3 Haziran 2025 Salı

“Adalet Çağrısı”

Metinin tamamı şu şekilde:

Ülkemizin hukuk devletine, eksiksiz, gerçek demokrasiye kavuşması; herkesin barış içinde, özgür, onurlu ve müreffeh bir yaşam sürmesi için, iktidarı, tüm yöneticileri ve hukuk uygulayıcılarını hukukun üstünlüğü ilkesine uymaya ve adaletli olmaya çağırıyoruz.

Mevcut gidişe seyirci kalmamak, her duyarlı yurttaşın görevi; insani ve vicdani sorumluluğudur. Çağrımız bu sorumluluğun gereğidir. Antik çağın ünlü bilginlerinden Herakleitos’un söylediği gibi “adaletsizliği, bir yangından daha çabuk önlemek gerekir.” Bu nedenle, yöneticileri ve yetkilileri uyarmayı ertelenemez bir yurttaşlık görevi sayıyoruz.

Tüm sorunlarımızın temeli adaletsizliktir

Adalet, hukukun üstünlüğüyle, devlet yönetiminin hukuka bağlı ve hukuk önünde herkesin eşit olmasıyla sağlanır. Hukukun üstünlüğü yoksa adalet yoktur.

Hukuk, yurttaşların haklarının güvencesi ve devletin temelidir. Devlet meşruiyetini hukuktan alır. Hukukun taraflılıkla ve ayrımcı anlayışlarla uygulanması devletin temelini çürütür: devletin meşruiyeti, halkın devlete güveni, adalet duygusu ve birlikte yaşama iradesi zedelenir.

Hukukun ve adaletin olmadığı yerde barış ve huzur, barış ve huzurun olmadığı yerde üretim, verim, gelişme ve kalkınma olmaz. Ekonomi düzelmez, demokrasi sağlıklı yürümez. Çünkü barışın da, bereketin de temeli adalettir. Bertolt Brecht’in ünlü deyişiyle “adalet halkın ekmeğidir.”

Hukuki öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik, insan haklarına saygı, her türlü ayrımcı uygulamanın ortadan kaldırılması, yolsuzluklara yol verilmemesi, idarenin yargısal denetimi ve adil yargılama, hukukun üstünlüğünün vazgeçilmez gerekleridir.

________________________________________

Türkiye’de hukuk devleti askıdadır. Özellikle 2017 Anayasa değişikliğiyle ‘Yürütme Erki’ kişiselleşmiş, “Yasama ve Yargı” fiili olarak yürütmenin yönlendirmesi ve kontrolü altına girmiştir. Demokrasinin temeli olan ‘kuvvetler ayrılığı’, kuvvetler birliğine dönüşmüştür. Anayasa’nın açık hükümlerine karşın AYM (Anayasa Mahkemesi) ve AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararlarına çoklukla uyulmamaktadır. Yasaların uygulanmasında siyasi tercihler ve keyfilik egemen olmuştur.

Makul gerekçelerden yoksun tutukluluklar, yargılama süresini gereksiz olarak uzatmak, iltisak ve irtibat gibi uydurma delillerle yeni suçlar ihdas etmek, gizli tanık kullanılarak suç icat ve isnat etmek, mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilenlerin mal ve mülklerine el koymak, AİHM’nin kararlarını görmezden gelmek, KAYYIM atamaları ve KHK gibi uygulamalar anayasayı, uluslararası hukuku ve insan haklarını doğrudan ihlal etmektir.

Hukukta öngörülebilirliğin zedelenmesi, yasal öngörü olmayan insanların haksız yere ve hukuka aykırı olarak işinden, aşından yoksun bırakılması, çalışma hakkının ve mülkiyet güvencesinin ortadan kalkması, giderek bir “korku ortamı” görüntüsü oluşturmakta ve bu görüntü içeride toplumun huzur ve refahına, dışarıda ülkemizin saygınlığına zarar vermektedir.

Adaletsizlik, bir beka sorunudur. Özellikle ceza yasalarının öngörülemez biçimde yorumlanması, gazeteci, yazar, iş insanları ve siyasilere dönük keyfi gözaltı, tutuklamalar, yargıya güveni ve devlete saygıyı sarsmaktadır.

Yargı mensuplarının inançlarını, siyasi görüşlerini ve ideolojik yaklaşımlarını kararlarına yansıtmaları çözülmesi gereken en ciddi bağımlılık ve taraflılık sorunudur. Yargının siyasi hesaplaşmaya ve keyfiliğe yol açacak uygulamalara alet edilmesi hukuk devletinin, demokrasinin ve özgürlüklerin sonunu getirir. Hak ve özgürlüklerin evrenselliği gözetildiğinde, hiçbir devlet hak ihlallerini “iç işimiz” savunmasıyla geçiştiremez.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile “hesap verebilirliği” arasındaki denge kurulmadan yargı ile yasama ve yürütme organları arasındaki sorun çözülemez. Bu nedenle yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını güvence altına alacak, hukuk eğitiminden yüksek yargı organlarının yeniden yapılandırılmasına kadar köklü bir yargı reformu kaçınılmazdır.

Vatandaşların en temel anayasal hakkı olan her türlü kaygı ve korkudan arındırılmış güvenli bir hayat sürmelerini sağlamak devletin varlık sebebidir. Bu nedenle öncelikle siyasi hedef taşıdığı açıkça görülen yargısal uygulamalara son verilmelidir. Devlete yapılabilecek en büyük kötülük, hukukun işleyişine siyasetin ayrımcı biçimde müdahale etmesidir.

Güncel adaletsizliklerin çözümü için AYM ve AIHM kararlarının objektif bağlayıcılığı esastır. “Gizli tanık”, “iltisak” ve benzeri istismara açık uygulamalarla adil yargılama ilkesinin zedelenmesine son verilmelidir.

Ciddi biçimde daraltılan ifade özgürlüğü alanının genişletilmesi demokratik hukuk devleti olma iddiasının vazgeçilmez gereğidir. İfade özgürlüğünün ve çoğulculuğun birliğimizi pekiştireceği, çoklukta birliğin bizi güçlendireceği açıktır.

Devlet güç kullanır. Bunun sınırlanmadığı ve denetlenmediği yerde keyfilik ve hukuksuzluk egemen olur. Yargı, bu tür olumsuzluklara karşı insanların son sığınağıdır. Hukukun ve adaletin olmadığı yerde özgürlük yoktur. Özgürlük ancak adalete dayalı bir hukuk düzeninin olduğu yerde korunabilir.

Bu bağlamda ilk yapılması gereken, kuvvetler ayrılığı ilkesine gerçeklik kazandırmak, devlet organları arasında denge ve denetimin sağlandığı bir yönetim biçimine geçmektir.

Temel hak ve özgürlükleri gereksiz yere kısıtlayan idari uygulamalardan vazgeçilmeli; adil yargılama ilkesinin gereklerine eksiksiz uyulmalı, kayyım atamalarına ve KHK uygulamalarına son verilmeli; anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanan vatandaşlara yönelik orantısız müdahalelerden kaçınılmalıdır.

Adalet gözetilmediği için on binlerce insan mağdur durumdadır. Mağduriyetin giderilmesi için cezaevlerindeki koşullar iyileştirilmeli; hasta ve yaşlı tutuklular tahliye edilmeli; denetimli serbestlik ve şartlı tahliye uygulamalarındaki keyfilik sona ermeli; kötü muamele ve işkence iddiaları ciddiyetle araştırılmalıdır.

Keyfi ve hukuka aykırı uygulamalarla anılan, tekel niteliğindeki sulh ceza hakimliği sistemi kaldırılmalı; koruma tedbirlerine karar verme yetkisi genel mahkemelere devredilmelidir. Tutuklama ceza değil, belirli şartlarda uygulanabilecek bir önlemdir; cezalandırma amacı taşıyan tutuklama ve adli kontrol uygulamalarına son verilmelidir.

Kadınlara ve çocuklara karşı işlenmiş cinsel suçlar, cana ve mala kast içeren şiddet suçları ile uyuşturucu ticareti dışta tutulmak kaydıyla, bir kısmi genel af çıkarılmalıdır. Bireylere karşı suç işlememiş tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler ivedilikle serbest bırakılmalıdır.

“Demokratik Hukuk Devleti” ve “evrensel hukuk ilkelerine” bağlılık, yurttaşların esenlik ve güvenlik içinde yaşaması kadar, devletin varlığının ve saygınlığının da temelidir. O nedenle herkesi, iktidarı ve muhalefetiyle tüm siyasi tarafları, hukukun üstünlüğü ve adalet ilkesini yüksekte tutmaya, hukuka ve adalete bağlı kalmaya çağırıyoruz.

Çağrımızı tüm duyarlı yurttaşlarımızın bilgi ve katılımı için kamuoyuna saygıyla sunarız.

İmzacılar

Deklarasyona imza atanlar şu isimlerden oluşuyor:

Abdulbaki Erdoğmuş (Eski milletvekili, ilahiyatçı)

Ali Rıza Gören (Doç. Dr., hukukçu)

Bahattin Yücel (Eski Turizm Bakanı, tarihçi)

Beyhan Aslan (Eski milletvekili, hukukçu)

Doğu Ergil (Prof. Dr., sosyolog)

Erdal Türkkan (Prof. Dr., iktisatçı)

Ertuğrul Günay (Eski Kültür ve Turizm Bakanı)

Ertuğrul Yalçınbayır (Eski Başbakan Yardımcısı)

Figen Çalıkuşu (Avukat, KARAR yazarı)

Hakan Tartan (Eski Bakan, gazeteci)

Haluk Özdalga (Eski milletvekili, yazar)

Haşim Kılıç (Anayasa Mahkemesi eski Başkanı)

Helün Fırat (Yönetici)

Hüseyin Çelik (Prof. Dr., Eski Milli Eğitim Bakanı)

Mehmet Altan (Prof. Dr. iktisatçı)

Müslüm Doğan (Eski Bakan, mühendis)

Nesrin Nas (Eski milletvekili, iktisatçı)

Saffet Özbek (Eski milletvekili, hukukçu)

Suat Kınıklıoğlu (Eski milletvekili, uluslararası ilişkiler uzmanı)

Öcalan’ın uzun metnine bir içerik analizi: Sert sözler, itiraflar ve bilimsel konular Eray Özer/03 Haziran 2025

Abdullah Öcalan’ın fesih kararının çıktığı PKK’nın 12. Kongresi’ne gönderdiği uzun metinde çok ilginç noktalar var. Örgütü ve hatta Kürt toplumunu ağır sözlerle eleştiriyor. Yerine göre Einstein’dan giriyor kuantum fiziğinden çıkıyor. Narin cinayeti, Big Bang, Gılgamış Destanı, LGBT gibi başlıkların her birine bir şekilde değiniyor

Abdullah Öcalan’ın PKK’nın fesih kararı aldığı 12. Kongre’ye gönderdiği metin dün gece geç vakitlerde çevrimiçi ortama düştü.

Aslında böyle bir metnin akşamın daha erken saatlerinde yayımlandığı fakat sonra sebebi bilinmeyen bir şekilde geri çekildiği iddia edilmişti. Dolu dolu beş PDF sayfasını kaplayan metnin (sindire sindire okunması 1,5-2 saat sürüyor) sadece ilk sayfası kalmış, dört sayfası “uçmuştu”.

Gece yarısına doğru sayfalar geri geldi ve okumaya başladım. Size metnin bir özetini yapmak istedim.

Öcalan “fesih kongresi” olarak bilinen PKK kongresine ilettiği metinde neler söylüyordu? Hangi noktalara parmak basıyordu? Nerelerde öfkeleniyor, nerelerde tartışmanın devamını getireceğini belirtiyordu?

Gelin birlikte bakalım.

Uzunca bir giriş ve örgüte “kendinizi dahi taşıyamıyorsunuz” eleştirisi

Öcalan metninde yeni dönemi yedi ana başlık altında anlatacağını söylüyor lakin bu başlıklara geçmeden önce uzunca bir giriş kaleme alıyor ve bu noktaya nasıl gelindiğini anlatıyor.

Bu kısmın en çarpıcı iki noktasından biri kendi döneminin Kürtler tarafından ısrarla anlaşılmadığını vurguladığı bölüm.

“Önderlik Gerçeği diyorsunuz ama nedir bu gerçeklik anlamıyorsunuz. Halk dağılmış, felç edilmiş, anlama gücü yok” dedikten sonra faturayı PKK yöneticilerine çıkarıyor: “Kadro donanımsız.”

Kendinin bu süreçte -Kürtler tarafından- “mesihleştirildiğini” öne süren Öcalan bu duruma da “Artık yeter!” tepkisini veriyor.

Devamında isyanını şöyle sürdürüyor: “50 yıldır doğru anlaşılmayı bekliyorum. Anlatıyorum, anlatıyorum, sonra yine anlatıyorum.” Yine de anlaşılmadığını dile getiriyor ve bir noktada eleştirisini oldukça sertleştiriyor:

“Önderlik gerçeğini doğru anlamadan, kendini gerçekliğe yatırmadan bırakın topluma öncülük etmeyi, kendiniz yürüyemezsiniz. Nitekim kendinizi dahi taşıyamıyorsunuz. Muazzam bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye çalışıyorum, yine almıyorsunuz. Kendinizi bir çözüm olarak dayatmakta ısrar ediyorsunuz.”

“Bizimle amansız savaş önderi Bahçeli”

Giriş kısmının en çarpıcı diğer kısmı ise Öcalan’ın MHP lideri Devlet Bahçeli hakkında söyledikleri.

Bir eşik atlamanın gerektiğini belirten Öcalan, birazdan değineceği Bahçeli’nin çağrısıyla ilgili cümlesine “Tuhaftır” diye başlıyor. Yani anlaşılan o ki, Bahçeli’nin 22 Ekim çağrısını “tuhaf” bulanlardan biri de Öcalan.

“Tuhaftır, bizim tarafımızdan değil, bizzat benimle amansız ve her an idamım için her şeyi yapan bir Türk, dönemin Türk duyarlılığının partileşmiş hatta proto parti devletinin en yetkili sesi ve eli olarak Devlet Bahçeli açtı bu yeni dönemi” diyor Öcalan.

Arkasından Bahçeli’nin DEM Parti heyetine dile getirdiği bir cümleyi naklediyor ki sanırım bu cümleyi bu açıklıkta daha önce Bahçeli veya ona yakın birinden duymamıştık:

“Yani bizimle amansız savaş önderi olarak Bahçeli, DEM heyetine bunu bizzat söylüyor. ‘Ben bütün ömrümü buna adamıştım ama şimdi yeni bir dönemi başlatmak istiyorum.’"

Bahçeli, ömrünü PKK’yla mücadeleye yahut Öcalan’ın ölmesine yahut ikisine birden adadığını, lakin şimdi yeni bir dönem başlatmak istediğini Öcalan ve DEM Parti’nin aktarımına göre DEM Parti heyetine açık açık ifade etmiş anlayacağınız.

“Ancak savaşanlar barışır”

Giriş bölümüne küçük ama önemli bir not daha. Öcalan ancak savaşanların barışabileceğinin altını bu bölümde ısrarla çiziyor.

Savaşanlar dışındaki diğer unsurların (benim aklıma üçüncü ülkeler geldi ilk) ancak sürece yardımcı olabileceğini söylüyor.

Bir de başlayan sürecin Irak, İran, Suriye devletleri içinde de benzer şekilde yaşanacağını fakat inisiyatifin Türkiye’de olacağını belirterek sürece dair önemli bir tarif yapıyor.

Gılgamış, Gazali, Big Bang, Einstein, LGBT… Yok yok!

Akabinde girişte bahsettiğim yedi bölümlük kısma geçiliyor.

Buradan sonrası ta en son kısma kadar her biri ayrı bir uzmanlık gerektiren büyük felsefi ve sosyolojik meseleleri Öcalan, birkaç sayfaya sığdırmaya çalışıyor.

İnsanlığın var oluşundan giriyor konuya, kuantum fiziğinden çıkıyor. Dinler tarihi, Gılgamış Destanı, Gazali, Big Bang (Büyük Patlama), Einstein’ın e=m.c2 formulü, LGBT… O kadar kısa bir metinde (uzun ama bunları anlatmak için kısa) tüm bu başlıklara girip çıkıyor. Tabii böyle olunca bazen konular karmaşık hale geliyor, birbirinden ayırması zorlaşıyor, ani geçişler oluyor.

İmralı’da sıkı bir kütüphanesi olmalı

Arada yanlış veya eksik bildiği şeyler yahut karıştırdığı tarihler de var. Mesela dilin 3 bin yıl önce ortaya çıktığını öne sürmesi (yazılı dili kastediyor olsa bu bilgi doğru olacaktı ama sözlü dil kullanımı için bu tarihi veriyor), Tanrı Parçacığı’nı bir atomaltı parçacık gibi kullanması (oysa bir enerji alanı, bozon) gibi…

Yine de ancak İmralı’da bulunduğu dönemde ortaya çıkmış, örneğin kuantum fiziği gibi başlıklarda belirli bir düzeyde bilgisinin olması insanı şaşırtıyor. Belli ki sağlam bir kütüphaneden yararlanarak çok fazla sayıda okuma yapmış.

Mesela en şaşırdığım tespitlerinden biri Göbeklitepe’nin bulunduğu bölgede obsidyen denen taşın geniş yataklarının olduğunu belirtmesi oldu. Buradan yola çıkarak orada, yani Göbeklitepe’de bir değiş-tokuş, silah olarak (ok ucu ve bıçak) kullanmaya müsait bir taş (obsidyen) karşılığında hayvan derisi ve et takasının yapılmasına değiniyor.

Bu 12 bin yıl öncesine tarihlenen ve insanın yerleşik hayata geçişini yeniden tarifleyerek tüm arkeoloji bilgimizi değiştiren Göbeklitepe’nin inşa edilme nedenleri arasında gösterilen güçlü bir teori.

Öcalan’ın bunu bu detayda biliyor olması şaşırtıcı.

Narin cinayetine de değiniyor, Güran’ları Molla Gurani’ye bağlıyor

Bir diğer şaşırtıcı kısım ise Öcalan’ın metinde Narin cinayetine de değinmiş olması. Ailenin giderek geniş topluluklara, kabile ve komünlere dönüşmesini anlatırken direksiyonu birden bu cinayete kırıyor. “Çok esef ettiğimiz o Tavşantepe’deki olay kabileyle ilgilidir, o kabilenin marifetiyle içteki o müthiş o tecavüz unsuru küçücük bir kız çocuğuna yönelik eşi görülmemiş bir katliam olarak ifade bulmuştur” diyor. Sembolik bir olay olmasına rağmen çok çarpıcı bir anlamı olduğunu söylüyor. Bir de iddiada bulunuyor: Güran ailesini -herhalde soyadlarından dolayı- İstanbul’un fethine de katılan Molla Gurani’ye bağlıyor.

“Ah Marx şu anarşistleri bir anlasaydı…”

Metnin büyük bir bölümünde Marx göndermesi -ve sıklıkla eleştirisi- var. Fakat iki yerde Öcalan’ın tespitleri ilginç:

Birincisi komün diye tarif ettiği (ve mesela belediye de komündür, diyor ve “bizim” belediyelere kayyum atanırken hiçbir şey yapmayıp seyrettiniz diyerek öfkesini burada da belli ediyor) ve devletin karşısına koyduğu yapıdan bahsederken birden anarşizmin iki fikir babası Bakunin ve Kropotkin’e getiriyor sözü ve şöyle söylüyor: “Marx Bakunin’i anlasaydı, Lenin de Kropotkin’i anlasaydı sosyalizmin kaderi kesinlikle başka türlü geliştirdi. Bu sentezi sağlayamadıkları için reel sosyalizm gelişti.”

“O da bunu derse vay başımıza gelen!”

Marx’la ilgili bir diğer kısımda ise söyledikleri biraz yakınma mahiyetinde. “Hayret ettiğim nokta Marx dahi, adam karısıyla yaşamak için elbisesini satıyor” diyerek Marx’ın “ev geçindirme” derdi olan bir adam olmasına değiniyor. Marx’ın karısı ve çocuklarını geçindirmek için ceketini sattığını belirttikten sonra şöyle diyor: “Bu kitabı yazayım da gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım, diyor. Şimdi sosyolojinin kurucusu bunu derse vay başımıza gelen! Böyle Marksizm mi olur? Olmuş maalesef, biz de taptık.”

İçeriye yönelik ağır eleştiriler yapıyor

Öcalan’ın eleştirileri arasında en ağır kısım ise “Kürt gerçeğinin çöplük karakterinden” bahsettiği kısım. Çok sert tespitler yapıyor. Kürtlerin durumunu “bir kültür kalıntısı” olarak ve şu benzetmelerle tanımlıyor: “Çözülmüş kabileler, işlevsel olmayan bir dil, tarikat kırıntıları, aşiret aile kavgaları.” Tarihsel toplumsal dağılmışlığın derinliği nedeniyle bu durumda bulunduklarını belirterek o sert ifadeyi kullanıyor: “Sömürge ötesi bir durumdur söz konusu olan. Bir tür çöplük. Çöplük toplumu, bir mezarlık.”

İlerleyen bölümde Kürtlerin canını vermekten çekinmediğini ama gerçeğe yanaşmadığını belirttikten sonra aynı ifadeyi tekrarlıyor: “Bunun gerisinde Kürt gerçekliğinin sömürge bile değil, çöplük karakterinden gelmesi vardır.”

“Barzaniler, Bedirhaniler, Şeyh Sait’in bazı torunları: Kürtlüğü imhaya götürdüler”

Eleştirilerinden bir diğerinde ise Nazilerle işbirliği yapan Yahudilere (bu insanlara Judenrat dendiğini belirterek) benzettiği bazı isimleri zikrediyor: “Barzaniler, Bedirhaniler ve hatta Şeyh Sait’in geride kalan torunlarından bazıları.”

Bu insanları “Judenratlaşmış” olarak tanımlarken onların “ailelerini kurtarmak için Kürtlüğü imhaya götürdüklerini” iddia ediyor Öcalan.

İki yerde de Öcalan’ın kendiyle ilgili itiraflarda bulunduğunu belirterek ve bunları da anlatarak bitireyim istiyorum.

Gençken dayak attığı ablası ziyaretine hiç gelmemiş

Birincisi ablası Ayni Yıldırım’la ilgili söyledikleri. Ayni Yıldırım’a gençliğinde bir tarlada çalışırken dayak attığını anlatan Öcalan, ablasının dayaktan sonra kendisine “Senin gücün ancak bana yeter” dediğini belirtiyor. Belli ki bu sözden çok etkilenmiş ve hafızasına kazınmış. Ayni Yıldırım’ın kendisini İmralı’da hiç ziyaret etmediğini, aklına hiç getirmediğini ve kendisine karşı bir sevgi geliştirmediğini söylüyor. Ardından da kendisini ziyaret etmeyiş nedenini “acaba o dayakla ilgili olabilir mi” sözleriyle sorguluyor.

Bir diğer kişisel hikayede ise Öcalan karısı Kesire Yıldırım’ı öldürmeyi düşündüğünü belirtiyor. En yakın arkadaşının da (isim vermiyor) kendisine bu yönde baskı yaptığını belirttikten sonra Kesire Yıldırım’ın yanından kaçışının kendisi için de bir kurtuluş olduğunu anladığını söylüyor.

Herkes karısının kaçmasını ayıplarken ve “Ya adamın karısı kaçtı” diye üzülürken Öcalan kendisinin “ben kurtuldum” dediğini ve kendi kurtuluşunun bu ilişkinin bitişiyle başladığını dile getiriyor.

Bitirirken “Eray sen de yazının bilimsel ve ilginç kısımlarını anlattın, barış sürecine dair tespitlerine hiç girmedin” demenizi istemem.

Zira Öcalan’ın yazısında bu kısımlar gerçekten kısıtlı. Bu konuların ileride tartışılacağını, bu tartışmaların en az birkaç ay alacağını söylüyor.

Süreçteki sessizlik de bu tartışmaların sürmesinden kaynaklanıyor ve elimizdeki metin aslında devam eden görüşmelerin başlangıç metni belki, bilemiyorum.

Siyaseten girişte değindiğim noktalar hariç son kısımda sadece “konfederalizm” meselesini ilginç bulduğumu söyleyebilirim ama onu da zaten nasıl olsa tartışan çok olacaktır. Oradan takip edebilirsiniz.

2 Haziran 2025 Pazartesi

Volkan Vural: İş YPG'nin Ankara için meşru muhataba dönüşmesine gidiyor; Cansu Çamlıbel/02 Haziran 2025

Öyle bir dönem ki günlük siyaseti takip etmek karartıyor insanı. Sosyal medyadaki söz düelloları, her dakika yeni bir demeç vermek zorunda hisseden siyasetçiler, yeni bir şey söylemeyi ya da düşünmeyi imkânsız kılan yankı odaları. Böyle dönemlerde biraz ‘eski’ye dönmeyi, siyasi arkeoloji yapmayı kendi adıma çok ferahlatıcı buluyorum. Zira tarih olduğunu sandığımız o defterlerin içinde bugünü ve ötesini anlamlandırmaya yardımcı olabilecek madenler gömülü duruyor. Emekli Büyükelçi Volkan Vural’ın ‘Olağanüstü ve Tam Yetkili’ başlıklı kitabını okurken işte o tür bir madene denk geldim. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 23 senelik iktidarının nasıl bir uluslararası konjonktürde başladığını incelemek, dünyanın da Türkiye’nin de bugün yine benzer bir tektonik kavşakta olduğuna uyanmak açısından hayati bir egzersiz kanımca.

Volkan Vural bir döneme damgasını vurmuş bir büyükelçi. Son görevleri nedeniyle kendisini ‘AB dosyasının maestrosu’ olarak tanımış olsak da onun kariyer durakları arasında Tahran da var Moskova da, NATO da var BM Daimî Temsilciliği de…Benden önceki gazeteci kuşaklarının Vural ile asıl mesaisi ise 1990’larda Tansu Çiller kendisini ‘başbakan başdanışmanı’ olarak atadığında olmuştu. ‘Olağanüstü ve Tam Yetkili’yi yazması için kendisini teşvik eden de bir gazeteci dostu olmuş; Sedat Ergin. Anladığım kadarıyla Sedat Ağabey olmasa bir kenara attığı arşivine dalıp eski şiirlerini ve fotoğraflarını çıkarmaya hiç niyeti yokmuş. Evet, Volkan Vural aslında bir şairmiş de haberimiz yokmuş.

Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylık işlerini yürütecek ana kurum olarak AB Genel Sekreterliği’ni o kurdu ve müzakerelerin açılmasının anahtarı haline gelen Ulusal Program’ın altında onun imzası vardı, 2002’de TBMM’den geçen ve idam cezasının kaldırılmasını da kapsayan anayasa değişikliği paketinin altında da. O dönemde atılan tüm bu adımların önündeki en büyük engelin MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli olduğunu çok canlı olarak hatırlıyor. Bugün Bahçeli’yi Öcalan için ‘PKK’nın kurucu önderi’ ifadesi kullanmaya iten siyasi motivasyonu sorguluyor. Ancak Volkan Vural, ‘süreç muhalifleri’nin aksine atılacak adımların Türkiye’yi zayıflatacağına inanmıyor. Tam tersine, ona göre Kürtlerin bu ülkede mutlu yaşayacağı bir sistem kurmak ve yerel yönetimleri güçlendirmek Türkiye’yi güçlendirecektir. Hatta daha da ileri gidiyor, terörden arındırılmış bir YPG’yi Ankara’nın meşru muhatap olarak almasında bir sakınca olmayacağını da ekliyor. AKP-MHP iktidarının Türkiye’ye dayattığı siyasi yönetim tarzıyla sorunu olan bir ‘eski Türkiye’ büyükelçisinin, içinden geçtiğimiz çözüm sürecinin olası aşamalarıyla ilgili liberal tavrının kendi neslinden pek çok meslektaşının hoşuna gitmeyeceğini tahmin edebilirim.

Bazı siyasetçilerin elbette kulaklarını çınlattık. Volkan Vural’ın son bölümdeki Tayyip Erdoğan hatıralarını ilgiyle okuyacağınızı tahmin ediyorum. Türk Dışişleri’nin çok geç olmadan, Volkan Bey gibi ‘hayatın kendisinden büyük’, özgüvenli ve siyasi gelişmeler karşısında yalpalamayan büyükelçiler yetiştirme geleneğine geri dönebilmesi umuduyla…

 "Bugün artık Dışişleri Bakanı'nın bile özgül ağırlığı yok. Bu noktaya gelinmesinde diplomatların küçümsenmesi rol oynadı"

- Kitabınıza isim olan ‘olağanüstü ve tam yetkili’ ifadesi cumhurbaşkanları tarafından yurtdışına atanan büyükelçilerin gittikleri ülkedeki muhataplarına sunduğu ‘Güven Mektubu’nda kullanılan ifadedir. Bunu hatırlatarak açıyorsunuz kitabı, sonrasında da günümüzde artık büyükelçilerin ‘olağanüstü ve tam yetkili’ kişiler olduğunu düşünmenin imkânsız hale geldiğini ekliyorsunuz. Çünkü diplomasi giderek daha çok liderlerin kendi işi haline geldi. Bu elbette sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil ama Türkiye bunu zirvede yaşayan ülkelerden biri gibi hissediyorum.Ben de öyle hissediyorum.

- Diplomatik meselelerde bazı hallerde dışişleri bakanlarının görüş ya da eylemlerinin dahi anlamsız kalabildiği bu noktaya Türkiye nasıl geldi?

Türkiye özelinde konuşursak bence burada diplomatlara duyulan güvensizlik önemli bir rol oynadı. Onlara sanki aynı ülkenin vatandaşı değilmiş gibi bir davranılarak küçümsemeleri rol oynadı. Zaman zaman da bir kıskanma oldu ama bu küçümseme gibi ifade edildi. Siyasette belirleyici olan tek şeyin tek bir şahıs olması da buraya gelinmesinde rol oynadı. Eskiden aynı hükümet içinde çeşitli bakanlarla konuşabiliyordunuz, bakanlarının neredeyse her birinin bir özgül ağırlığı vardı. Şu anda hiç kimsenin, Dışişleri Bakanı dahil, özgür ağırlığı yok. Bir dışişleri bakanının hükümet içinde, kendi bakanlığının teşkilatına dayanarak sahip olduğu bir özgül ağırlığı yoksa o zaman dış politikada durum vahim demektir. Çünkü kendi bakanlığının teknik kadrosu o bakana çok doyurucu bilgiler verirdi ve o bilgilerle hükümet içinde bakana belli bir saygınlık sağlardı. Şimdi böyle bir şey yok.

"Bugün kendi inisiyatifiyle CNN International yayınına çıkan bir büyükelçinin başına çok şey gelebilir oysa ben o gün İsmail Cem'den tebrik telefonu almıştım"

- Eskiden bu ‘özgül ağırlık’ kavramı sadece dışişleri bakanları için değil büyükelçiler için de adeta bir koruma kalkanı olurdu. Siz kendi yaşamınızdan örneklerle bazı kritik noktalarda nasıl kişisel insiyatif alabilmiş olduğunuzu anlatıyorsunuz. Çarpıcı örneklerden biri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirildiği 1999 yılından. Siz o sırada Türkiye’nin BM Nezdindeki Daimî Temsilcisi olarak görev yapıyorsunuz. New York Times Öcalan’ın yakalanmasını manşetine taşıyınca Amerikan basını ABD’deki Türk temsilciliklerinin telefonlarını kilitliyor. Siz de Ankara’ya danışmadan CNN International yayınına katılıyorsunuz. Acaba bugün aynı konumdaki büyükelçi böyle bir aksiyon alsa başına neler gelebilir?

Çok şey gelir, merkeze alınır herhalde. O gün aslında CNN International’a çıkmak benim görevim değildi. O görev aslında Türkiye’nin Washington Büyükelçisine düşüyordu. Hatta o sırada Washington’daki Büyükelçilikte müsteşar olan Namık Tan’ı arayarak bu konuda uyardım. Ama Namık büyükelçinin yayına çıkacak durumda olmadığını söyledi.

- Büyükelçi kimdi ve neden çıkacak durumda değildi?

Baki İlkin idi büyükelçimiz. Çok heyecanlı, çok telaşlıdır. Çıkmak da istemiyordu. CNN de bana “Ya o çıkar yayına ya da siz. Gelmezseniz de gelmediğinizi açıklarız” diye hafif bir şantaj halindeydi. Öyle olunca ben hiç düşünmeden gittim. Sonucu ne olur hiç düşünmedim bile. Mülakattan sonra da arabaya bindiğim anda telefon çaldı. Dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem aradı, tebrik etti.

"Öcalan yakalandığında Kürt sorununun demokratik çözümü için fırsat yakalamıştık ama o fırsatı kullanamadık sonra AB uyum sürecince tekrar fırsat yakaladık yine olmadı hep sonunu getiremediğimiz bir konudur Kürt sorunu"

- O yayında verdiğiniz mesajların bana kalırsa en önemli bölümü şu; Öcalan’ın yakalanması ve yargılanmasının Türkiye'nin demokrasi vasfının dünyaya gösterilmesi için büyük bir fırsat olacağını söylemeniz. Neden böyle düşünüyordunuz? 

Çünkü Öcalan yakalandığında Türkiye, Kürt sorununun demokratik bir şekilde çözümü açısından da hakikaten büyük bir fırsat yakalamıştı. Sadece terörün bitirilmesi için değil, demokratik çözüm açısından da…İkisi aynı anda yapılabilirdi ama biz bu fırsatı maalesef kullanamadık. Türkiye'de şüphesiz kamuoyunda önyargılar var ama önemi olan siyasetin gerekli adımları atmasıdır. Bunun için de eşit vatandaşlık ve eşit kültürel haklar konusunda somut birtakım kararların alınması gerekiyordu. Biz bu fırsatı sonradan bir de Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde yakaladık. Yine sonunu getiremedik. Hep böyle başlattığımız ama sonunu getiremediğimiz bir konudur Kürt sorunu. Biz Tansu Çiller’e de başbakanken hep aynı şeyi söyledik; sadece askeri tedbirlerle bu sorunu bitirmek mümkün değil. Her devlet terörle mücadele eder, bu zaten devlet olmanın gereği. Ama meseleyi çözümleyebilmek için daha başka adımlar atılması lazım. Ben burada hep İspanya'yı, İngiltere'yi falan örnek gösterirdim Tansu Hanım’a. Bizim ülkemizdeki sorun bu ülkelerdekiyle birebir aynı olmayabilir ama nihayetinde bir siyasi anlayışa varılması gerekiyor.

- Siz Tansu Çiller’e İspanya ve ‘Bask Modeli’ni anlatıyorsunuz biraz genel çerçeve oluşturmak için. Ama Tansu Hanım henüz ‘Bask Modeli’ hakkında pek de bilgisi olmadan çıkıp basına demeç veriyor. Siz saçınızı başınızı yoluyorsunuz ama ne fayda çünkü Türkiye yıllarca ‘Bask Modeli’ tartışıyor!

İspanya aslında adı konmamış bir federasyondur, 17 tane özel bölge var ve her birinin yetkisi farklı. Ben bizdeki konunun İspanya'nın o modeli çerçevesinde değil, Avrupa Konseyi'nin Yerel Yönetimler Şartı çerçevesinde değerlendirilmesini uygun bulurum. Bu da nedir? Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, mali imkanlarının arttırılması ve bazı vergilerin toplanması ya da eğitim konusunda bazı yetkiler verilmesidir. Kürt sorunu, bu çerçevede çözülebileceğimiz konudur.

- Bu bahsettiğiniz Avrupa Konseyi’nin 1985 yılında kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı. Türkiye 1988’de imzaladı, 1992’de bir bakanlar kurulu kararı ile yürürlüğe koydu. Ancak taraf olurken özerlikle ilgili en kritik maddelerine çekince koydu. Ve bu çekinceleri bugün de hala devam ediyor.

Evet, hala devam ediyor.

- Sizce bu maddelere yönelik çekincenin kaldırılması ‘Terörsüz Türkiye’ diye başlatılan sürecin sonraki aşamalarından biri olabilir mi? Bu yönde bir emare görüyor musunuz?

Şu anda görmüyorum ama olması lazım. Yerel Yönetimler Şartı’na uygun birtakım düzenlemelerin de yapılması lazım. Yerel yönetimlerin mutlaka güçlendirmesi, biraz ademi merkeziyetçiliğe gidilmesi lazım.

"Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi Türkiye'ye zarar vermez aksine ülkemizi güçlendirir"

- Bunu sizin gibi 40 sene boyunca Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyada temsil etmiş birinin söylemesi çok mühim. Yani diyorsunuz ki; Türkiye’de yerel yönetimleri gerçek manada güçlendiren bir yasal düzenleme yapılması ülkemizin uluslararası statüsüne, toprak bütünlüğüne ve egemen devlet olma haklarına halel getirmez. Doğru anlıyorum, değil mi?

Hayır getirmez, doğru anlıyorsun. Benim samimi kanaatim bunun Türkiye Cumhuriyeti'ni daha da güçlendireceğidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ülke bütünlüğü bakımdan bence bir tehdit değil. Yani tehdit olmayacak biçimde bir düzenleme yapılabilir. Ayrıca ben Türkiye'de gerçekten ayrılıkçı yapıların çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Bazı münferit grup ve kişiler olabilir ama bunların çoğunlukta olmadığını düşünüyorum.

"İyimser yorumum Bahçeli'nin olgunlaşıp daha iyi görmeye başladığı yönünde Kötümser yorumum bu sürecin iktidarda kalma hedefiyle yürütülmesi"

- Bugün içinden geçtiğimiz duruma dönersek, Öcalan üzerinden yürüyen bu son sürecin itici gücü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli oldu. İttifak ortağını cesaretlendiriyor, yeri geldiğinde de bir biçimde itekliyor. Oysa bundan 23 sene önce Türkiye yine bir anayasa değişikliği paketini konuşurken koalisyonun küçük ortağı durumunda olan MHP, işi tıkayan aktör konumundaydı. Bunun en önemi sebebi de o anayasa değişikliği paketinde Öcalan’ın durumunu da etkileyecek olan ‘idam cezasının kaldırılması’ maddesi vardı.

MHP itiraz etti ama paket meclisten geçti. Devlet Bahçeli de seçime götürdü Türkiye’yi.

- Sizce MHP lideri Bahçeli o günkü konumundan bugünkü konumuna nasıl ve niye geldi? Öcalan’ın ‘idam yerine müebbet hapis’ alma ihtimali bile kendisi için konuşulamaz bir konuyken nasıl oldu da Öcalan için ‘terörist başı’ yerine ‘PKK’nın kurucu önderi’ gibi bir ifade kullanabilir oldu?

İyimser yorumum, Sayın Bahçeli'nin olgunlaşıp gerçekleri daha iyi görmeye başladığı yönünde. Biraz daha çekimser yorumum ise şu; AKP iktidarı ile MHP artık ayrılmaz bir bütünlük içine girdi ve bu iktidarın muhafazası için DEM Parti’nin oylarının da alınması zorunluluk, bu yaptığı da bu hedefle yapılan bir şey. Tabii bir de Bahçeli’nin motivasyonlarından bir diğerinin de Ortadoğu ve Suriye’deki gelişmelere karşı bir ön alma, bir savunma hattı oluşturma çabası olduğunu görüyorum.

"İsrail'in yayılmacı politikası Türkiye açısından ciddi tehlike"

- Siz de Ortadoğu’daki gelişmelere bakınca Devlet Bahçeli gibi Türkiye açısından ciddi bir varoluşsal tehdit görüyor musunuz?

Varoluşsal mıdır bilmiyorum ama ben de Türkiye açısından ciddi bir tehlike görüyorum. İsrail'in Ortadoğu politikası yayılmacı bir hale geldi. Suriye'de artık İsrail'in de çok önemli söz sahibi olduğunu görüyoruz. Ve daha önemlisi, İsrail'in en büyük tehdit olarak gördüğü İran'a karşı da bazı harekatlara girişme ihtimali görüyoruz. Böyle bir ortamda Suriye'de bir bütünlük olması ve Kürt meselesinin Suriye'nin gündeminden bir şekilde çıkması Sayın Bahçeli’nin tercih edebileceği bir şeydir.

"İş YPG'nin Ankara açısından meşru bir muhataba dönüşeceği noktaya doğru gidiyor"

- Siz de bu sözlerinizle Suriye’deki gelişmeler ile PKK’nın kendini fesih kararı arasında doğrudan bağ kurmuş oluyorsunuz. Bu sürecin doğal sonucu şu olacakmış gibi görünüyor; PKK kendini feshettiğinde artık bir terör örgütü kalmamış olacak, dolayısıyla da YPG’nin bir terör örgütüyle bağı da kalmamış olacak. YPG içindeki Türkiye’nin ‘PKK’lı’ diye gördükleri de bir biçimde temizlenince YPG/PYD de Ankara açısından aynı Irak Kürdistan’ındaki KDP ya da KYB gibi meşru bir siyasi partiye mi dönüşecek? Yani işler ileriki bir tarihte PYD’nin Ankara açısından meşru bir muhataba dönüşeceği bir noktaya mı gidiyor sizce?

Bence oraya gidiyor

"Terörden arındırılmış bir YPG Türkiye'nin toprak bütünlüğü ve egemenliği açısından sorun olmaz"

- Peki bunun Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliği açısından bir sakıncası olur mu sizce?

Bence olmaz.

-Siz bu süreci eleştiren pek çoklarının aksine atılacak adımların içeriği açısından kaygılı değilsiniz ama yine de sürece yönelik kuşkularınız var. Neden?

Motivasyonu konusunda tereddütlerim var.

- Ama hizmet edebileceği sonuçların nihayetinde Türkiye açısından bir tür ‘kâbus senaryosu’ olmayacağını, aksine faydalı olacağını düşünüyorsunuz.

Terörden arındırılmış bir YPG'nin, meşru bir siyasi muhatap olarak Suriye yönetiminin bir parçası olmasının bence Türkiye'yi rahatsız edecek bir şey olmaması lazım. Biz eskiden Barzani'yi de ‘terörist’ olarak gören bir ülkeyiz. Ama şu anda Barzani'yle son derece yakın ilişkilerimiz var, ekonomik ilişkilerimiz var. YPG de buna dönüşebilir. O bakımdan kaygı duymuyorum.

"Türkiye içinde Kürtleri mutlu edecek bir düzen kurmak bizim elimizde"

- YPG meselesinde şüpheli bakanların itirazlarının kökeninde bütün bu gelişmelerin yakın bir gelecekte bir tür ‘birleşik Kürdistan’ın yolunu açabileceği endişesi var. Zaten Irak'taki federatif yapının içinde anayasal olarak tanınan bir Kürdistan bölgesi var. Suriye’nin de gevşek bir federasyona doğru gitmekte olduğu açık. Siz de hatırlattınız İsrail, İran’ı kaşıyacak ve muhtemeldir ki İran Kürtlerini de…Bu senaryoya bir de Türkiye’de yerel yönetimlerde güçlenmiş bir Kürt siyasi hareketini ekleyin. Mesela 20 sene sonra bütün bu parçalarda yaşayan Kürtlerin birleşmek istemeyeceğinin garantisi var mı?

Bunun garantisi yok ama şu var; Kürtler eğer bulundukları ülkeden memnun olsalar, statülerini sorun etmeyecekler. İçinde yaşadıkları ülkedeki statüleri konusunda sorun yaşayan halklar sorun çıkartır. Türkiye Cumhuriyeti içinde Kürtleri de mutlu edecek bir düzen kurmak bizim elimizde.  Bizim şöyle bir şansımız var; Türkiye Kürtlerinin önemli bir çoğunluğu Türkiye'nin batısında yaşıyor. Batıda yerleşmişler, entegre olmuşlar. Hayatın gerçekleri var; iş bulması için sadece Kürtçe de yetmiyor, İngilizce lazım, başka yabancı diller lazım. Artık çok değişken bir dünyadayız ve bizim olaylara böyle statik biçimde ve kalıplar haline bakmamız yanlış.

 "1970'lerde Almanya'daki MİT'çilerin solcu avı"

- 12 Mart muhtırasına gidelim…1971’e. Siz o sırada Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu’nda genç bir diplomatsınız. Malum sosyalistlerin ve komünistlerin Türkiye’den sürgün olmaya başladığı dönemler. Ve fark ediyorsunuz ki o sırada Türkiye’den kaçıp Almanya’ya gelenler konsolosluklara mesafeli ve sizlerin yakalarına yapışmasından korkuyorlar. Kitapta bu konuda kaleme aldığınız bölümden doğrudan okuyayım; “Devletimiz nedense solcuları en büyük tehdit olarak bellemişti. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Almanya’da görevli memurlarının en önemli uğraş alanı solcuları olarak tanınan kişileri ve faaliyetlerini izlemekti.” Bugün de siyasi sebeplerle Türkiye dışına çıkan pek çok Türk vatandaşı var. Acaba onlar da fişlenmek korkuyor mudur ya da en hafifinden Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleriyle ilişki kurma konusunda 1970’lerin gençlerininkine benzer bir gerilim yaşıyor mudur?

Yani tabii şu anki konjonktür bambaşka ama gerilim yaşayabilir de. Eğer Türkiye'de bir açıkları vesaire varsa…

"Bugün de İstanbul'daki Başsavcılık takdir ederse konsolosluklara basınç uygulayabilir"

- Hükümeti eleştiren bir tweet atmış olmak da yeterli olabiliyor sonuçta yeri geldiğinde.

İşte böyle bu haldeyiz maalesef. Yani İstanbul Başsavcısı takdir ederse konsolosluklara basınç uygulanabilir.

- İyi de diplomatik misyonlarının bulundukları ülkelerde şüpheli yakalama ya da tutuklama yetkisi yok ki…

Hayır onu yapamaz elbette ama eğer o kişi olur da pasaportunu konsolosluğa getirirse ‘geçersiz’ damgası vurdurabilirler, o kadar. Tabii bu tür riskli bir durumda olduğunu gören kimse gelip de pasaportunu Türk konsolosluğuna teslim etmez zaten.

"Talimat giderse Türk vatandaşları pasaportlarını uzatmakta sorun yaşayabilir"

- Peki pasaportunun süresi biterse?

İşte o zaman pasaportunu uzatmak konusunda büyük sıkıntı yaşar. Çifte vatandaşlığı da yoksa yasal statüsü zora girer.

- O halde biraz önce verdiğiniz örnekten anlıyorum ki 1970’lerde devletin ‘solcu fişleme’ mevzusunun içinde konsolosluklara verilen “Şu kişiler gelirse pasaportlarına ‘geçersiz’ mührü basın’ talimatı da vardı.

Tabii. Ben o dönemde Münih’te bulunan pek çok solcu arkadaşla tanıştım. Dışarıda kahve içtik, yemek yedik. Hepsi işleri olmasına rağmen “Abi biz gelmeyelim konsolosluğa” dediler. Ben kendilerine çok da yardımcı oldum.

"12 Eylül sonrasında NATO'da ve batıda bir rahatlama oldu normalde bir darbeye verecekleri tepkinin çok hafifini verdiler"

 - ‘Darbe dönemlerinde Türk diplomat olmak’ konusuna girmişken bir de 12 Eylül 1980’i hatırlatalım. Siz o sırada Brüksel’de NATO Karargahı’nda uluslararası memur olarak görev yapıyorsunuz. Yani Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği’nde çalışmıyorsunuz. Belki de tam bu yüzden NATO içindeki havaya daha çok hakimsiniz. 12 Eylül’ün ABD tarafından desteklenen bir darbe olduğu kanısı hakimdir biliyorsunuz burada. Hatta dönemin Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’ye atfen “Your boys have done it” (Senin oğlanlar başardı) ifadesi yazılıp çizilmiştir. TSK yönetime el koyduktan sonra NATO içindeki gözleminiz ne oldu?

NATO’da da genel olarak batıda da bir rahatlama olduğunu söyleyebilirim darbe sonrası. Çünkü Türkiye dışarıda ‘çok istikrarsız’ bir ülke olarak algılanmaya başlamıştı. Her gün beş on kişinin ölüm haberinin geldiği bir müttefikin yaşadığı sorunlar NATO’nun imajı açısından olumsuzdu. Her ne kadar anti-demokratik bir müdahale olsa da ülkeye bir nefes aldırdığı düşüncesiyle batı 12 Eylül’e karşı normalde bir darbeye vereceğinden çok daha hafif tepki verdi. Daha anlayışlı davrandılar.

"Şu anda Türkiye'de yapılanlar eskiden yapılsa batıda kıyamet kopardı"

- Zaten Transatlantik İttifak, Soğuk Savaş dönemindeki önemi nedeniyle Türkiye’de sadece 12 Eylül’de değil, başka siyasi krizlerde de ileri müdahalelere sesini çıkarmayarak bazen askerin bazen sivil iktidarların otoriterliğine göz yumageldi. Mesela bugün…Elbette bir askeri darba dönemiyle kıyaslamıyorum ama otoriter bir rejimden beklenebilecek pek çok uygulama normalimiz haline gelmiş durumda. Cezaevindeki Ekrem İmamoğlu’nun posterini asmak dahi gözaltı sebebi. Ama işte bugün de Avrupa kendi dertlerini ve güvenliğini öncelediğinden bir AB adayı ülkeye normalde vermeleri gereken tepkinin çok gerisine düşen cılız bir eleştiriyle yetinip geçiyorlar gibi, değil mi?

Şu anda Türkiye’de yapılanlar eskiden yapılsa batıda kıyametler kopardı. Siyasetçilerin bazılarından gelen reaksiyon artmaya başladı ama yeterli ölçüde değil. Çünkü Avrupa’nın kendi içinde sorunları var, aşırı sağ yükselişte, göçmen meselesi ciddi sorun. Bir de tabii Trump gerçeği var. Trump’ın pozisyonu Avrupa'nın güvenliği konusunda endişelere neden oluyor ve Türkiye Avrupa savunması bakımından önemli bir ülke. Onun için kim tarafından yönetilirse yönetilsin Türkiye ile iyi münasebetler kurmayı çok önemli buluyorlar. Bir de Avrupa Birliği açısından şu bakış açısı çok güçlenmiş durumda; “Biz zaten Türkiye'yi üye olarak içimize almak istemiyorduk. Şimdi böyle bir talep de yok, ne güzel.”

"AB'ye üyelik için Kopenhag Siyasi Kriterleri'ne uyum lâzım. O defter şu an fiilen kapanmış durumda"

- Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan tam üyelik talebini sık sık dile getiriyor. Yani AKP hükümeti teknik olarak AB üyeliği hedefinden vazgeçmiş değil.

Ama biliyorsun Avrupa Birliği'nin üyesi olmak için önce Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne uyum lazım. Biz 2002’de Kopenhag Kriterleri’ni o gün için ‘yeterince’ karşıladığımız için 2004 sonunda adaylık statüsü aldık. Bugün Kopenhag Siyasi Kriterleri çerçevesinde yeniden bir değerlendirme yapılsa, Türkiye’nin o günkü konumundan çok daha geriye gittiği ortaya çıkacak. Dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği defteri şu an fiilen kapanmış durumda, zaten artık müzakereler de ortada yok. Hal böyleyken bu aşamada Avrupa’yı ilgilendiren tek şey kendi çıkarları ve kendi güvenliği. O nedenle de Türkiye'deki siyasi gelişmelere bir biçimde kayıtsız kalabiliyor.

"Helmut Kohl bana 'AB'nin Türkiye'yi sindirmesi zor demişti"

- Biraz önce Avrupa Birliği’nin tavrını “Biz zaten Türkiye'yi üye olarak içimize almak istemiyorduk. Şimdi böyle bir talep de yok, ne güzel” diye özetlediğinizde yıllarca yaptığımız “AB bir Hristiyan kulübü mü” tartışmasını hatırladım. AKP hükümeti aslında reformları askıya alıp anti-demokratik hatta geri dönerek Avrupa’yı da bu soruyla yüzleşme zorunluluğundan da kurtarmış oldu.

Evet, bu tartışmaya da gerek kalmadı. Ben 1995’te Bonn Büyükelçisi olarak atandıktan sonra dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl’e güven mektubumu sundum. O görüşmede kendisine “Türk kamuoyu sizden bir görev bekliyor. Fransa, Yunanistan’ın elinden tuttu ve Avrupa Birliği’ne soktu. Almanya ile Türkiye arasında çok derin bağlar var, büyük var. Türk halkı sizin Türkiye’nin AB üyesi olabilmesi için öncü bir rol oynamanızı bekliyor” dedim. Bu sözlerim üzerine Kohl duraksadı. “Türkiye gibi bir ülkenin AB tarafından sindirilmesi zor” dedi.

"Mesut Yılmaz gizli bir konuşmayı basına anlatınca Alman Dışişleri Bakanlığına çağırıldım protesto edildik"

- Yani “Ben Türkiye’yi üye yapmak için elimi taşın altına koyamam’ demiş mi oldu?

Yok, “yapamam” demedi. Ama gerçekçi bir tespit yaptı. Hatta daha sonra Mesut Yılmaz'la görüşmesinde adaylığımıza yeşil ışık yaptı. Ama Mesut Yılmaz bunu gazetecilere açıklayınca -ki bu gizli bir konuşmaydı- o zaman tepesi attı. Beni Alman Dışişleri’ne çağırdılar, protesto ettiler.

"Demirel'in Adriyatik'ten Çin Seddi'ne söylemi de Rusları rahatsız etmiştir. KGB başkanına dahi izahat vermek zorunda kaldım"

 - Yine bir ‘profesyonellere danışmadan beyanat veren siyasetçi’ örneği. Ne çok arada kalmışsınız diplomat olarak. Bugün de eminim benzer vakalar çok oluyor da ama duymuyoruz.

Çok çektim bu durumdan. Süleyman Demirel’in meşhur bir beyanatı yüzünden de Sovyetler Birliği’nde çok sorgulandım. 1988’de Moskova Büyükelçisi olarak göreve başladım. 1991’de SSCB dağılmaya başladı. Süleyman Demirel’in ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan Türk coğrafyası’ diye başlayan konuşmaları Rusları çok rahatsız etti. Emperyal bir Türkiye, Sovyetleri de Rusya’yı da en çok rahatsız eden şeydir. Ben o dönemde böyle bir şey olmadığını KGB Başkanı Kryuçkov’a dahi bizzat izah etmek durumunda kalmışımdır. “Bizim Sovyetler Birliği'nin dağılmasını teşvik ettiğimiz şeklinde bir algı varsa yanlıştır. İç işlerinize asla karışmadık” dedim.

"Haydar Aliyev kişisel hedefi için beni kullandı"

- Sizin bu pozisyonunuzu deyim yerindeyse torpilleyen kişi ise Haydar Aliyev olmuş. Aliyev henüz o zaman Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi. Siz henüz o görevdeyken yemeğe davet ediyorsunuz kendisini. Siz konuşmak istemeseniz de görüşmede kendisi hep Azerbaycan konusunu gündeme getiriyor. Hatta görüşmeden sonra da Tass haber ajansına sizinle Azerbaycan konusunda görüş alışverişinde bulunduğuna dair açıklama yapıyor. Yani sizi adeta Türkiye Büyükelçisi olarak Azerbaycan’ın yeni liderini işaret ediyormuş pozisyonuna düşürüyor.

Haydar Aliyev çok kurnaz ve deneyimli bir devlet adamı. Beni kullandı açıkçası. Azerbaycan yönetimi de çok üzüldü ve tepki verdi bana. Azerbaycan Başbakanı Muttalibov arayarak “Bu nedir?” diye sordu. Ben de ona asla Azerbaycan meselesini konuşmadığımıza ikna etmeye çalıştım. Bizim Haydar Aliyev’i Azerbaycan’ın liderliğine hazırlamak gibi bir durumumuzun olmadığını anlattım.

- Ama sonuçta öyle oldu ve Türkiye de destekledi. Demek ki Aliyev’in stratejisi zaten buydu, Türkiye’nin de desteğini aldığı imajı yaratmak.

Buydu tabii. Bir de Sovyetler Birliği ile Azerbaycan arasında bizimkilerin tahmininden çok daha yoğun, müthiş bir bağ var. Bugün de Rusya ile Azerbaycan arasındaki yakınlık öyledir. Belki o dönem Sovyetler de Aliyev için “Bu ilerde Azerbaycan’ın başına geçer mi” diye bakıyorlardı. Sonuçta o dönemde daha revaçta olan Elçibey kişisel hayatında dozajı kaçırınca ‘istemeyen şahıs’ haline geldi, Haydar Aliyev de bu durumdan yararlandı.

"Büyükelçi Tom Barrack bi̇ze ayar vermek i̇sti̇yor ABD onun vasıtasıyla ‘Suri̇ye’de patron bi̇zi̇z’ mesajı gönderi̇yor"

- Size deneyimli bir büyükelçi olarak bir başka büyükelçinin söz ve eylemlerinin ne anlama geldiğini yorumlatmak istiyorum. Malumunuz ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Tom Barrack alışık olduğumuz bir diplomat profili değil. Trump’ın yakın çevresinden Lübnan asıllı milyarder bir finansçı. Hayatı ‘al ver’ dengesi üzerinden tanımlayan birisi olarak bölge diplomasisinin kalbine ‘ekonomik çıkarları’ koyacağını daha ilk haftalardan kanıtladı. Gitti Suriye’de Colani ile birlikte üç ülke (ABD, Katar, Türkiye) şirketlerinden kurulu konsorsiyuma 7 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması imzalattı. Türk şirketlerinin İBB soruşturmasıyla birlikte “Acaba AKP için üvey evlat mı olmaya başladılar?” sorularına neden olan Kalyon ve Cengiz olması da çok çarpıcı. Tam bunlar olurken Barrack sosyal medya hesabından “Orta Doğu bir ziyafet gibidir; ya misafir listesindesinizdir ya da menüde. Misafir listesinden düşmek kolaydır, ancak menüden çıkmak zordur” şeklinde bir mesaj paylaştı. Tam olarak ne yapıyor ve bize ne demek istiyor?

Bence bize ayar vermek istiyor. ABD kendi görüşüne uyumlu hareket etmemizi bu büyükelçi vasıtasıyla sağlamak istiyor. “Suriye'de patron biziz, bizimle çalışırsanız ne ala. Bizimle çalışmazsanız, başınıza geleceklerden sorumlu olmayız” diyorlar.

"Sonuçta büyük ölçüde bölünmüş bir Suriye ortaya çıkacak. İsrail Suriye'deki herkesi bir noktada kendisine muhtaç olsun istiyor"

- Ne gelebilir ki Türkiye'nin başına?

Ekonomik sorunların derinleşmesi gelebilir. Uluslararası finans çevrelerine istedikleri mesajı verebilirler. Tabii şunu da unutmamak lazım; ABD’nin kendine özgür bir Suriye politikası olabilir ama orada bugün asıl belirleyici olan İsrail. Bence Amerikan politikası da İsrail’in nasıl bir Suriye görmek istediğine bağlı olarak gelişecek. Peki İsrail ne istiyor? Bir, Suriye çok istikrarsız olmasın. İki, Kürtler de Suriye içinde bir söz sahibi olsun. Colani şu an için tamam ama çok da kuvvetli olmayacak. Büyük ölçüde parçalanmış bir Suriye çıkacak bunun sonunda. Yani nihayetinde Suriye içindeki herkes bir noktada İsrail’e muhtaç olacak. Amerika da aşağı yukarı bunu istiyor.

- YPG sizce ABD açısından bir dönem sanıldığı kadar ‘vazgeçilmez’ değil mi?

YPG varlığını korusun, ona bazı işler yaptırsınlar ama Suriye'nin merkezi hükümeti ile çatışma içinde olmasınlar. Amerika’nın bakışı bu formülü başarmak üzerine kurulu. Bence Tom Barrack da Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi olarak bu misyonu üstlendi.

"ABD, Türkiye'de zayıf hükûmet olsun istemez. Güçlü ama kendi çıkarlarına karşı çıkmayacak hükûmet ister"

- “ABD nasıl bir Suriye’yi tercih ediyor” sorusuna verdiğiniz yanıtlar bana Türkiye’deki “ABD nasıl bir Türkiye istiyor” sorusu üzerinden yürüyen tartışmaları anımsattı. Belki farkındasınız Türkiye’de sağdan sola, muhafazakardan sekülere yaygın kanaat ABD’nin güçsüz ve istikrarsız bir Türkiye’yi tercih ettiği yönünde. Sizce bu yorumda haklılık var mı?

Hayır, bence bu aşırı bir yorum olur, biraz komplo teorisiyle benzer. Amerika nasıl bir Türkiye ister? Birincisi, istikrarlı bir ülke ister. İkincisi, Türkiye’yi batı ittifakı içinde bir ülke olarak görmek ister. Sadece askeri iş birliği de değil ticari iş birliği de ister. Bunun için de Türkiye’de yatırım yapabilecekleri ortam lazım. Bunun için de hukuk lazım. Bunların hepsinden daha da önemlisi Türkiye’de kendi çıkarlarına karşı olmayacak hükümetler ister. O kadar. Türkiye'de zayıf hükümet olsun istemez, tam tersine güçlü ve sözünü dinletebilen hükümet ister yeter ki kendi çıkarlarına karşı olmasın.

"Tansu Çiller keşke iyi bir gazete okuru olsaydı. Siyasete hazırlıksız girdiği için rüzgârı sürdüremedi"

- Kitabın en çok siyasi magazin çıkacak kısmı Tansu Çiller’li yıllar olur diye düşünüyordum. Ama siz o bölümü epey diplomatik bir biçimde yazmışsınız. Yine de Tansu Çiller’in başbakanlıkta dış politika başdanışmanı olmanın sizi çok zorladığını anlıyoruz. Çiller’e yönelik değerlendirmenizin özeti şu satırlarda: “Keşke Tansu Çiller siyaset merdivenini çıkmakta bu kadar hızlı olmasa ve hazırlıklı olsaydı. Tarih bilgisini bir yana bırakıyorum, sadece iyi bir gazete okuyucusu olsaydı Türkiye’nin siyasi dinamiklerini kavramakta herhalde bu kadar güçlük çekmezdi.” O son cümle çok ağır aslında.

Ağır mı bilmiyorum. Daha başarılı olmasını istiyordum. Daha başarılı olması için siyasi bir formasyonun da olması gerektiğini düşünüyordum. Bunun için de günlük gazetelerin ve köşe yazarlarının okunmuş olmasının faydalı olacağını düşünüyordum. Artık şimdi çok zamanlar geçti. Biz artık emekli bir hayat yaşıyoruz. Hiçbir yerde bir görevimiz yok.

- Siz öyle ifade etmeseniz de Tansu Çiller’in sizi hayal kırıklığına uğratan siyasetçilerden biri olduğunu anlıyorum.

Ben onu, o şeklinde ifade etmem. Şu bakımdan önemliydi Tansu Çiller. Eğitimli bir kadın, ekonomi profesörü, fizik olarak güzel bir kadın olarak Türkiye lehine müthiş bir rüzgâr yaratmıştı Avrupa’da. O rüzgârın devam etmesinin Türkiye’ye faydası olacağını düşündüm. Ama maalesef rüzgâr sürmedi, sürmeyişin nedeni de kendisinin siyasete hazırlıksız girmiş olmasıyla ilgiliydi.

 "Erdoğan ile belediye başkanıyken Köln'de tanıştım. Bazı meslektaşlarım o toplantıya gitmemem yönünde uyardı"

- Son mesai yaptığınız siyasetçi de Tayyip Erdoğan oluyor. 1997’de Köln’de tanışıyorsunuz aslında. Kendisi o zaman Refah Partili İstanbul Belediye Başkanı. İstanbul ile Köln ‘kardeş kentler’ seçiliyor ve o toplantı için Almanya’ya geliyor. Siz de o toplantıya gidiyorsunuz. Hatta meslektaşlarınız sizi “Acaba gitmesen mi?” diye uyarıyor.

Çünkü 28 Şubat'ın en zor günleriydi.

-O günkü siyasi konjonktür düşünüldüğünde ve iktidarı elinde tutanlar, bugün bir Türk diplomatının Ekrem İmamoğlu’nun yurtdışında katıldığı bir toplantıya gitmesi gibi riskli bir durum yani…

Evet.

"Diğer Refah Partililer gibi değildi. Ölçülü bir tutum içinde görünce memnun oldum"

- O gün tanıştığınız Erdoğan için “Açık sözlü, pragmatik ve ölçülü bir tutum içerisindeydi” yazmışsınız. “Ölçülü bir tutum içinde” vurgusunu neden yapma gereği hissettiniz?

Çünkü o dönem bazı Refah Partililerin Atatürk'le ilgili, Cumhuriyet'le ilgili, İnönü'yle ilgili bazı söyledikleri kabul edilmesi güç şeylerdi. Tayyip Bey'in hiç böyle bir tavrı yok olmadı yani. Öyle bir yaklaşım içinde görmedim ben kendisini, o bakımdan memnun oldum.

- Peki Tayyip Erdoğan'ın Türkiye siyasetine bu kadar uzun bir dönem damgasını vuracak bir lider olacağını o gün hissetmiş miydiniz?

Hayır, onu öngörmek mümkün değildi. Ama ben onda bir lider kumaşı olduğunu gördüm. Erbakan’ı nasıl ikna edebilir, yerini nasıl doldurabilir? Bunları düşündüm o gün. Tayyip Bey o dönemde daha yeni yeni fark edilmeye başlanmıştı. Ben de fark ettim tabii.

"Artık AB Genel Sekreteri değildim yine de beni Aralık 2004'teki AB zirvesine çağırdı"

- Siz 2000’de New York dönüşünde Başbakanlık bünyesinde Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’ni kuruyorsunuz, ‘Kurucu Genel Sekreter’ oluyorsunuz. Ama AKP iktidara geldikten hemen sonra 1 Ocak 2003’te Madrid’e büyükelçi atanıyorsunuz.

Evet ama yine de AB işlerinde birlikte çalışmaya devam ettik. Tayyip Bey beni Aralık 2004’te Brüksel’deki AB Zirvesi’ne çağırdı.

- O alandaki en deneyimli isim olmanıza rağmen AKP hükümeti neden sizin AB Genel Sekreteri olarak bir süre daha devam etmenizi istemedi? Siyasi bir makam olarak gördükleri için mi?

Güzel bir soru. Bir ben zaten artık yurt dışına çıkmak istiyordum. Çok yorucu bir Genel Sekreterlik yaptık. Uyum yasalarının çerçevesini kurdum, Ulusal Program’ı çıkarttık. 1982 Anayasası’nın beşte birinden fazlasını değiştirdik. Artık bir ölçüde misyonumu tamamlamış gibiydim. AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış da çok ısrarcı olmadı açıkçası, hükümet adına “Kalır mısın?” diye sormadı. Ben de yurtdışına gitmeyi uygun gördüm. Ama o sürede Erdoğan ile yakın olduk. Ben İspanya’da Büyükelçi iken birkaç ziyareti oldu. Epey yakın çalıştık yani.

"O zamanlar bizi dinlerdi ben iki önemli olayda şahsen tanık oldum"

- Siz kitapta Erdoğan’ın AB sürecindeki kritik anlarda sizlerin profesyonel görüşlerine önem verdiğini anlatıyorsunuz. Bugünkü denklem üzerinden bakınca bakanlarını bile dinlemediği durumlar oluyor. O ilk dönem hakikaten başka mıydı?

E dinlerdi, hakikaten dinlerdi. Ben doğrusu iki yerde buna şahsen tanık oldum. Birincisi benim AB Genel Sekreterliğimin son döneminde, Başbakan Abdullah Gül başkanlığında Kopenhag’a yaptığımız ziyaret sırasında tanık olduğum bir olay. Tayyip Bey de parti başkanı sıfatıyla heyetteydi. Orada sorun çıktı. Abdullah Gül’e nasıl müzakere etmemizin doğru olacağını anlattım. Anladı ama “Gelin Tayyip Bey’e de anlatalım” dedi. Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal’i de alıp Tayyip Bey’in odasına gittim. Odada böyle çok canı sıkkın oturuyordu yani. Suratımıza bile bakmak istemedi. Avrupa başkentlerinin dolaşmış, sonunda da o gün müzakere başlangıcı için tarih verilmesini bekliyordu. Ama o tarih Kopenhag Zirvesi’nde verilmedi. Ona gelinen aşamada bunun iyi bir sonuç olduğunu anlattım. “Bunu kötü algılamayın” dedim. “O zaman bunu siz anlatın Türk basınına” dedi. Biz de Uğur Ziyal ile bir basın toplantısı yaptık. Ne Dışişleri Bakanı ne de Başbakan Abdullah Gül, biz yaptık o bilgilendirme toplantısını. O en kritik süreci iki bürokrat anlattı. Ertesi gün gazeteler geldi, manşetlerde “Kopenhag’dan zafer haberi” gibi ifadeler vardı. Tabii çok mutlu oldu.

"Bürüksel'de canı çok sıkkındı, uçağını hazılatıyordu dizine vurdum 'Bekle ya' dedim 'Peki abi' dedi üç dakika sonra odaya Berlusconi girdi"

- Bir yandan da bu hikâye her daim kamuoyu algısıyla ne kadar meşgul olduğunu göstermesi açısından manidar.

Dinlemesine ikinci örnek de 2004 Aralık’taki Brüksel’deki AB Zirvesidir. Dediğim gibi beni Madrid Büyükelçisi olmama rağmen zirveye davet ettiler. Başka bir başkentten zirveye giden tek büyükelçiydim. Hatırlarsın, Kıbrıs paragrafı nedeniyle sıkıntı oldu. Yanına gittim, canı çok sıkkındı. “Uçağımı hazırlatın, gidiyoruz” diyor. Ben yanına oturdum. Ufak bir oda zaten. Dizine vurdum, “Bekle ya! Acele etme” dedim. “Peki abi” dedi.

- “Peki abi”…tabii insan bugünden bakınca hayret etmiyor değil.

“Peki abi” dedi. Daha üç dakika geçmeden Berlusconi geldi odaya, olanca sahtekarlığı içinde. Ardından Tony Blair geldi. Sonra Jacques Chirac da geldi. Onlar Tayyip Bey’i teskin ettiler ve metnin yazımına bir formül bulundu. Yani Tayyip Bey laf dinliyordu. Ben iki defa benim lafımı dinlediğini gördüm yani. Onun için inkâr edemem.

"Rauf Denktaş'ın Annan Planı sürecinde davet edildiği zirvelere gitmeyişinde askerlerin baskısının ve Mümtaz Soysal'ın önemli rolü oldu"

- O dönemin en kritik konularından biri Kıbrıs’tı. Ada’daki referandumda Rumlar birleşmeye ‘hayır’ deyince Güney Kıbrıs çözümsüz AB üyesi oldu. Ben AB’nin bu kararını geçen zaman içinde çok sayıda Avrupalı yetkiliyle konuştum. Güney Kıbrıs’ın üye yapılmaması durumunda bütün genişleme veto edeceği tehdidini savuran Yunanistan’a boyun eğdiklerini kabul etti bazıları. AB tarafının bu hatası elbette kabul edilemez. Ama siz kitapta o işin vebalinin bir kişiye daha uzandığını anlatıyorsunuz; Türk halkının sevgi ve özlemle andığı Rauf Denktaş’a.

Hepimizin çok saygı duyduğu bir isimdi kuşkusuz. Ama davet edildiği zirvelere gitmeyişi süreci olumsuz etkiledi. Kopenhag Zirvesi’ne gelseydi, Kıbrıs Türkleri ve Rumları federasyon altında Avrupa Birliği üyesi olacaklardı. Annan Planı çerçevesinde bu olacaktı. Orada artık garanti ediliyordu. Eğer Denktaş zirveye gitseydi AB tarafı Rumların üzerine gidebilecekti, Yunanistan’ın itirazları boşa düşecekti. Kopenhag’ı kaçırdık. Sonra Lahey’de bir toplantı için Rauf Bey ikinci bir davet aldı. Oraya da katılmadı. Tabii kendi yaklaşımı olabilir ama Türkiye'den de askerlerin ve bazı çevrelerin çok önemli baskısı oldu. Mümtaz Soysal danışmanıydı. Mümtaz Soysal’ın da Avrupa Birliği'ne hiç sıcak bakmadığını, Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne girmesini istemediğini biliyoruz.

 

 

 

Türkiye Ortadoğu’da AB düzeni kurabilir mi? Tarık Çelenk-02/06/2025

SYKES-PICOT BİTERKEN

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan Thomas Barrack, 25 Mayıs 2025’te sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Sykes-Picot Anlaşması’nın artık anlamını yitirdiğini açıkça ifade etti. Bu tarihi anlaşmanın Suriye ve genel olarak bölgeyi barış için değil, emperyal çıkarlar doğrultusunda böldüğünü ve bunun nesillere mal olan bir hata olduğunu vurguladı. “Bu hatayı bir daha yapmayacağız” diyerek Batı’nın müdahaleci döneminin sona erdiğini, geleceğin ise bölgesel çözümlere, ortaklıklara ve karşılıklı saygıya dayalı diplomasiye ait olduğunu belirtti.

Bu açıklama, ABD’nin Ortadoğu politikasında sembolik ve stratejik bir değişimi işaret ediyor olabilir. Ama aynı zamanda Sykes-Picot’la cetvelle çizilmiş sınırların siyasal anlam ve geçerliliğini kaybettiği yönünde bir vurguyu da beraberinde getirmektedir. Bu çıkarım, Ortadoğu’nun köklü değişimlere gebe olduğunu gösterir. Suriye’deki gelişmeler, Hizbullah, Hamas ve PKK üzerindeki yaptırımlar, bu yeni sürecin öncü adımları olarak okunabilir.

EMPERYAL MERKEZ’İN CAZİBESİ

Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, kapsamlı bir Irak gezisi gerçekleştirdi. Bu ziyaret, eski bir dışişleri bakanı ya da başbakanın vefa ziyareti olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Devletin tepe kadroları ve ilgili kurumların bilgisi, hatta dolaylı desteğiyle gerçekleşen bu gezi, Davutoğlu’nun Ortadoğu’ya dair teorik ve özgün modellerinin yanında, anti-Siyonist net duruşu ve sivil ilişki itibarının ağıyla Süleymaniye dahil çarşıda halk nezdinde coşku uyandırdı. Ahmet Hoca’nın özel durumu bir yana, Türkiye’den herhangi bir devlet adamı ya da siyasetçi, mezhep, etnisite veya din fark etmeksizin Ortadoğu şehirlerinde benzer bir sempati ve ilgiyle karşılanabilecektir. Ne var ki böyle bir kamu diplomasisini hedefleyen girişimler yetkililerimiz arasında pek nadirdir.

OSMANLI BARIŞI YENİDEN MÜMKÜN MÜ?

Davutoğlu, son grup toplantısında Süleymaniye, Kerkük, Telafer ve Erbil ziyaretlerini anlatırken, PKK’nın feshi ve silahsızlanmasıyla birlikte doğan tarihî fırsatlardan söz etti. Tüm unsurların kazanacağı bir bölgesel barış modeli vurgusunu yaptı. Sınırların anlamsızlaştığı, ekonomik ve siyasal güvenliğin güçlendiği, Türkiye’nin merkezinde olduğu bu model aslında dolaylı bir Avrupa Birliği (AB) modeliydi. Sıklıkla “Yeni Osmanlıcılık” ya da “Yeni yayılmacılık” ile suçlanan Davutoğlu, bence burada Pax Roma – Pax Ottomana, yani Yeni Roma veya Osmanlı Barışı benzeri başka bir değişle çoğulcu ve demokratik entegrasyon bir modeli dile getiriyor ya da tartışmaya açmak istiyordu. Ancak bu mesaj Davutoğlu’nun duygusal-epik retoriği veya hakkındaki katı önyargılar nedeniyle kamuoyunca fark edilmesini sanki sağlayamamıştır.

MERKEZ-ÇEVRE İLİŞKİSİNDE ORTA BİR EKONOMİK MODEL

2010 yılında, Ekopolitik olarak danışmanımız Murat Soycengiz Bey ile birlikte bölgesel bir proje hazırlamıştık. İmparatorluk coğrafyasındaki tüm unsurları – Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar – dikkate aldık. Emperyal kültürün, geçmişteki düşmanlıklar ve kötü hatıralara rağmen, hâlâ bu bölgelerde etkisini sürdürdüğünü varsaydık. Bu karşıtlıkları bir araya getirebilecek tek şeyin, ortak kazanç ve ticaret olduğunu düşündük. Sırp, Boşnak, Azeri, Ermeni, Arap ya da Kürt gibi unsurlar arasında çıkar bağları oluşturacak ticaret ve yatırım zincirleriyle bir model tasarladık. Bu modeli yönetecek tarihsel Roma veya kadim merkez İstanbul olmalıydı ve yapı sivil, ticaret temelli olmalıydı. Ticaret odaları bu yapının temel taşları olarak öne çıkıyordu. Devlet, doğrudan müdahil olmayacak ama coğrafi güvence sağlayarak yatırımcıya arka planda destek sunacaktı. Sistem, mal değiş tokuşu (barter) ya da uzun vadede ortak bir bölgesel para birimi üretmeyi de hedefliyordu. Oluşacak ticari hareketlilik, siyaseti de yumuşatacaktı. Belki de farklı bir “AB hikâyesi” yaratılabilecekti.

Bu modeli sunmak için dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan randevu alabildik. Kendisi projeyi dikkatle dinledi, bizi Merkez Bankası’na yönlendirdi; ancak bürokrasi içinde konu bir daha toparlanamadı. TOBB veya İTO’ya dahi ulaşamadık.

KAÇINILMAZ EMPERYAL İLGİ

Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorlukların dağılması ve ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla imparatorluk çağının sona erdiği genel kabul görür. Ancak Sovyetler dâhil olmak üzere özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyal gölgesi, aynı coğrafyada hâlâ varlığını sürdürmektedir. Soğuk Savaş sonrası ideolojik çöküşle birlikte, Türkiye gibi merkez ülkeler bu mirasın yeniden şekillenmesinde daha çok muhatap olmaktadırlar.

Demokrasi ve hukuk karnesi hızla gerileyen bir merkez ülke olan Türkiye, buna rağmen çevresindeki halklar – Ermeniler, Azeriler, Kürtler, Asuriler ve Araplar – nezdinde dizilerden Avrupa cazibesine kadar uzanan bir ilgi alanına sahiptir. Pratikte kimsenin Türkiye’yi parçalama niyeti ya da gücü bulunmamaktadır. Olabilecek olan, Türkiye merkezli bir entegrasyon modelidir.

Ortadoğu, öldürmenin en kolay olduğu ama barış yapmanın da en mümkün olduğu bir coğrafyadır. Bu coğrafya, Şark’ın makus talihinden kurtulmak için bir el beklemektedir. Soru şudur: 25 milyondan fazla savaş kaybı veren Şarlman’ın imparatorluğunun çocukları bugün Avrupa’da bir hukuk ve refah modeli inşa edebildiyse, Türkiye de Ortadoğu halklarının sevgisi ve ilgisiyle benzer bir modeli neden kuramasın?

AB HİKAYESİ SADECE ORTAK EKONOMİK ÇIKAR MI?

Bilindiği üzere, 9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Avrupa’da kalıcı barışın ancak ülkelerin ekonomik çıkarlarını birleştirerek sağlanabileceğini öne sürdü. Bu bildiri, Avrupa Birliği’nin temel taşı kabul edildi. AB barışının temelinde ekonomik çıkar birlikteliği önemli yer tutar. Savaşın kaynakları olan kömür ve çelik üretiminin ortak bir otoriteye bağlanması, savaş ihtimalini azaltmak için stratejik bir adımdı. Ortak pazar ve gümrük birliğiyle işe başlandı. Bunları yazarken 1970’li yılların Türk sağının “Ortak Pazar milletime mezar” sloganı hâlâ trajikomik bir şekilde kulaklarımda çınlamaktadır.

Bugün Avrupa Birliği’nin saygın bir para birimi ve merkez bankası var. Onu ayakta tutan ise artık sadece ekonomik çıkarlar değil, Kopenhag Kriterleri ile özdeşleşen hukuk ve demokrasi değerleridir. Yıllar önce biz de Ankara Kriterleri’nden söz etmiştik ama ne yazık ki bu gerçekleşmedi.

SONUÇ

Pax Ottomana kavramı, Yeni Osmanlıcılık ya da yayılmacılık olarak görülmemeli. Bu model, farklı toplulukların barış içinde bir arada yaşadığı bir düzenin günümüzdeki izdüşümü olabilir. Geçmişin düzen fikri, bugünün krizlerine çözüm sunabilir. Ancak bu düzeni kurabilmek için önce Türkiye’nin kendisini hukuk devleti, güçlü kurumlar ve adaletle tanımlaması gerekir. Düzen kuramamanın alternatifi İsrail’in artık kontrolünde olan, kaos içinde olan atomize olmuş bir Ortadoğu’dur.

Ortadoğu’ya dönüşen değil, ancak Ortadoğu’yu dönüştüren hukukun üstünlüğü olan bir Türkiye; sınırların anlamını yitirdiği, güven ve refah temelli bir barış vizyonunun öncüsü olabilir.