bu sebeple o konuya girmeyeceğim. Ancak millet deyince, milletin tarihî ve manevi varlığı yanında milletin tek tek bütün fertleri de anlaşılmalıdır. Sadece fertler değil onların maddi ve manevi bütün varlıkları da anlaşılmalıdır. Dolayısıyla bir milliyetçi, milletinin bütün insanlarını, onların maddi ve manevi bütün varlıklarını da sever, koruyup gözetir, geliştirip yükseltmek ister.

Bu görüş açısından bakarak Türk milliyetçilerinde bulunması gereken özellikleri maddeler hâlinde şöyle sayabiliriz.

1. Türk milliyetçisi, milletini tarihî ve manevi bir varlık olarak görür; dünüyle, bugünüyle ve yarınıyla Türklüğü benimser; bir bütün olarak Türklüğü yükseltmek ister.

2. Türk milliyetçisi, Türk olan her insanı sever ve geliştirmek ister. En ücra köydeki yoksul bir Türk çocuğu da bir milliyetçinin ilgi alanındadır. Tek tek bütün Türkler yoksulluktan ve cahillikten kurtarılmalı, refaha kavuşturulmalı ve asgari bir kültür seviyesine eriştirilmelidir.

3. Türk milliyetçisi, milletinin insanlarının bir kısmını şu partidendir, bu gruptandır diye ayırıp onlara her gün hakaret etmez, bağırıp çağırmaz, sövüp saymaz. Milliyetçinin dili, konuşması bir Türk'e yakışacak şekilde ince, nazik ve kucaklayıcı olur; kaba saba ve dışlayıcı olmaz. 

4. Türk milliyetçisi, çeşitli gerekçe ve bahanelerle insanlarının bir kısmını düşman görüp onlara saldırmaz. Sopalı, silahlı milliyetçilik olmaz.

5. Türk milliyetçisi, milletin toprağını, dağını, taşını; suyunu, denizini, gölünü, ırmağını; bitki örtüsünü, hayvan varlığını, zeytinini, çınarını, kuzusunu, danasını korur; onları daha verimli, daha gelişmiş hâle getirmeye çalışır.

6. Türk milliyetçisi, uzak ve yakın tarihten gelen bütün maddi varlıklarını koruyup gözetir. Tarihî camilerini, köprülerini, konaklarını, yalılarını koruyup yaşatır; bankalarını, limanlarını, bütün kurumlarını korur ve geliştirir; onları yabancılara satmaz, kiralamaz, devretmez.

7. Türk milliyetçisi bütün kültür varlıklarını da koruyup geliştirmeye çalışır. Ninni, şarkı, türkü, masal, efsane, destan; zeybek, halay, bar, horon… Müzik aletlerinden yeme içmeye kadar bütün varlıklar ve gelenekler milliyetçilerin ilgi alanına girer. Onları hem özgün biçimleriyle koruma altına alır, hem de bilimin ve teknolojinin getirdiği yeni imkânlarla geliştirir, olgunlaştırır, güzelleştirir.

Sizin İçin Seçtiklerimiz

8. Türk milliyetçisi, eski yeni demeden bütün sanat eserlerini, bütün edebiyat ürünlerini benimser; bütün tür ve üslupların geliştirilmesi; sinema, televizyon, genel ağ (internet) ortamlarına uyarlanması için çalışır.

9. Türk milliyetçisi, milletinin fertleri arasında ayrım yapmaz; fırsat eşitliğinin şartlarını hazırlayarak her Türk'ün önünün açılmasına çalışır. Daha iyi bir yere gelmenin ölçüsü daha yetenekli, daha bilgili, daha çalışkan, kısaca daha layık olmaktır. 

10. Türk milliyetçisi, her Türk'ün hak ve hukukunu korur. Hizipçilik, mezhepçilik, particilik gayretiyle birilerine iltimas yapmaz. İltimas yapmanın, başka Türklerin hak ve hukukunun çiğnenmesi demek olduğunu bilir. 

11. Türk milliyetçisi çalmaz, rüşvet almaz, yolsuzluk yapmaz; bütün bunların, başka Türklerin haklarını gasp etmek demek olduğunu bilir. 

12. Türk milliyetçisi, milletini yükseltmenin yolunun bilimden geçtiğini bilir, ülkesinde bilimin yayılması için çalışır. Ülkenin yönetiminde bulunuyorsa bilimi ana politika olarak benimser. Bilim adamlarının sayısını, seviyesini, maddi refahını yükseltmeyi öne alır.

13. Milliyetçilik, milleti yükseltme ülküsü olduğuna göre, her Türk milliyetçisi yetenek ve gücünün yettiği en yüksek yere gelmeye çalışarak yükseltmede pay sahibi olmak ister. Bulunduğu her makamda da görevini aksatmadan yerine getirir. Görev ahlakı Türkçülüğün olmazsa olmaz şartlarındandır.

2009’dan 2021’e ne kaybedildi? Ahmet Taşgetiren/24.01.2021

Bu yazı bir “Fikri Sağlar yazısı” değildir, önce onu söyleyeyim. Bir “Öz-güven kaybı” yazısıdır.

Fikri Sağlar, Kültür Bakanlığı döneminde Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’e, Said Nursi’ye birlikte sahip çıkan, onları billboardlara taşıyan bir isimdi. Sol - Kemalist dünyada, düşünce kalıplarını zorlayan bir hamle yapıyordu. Bu hareketi bir öz-güveni yansıtıyordu.

Geçenlerde Fikri Sağlar’ı, “Başörtülü hakim” konusunda Türkiye’nin çok gerilerde bıraktığı bir tavra sahip çıkarken gördük. Şaşırdık. Niye? İnsan oradan buraya nasıl gelirdi? Nerede kalmıştı o özgürlük hamlesi? Niyeydi bu düşüş?

Şimdi bir başka olaya bakalım. Elif Çakır’ın Karar’daki yazısında (21 Ocak) o alıntıyı görünce dilimden ister istemez “Nereden nereye?” sözcükleri döküldü.

2009 yılında, Aya İrini’de “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” dağıtım töreni yapılıyor. Ödül, Çetin Altan’a verilmiş. Kürsüde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Şunları söylüyor:

“Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki; Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran, düşünceyi mahkum eden bir Türkiye’dir, ne de Nazım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir. O alıngan, o vehimler üreten Türkiye, artık yerini özgüvene bıraktı. Farklılıkların kabulü kolay olmadı, kemikleşen önyargılar, tahammülsüz anlayışlar düşünceyi ağır şekilde cezalandırmış bedelini ise bütün Türkiye ödemek zorunda kalmıştır. Ülkesinden umudunu kesmeyen, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine, eğip bükmeden gerçeği söyleyen aydınların, bilgelerin ve yazarların öncülüğü büyük önem taşımaktadır. Hiç kuşkusuz bunlardan biri Çetin Altan’dır.”

“Biz pusu kurma siyasetini görmek istemiyoruz. Birbirimizin ayağına basılmasını görmek istemiyoruz. Hepimiz bu ülkenin insanlarıyız. Düşüncenin cezalandırıldığı bir ülke görmek istemiyoruz. Ülkenin içe kapanması için tuzak ve hile siyaseti kurulmasını istemiyoruz. Türkiye tam bir demokrasiyi hak etmeyen bir ülke olamaz. Çetelerle, mafya ile mücadele ederken inanıyorum ki bizim yanımızda olması gereken bir millet var ve biz bunu görüyoruz.”

Bunları dünyanın “İslamcı” diye bildiği bir lider, ideolojik kamplaşmaların herkesi bir tarafa savurduğu Türkiye’de söylüyor. Ödül verdiği, ödül vermekten öte “Ülkesinden umudunu kesmeyen, bedel ödemek pahasına düşünce sevdasından vazgeçmeyen, otoriter anlayışlara boyun eğmek yerine, eğip bükmeden gerçeği söyleyen aydınlar, bilgeler – yazarlar” diye en onurlu ifadelerle tebcil ettiği isimlerden biri Nazım Hikmet, diğeri Çetin Altan. Türkiye’nin ideolojik mücadelelerinde bir tarafta Necip Fazıl varsa, öteki tarafta da önce Nazım Hikmet, sonra Çetin Altan vardır. İşte “İslamcı” siyasi lider olarak Tayyip Erdoğan en karşıtlarını ödüllendiriyor, onları tebcil ediyor.

Kimse yadırgamadı bu hamleyi o gün. “İslami camia” da yadırgamadı. Hatta kendi kendine bakıp, gelinen “Özgüven”le gurur duydu. Türkiye’de zincirleri kırıyorduk.

2009’dan 2021’e… Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’ın yazdıklarından başka suç isnadı olmamak üzere müebbetlik hapis talepleriyle içerde olması sembolik bir anlam taşır mı, gelinen noktayı anlamak için? Kamplaşma politikalarından medet umar hale gelmek nasıl bir şeydir? İnsanların “muhalif” damgası vurularak saldırıya uğraması nedir? İnsanların “haşere” diye nitelenip “itlaf edilmesi”nden bahsedilmesi ve iktidar için bu tür söylemlerin sahipleriyle ortaklık nedir?

Ne dersiniz, Fikri Sağlar türü bir halet-i ruhiyeyi bizim arkadaşlarımız da taşıyor mu? O halet-i ruhiye nasıl tanımlanır? Bir düşüş mü, bir özgüven kaybı mı, o günden bugüne kim nasıl bir kayıp yaşadı, koşa koşa12 yıl içinde “Eski Türkiye kodları”na mı dayandık?

Bu bölümü biraz hafif bir espri ile bitirelim: Gastronomide bir ifadeyi öğrenmiştik master-şef programlarında… Şef son tabağa kadar şeftir. Şu an çıkardığımız tabaklar pek yüz güldürmüyor be dostlar.

O MECANİSMO

Yakında Netfilix’te Brezilya yapımı bir dizi izledim. 1987’den bu yana Brezilya’daki yolsuzluk mekanizmasını belgesel - polisiye tadında masaya yatıran bir dizi. Siyaset - İş dünyası - Yargı - Polis - Medya her şey var.  Tanıdık roller görüyorsunuz. Sonunda şebeke – mekanizma her ne derseniz, dehşetli itiraflarla tabak gibi ortaya çıkıyor ve bu işleri mekanizma rahatlığında çok kolay yürüttüğünü sanan herkes bedelini ödüyor.

Ali Babacan’ın “Siyasetin finansmanında kullanılan imar rantını düzenlemek istedik, yapamadık” sözlerini de Ahmet Davutoğlu’nun “Siyasi etik ve şeffaflık yasasını çıkaramadık” yakınmalarını da daha iyi anlamak için O Mekanizmo’yu izlemek gerekir.

Bence her kademede siyasetçiler de izlemeli, iş adamları da, Emniyet ve Yargı mensupları da, medya da… Herkes birilerini tanıyacak orada.

23 Ocak 2021 Cumartesi

Seçmeni rövanşla korkutma Ali Babacan/23.01.2021

YATIRIMCI BİRAZ IŞIK GÖREBİLSE PARA AKACAK

Anayasa’nın gücü ve sistemdeki değeri eskisi gibi değil. Dünyadaki para bolluğunda Türkiye varlık içinde yokluk çekiyor. Yatırımcı hukuk ışığını görse Türkiye’ye oluk oluk para akacak.

BU ZİHNİYETLE REFORMDAN BİR ŞEY ÇIKMAZ

Hukuk reformundan hiçbir şey çıkmayacak. Güçler ayrılığına, yargı bağımsızlığına inanmıyorlar. Bu yaklaşıma sahipler. Bu zihniyet değişmeden yapılan her şey göstermelik.

İMAR RANTI SİYASETİN FİNANSMANI

İmar rantlarıyla ilgili çalışmalar yaptık, yeni mevzuatlar hazırlandık. Fakat Sayın Erdoğan’a kabul ettiremedik. Siyaseti finanse eden imar rantı karşı cephe olarak karşımıza çıktı.

ERDOĞAN’IN SESSİZLİĞİ ÇOK VAHİM

Gazetecilerin, siyasetçilerin tehdit edilip hedef gösterilmesi kabul edilemez. En basit konularda topa giren Cumhurbaşkanı açıklama yapmadı. Bu konuda bir duruş sergilememesi vahim.

SEÇMENİ RÖVANŞLA KORKUTMA

“Yoksulluk ile din özgürlüğü aynı kefeye konursa vatandaşımız yoksulluğu tercih edebilir” uyarısı yapan Babacan ekledi: Hükümet iki kötüyü gösterip birini tercih etmeye zorluyor. Dikkat edin, hep korkutuyor. ‘Ben gidersem daha kötüsü olur’ diyor. ‘Beni destekle daha iyisini yapayım’ demiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir ortamda erken seçime gitmeyeceğini belirten Babacan, bir de uyarı da bulundu: “Yoksulluk ile din özgürlüğü aynı kefeye konursa... Vatandaşımız yoksulluğu tercih edebilir. Buna çok dikkat etmek gerekiyor” dedi.

Babacan açıklamalarına şöyle devam etti: “Bölge farkı olmadan, ilgi gören tek partiyiz. Van’daki ilgi de Samsun’daki ilgi de aynı. Çünkü bize karşı bir kitle yok. Vatandaşlarımız, dediklerimize büyük ilgi duyuyor. Tam bir Türkiye partisi inşa ediyoruz. Yaptığımız anketlere baktığımızda, her partiden vatandaşlar var. Ankete katılanların yüzde 30’u daha önce AK Parti’ye oy verdiğini belirtiyor.

CUMHURBAŞKANI KANDIRILDIK DİYEBİLİR

Cumhurbaşkanı ‘Kandırıldık’ diyebilir, ‘Ben her şeyi doğru yapıyorum ama sistem yanlış oldu’ diyebilir. Ortakların hepsi zaman içerisinde çok zikzak yapmış, çok pozisyon değiştirmiş insanlar; bugün böyle derler, yarın başka bir şey. Bu aşamada herhangi bir birlikteliği ya da ittifakın bir parçası olarak görünmek istemeyebiliriz. 

2018 ZAFER DEĞİL YENİLGİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2018’de yenildiğini ve bunu konuşulmadığını belirten Babacan “Türkiye’de aslında 2018’den bu yana çok açık bir gerçek var. Bu gerçekte de dillendirilmiyor. 2018 seçimlerinde Sayın Erdoğan, seçim kaybetmiştir.

AK Parti seçimi kaybetmiştir, ancak bir başka siyasi partinin desteği ile Cumhurbaşkanı seçilebilmiştir. 50 artı 1, bir başka siyasi partinin seçmenleri açıkça desteği ile olmuştur. Yine Meclis’teki iktidar çoğunluğu AK Parti’nin ancak MHP desteği ile sağlanabilmiştir.

2018 seçimleri aslında AK Parti açısından, Sayın Erdoğan açısından bir yenilgidir. Zafer değildir. Çünkü o güne kadar hep tek başına iktidar olabilen, bir parti ve kişi ilk defa ortaklara mecbur kalmıştır. 

İSTANBUL’U KAYBETTİLER:

Geldik, ertesi yılki yerel seçimlere. İstanbul’da, Ankara’da ne oldu? Cumhurbaşkanı’nın kendisi otobüs üzerinde ilçe ilçe dolaştı. Bir belediye başkanı adayı, bir Cumhurbaşkanı vardı. Ne oldu? Yenildi. Bunlar hiç konuşulmuyor. İstanbul’u, Ankara’yı kaybettiler.

 

İşte İstanbul aşık oldukları şehirdi. İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır, İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeden diyen başkası mıydı? Antalya, Mersin bunlar büyükşehirler. Şimdi burada çok ciddi bir yenilgi var. Ve bu yenilginin arkasından Türkiye’nin sorunları çözemeyen bir yönetim var şu an.

GAZETECİLER TEHDİT EDİLDİ

Gazeteciler, siyasetçiler tehdit edildi, hedef gösterildi. Sizler, KARAR gazetesinin yazarları, bir partinin lideri tarafından hedef gösterildiniz. Tehdit suçtur, şiddet suçtur, şiddeti teşvik etmek suçtur. Hukuk devletinde böyle bir şey kabul edilemez. Türkiye, savcıların alenen tehdit edilebildiği bir ülke oldu.

En basit konularda topa giren Cumhurbaşkanı hiçbir açıklama yapmadı. Cumhurbaşkanı’nın bu konuda bir duruş sergilememesi çok vahimdir. Bu ülke, 1990’ların sokak olaylarına geri dönmeyi hak etmiyor. Bu ülkenin gençleri böyle şeyler görmek istemiyor. Gençlerimizin yarınlarına umut olmamız gerekiyor ki, geleceklerini bu ülkede görebilsinler.

ERDOĞAN BU TABLODA SEÇİME GİTMEZ

Sayın Erdoğan, mecbur kalmadıkça böyle bir tabloda seçime gitmez. Çünkü daha 2,5 yıl gibi bir zaman var, bu tabloda riske atmaz. Şartlar zorlamadığı sürece... Dünya para basıyor, bu hükümet pandeminin başında IBAN numarasını verdi. Belediyelerin yardımları da engelleniyor, kaybedilmiş belediyeler ile uğraşmak beyhude.

Şu anda daha kötüsü ile korkutup destek almaya çalışıyorlar. Yönetim Türkiye’nin sorunlarını çözemiyor. Hükümet iki kötüyü gösterip birini tercih etmeye zorluyor. Dikkat edin, hep korkutuyor. ‘Ben gidersem daha kötüsü olur’ diyor. ‘Beni destekle daha iyisini yapayım’ demiyor. Daha iyisinin sözüne de kimse inanmıyor zaten.

İKTİDARA REFORM ÇAĞRISI

Reformlar ile ilgili iktidara çağrı yapan Babacan, ilk önerisini de dillendirdi. Babacan şunları söyledi: “Hukuk reformunda, ekonomi reformunda bahsediyorlar şu anda, yakında açıklayacağız diyorlar. Mesela gerçekten samimiyseler, yapılacak ilk iş...

İhale mevzuatı hemen Avrupa Birliği ile uyumlu hale getirsinler. Şu an 28 ülke ortak bir kamu alım mevzuatı uyguluyor ve bu ülkelerin hemen hemen tamamı Türkiye’den daha ileri olan ve daha çok kamu yatırımı yapan ülkeler. Milyonlarca dolar yatırım yapıyorlar, bunların uyguladığı ortak bir mevzuat var...

SİYASETİN FİNANSMANI İMAR RANTI

Taha Akyol’un imar rantı ile ilgili sorusuna cevap veren Babacan şunları kaydetti: “Gidişatta açıkçası korkuyorduk, bugün bahsettiğimiz o lüks inşaatlar var ya. Bizim o dönemde ‘Bunları yapmayın, yanlış yere gidiyor’ diye uyardığımız binalar, onlar şimdi boş duruyor. Dünyanın parası döküldü. Niye engellemedik? Güzel bir soru. Öncelikle imar rantları ve inşaat ile sanayi arasındaki dengeyi yeniden kurma ile ilgili mevzuat hazırladık. 25 kişilik ekip oluşturduk, defalarca toplandık. 

Mevzuatın tamamını hazırladık, yeni kalemler oluşturduk. Parsel bazındaki imar değişikliği yasaklayan hükümler koyduk. Yasa metni, satır satır hepsi hazırdı. Ve bunu maalesef Sayın Erdoğan’a kabul ettiremedik. Çünkü bu işlerle uğraşan Bakan arkadaşlarımızdan, o dönemde itirazlar geldi. Çünkü bu işin, muhatapları var. Bu rant paylaşılıyor. Bu rant sadece iş camiasında paylaşılmıyor, yerel yönetimde, merkezi yönetimde, her yerlerde bu rant paylaşılıyor.

Aynı zamanda imar rantı, siyasetin önemli bir kaynağı. Siyasetin finansmanı imar rantı. Dolayısıyla o kadar çok farklı kesimlerden, bu rantı paylaşanlar vardı ki... Onlar bu sefer karşı cephe olarak karşımıza çıktılar. Bu birincisi. Eğer o gün Sayın Erdoğan, bizim hazırlığımıza ‘Yapılsın, tamam’ deseydi. Meclis’ten geçirir ve yapardık. Meclis’e bir yasa tasarısının gitmesi için Başbakan’ın imzası gerekiyordu. Niye yapmadınız diye soruyorsunuz ama bu yasal düzenleme gerektiriyordu.

S-400 KUTUSUNU ARALAYINCA YAPTIRIM GELDİ

S-400’lere milyonlarca dolar para verdik. Kutusunu hafif aralayınca hemen yaptırım geldi. F-35’ler için de milyonlarca dolar verdik. Ama ortak olduğunuz projeden kovulduk. NATO’nun en önemli savunma projelerinden birinde Türkiye 4 ortaktan birisiydi.

Şimdi para verdiği halde projeden kovulan, para verdiği halde uçaklarını alamayan bir ülke haline düştük.  ABD’nin Paris Anlaşmasına dönüş kararı çok önemli. Ama bu yetmez, kaynak da ayırmalı. İklim değişikliğiyle ilgili paranın nasıl bulunacağı konusunda, zamanında 14 kişilik bir heyet olarak G20’ye sunduğumuz rapor uygulanmaya başlandı.

Eskiye özlem Lütfü Şahsuvaroğlu/23.01.2021

Nur Vergin’le çok anımız var, eskiye dâir…

Sayın Cumhurbaşkanı eskiye özlem duyanların bir takım tertipler peşinde olduğunu vurguladı. 

Bu tertip peşindekiler kimlerdir ve neyin nesidirler bilmem; ama eski fetöcülerin el’an yaptıkları yayınlardan anladığımız kadarıyla damat, oğul ve bilcümle zatımuhteremlerin hemen tamamına yakını paralel örgütle sayısız teşrik-i mesai içinde olmuşlar da bizim haberimiz yokmuş. 

Parsel parsel cemaate verilmiş devlet adına ne varsa… Kadrolar, arsalar, ve daha neler neler…

Elbette o kadar yakın bir geçmişi ben de özlemiyorum.

Yani yargının, meclisin, ticaretin, belediyelerin, ordunun, polisin, eğitim kadrosunun velhasıl devleti sonradan tanıyan ne kadar biçare kul varsa -ister cemaat, ister siyasi parti- kendileri dışındakileri ötekileştirerek parsel parsel kurum murum keşfettikleri her şeye konmuşlar.

Devletin çivisi çıkmıştı böylece…

Öylesi yakın bir geçmişi kastetmiyor zaten Sayın Erdoğan.

Ama bendeniz hiçbir örgüt, parti ve cemaatle münasebetim olmadığı için kendi hesabıma konuşabilirim ki; o eski günleri, o eski(miş) değerleri özlüyorum. “Solmaz, pörsümez yeni”yi…

O artık geçersiz olan kavramları… Samimiyet, mes’uliyet, fedakârlık, vefakârlık, merhamet, sadakat, hürmet, iz’an, müsamaha, fazilet, liyakat, ehliyet, hikmet, irfan, kanaatkârlık, tevazu ve aşk… 

Bedevi çadıra girip: “Hanginiz Muhammed? Bir sorum olacaktı…” dediğinde, o mübarek Peygamber ile diğerlerinin aynı meclisi statü farkına varılmaksızın paylaşmasını özlüyorum. 

Mütevazı o eski siyasi liderleri özlüyorum. Babamız yaşında olmalarına rağmen yapılan eleştirileri gocunmaksızın dinleyebilen o eski liderleri özlüyorum. Türkeş Bey’e seksen sonrasında çıkardığımız Yeni Düşünce gazetemizin bürosunda artık Dokuz Işık’tan değil de şu dört ilkeden bahsedin. Gündem bu olmalı: “İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü, Meşruiyet, Demokrasi” dediğimizde bin sayfaya yakın kitabına laf söyleyen genci azarlama yerine dinleyip ertesi gün manevi lider olarak MÇP’nin yeni açılan binasının balkonundan yaptığı konuşmada (o sırada genel başkan Sayın Abdülkerim Doğru idi) “Size dört ilkeyi açıklıyorum: İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü, Meşruiyet, Demokrasi!” nutkunu unutamam. Eskiyi unutmak kabil değil yani Sevgili Erdoğan…

Sizin Belediye Başkanı iken şiir kasetinizin gelirini hapisteki aydınlara bağışlamanızı unutabilir miyiz? Payına düşen 2000 TL’yi (bir tek burayı unuttum dolar mıydı, TL miydi) Kalecik Cezaevinde yatan Fikret Başkaya’ya D Mehmet Doğan ile birlikte götürdüğümüz günü ve Başkaya’nın gözlerinin dolduğu ânı unutmak kabil mi?

Nevzat Ceylan’ın Doğal Hayat’la ilgili vakfının su meselesi etrafında Dedeman’da verdirdiği konferanstaki sunumumdan sonra Sayın Demirel’in çıkıp hiç gocunmadan yaptığım eleştirilere olgunlukla verdiği cevabı da unutamam. 

Oysa bir hidrolik profesörü kadar o konuda donanımlı bir siyasetçiydi ve her kademede görev yapmıştı. Misafirlerine kendi elleriyle tuttuğu tepsiden çay ikram eden, uçakta hiçbir koruma görevlisi taşımayan, yerli otomobile binen o eski başbakan Ecevit’i sonra…

Merhum Erbakan ile daha çok anı sizde vardır mesela… Velhasıl, İlla her ‘yeni’ şey, iyi bir şey değildir.

İstanbul’un beton yığınlarıyla doldurulması, Ankara’nın onunla yarışması hep yeni ve pis işler.

Tarihe, tarihî dokuya zarar veren, şehre tepeden bakan, onun kimliğini inkâr eden bu betonlaşmalar sadece bir semtte uygulansa Manhattan özentisi der geçeriz. Fakat şehrin handiyse tamamına yakınını gasp eden ve göğe adeta posta koyan, beri yanda da su havzalarını, mer’aları talan eden, yok eden zihniyet istediği kadar yeni olsun, nazarımda Tebbet Süresi’nin muhatabıdırlar. 

Eskiye özlem tam da burada ne kadar da adalet, hak ve hukuk arayışlarının tam karşılığı geliyor; biliyor musunuz? O da şu: Osmanlı Kanunnamelerinde su havzalarına veya mer’alara yapı diken, şenlendiren kim olursa olsun şu hüküm geçer: “Hiç kimse su havzalarına ev yapamaz… Mer’a kadimden beri mer’adır, hususiyeti değiştirilemez.” Padişah kadı kararıyla iktifa etmemiş, bir de lanet etmiştir: “Onun ahretteki evi de târumâr edile!” Hayvanının otladığı alanı bile insanın istismarına açmayan bir ‘eski’ zihniyettir bu!

Ne kadar eski bir zihniyet? Ta Cengiz Han’dan beri… Ma’lûm Osmanlı hukuk sistemi dört temel kaynağa bakar: Kur’an, Sünnet, Kıyas-ı Fukaha, İcmâ-yı ümmet… Onlarda yoksa gelenek, görenek, eski kanunlar…

İşte mer’a hukuku da Osmanlı’da Cengiz Yasalarından alınmadır. Çünkü atı otlayacak ki, ordu-millet hareket halinde felsefesini yaşasın. Yiyeceği eti, içeceği sütü sağlayan hayvanları otlayacak ki, bereket olsun. 

Eskiye özlem duyarız elbette. Çünkü Halife ve Sultan olduğu halde II. Abdulhamid Han, hilafet müessesesinin tek kişinin uhdesinde olmasından şikâyetçi idi ve bir meclis öngörmüştü. Şura ve istişare ne güzeldir. Parlamenter sistem bakımından dünyadaki birçok ülkeden çok daha köklü geçmişi olan ülkemize ve tarihine haksızlık etmeyelim. 

Ne güzel konuştunuz Nur Vergin Hanımefendinin cenazesinde. O’nun korkularını tanımış olmalısınız. Korkularını ve ümitlerini elbette…

O halde siz de ümitvar olunuz. Korkmayınız. Kolaylaştırınız, müjdeleyiniz.

***

Not: Hiç kimse gepegenç çocuklarımızı hoşlanmadıkları insanlar üzerine sürme salahiyetine sahip değildir. Özdağ’a ve Uğuroğlu’na yapılan saldırıları tekraren kınıyorum ama kınamak yetmez; siyaset artık şiddetten, kula kulluktan arınmalıdır.

Başkanlık sisteminin sorun çözememe sorunu Mustafa Karaalioğlu/23.01.2021

Bugünlerde iktidarın reform olarak tanımladığı, muhalefetin ise umutsuzca izlediği süreç; demokratik standartlar açısından zaten eksik ve yetersiz olan Başkanlık Sistemi’nin de gerisine düşülmüş olmasına karşı göstermelik bir çareyi ifade ediyor. Göstermelik çünkü, kalıcı ve sahici bir girişimden söz edilemiyor. Ne sistemin işleyişini mümkün kılmak ve ne de yetkili ağızlardan neredeyse kerpetenle sökülen cümlelerden anlaşıldığı kadarıyla yargı üzerindeki yükü kaldırabilecek bir reform tasarlanıyor. Daha açık ifadeyle iktidarın ne yetkilerinden taviz vermeye niyeti ne de bir yumuşuma havası yaratıp muhalif seslerin cüret kazanmasına tahammülü var. 

Başkanlık Sistemi’nin problemli olduğu aşikardır ve bu yüzden çok erken dönemde revizyon talepleri bizatihi iktidar kanadından yükselmişti. Nitekim, bu modelle iktidar ilk kez büyük belediyeleri kaybetti. Bu sonuç, yeni sistemin iktidar için arzettiği tehlikenin alarm sesiydi. Ki, bugünlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kendisine gereken oy için çok erken vadede Saadet Partisi’ni kazanmaya çalışmak zorunda olması da bu alarmın daha yüksek ses çıkarmaya başlamasındandır. Sistemin iktidar için taşıdığı riskler öngörülemez değildi; öngörülmüş ve hatırlatılmıştı lakin bu ikazlar yerine MHP’nin altın tepsi içinde sunduğu sınırsız/sorumsuz yetki modeli daha cazip geldi. Şimdi o cazibenin kaçınılmaz faturası için sıkıcı ve yorucu bir mesai başlamış görünüyor. 

Gayet tabii ki iktidarın ve bizatihi Erdoğan’ın sıkıntısı meselenin öncelikli yönü değildir. Öncelik, Başkanlık Sistemi’nin sorun çözemez ve hatta sorun üreten pratiğidir. Yeni sistemde geçen iki yılı aşkın sürede işsizlik artmış, Türk Lirası tarihte olmadığı kadar değersizleşmiş, enflasyon patlamış ve net yabancı yatırım miktarı eksiye düşmüştür. Ülke ya kur farkına çalışmak ya da yüksek faiz ödemekten başka çıkışı olmayan bir ekonomik modelsizliğe mahkum olmuştur.  

Yine bu süre zarfında hukuk, eğitim, basın özgürlüğü, yargıya güven, üniversitelerin saygınlığı gibi alanların tamamında geriye gidiş durdurulamamaktadır. 

Türkiye’nin bu dönemde kamu eliyle ürettiği ve yayınladığı hemen hemen bütün rakam ve istatistikler de güvenilmez hale gelmiştir. 

Bölgede ve dünyada iyi ilişki kurulabilen ülkelerin sayısı bir elin parmaklarının altına inmiştir. Kötü ilişkiler listesi kabardıkça kabarmıştır. 

İlaveten toplumdaki gerilim, kutuplaşma ve bilhassa umutsuzluk ileri düzeye taşınmıştır. 

Başkanlık modelinin tabiatındaki geniş yetkiler ve Erdoğan’ın tabiatındaki sınırsız yetki kullanımı duygusu, ülkeyi gerçekte yürümeyen ve sorun çözemeyen bir modele kilitlemiştir. Sadece geleneksel sorun alanları değil, Kovid salgını gibi beklenmedik şekilde ortaya çıkan problemler bile başlangıçta iyi yönetilebilirken, sistemin malum tabiatı nedeniyle zaman içinde güvenilirliği azalan bir hikayeye dönüşmüştür. 

Öte yandan, Türkiye sadece bugünü yitirmemekte, işler yolunda gidecek olsaydı küresel rekabet ve fırsatlardan elde edeceği imkan ve avantajları da kaybetmektedir. Fırsat maliyeti tarif edilemez boyuttadır.

Mesele böyle olduğu için, cimri değişim girişimleri, var gibi yapılıp aslında yok hükmünde olan reform kağıtları Türkiye için bir anlam ifade etmemektedir. 

Bilelim ki hastalığı kabul etmeden tedavi olmaz, ülkenin mukadderatı da göstermelik hamlelere ve şansa bırakılamaz.