9 Ocak 2025 Perşembe

Siyaset de 2025’e girebilecek mi? Taha Özhan-09/01/2025

21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin son senesine girdik. İlk çeyrek, dünya açısından nispeten sakin geçerken, küresel jeopolitik gerilim üssü bölgemiz oldu. Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Rusya’ya uzanacak şekilde işgaller, iç savaşlar, darbeler ve Gazze’de devam eden soykırım bütün bölgeyi altüst etti. 21’inci yüzyıla gireli 25 sene oldu ama bölgemiz 20’nci yüzyılın açık yaralarının sancıları içerisinde kalmaya devam etti. Takvimi 21’inci yüzyılda ilerleyen, siyaseti 20’nci yüzyılda kaybolmuş bir bölgenin sancılarını yaşamaya devam ediyoruz. Türkiye’nin de bu sancılardan beri olduğu söylenemez. Bu yönüyle bakınca 2025’e dair değerlendirmeler yapmak ve tahminlerde bulunmak hem zor hem de tedirgin edici bir çabaya dönüşüyor. Diğer yandan, geçen sene jeopolitik ve ekonomik istikameti belirleyecek o kadar aşikâr gelişmelerle tamamlandı ki 2025’e dair projeksiyonların çerçevesi çoktan çizilmiş oldu.

Ünlü Fizikçi Bohr’un “Tahmin yapmak çok zor bir iş, özellikle de gelecekle ilgili” dediği rivayet edilir. Bohr böyle demiş midir, dememiş midir tam olarak bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz, sadece gelecekle ilgili tahmin işinin zor olduğu değil, aynı zamanda bir modern Rus deyiminde dendiği gibi artık “mazinin gelecekten daha zor tahmin edilir hale gelmesine” de şahitlik ediyoruz. Ülkelerin bazılarında maziyi tahmin etmek daha önemli ve zorken, bazılarında gelecek projeksiyonu daha karmaşık bir uğraş. Bir kısmında da her ikisi. Mesela Ruslar, bize benzer bir şekilde hem maziden hem de atiden mustaripler. Svetlana Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman’daki bir anekdotu ile durumu özetlersek: “Beş yıl içinde her şey değişebilir Rusya’da, ama iki yüzyıl içinde hiçbir şey değişmez.” Zira geçmişi manipüle etmenin geleceği inşa ve tahmin etmekten daha kolay olduğu sahneler karşımıza çıkıp duruyor. Geleceğin yükü ve meydan okumalarına karşı kendi zindanlarımızdan çıkamadıkça, mazinin pasif dünyasında olabildiğince aktif hale geliyoruz.

Edmund Burke, Fransız devrimine dair, toplum “sadece yaşayanlar arasındaki ortaklıktan zuhur etmez, aynı anda ölmüşler, yaşayanlar ve doğacaklar arasındaki ilişkiden” oluşur diye yazmıştı. Biz henüz ölmüşlerle, hatta ölmüşler arasında bile, meselelerimizi halledebilmiş değiliz. Neredeyse hiçbirisinin amel defterinin kapanmadığını söyleyebiliriz. Zira siyasal imar rantının hâlâ en yüksek olduğu yerler mezarlıklarımız. Siyasi arsa simsarlarımız, herkesten daha fazla bu durumun farkında olduklarından bugün bile “ölü yatırımını” tercih ediyorlar. Ümidimiz, öncelikle bu meselemizi bir şekilde hal yoluna sokabilirsek, yaşayanlar ve doğacaklar için de kafa yorma azmimizin olacağı yönünde. 2025’e ve sonrasına dair ufkumuzun oluşması için öncelikle bugüne gelmemiz gerekiyor. Hâlâ dünyadaki yerimizin ne olduğu, hatta kim olduğumuz ve olmamız gerektiği tartışmalarından bitmez tükenmez yeni bir toplumsal sözleşme yazma derdine varıncaya kadar bir dizi anakronik krizin içerisinde bocalayıp duruyoruz.

TÜRKİYE'NİN BİTMEYEN 20'İNCİ YÜZYILI

Belli ki iç dinamiklerimizle, bir asırdır bastırılmış toplumsal ve devlet aklımızla bugün elimizde olan tabloyu çıkarabiliyoruz. İyi kötü sürdürülebilir bir demokrasi momentini ortaya çıkaracak enerjimizi israf edecek dertlerimiz fazlasıyla mevcut. Seçimlerde bizi kimin yöneteceğine sağlıklı bir şekilde karar veriyoruz. Bu konuda iyiyiz. Medeni ve kansız bir iç savaşla, halkın ezici çoğunluğunun katılımıyla kararımızı etkin bir şekilde veriyoruz. Hatta keskin bir kanaat haline dönüşmüş şekilde kimin yönetmemesi gerektiğine dair tahkim edilmiş bir mutabakatımız bile var. Ancak nasıl yönetmemiz ve yönetileceğimiz konusunda demokrasiye fazlaca ilgi duyduğumuz söylenemez. Oysa nasıl bir devletin olacağı demokrasimizin derinliğini belirlemektedir.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına seneleri tamamlayarak girmenin dışında, zihnen 20’nci yüzyılın ilk yarısındaki bir yerlerde olduğumuzu, fiziken yer aldığımız 21’inci yüzyılda ise mazinin yükü altında tuhaf bir mülteci haleti ruhiyesi içerisinde yaşadığımızı, dürüst olabildiğimiz anlarda biliyoruz. Hatta mülteci halini bir kült dünyası içerisinde yaşayanlar, bir gün muhakkak 21’inci yüzyıldaki sürgünlerinin bitip 1920’lerdeki asr-ı saadet devrine, “nostos”a, yani yuvalarına döneceklerine dair keskin bir inanca da sahipler. Bu ve benzer travmaların farklı kesimlerdeki tezahürleri etrafındaki tarihsel eşzamanlama sancılarının içerisinde yüzleşmelerimizi erteleyip duruyoruz. Oysa zihinsel olarak belli bir düzeyde tarihsel adaleti tesis etmekten başka çaremiz de bulunmuyor. Maziyi bir hamur gibi şekillendirip bugünlerimizi tüketenlerin kahramanları ve hainlerinin gerilimi ile Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına kimlik parçalanmasını aşarak geçmek mümkün olmayacak. Bunun basit anlamı, sürdürülebilir bir demokrasi başlangıcına gelemeyeceğimizdir. Burke’ün güzel tespitiyle “ölmüşlerin, yaşayanların ve doğacakların” ilişkisini sağlıklı bir toplumsal sözleşme ile taçlandırmaktan başka da gerçekçi bir çıkış yolu görünmemektedir.

Elimizdeki yazılı “toplumsal sözleşmenin” daralttığı gömlek yetmiyormuş gibi görünmeyen yasaklar, korkular ve tabuların baskıladığı demokrasimiz fazlasıyla yorulmuş durumda. Tam da bundan dolayı mecali ancak seçim yapmaya yetiyor. Daha ötesi için tam demokratik bir anayasaya, sağlıklı bir hukuk düzenine, şeffaf ve verimli bir kamu idaresine, adil bir gelir bölüşümüne, devlet desteği olmasa çökmeyecek sivil topluma, kamu kaynağı ve imtiyazı olmasa hızla tökezlemeyecek olan şirketlere, medyaya, üniversitelere ihtiyaç var. Kralın çıplak olduğunun herkes farkında. Ancak değişim korkusu o denli büyük ki kral çıplak diyenlerin telef edildiği ve meselenin kapatıldığı bir düzenin aciz bir şekilde devam etmesini seyrediyorlar. Bu duruma bütün aktörler o kadar alıştılar ki siyasetfobi açık ara en önemli korkuya dönüşmüş durumda. Bu krizin ortasında 2025’te ne olup biter sualine bir cevap aramak kolay değil. Elimizde hiç malzeme de yok değil. En azından, artık Trump’lı bir dünyada, Esed’siz bir bölgede yaşayacağımızı biliyoruz.

Trump’lı dünya ve Esed’siz bölge, zannedilenden çok daha fazla yapısal kırılmanın önünü açacaktır. Biden’ın, COVID ve Trump şoku sebebiyle istenmeyen bir isim olmasına rağmen Trump dönemlerini bölmesi, 2017’de başlayan kırılmaları durdurduğu veya yavaşlattığı yanılsamasına yol açtı. Oysa Biden ticaret savaşlarını Trump’tan devraldığı şekilde sürdürdü, Amerikan jeopolitik yönsüzlüğü derinleşti ve Gazze’de İsrail soykırımının fanatik bir destekçisi oldu. Şimdi pervasız bir şekilde gelmesi beklenen II. Trump dönemine giriyoruz. Esed de Trump’ın iktidara geldiği yıllarda Rusya ve İran desteğiyle kendisine bir nefes buldu. İki ay öncesine kadar da Suriye’de devrim sürecinin durdurulduğu ve Esed’li statükonun yerleştiği zannı hâkimdi. Oysa 2024 her iki hikâyenin de bitmediğini gösterdi. 2024’ün, ilerleyen yıllarda, birçok başlıkta bir dönemin sonunun başlangıç yılı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Belki de Fukuyama’nın 1992’den beri bir türlü nihayete ermeyen “tarihin sonunun” sonu, 2024’te Trump’ın ikinci dönemine seçilmesiyle gerçekten gelmiş olabilir. Zira insanoğlunun binbir zahmetle ulaştığı demokrasi tecrübesini zehirleyen liberal siyasetsizliğin felç olmuş uzuvlarının yeniden canlanması artık uzak bir ihtimale dönüşmüş durumda. Bunun dünya için oldukça ciddi yapısal kırılmalar anlamına geleceği muhakkak. Türkiye için de maziden nihayet atiye geçiş için bir fırsat sunması mümkün. 2024’te, hiç kimsenin beklemediği bir üslup ve dille, PKK’nın ilk terör eyleminin üzerinden 40 yıl geçtikten sonra, Kürt Meselesi’nin donduğunun düşünüldüğü bir zaman diliminde hem Türkiye içerisinde hem de sınırlarımızın öte yanında yeni bir hareketlilik başlamış oldu.

SURİYE SONRASI TÜRKİYE'DE SİYASET

Türkiye’nin artık bir Suriye gerçeği var. Yakın gelecek Türk dış politikasına ve jeopolitiğine dair riskler ve fırsatlar en fazla Suriye zemininde şekillenecek. Benzer şekilde iç siyaset de aynı zeminde yürüyecek. Bu durum iktidara açık bir avantaj da sağlayacak. Zira Suriye’de işler kötüleşirse, Türkiye’ye yönelik riskleri yönetebilecek, güven veren aktör olarak tabii bir şekilde iktidar öne çıkacaktır. İşler iyi giderse zaten iktidarın hanesine artı yazacaktır. Her iki senaryoda da iktidarın avantajının olması iktidarın kerametinden değil muhalefetin konumlanmasından kaynaklanmaktadır. Muhalefetin öncelikle başı sonu belli, Türkiye’ye yönelik tehditler dünyasındaki korkuların şekillendirdiği yabancılaşmış bakış açısından kurtulup bölgesine Türkiye merkezli bakmayı öğrenmesi gerekiyor. Bu bilgiyle de pozitif bir jeopolitik dil inşa ederek ahaliyi ikna etmesi lazım. Bu oldukça zorlu parkuru aşıp aşamayacaklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz, önümüzdeki ilk seçim ne zaman yapılırsa yapılsın, o güne kadar bütün aktörler Suriye’nin merkezde olduğu bir siyasal parkurda yürümek zorunda kalacaklar. Daha da önemlisi, Suriye’de yıkılan düzenin bir yönüyle ve belli kodlarıyla oldukça tanıdık olduğudur. Bu kodlara Baas’ın çöküşüne rağmen sarılma derdinde olanlar için Suriye, istemedikleri kadar güzel ve sahici bir yüzleşme imkânı vermektedir. Suriye’de hitama eren tarihsel anomaliyi Türkiye’de belli düzeyde suni teneffüsle hayatta tutma girişiminin siyasal anlamsızlıktan başka bir şey üretmeyeceğini görmeleri gerekiyor.

Muhalefetin dertleri olması iktidarı tasasız kılmıyor. Hatta iktidarın Suriye sonrası oluşan risklerle küresel kırılmaların birleşeceği önümüzdeki yıllarda açık bir şekilde yükünün arttığını görmek gerekiyor. Bu yükün aynı anda iki dinamik üzerinden ilk anda baskı oluşturması mümkün. Birincisi, Kürt Meselesi ve PKK konusunda oluşacak sıkıntılar. Uzunca bir zamandır yerleşen siyasetfobinin ana eksene dönüştüğü bir atmosferde, en son beklenecek isimden gelen çarpıcı yol haritası hâlâ askıda duruyor. Bahçeli kendi meşrebinde ve diliyle sorunun çözülmesini en sert ve iştahlı bir şekilde aylar önce dillendirdi. Bu pozisyonundan da geri adım atmadı. Her hafta fikri takibini de sürdürdü. Suriye devrimi öncesi başlattığı girişim, Esed’in devrilmesi sonrasında hem daha can alıcı ve sahici bir süreç olma imkânına kavuştu hem de atılacak adımlar için zemin daha da müsait hale geldi.

SİYASETFOBİNİN MALİYETİ

Ancak bütün bu gelişmelere rağmen siyaset korkusunun ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. İktidarından muhalefetine aktörler siyaset korkularını yenemedikleri sürece, ülkenin en can alıcı meselesinde derli toplu bir süreci yürütmeleri oldukça zor olacaktır. Zira Bahçeli’nin çıkışına gelen ilk tepkilere dikkatlice bakıldığında, parmağıyla işaret ettiği ve herkesin bildiği asırlık sorunu görmek yerine ısrarla parmağın evsafını tartışma kolaylığına gidenlerin asıl sancılarının siyaset korkusu olduğu da kolaylıkla görülebilir. Bir an için Kürt Meselesi’nin ve PKK’nın olmadığı bir Türkiye’de nelerin ve kimlerin nasıl boşa düşeceğini hesap etmek, korkularını anlamak için yeterlidir. Hatta Bahçeli’nin bu korkuyu aşan cesareti göstermesinin kendilerini açıkta bıraktığını bilenler, kızgınlıklarını da gizleyememektedirler. Herkesin kanıksadığı ve ezberlediği rolü kesintisiz bir şekilde sürdürme konforunun bozulup, sahici bir siyaset üretme baskısı altında kalması her durumda 2025 için hayırlı bir gelişme oldu.

Ayrıca, Türkiye’nin Suriye için düşündüğü ve dile getirdiği gelecek vizyonunun bazı temel unsurları ülkemiz için de geçerli. Anayasadan bir arada yaşama iradesine varıncaya kadar birçok başlıkta kendimiz için yapmadığımız veya adım atmakta zorlandığımız alanlarda Şam’ın başarılı olmasını ister duruma düşmememiz lazım. Böylesi bir çelişki sürdürülebilir değildir. Sözün özü, Türkiye’nin 20’nci yüzyıla ait siyasal statükosuyla 21’inci yüzyılda daha müreffeh ve etkin bir şekilde yer alması imkânsız bir misyona denk gelmektedir.

İkincisi, küresel jeopolitik kırılmaların sebep olacağı risklerdir. Küresel ticaret savaşının doğrudan etkileyeceği ekonomik ve jeopolitik zeminimiz ciddi bir baskı altına girecektir. 2016 sonrasında başlayan demokratik erozyonun COVID’le birleşmesiyle sekiz yıldır çift haneli ve ortalaması yüzde 30’un üstünde kalan enflasyonla fazlasıyla hırpalanan Türkiye ekonomisi bu risklere zor bir zamanda yakalanıyor. Buna rağmen küresel ticaret savaşı Türkiye’ye önemli fırsatlar da sunacak. Bu fırsatları değerlendirip değerlendirmemek de doğrudan Türkiye’nin tercihlerine bağlı olacak. Türkiye’nin demokrasisi ve ekonomisi, dolayısıyla jeopolitik gücü arasında neredeyse kusursuz bir ying-yang ünsiyeti bulunuyor. Türkiye’nin demokrasisi derinleştiği oranda ekonomisi ve jeopolitik gücü ortaya çıkıyor. Trump’ın sebep olacağı küresel enflasyonu ve ticaret savaşlarının sonuçlarını hesaba katarak Ankara’nın hızla ve sahici bir şekilde bağlantılı iki başlıkta adımlar atması gerekiyor. Bir taraftan sahici bir demokratikleşme ve reform sürecine ihtiyaç var diğer yandan ise jeopolitik, ekonomik ve güvenlik zemininde AB ile yeni bir pozitif gündem inşasına. Her ikisi için de hem şartlar müsait hem de vazgeçilmez ihtiyaçlar.

31 Aralık gecesi herkesin kendi zaman dilimine göre sıralanarak girdiği yeni yıl gibi, yüzyıllara da dünyadaki bütün ülkeler siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak aynı anda girmiyorlar. Senelere saat farklarıyla giren ülkeler, yüzyıllara bazen on yıllar sonra bazen de asrı aşan zamanda girebiliyorlar. Sıralamada makul bir yere gelebilmek için Türkiye’nin sahici bir fırsatı bulunuyor. En azından dünya ve bölge dinamiklerinin bu yönde baskı yapacakları 2025 senesi; geride kalan 10 yılın türbülansı ardından yeni bir başlangıç sunabilir. Son tahlilde son 10 senemizin kırılganlık hikâyesi biraz da Suriye hikâyemizdi. Yeni Suriye 2025’e girerken Türkiye’nin de yeni bir başlangıç için fazlasıyla sebebi ve imkânı bulunuyor. Yeter ki siyaset de 2024 sonu itibarıyla küresel ve bölgesel anlamda yeni bir dalganın kaçınılmaz olduğunu ve 2025’e girmesi gerektiğini fark etsin.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Gassal dizisinin psikolojik analizi! Bir yaşamın kanıtı: Çatlak vazo Hatice Keltek-06/01/2025

Gassal Baki, kefenlediği her bedenle, kendi kozasını da örüyor. Gasilhane onun güvenli limanı, şifahanesi. Kurtların inlerine çekilip iyileşmek için yaralarını yaladıkları gibi o da gasilhanede kendi yaralarına pansuman yapıyor.

Tarkovski “Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır. İnsanı iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” der. Gassal tam da böyle bir yerden izleyiciyle buluşuyor.

Konusunun orijinalliği, kamerayı daha önce işlenmemiş bir alana çevirmesinden geliyor. Televizyon izleyicisi için yüzülmemiş sular bunlar. Ekranda ölüm ile kefenlenene kadar ki süreci görmeyiz. Zorlarsak, Red Kit’teki soluk benizli akbaba simalı Mathias Bones adlı cenazeci akla gelebilir; fakat Baki ile Mathias birbirine tamamen zıt iki karakter. Ölülere müşteri diyen şoför Merdan’ı azarlayan Baki’nin aksine Mathias bir ayağı çukurda olanların peşinden elinde mezurasıyla koşar.

Kişinin hayatta karşılaştığı zorluklara dair yorumu, deneyimlemesi kendine özgüdür. Film bir gassalin varoluşsal kaygılarıyla izleyicinin dünyasındaki iz düşümleri arasında bağ kurabilen başarılı bir yapım.

Bir insan düşünün, çocuk yaşta evinin bahçesine adım attığı gibi annesini çamaşır leğeninin yanında, köpüklü sular içinde ölü halde buluyor. Aynı çocuk ne koca ne de baba olma hevesi bulunmayan bir adama, ta ki hapse düşüp onu yalnız bırakana dek “baba” demek zorunda kalıyor. Annesinin apansız ölümüyle beraber, cenazenin defnedilişini görmesi, komşularının ölü evine sahip çıkıp, evi boş bırakmaması, helva kavururlarken ki ince detayları dahi onunla paylaşmaları, Baki’nin tüm hayatını etkileyerek meslek seçiminin temelini atmış. “Ben gassal olmak için doğmuşum” derken bir insanın travmalarının meslek kararına, yaşantısına ne denli etki ettiğini görüyoruz.

Bir insan düşünün hayatının dümenine geçememiş, kendi sorumluluğunu alamamış. Baki’nin kontrol edemediği kayıplar sonucu, kendi kontrol alanını oluşturması ne kadar da elzem değil mi? “Gassal elinde meyyit” sözü buraya tam oturuyor. Gasilhanede, laboratuvar şartlarına eş değer kontrol alanı oluşturan Baki, yapılacakları belli bir ritüel çerçevesinde belli bir sırayla yapmak zorunda. Hal böyle olunca yapılandırdığı bu çerçeve Baki’ye güvenlik, olumsuzluklarla baş etme ve hayatı içinde sınırlı da olsa yeniden kontrol duygusu sağlıyor. İlk olarak bedeni yıkayacağı suyu, gerekli ısıya getiriyor. Bedeni çevirme, belli ebatta kesilmiş kumaşı usulüne uygun giydirme, çörek otları serpme ve dua ile kefenleme ritüelini tamamlıyor.

‘ÖLÜNCE BENİ KİM YIKAYACAK?’ SORUSUNUN ALTINDAKİ TEMEL MOTİVASYON

Baki’nin “ölünce beni kim yıkayacak?” sorusunun altında yatan temel motivasyon ise anne şefkat ve özenine duyduğu ihtiyacın son yolculuğuna çıkarken karşılanma arzusu olabilir mi? Yakınındaki erkeklerin içerisinden gassali olabilme kriterlerini karşılayanlar Nazmi ve Ahmet’ti. Çünkü her ikisi de çocuklarına yeri geldiğinde hem anne hem baba olabilme kapasitesine sahip kişilerdi.

Çocukluluğunu anne babasıyla hak ettiğince yaşayamamış olan Baki’nin, güvenli bağlanma konusunda sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Geçmiş yaşantısında tamamlanamamış, bitmemiş, eksik kalmış hikayeler ruhunda büyük boşluklar bırakmış. İhtiyaçlarını dile getirmekte lal kalmış, ilişkilerindeki sıcaklığa tutunup çapa atamayışının nedeni, küçüklüğünden beri fırtınalı zamanlarında sığınacak güvenli limanı olmaması. Bir çocuğun ne kadar itiraz etse de sonunda ebeveyninin sözünü dinlediği gibi etrafındakilerin sözlerine tutunup kolay yönlendiriliyor. Baki de hayatında onunla ilgilenen tek kişinin sözünü dinliyor.

Ahmet ve Neslihan’ın dördüncü çocuğu gibi. Kerime’yi tanımasa da onların isteği doğrultusunda peşlerine takılıp adını bile bilmediği halde istemeye gidebiliyor.

Dünyaya veda edeceği güne kadar hayatını tekdüze yaşayan, kendini ilerletecek amaçları olmayan, pause tuşuna basılmış bir insan Baki. Ruhunu dondurmuş, çocuk kalmış o nedenle Ahmet ile Neslihan arasındaki romantik ilişkiyi de anlamlandıramıyor. Kendi hayatındaki yakın ilişkide olduğu kişilere ise son derece mekanik davranıyor, duygularını harekete geçirme konusunda antrenmansız. Bunun yanında dünyanın erozyona uğradığını ve iki yüzlü olduğunu düşünüyor.

Uzman Psikolog Dr. Nevin Dölek, “Yaşarken çocukla anne baba arasında görülmez bir sözleşme vardır: onu sevmek ve korumak” der. Baki’nin annesini çocuk yaşta kaybetmesinin ardından babasının da çekip gitmesi, sözleşmenin bozulmasına ve terk edilmişliği çok daha derinden hissetmesine neden olmuş. Bir de ölüm tek başına gelmemiş kuyruğunda başka sıkıntılar da getirmiş. Anne yok, baba var ama yok. Baki’nin yetişkinliğe giden yolda ne denli tökezlediğini günümüzdeki yalpalayışında görüyoruz.

Baki, son durak olan ölümle yüzleştiğinde kendisini kimin yıkayacağı sorusuna cevap arıyor. Fakat bu yolun ara duraklarında yaşamak adına neler yapıyor? Hayatın nabzına, dinamizmine katılamadığı birçok sahne görüyoruz:

Baki, Ahmetlere misafirliğe gider.

-Neslihan: Ooo kimler gelmiş?

-Baki: Her gün geliyorum neredeyse, her seferinde karın gelişime şaşırıyor Ahmet. Ne zaman alışacak bana?

-Neslihan: Alışkınım ama yine de seviniyorum Baki, içimdeki yaşam enerjisini o coşkuyu yiyip bitirmene izin vermeyeceğim.

-Baki: Yaşam enerjisiyle dolu, kendini dağcılığa adamış biri vardı Neslihan. Yıkadım.

Ahmet’in onu ziyaretlerinde kullandığı psikolojik söylemleri her defasında sarkastik bir dille savuşturarak yüzleşmekten kaçınıyor. Çocuk sesine, dokunuşuna tahammül edemiyor. Ahmet’in, karısının rüyasını gerçeğe dönüştürmek için bahçesine havuz yapma isteğini yargılıyor. Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor.

Ölümün insan ayrımı yapmaksızın herkesin başına gelebilirliğinin farkında olan Baki, varoluşa dair farklı erdem ve bilgelik donanımına sahip. Merdan ve Baki’nin birbirine zıt karakterleri, hikayeye derinlik katıyor. Mafya cenazesindeki lüks kefen takımı, toplumsal hiyerarşinin boyutlarını gösteriyor. Merdan “Zenginin ölüsü bile olay. Adam şanslı, nerelerde gezdi, gününü gün etti. Sen cenazen kalabalık olsun istemez misin? Bizim cenazemiz olsa kaç kişi kalır başımızda? Ölüm yıl dönümünü anarlar. Manzaralı mezarlık yeri almışlar” der. Mafyanın yakınları ise kalan paraları kaçırmanın derdiyle çil yavrusu gibi dağılır. Kimsesizlerin kimsesi Baki sahiplenir meftayı. Merdan’ın dediklerinin üstüne, Baki “demek ne şanslı adam ha “der. Cenaze gömüldükten sonra toprağa su döken çocuklara cebinde kalan son bozuklukları verdiği sahnede yine hayatın tuhaflığını, zıtlığını, anlamsızlığını etkileyici bir şekilde gözler önüne serer. Zira kefenin cebi yoktur.

Baki için yaşamak, “olmak”tan ziyade “yapmak” ile eş değer. Kendi olmak için harcamaya değer bulmadığı zamanı yaşamıyor. Travmalarının etkisiyle, gerçekleştiremediği “bilme ve yaşama” potansiyelini bastırdığı için duyduğu varoluşsal suçluluk ve kaygı, kendi için olmasa da Nadir için harekete geçmesini sağlıyor.

ALBERT CAMUS’NUN YABANCI’SINDAKİ MEURSAULT VE BAKİ

Nazım’ın hesapta olmayan ölümünün ardından, onu yıkayan Baki’ye gasilhanenin önündeki banka oturan Elif soruyor: “Hiç üzülmüyor musun?” Baki “Anlayamayacak kadar çok” der. Bu sahne Albert Camus’nun Yabancı’sını hatırlatır. ‘’Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.” Yabancı’daki Meursault karakteri herhangi bir kaygı, endişe, derin üzüntü gibi duygular göstermeyen farklı bir profildir. Meursault’a göre hayat, yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydi. Annesi öldüğünde ağlamaması, sütlü kahve içmek istemesi, toplumun beklentilerine uygun yaşamaması ötekileştirilmesine sebep oldu. Burada Elif de ağlamayan Baki’nin duruşundan gerçekten üzülüp üzülmediğini anlayamadığı için sorgulama gereği duyar. Üzülmenin en saf hali ağlamak mıdır? Aslında Baki’nin kaygısız, dertsiz ve sanki bu dünya ile alakası olmayan biriymiş gibi görülmesinin nedeni, toplumla arasına mesafe koymasıdır. Bu kendini gerçekleştiren kehanetteki gibi bir durum. Yaşayanı tehdit olarak görüp topluma mesafeli durduğunda insanlar da burada bir tuhaflık var zannına kapılıp ondan uzaklaşıyor ve Baki yalnızlaşıyor.

Rollo May, ‘Kendini Arayan İnsan’da, psikolojik sorunların kök sebepleri olarak; içi boş insanlar, yalnızlık, endişe ve benliğin tehdidine yer verir. İnsanın en büyük sorununu ne istediğini bilmemesi değil ne hissettiğine dair fikrinin olmaması der. Baki bu nedenle arzu ve isteği olmaksızın Kerime’ye evlilik teklif etmeye gider. İçselleştirmediği ve “mış” gibi davrandığı için de yalpalar. Kendi istediği, kendine yakın bulduğu ise Elif’tir. Sevmek için yaşamak; yaşamak için de ölmemeyi isteyecek kadar bir şeylere bağlanmak gerekir.

Ölüm çözülebilir bir problem mi? Var oluşumuzun özü üzerinde çözmeye çalıştığımız fakat çözemediğimiz bir soru. Ölüm bir kereye mahsus, deneyimin sahipleri açısından hafızaya işlemeyen, üzerinde kişisel tecrübe bakımından konuşulamayan bir sınır deneyim. Ölümden korkmak mantıklı olsun ya da olmasın ölecek olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Sanırım asıl mesele insanın yaşamındaki güzellikleri yeteri kadar takdir edip etmediği. Kişinin buna verdiği cevap hayır ise ölümü kabullenmek, yüzleşmek, kucaklamak daha da zorlaşan bir durum.

İnsan kendini gerçekleştirme yoluna girme potansiyelini nasıl bulur ve onu nasıl tanır? İnsan yolunu kaybettiğini nasıl fark eder?

İrvin Yalom’a göre; ‘suçluluk yoluyla, anksiyete yoluyla, bilincin çağrısıyla tanır ve fark eder’. Ben buna ambivalan duyguları da ekliyorum. Çünkü Baki’nin varoluşsal kaygıları ve ölüm konusundaki düşünceleri onu yaşam potansiyeline çağıran bir rehber de olabilir. Belki de ikinci sezonda bunu izleriz. İnsanların hayatında patlak veren krizler, Erich Fromm’un deyimiyle ‘sihirli yardımcılar’ olabilir. Keşke hayata dair tek bir tılsımlı reçete olsa… Fakat parmak izlerimiz gibi yaşantılarımız da bize özgü, biricik.

Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor

Gassal Baki, kefenlediği her bedenle, kendi kozasını da örüyor. Gasilhane onun güvenli limanı, şifahanesi. Kurtların inlerine çekilip iyileşmek için yaralarını yaladıkları gibi o da gasilhanede kendi yaralarına pansuman yapıyor.

Tarkovski “Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır. İnsanı iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” der. Gassal tam da böyle bir yerden izleyiciyle buluşuyor.

Konusunun orijinalliği, kamerayı daha önce işlenmemiş bir alana çevirmesinden geliyor. Televizyon izleyicisi için yüzülmemiş sular bunlar. Ekranda ölüm ile kefenlenene kadar ki süreci görmeyiz. Zorlarsak, Red Kit’teki soluk benizli akbaba simalı Mathias Bones adlı cenazeci akla gelebilir; fakat Baki ile Mathias birbirine tamamen zıt iki karakter. Ölülere müşteri diyen şoför Merdan’ı azarlayan Baki’nin aksine Mathias bir ayağı çukurda olanların peşinden elinde mezurasıyla koşar.

Kişinin hayatta karşılaştığı zorluklara dair yorumu, deneyimlemesi kendine özgüdür. Film bir gassalin varoluşsal kaygılarıyla izleyicinin dünyasındaki iz düşümleri arasında bağ kurabilen başarılı bir yapım.

Bir insan düşünün, çocuk yaşta evinin bahçesine adım attığı gibi annesini çamaşır leğeninin yanında, köpüklü sular içinde ölü halde buluyor. Aynı çocuk ne koca ne de baba olma hevesi bulunmayan bir adama, ta ki hapse düşüp onu yalnız bırakana dek “baba” demek zorunda kalıyor. Annesinin apansız ölümüyle beraber, cenazenin defnedilişini görmesi, komşularının ölü evine sahip çıkıp, evi boş bırakmaması, helva kavururlarken ki ince detayları dahi onunla paylaşmaları, Baki’nin tüm hayatını etkileyerek meslek seçiminin temelini atmış. “Ben gassal olmak için doğmuşum” derken bir insanın travmalarının meslek kararına, yaşantısına ne denli etki ettiğini görüyoruz.

Bir insan düşünün hayatının dümenine geçememiş, kendi sorumluluğunu alamamış. Baki’nin kontrol edemediği kayıplar sonucu, kendi kontrol alanını oluşturması ne kadar da elzem değil mi? “Gassal elinde meyyit” sözü buraya tam oturuyor. Gasilhanede, laboratuvar şartlarına eş değer kontrol alanı oluşturan Baki, yapılacakları belli bir ritüel çerçevesinde belli bir sırayla yapmak zorunda. Hal böyle olunca yapılandırdığı bu çerçeve Baki’ye güvenlik, olumsuzluklarla baş etme ve hayatı içinde sınırlı da olsa yeniden kontrol duygusu sağlıyor. İlk olarak bedeni yıkayacağı suyu, gerekli ısıya getiriyor. Bedeni çevirme, belli ebatta kesilmiş kumaşı usulüne uygun giydirme, çörek otları serpme ve dua ile kefenleme ritüelini tamamlıyor.

‘ÖLÜNCE BENİ KİM YIKAYACAK?’ SORUSUNUN ALTINDAKİ TEMEL MOTİVASYON

Baki’nin “ölünce beni kim yıkayacak?” sorusunun altında yatan temel motivasyon ise anne şefkat ve özenine duyduğu ihtiyacın son yolculuğuna çıkarken karşılanma arzusu olabilir mi? Yakınındaki erkeklerin içerisinden gassali olabilme kriterlerini karşılayanlar Nazmi ve Ahmet’ti. Çünkü her ikisi de çocuklarına yeri geldiğinde hem anne hem baba olabilme kapasitesine sahip kişilerdi.

Çocukluluğunu anne babasıyla hak ettiğince yaşayamamış olan Baki’nin, güvenli bağlanma konusunda sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Geçmiş yaşantısında tamamlanamamış, bitmemiş, eksik kalmış hikayeler ruhunda büyük boşluklar bırakmış. İhtiyaçlarını dile getirmekte lal kalmış, ilişkilerindeki sıcaklığa tutunup çapa atamayışının nedeni, küçüklüğünden beri fırtınalı zamanlarında sığınacak güvenli limanı olmaması. Bir çocuğun ne kadar itiraz etse de sonunda ebeveyninin sözünü dinlediği gibi etrafındakilerin sözlerine tutunup kolay yönlendiriliyor. Baki de hayatında onunla ilgilenen tek kişinin sözünü dinliyor.

Ahmet ve Neslihan’ın dördüncü çocuğu gibi. Kerime’yi tanımasa da onların isteği doğrultusunda peşlerine takılıp adını bile bilmediği halde istemeye gidebiliyor.

Dünyaya veda edeceği güne kadar hayatını tekdüze yaşayan, kendini ilerletecek amaçları olmayan, pause tuşuna basılmış bir insan Baki. Ruhunu dondurmuş, çocuk kalmış o nedenle Ahmet ile Neslihan arasındaki romantik ilişkiyi de anlamlandıramıyor. Kendi hayatındaki yakın ilişkide olduğu kişilere ise son derece mekanik davranıyor, duygularını harekete geçirme konusunda antrenmansız. Bunun yanında dünyanın erozyona uğradığını ve iki yüzlü olduğunu düşünüyor.

Uzman Psikolog Dr. Nevin Dölek, “Yaşarken çocukla anne baba arasında görülmez bir sözleşme vardır: onu sevmek ve korumak” der. Baki’nin annesini çocuk yaşta kaybetmesinin ardından babasının da çekip gitmesi, sözleşmenin bozulmasına ve terk edilmişliği çok daha derinden hissetmesine neden olmuş. Bir de ölüm tek başına gelmemiş kuyruğunda başka sıkıntılar da getirmiş. Anne yok, baba var ama yok. Baki’nin yetişkinliğe giden yolda ne denli tökezlediğini günümüzdeki yalpalayışında görüyoruz.

Baki, son durak olan ölümle yüzleştiğinde kendisini kimin yıkayacağı sorusuna cevap arıyor. Fakat bu yolun ara duraklarında yaşamak adına neler yapıyor? Hayatın nabzına, dinamizmine katılamadığı birçok sahne görüyoruz:

Baki, Ahmetlere misafirliğe gider.

-Neslihan: Ooo kimler gelmiş?

-Baki: Her gün geliyorum neredeyse, her seferinde karın gelişime şaşırıyor Ahmet. Ne zaman alışacak bana?

-Neslihan: Alışkınım ama yine de seviniyorum Baki, içimdeki yaşam enerjisini o coşkuyu yiyip bitirmene izin vermeyeceğim.

-Baki: Yaşam enerjisiyle dolu, kendini dağcılığa adamış biri vardı Neslihan. Yıkadım.

Ahmet’in onu ziyaretlerinde kullandığı psikolojik söylemleri her defasında sarkastik bir dille savuşturarak yüzleşmekten kaçınıyor. Çocuk sesine, dokunuşuna tahammül edemiyor. Ahmet’in, karısının rüyasını gerçeğe dönüştürmek için bahçesine havuz yapma isteğini yargılıyor. Yıllardır yaşadığı evde en ufak bir değişim yapmamış. Ama ruhunun soluk da olsa nefes aldığının, Baki’nin yaşadığının kanıtı dokunamadığı o çocukların düşürdüğü çatlak bir vazo. İç sahnelerde Baki’nin evinde hiçbir şekilde en ufak bir bulaşık, dağınıklık görmeyiz. Ev içindeki düzenine rağmen bahçesi hurdalarla doludur. Baki için evi iç dünyasını, bahçesi ise dış dünyasını simgeliyor. Ne zaman ki Elif’le ilgili duyguları konusunda harekete geçmeye karar veriyor o zaman bahçesini de düzenliyor.

Ölümün insan ayrımı yapmaksızın herkesin başına gelebilirliğinin farkında olan Baki, varoluşa dair farklı erdem ve bilgelik donanımına sahip. Merdan ve Baki’nin birbirine zıt karakterleri, hikayeye derinlik katıyor. Mafya cenazesindeki lüks kefen takımı, toplumsal hiyerarşinin boyutlarını gösteriyor. Merdan “Zenginin ölüsü bile olay. Adam şanslı, nerelerde gezdi, gününü gün etti. Sen cenazen kalabalık olsun istemez misin? Bizim cenazemiz olsa kaç kişi kalır başımızda? Ölüm yıl dönümünü anarlar. Manzaralı mezarlık yeri almışlar” der. Mafyanın yakınları ise kalan paraları kaçırmanın derdiyle çil yavrusu gibi dağılır. Kimsesizlerin kimsesi Baki sahiplenir meftayı. Merdan’ın dediklerinin üstüne, Baki “demek ne şanslı adam ha “der. Cenaze gömüldükten sonra toprağa su döken çocuklara cebinde kalan son bozuklukları verdiği sahnede yine hayatın tuhaflığını, zıtlığını, anlamsızlığını etkileyici bir şekilde gözler önüne serer. Zira kefenin cebi yoktur.

Baki için yaşamak, “olmak”tan ziyade “yapmak” ile eş değer. Kendi olmak için harcamaya değer bulmadığı zamanı yaşamıyor. Travmalarının etkisiyle, gerçekleştiremediği “bilme ve yaşama” potansiyelini bastırdığı için duyduğu varoluşsal suçluluk ve kaygı, kendi için olmasa da Nadir için harekete geçmesini sağlıyor.

ALBERT CAMUS’NUN YABANCI’SINDAKİ MEURSAULT VE BAKİ

Nazım’ın hesapta olmayan ölümünün ardından, onu yıkayan Baki’ye gasilhanenin önündeki banka oturan Elif soruyor: “Hiç üzülmüyor musun?” Baki “Anlayamayacak kadar çok” der. Bu sahne Albert Camus’nun Yabancı’sını hatırlatır. ‘’Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.” Yabancı’daki Meursault karakteri herhangi bir kaygı, endişe, derin üzüntü gibi duygular göstermeyen farklı bir profildir. Meursault’a göre hayat, yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydi. Annesi öldüğünde ağlamaması, sütlü kahve içmek istemesi, toplumun beklentilerine uygun yaşamaması ötekileştirilmesine sebep oldu. Burada Elif de ağlamayan Baki’nin duruşundan gerçekten üzülüp üzülmediğini anlayamadığı için sorgulama gereği duyar. Üzülmenin en saf hali ağlamak mıdır? Aslında Baki’nin kaygısız, dertsiz ve sanki bu dünya ile alakası olmayan biriymiş gibi görülmesinin nedeni, toplumla arasına mesafe koymasıdır. Bu kendini gerçekleştiren kehanetteki gibi bir durum. Yaşayanı tehdit olarak görüp topluma mesafeli durduğunda insanlar da burada bir tuhaflık var zannına kapılıp ondan uzaklaşıyor ve Baki yalnızlaşıyor.

Rollo May, ‘Kendini Arayan İnsan’da, psikolojik sorunların kök sebepleri olarak; içi boş insanlar, yalnızlık, endişe ve benliğin tehdidine yer verir. İnsanın en büyük sorununu ne istediğini bilmemesi değil ne hissettiğine dair fikrinin olmaması der. Baki bu nedenle arzu ve isteği olmaksızın Kerime’ye evlilik teklif etmeye gider. İçselleştirmediği ve “mış” gibi davrandığı için de yalpalar. Kendi istediği, kendine yakın bulduğu ise Elif’tir. Sevmek için yaşamak; yaşamak için de ölmemeyi isteyecek kadar bir şeylere bağlanmak gerekir.

Ölüm çözülebilir bir problem mi? Var oluşumuzun özü üzerinde çözmeye çalıştığımız fakat çözemediğimiz bir soru. Ölüm bir kereye mahsus, deneyimin sahipleri açısından hafızaya işlemeyen, üzerinde kişisel tecrübe bakımından konuşulamayan bir sınır deneyim. Ölümden korkmak mantıklı olsun ya da olmasın ölecek olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Sanırım asıl mesele insanın yaşamındaki güzellikleri yeteri kadar takdir edip etmediği. Kişinin buna verdiği cevap hayır ise ölümü kabullenmek, yüzleşmek, kucaklamak daha da zorlaşan bir durum.

İnsan kendini gerçekleştirme yoluna girme potansiyelini nasıl bulur ve onu nasıl tanır? İnsan yolunu kaybettiğini nasıl fark eder?

İrvin Yalom’a göre; ‘suçluluk yoluyla, anksiyete yoluyla, bilincin çağrısıyla tanır ve fark eder’. Ben buna ambivalan duyguları da ekliyorum. Çünkü Baki’nin varoluşsal kaygıları ve ölüm konusundaki düşünceleri onu yaşam potansiyeline çağıran bir rehber de olabilir. Belki de ikinci sezonda bunu izleriz. İnsanların hayatında patlak veren krizler, Erich Fromm’un deyimiyle ‘sihirli yardımcılar’ olabilir. Keşke hayata dair tek bir tılsımlı reçete olsa… Fakat parmak izlerimiz gibi yaşantılarımız da bize özgü, biricik.

Suriye, şeriat ve hukuk devleti Prof. Dr. İshak Tosun-05/01/2025

Bolu İzzet Baysal Üniversitesi Kamu Yönetimi öğretim üyesi İshak Torun “Çok etnikli ve mezhepli bir toplumda üniter bir siyasal birlik kurmak, hukuk devletini inşa etmek ve demokrasiye geçmek kolay değildir. HTŞ yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan bunları gerçekleştirmekte istekli oldukları anlaşılıyor. Yeni anayasanın Sünni İslami normları esas alacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu varsayımla İslami esaslara dayalı bir anayasanın ve / veya İslami bir hukuk devletinin mümkün olup olmadığı sorgulanacaktır” diyor.

Çok etnili ve mezhepli bir toplumda üniter bir siyasal birlik kurmak, hukuk devletini inşa etmek ve demokrasiye geçmek kolay değildir. HTŞ yetkililerinin yaptıkları açıklamalardan bunları gerçekleştirmekte istekli oldukları anlaşılıyor. Nitekim yeni bir anayasanın yazılması için bir heyet oluşturulduklarını beyan ettiler. Açıklamaya göre heyet fıkıhçı ve hukukçulardan oluşmaktadır. Binaenaleyh yeni anayasanın Sünni İslami normları esas alacağını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bu varsayımla İslami esaslara dayalı bir anayasanın ve / veya İslami bir hukuk devletinin mümkün olup olmadığı sorgulanacaktır. Tutucu muhafazakârlar ile tutucu laisistler bu tartışmanın iki zıt kutbunda mevzilenecektir.

Tutucu laisistlere göre laik olmayan bir devlet hukuk devleti olarak değerlendirilemez. Hatta onların elitlerinden biri “laik olmayanlar adam bile olamaz” demişti. Bu fanatikler ontolojik laiklikle siyasal laikliği birbirine karıştırmaktadır. Oysa siyasal laiklik inançlılık – inançsızlık, dinler ve mezhepler arasında devletin taraf tutmamasını salık verir. Bu bağlamda devletin laik olması, inanç ve ibadet özgürlüğü dahil, bütün özgürlüklerin korunması ve kollanması anlamına gelir. Bu fanatikler laikliği birey ve toplumun devlet eliyle agnostikleştirilmesi / ladinileştirilmesi olarak algılamaktadırlar. Bu anlayışta devlet bir ideolojinin tarafı ve bu ideolojiye sahip bir zümrenin uzantısı haline getirilmektedir. Böyle bir konumlandırma devleti laik olmaktan çıkarmaktadır. Açık ifadesiyle devletin dini İslam’dır demekle, devletin ideolojisi laikliktir demek arasında nitelik farkı bulunmamaktadır.

Laiklik, hukuk devleti dolayımında, hukuk kurallarını kimin belirlediğiyle ilgilidir. Hukuk ilkeleri dinden devşirilmişse teokrasi, insanlar tarafından koyulmuşsa laiklik söz konusudur. Orta çağda egemenlik tanrıya ait ve dolayısıyla kuralları koyma yetkisi de Tanrı’ya ait kabul edilirdi. Aydınlanmacılar insan hakları diye bildiğimiz temel kuralların Tanrı ile bağını kesmişler, onu laikleştirmişlerdir. İnsan hakları E. Kant’a göre insan aklıyla evrensel yasalardan devşirilmiştir. J.J.Rousseaue’ya göre ise insanların bir araya gelerek yaptıkları sözleşmenin bir ürünüdür.

Kant evrensel, tek ve kesin olduğunu iddia ettiği insan haklarını felsefik faraziyelere dayandırmıştır. Bu iddianın olgusal gerekçelerini kendisi ya da bir başkası gösterememiştir. Varsa bile bu evrensel yasaları kotaracak aklın kimde olabileceği ayrı bir muammadır. J. Habermas bu iddiaları şüpheye yer kalmayacak biçimde çürütmüştür. Rousseau’nun iddiasının ise ne olgusal ne de metafiziksel bir gerekçesi vardır. Güya! evvel emirde insanlar bir araya gelmişler, aralarında insan hakları konusunda uzlaşmışlar! Ve bir daha böyle bir toplantıya ihtiyaç duymamışlar! Onlara göre iki masum kız çocuğunun önce iffetini kirletip, sonra onu katleden bir caninin idamını savunamazsınız. Çünkü, o caninin yaşaması insan hakkıdır! Bu, tartışmaya da açık değildir! Kantçılara göre haksız yere insan öldüren bir katilin yaşama hakkı evrensel adaletin ilkelerinde mündemiçtir! Peki! Varlığı meçhul evrensel adalet ilkelerini kim görüp bize aktarmıştır? Gerçek şu ki bu iddiaların tümü felsefik bir safsatadır. Rousseauecular ise haksız yere insan öldüren katilin yaşama hakkını evvel emirde yapılan toplum sözleşmesine dayandırmaktadır. Peki! Yapılan bu sözleşmenin metnini gören var mı? Yok, çünkü tarihte böyle bir toplantı yapılmamıştır. Dolayısıyla bahsedilen bir sözleşme de yoktur. Habermas bu iddialarla adeta alay eder. Bu argümanların sonu geldi der.

Habermas, ABD örneği üzerinden, modern hukuk devletini birer laik teokrasi olmakla itham eder. Modern hukuk devletlerinin dini teokrasilerden farkı yoktur der. Çünkü hukuki içerik değiştirilemeyen, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen birer dogmadır. Hukuk ilkelerinin meşrulaştırılmasının çağdaş yöntemi demokratik süreçlerdir. Onun için demokrasisiz bir hukuk devleti eksik ve hatta değersizdir. Kısaca hukuku meşrulaştıran ilke laiklik değil, demokrasidir. Yani halkın rızasıdır. Öte yandan demokrasi çoğunluk rejimidir. Pek çok açmazı vardır. Mesela çoğunluk herhangi bir azınlığın kimliğini, hatta varlığını yok etmeyi kural haline getirmek isteye bilir. Nitekim ABD’de kölelik çok da uzak olmayan geçmişte hukuki statüye sahipti.

Schmit ve Hayek’e göre hukuk devleti ontolojisi itibariyle bütün inanç, ideoloji ve çıkarların üstünde değişmez ortak ilkelerin (yani insan haklarının) varlığına dayanır. Onlara göre bu kurallar ne kral ne de çoğunluk tarafından değiştirebilmelidir. Çünkü a’priorik olarak kuralları kim değiştiriyor, yerine yenisini koyuyorsa iktidar odur. Kuralları padişah gibi birinin koyması ile çoğunluk halkın koyması arasında nitelik farkı yoktur. Anayasal ilkeler üstün, dokunulmaz, herkesin saygı duyduğu dogma ve nas gibi olmalıdır. Bu ilkeler sadece yürütmeyi değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da bağlamalıdır. İlkeler yasama ve yargı tarafından şerh edilebilir ama yeni ilke ihdas etme anlamına gelecek bir yoruma tabi tutamaz. Bu argümantasyon esas alındığında dini hukukun anayasal ilkeler olarak belirlenmesi a’priorik olarak sorun teşkil etmeyecektir. Çünkü laik dogma ile dini nas arasında işlevsel bir fark yoktur.

İster demokratik yöntem isterse dogmatik yöntem esas alınsın anayasanın oluşturulmasında dini ilkelerin referans alınması kategorik olarak reddedilemez. Öte yandan hukuki içerikte dinin referans alınmasına yönelik iki haklı itiraz söze konu edilebilir.

Birincisi dini referansla yapılan anayasanın demokratik süreçlerle kabul ve redde konu edilemeyeceği itirazıdır. Bu itiraz gerçekçi değildir. Çünkü İslam dört halife döneminden sonra kamu hukukuna kaynaklık etmemiştir. Yöneticiler kamu hukukunda her zaman kendi irade-i şahanelerini dini hukukun yerine koymuşlardır. Günümüzde bile, mesela Suudi Arabistan gibi şeriatı şeklen İslami hukuku uyguladığını iddia eden ülkeler dini hukukun içinden istediklerini süzerek almışlar ya da istedikleri zaman kendi tasarruflarını onun yerine ikame etmişlerdir. Bir sultanın veya yönetici elitin inisiyatifinde olan kabul etme, değiştirme ve reddetme hakkı neden topluma çok görülsün. Bir toplum demokratik yöntemlerle kabul ettiği ilkeleri neden demokratik yöntemlerle değiştiremesin veya reddedemesin! Üstelik radikal bir red kabul olmadan halk / meclis müzakereleri veya mahkeme içtihatlarıyla dini ilkeleri zaman ve şartlara göre yorumlamak her zaman mümkündür. Anglo-Saksonların yaptığı bundan farklı değildir. Bir kere kabul edildikten sonra değiştirilemez iddiası ise laik içerikler için de söz konusudur. Nitekim cari Türk anayasasında insanların nasıl giyineceğiyle ilgili ilkeler değişmesi dahi teklif edilemez statüsündeki başlangıç kısmında yer almaya devam ediyor.

İkinci itiraz ise azınlıklara kendilerine yabancı bir inanç ve mezhep ilkelerinin dayatılmasıdır. Aynı itiraz laik hukuki içerik için de geçerlidir. Müslüman ülkelerdeki uygulanan laik hukuk ile İslami referanslı hukuk arasındaki tercih referanduma konu olsa acaba kim azınlıkta kalır? Anayasal ilkelerin bütün toplum tarafından kabul edildiği iddiası ise Kant ve Rousseau’nun kafasındaki varsayımdan ibarettir. Hukuki içeriğe bütün toplumun rızasını devşirmek mümkün değildir. Nitekim Habermas insan hakları üzerindeki uzlaşının bozulduğunu, Batı hukuk devletinin bir sistem krizi yaşadığını belirtir. Şüphesiz azınlık haklarının korunması çok önemlidir. Bireylerin hakları daha önemlidir. Bunların ihmal edilmesi düşünülemez. Bu sorun çağdaş dünyada iki yolla telafi edilmektedir. Birincisi İngiltere’de uygulandığı üzere aile, evlilik, miras ve dini eğitim gibi özel hukuk konularında özerk bir uygulamayı kabul etmektir. Azınlıklar özel hukuk konularında kendi hukuklarına tabi olabilir. Ama kamu hukukunun azınlıklara göre ayrı ayrı uygulanması siyasal açıdan mümkün olamaz. Böyle bir uygulama hukukun usulü bakımdan da imkansızdır. Federatif devletlerdeki hukuki farklılık ise kategorik boyutlarda değildir. Var olan teferruat niteliğindeki farklılıklar da zaman içinde homojenleşerek ortadan kalkmaktadır.

Hukuki içerik ile hukuki mekanizmalar hukuk devletinin iki ayrı bileşenidir. Hukukun usüli ilke ve mekanizmaları objektiftir, tekniktir, ülkelere göre çok değişmez. Ama içerik ülkelere ve kültürlere göre değişebilir. Binaenaleyh hukukun usuli ilke ve mekanizmaları konusunda titizlenilmek, hatta taviz vermemek gerekir. Kısaca iyi hukuktan taviz verilebilir, ama hukuki usulden taviz verilemez. En kötü içerik bile doğru mekanizma ve iyi niyetli uygulama ile adaleti hasıl edebilir. Aksine hukuki mekanizmaların bozuk olduğu, hukukun bilinçli olarak ihmal edildiği yerde hukuki içeriğin hiçbir işlevi kalmaz. Hatta yanlış usul ve bilinçli ihmalden dolayı iyi hukukla zulüm irtikap edilmiş olur.

Sonuçta Suriye’de yazılacak anayasa içeriğinin ne olacağı Suriye halkını ilgilendirir. Onların demokratik tercihleriyle ilgilidir. Bunu yargılamak başkalarına düşmez. İkinci husus ise içeriğin ne olduğu çok da önemli değildir. Hukuk devleti için öncelikli olan hukukun usüli ilke ve mekanizmalarıdır. Eğer usul ve mekanizmalar doğru olursa içerik de adaletli olma yolunda tekâmül eder. Eğer usüli ilke ve mekanizmalar aksaksa içerik adil de olsa zulüm engellenemez. Önce demokratik yönetimin ihdas edilmesine, sonra hukuki usül ve mekanizmalarının işlemesine hassas olunmalıdır. Kuvvetler ayrımı, mahkemelerin bağımsızlığı, düzgün kodifike edilmiş bir anayasa, genellik, eşitlik, öngörülebilirlik, geçmişe yürümeme, kanunilik, masuniyet gibi usuli ilke ve mekanizmaları ön plana çıkarmak gerekir

Buradaki paradigma ‘böl, parçala, yönet’! İpek Özbey/06 Ocak 2025

-Türkiye bir süreçten geçiyor. Adına ‘çözüm süreci’ demekten herkes imtina ediyor. Barış süreci mi, terörsüz Türkiye mi, adına ne dersek diyelim, siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Sözcükler karşıtlarıyla var olurlar. “Barış Süreci” dersek “savaş”ı meşrulaştırmış, kabul etmiş oluruz. Oysa savaşlar devletler arasında gerçekleşir. Türkiye Cumhuriyeti bir savaşta değildi. Türk ordusunun karşısında ASALA çöker çökmez diriltilmiş, başta ABD olmak üzere Batılı sömürgecilerin mühimmatlarıyla donanmış, içinde kim olduğu net olmayan ama amacının Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak olduğu açıkça ilan edilen uluslararası bir terör ağı vardı. Baştan beri emperyalistlerin güdümünde, onların köpürttüğü, içine asla bu topraklara ait olmayanların karıştığı, sinsice planladığı, her fırsatta kanattığı bir kardeş kavgası yaşandı. Şimdilerde unutulmuş, eski gücünü çoktan yitirmiş Abdullah Öcalan’a açılım yapıyorlar. Sözde “paradigma”nın en büyük aparatı da Abdullah Öcalan değil miydi? Kaldı ki burada bahsedilen paradigma “Böl, Parçala, Yönet!” siyasetinden başkası değil! 40 yıldır “bebek katili, terörist başı” diye nitelediğimiz Öcalan bir anda “barış güvercini” olarak Kandil’e uçsun, namluların ucunu tüyleriyle tıkasın istiyorlar. Bunu yapabilir mi? Yapmaya kalksa ne kadar başarılı olur? Buna bir parça olsun olumlu yanıt veren yaşadığı evreni, sistemi iyi okuyamıyordur. Tarih ve politika bilmiyordur. Ne Öcalan aynı ne Öcalan’ın PKK’daki etkisi ve gücü ne de PKK! Şarkıdaki gibi bir hal: “O eski halinden eser yok şimdi” Öte yandan, ABD’nin başı çektiği Batı blokunun bölgedeki planları aynı, İsrail’in hedefleri aynı, bölgedeki Arap varlığının çapraşıklığı ve tutarsızlığı aynı.

-Peki terör örgütü lideri Öcalan ne ifade ediyor? Öcalan artık sadece PKK’nın simgesel lideri ve Kürt faşizminin, Kürtçü ayrılıkçılığın sözde düşünürü. Çeyrek asrı hapishanede geçirmiş, kan ve barut kokusu ektiği dağlara yalnızca uzaklardan bakan biri. PKK çeşitlendi, dallandı, karıştı. Öyle karıştı ki artık içinde Bosna Savaşı’nda olduğu gibi sırf zevkine insan öldürmeye güdümlü yabancılar bile olduğu gelen haberler arasında. Denebilir ki hepsinin tek ortaklığı giydikleri kamuflaj elbiseleri. PKK’nın merkezi bir yapısı olmadığı gibi Öcalan’ın hapis sürecinde militanlar özellikle sınır ötesinde örgütlendi. PKK'nın kendi içindeki damarlarının ayrı ayrı yerel liderleri, bu liderlerin yönettiği farklı etnik kökenden gelen militanları var. Hepsi için Öcalan aynı anlamı taşımıyor. Dolayısıyla, sadece Öcalan ile konuşulacak bir çözüm tüm PKK’yı ve silahlı unsurları hedef alamaz. Özetle; terör, teröre silah ve finansman sağlayanların bölgedeki çıkarlarından vazgeçtikleri güne kadar farkı adlarla da olsa bir biçimde devam eder. Onlar bu jeopolitiğe ilgilerini kaybetmedikçe -ki bu da olanaksız görünüyor- terörün önüne geçilemez. Sadece sonraki blöfe ve şantaja kadar silahlar uyutulur. -Yakın geçmişte de denendi. O zaman başarılamayan şimdi nasıl başarılacak? Konjonktür mü değişti? Tarih bize ne diyor? “Demokratik açılım” süreci öyle olumsuz bir iz bıraktı ki bir daha aynı ya da benzer bir kavramlaştırmanın toplum tarafından sahiplenilmesi güç. O süreçte sanki işgal dönemi Türkiye’sinden manzaralar canlandı. Üniversitelere PKK flamasıyla girebilirdiniz ama Türk bayrağıyla “siyasi ve ideolojik”(!) olduğu gerekçesiyle giremeyebilirdiniz. İçinde Türklük geçen her şey gizlenmeye başlanmış, hatta yasaklı hale gelmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk Kızılayı” diyemez olmuştuk. Üstgeçitlerden “Ne mutlu Türküm diyene!” ifadeleri kaldırılıyordu. Oysa aynı anda PKK’lı teröristler sözde susturdukları silahları nadasa yatırıyor, cephanesini artırıyordu. Bu dönemi güçlenmek için avantaja çevirdiler. Bana kalırsa o dönem “ulusa sorulmadan kalkışılan bir ulusal taviz” dönemiydi. Kaldı ki Erdoğan’ın açıklaması dahi böyle bir ulusal tavizin ne denli anlamsız olduğunu gösteriyordu. Tüm bu maksadını aşmış, Türk kimliğine ve tarihine yönelen saldırılara karşı PKK sadece yüzde 15 bir çekilme gerçekleştirmişti. Yani teröristlere yapılan davullu, zurnalı karşılama bataklığa derme çatma bir gecekondu dikmekten başka bir şey değildi. Siyaset, siyasi tarih genel olarak yaşamın akışına uygun olarak bükümlü, değişken bir yapıya sahip olabilir. Ancak kişiler yer değiştirseler de olaylar ve olgular yaşandıkları yerlerde, oralardan da taşarak hafızalarda kalırlar. Teröre 40 bin insan veren bir ülkede acının unutulması söz konusu olabilir mi? “Kürdistan İşçi Partisi” adıyla sözde Marksist-Leninist bir vurguyla kurulan PKK, Türk köylüsüne, işçisine, öğretmenine Amerikan silahlarını doğrulturken ne Komünist Enternasyonal aklına gelmiştir ne de “Kahrolsun kapitalizm!” diye haykırmıştır. Çünkü PKK kapitalistlerin terör taşeronudur. Bunun türlü biçimlerde bıyıklısı, sakallısı, sinek kaydı traşlısı fark etmez. Terör ancak finansmanla beslenebilir, büyüyebilir. PKK’nın elindeki silahları üretecek fabrikaları ya da mühendisliği, becerisi olmadığına göre ona bu silahları verenlerin çıkarları sürdüğü müddetçe terör, kamuflajdan takım elbiseye geçse de devam edecektir.

-Bölgede olup bitenler öncesinde Cumhur İttifakı ‘iç barış’ mesajı verdi. İçeride bütünlük olmasının bu süreci karşılamak açısından önemli olduğunu söyledi. İsrail’in hedefinde Türkiye var denildi. Var mı? Siz böyle bir risk görüyor musunuz? Şu an için İsrail’den Türkiye’ye açıkça yöneltilen böyle bir tehdit yok. Ancak her ülkenin Neron gibi şehirleri yakarak tarihe geçmek isteyenleri, delileri, fanatikleri, tarikatçıları, köktendincileri vardır. İsrail’de de Siyonist Netanyahu’ya benzeyen ve Tevrat’a göre hüküm sürmek isteyenler bugün olduğu gibi her daim çıkacaktır. Su kaynakları, enerji yolları, ormancılık, hayvancılık, turizm vs. ile ekonomi çölünde bir vaha olan Golan Tepeleri’ni aşarken İsrail “ilahi iddiası”nın ona verdiği bir yol haritası izliyor. Bu harita hiç şüphesiz bugün Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan da topraklar içeriyor. Emperyalistlerin Türklerden doğrudan alınamayacak bu toprakları ayrılıkçı teröristleri kullanarak gelecekte en azından nüfuz alanı olarak vermek istediği ülke elbette belli. Fakat; bu denli önem atfedilse de gerçek dünya, gücünü ilahiyattan alan politikalarla yönetilemez. Bu motivasyon eninde sonunda tükenerek dağılır. İnsan aklı, bilimsel evren, işleyen bir hukuk düzeni insanı eşyanın önüne getirecektir. Bu yöndeki umudu kaybetmiyoruz.

-Suriye’de gelinen nokta, rejimin savaşmadan bırakması, Colani’nin ipleri eline alması, Trump’ın ‘anahtar Türkiye’ açıklamasına baktığınızda büyük resmi nasıl okursunuz? Golan Tepeleri’ni de aşarak Suriye’de durmadan ilerleyişini sürdürecek olan İsrail’e bakalım. Asıl adı “Golani” olan Colani’nin daha ilk günlerde artık Suriye’nin İsrail için bir tehdit olmayacağını açıkça duyurması ile bu ilerleyişi birlikte okumak gerekiyor. Orada olan biten her şey tam da İsrail’in istediği gibi sürüyor. Kurulduğu tarihten itibaren İsrail’in bölgede girdiği bütün savaşların ana üssü konumundaki Suriye artık tamamen etkisizleşti. Trump’ın Türkiye’yi ‘anahtar’ olarak nitelemiş olması bir şey ifade etmiyor. Aynı Trump Suriye’nin “dostça olmayan bir biçimde ele geçirildiğini de söyledi. Diğer yandan, yemin törenine YPG liderlerini davet ettiği uzun süredir konuşuluyor. YPG’yi insanlık adına savaşan bir örgüt gibi sunan ABD odağını görmezden gelerek Suriye’deki Türk varlığına karşı atılacak adımları analiz edemeyiz. Yani “anahtar” Türkiye ise kilit kim? Orta Doğu’yu kilitleyen kilit tam nerede? Türkiye “Yeni Osmanlıcılık” gibi akıl ve gerçek dışı çağrılardan bir an evvel gerçekçi bir analiz ortasına konuşlanmalı. Her şeyden önce kendi ulusal çıkarları gelmeli, orta ve uzun vadede kendini bölgenin politika belirleyicileri arasında güçlü bir konumda hissetmek üzere eğitimiyle, bilimsel etkinliğiyle, kültürüyle, uygarlığa katkısıyla konumunu perçinlemeyi hedeflemeli. Uygulamasını dünyaya pazarlayan bir yazılım şirketinin tek başına birkaç ülkenin dış borcunu kapatacak kadar gelir elde ettiği yeni dünyada siyasetin üzerine çıkması gereken başarılar vardır. Bunun üzerinden de İsrail iyi okunmalı. Bugün İsrail’in sahip olduğu teknoloji, üniversiteler, bilimsel üretim miktarı ve niteliği, başını genç nüfusun çektiği start-up şirketleri ile suyu tuzundan ayrıştırarak onu ihraç etmeyi başaran bir ülke olarak dünya üzerindeki etkinliği sınırlarından ibaret değil. “Büyük resim” tam da bu. Bilgiye ve teknolojiye hakim olan toprağına da hakim olur. Toprağın üstünü süremeyen, altına inemeyen, altından çıkanı işleyemeyen, sahip olduklarıyla katma değer yaratamayan ülkeler ise zayıflayarak yok olur. Savaşmanın tek bir yöntemi yok. Asıl mücadele burada. -⁠Bu arada şöyle bir çelişki yok mu? İçte barış mesajı verilirken, demokratik çözüm hiç telaffuz edilmiyor, hatta iktidar daha otoriterleşiyor sanki… İmam sayısını arttırmak için türlü bahanelerle insanlığın genel kabul ettiği ve toplumlar için “ortak iyi” olarak addedilen bütün değerlere yaklaştıran aklı, bilimi ve bilimsel üretimi sistemli bir biçimde yok ettiler. Bu da genel olarak düşünme yetisini sekteye uğrattı. Toplumu oluşturan insanları aslında zenginlik olan farklılıklarını saya saya, bu farkları derinleştire derinleştire kavgaya çektiler. Bu arada bazılarımız ölümden kaçamadığı gibi ölümden kaçarken yakalandığımız sıtmaya bakacak doktorlar da yurt dışına kaçtı. Emeklisiyle, işçisiyle, memuruyla, atanamayan öğretmeniyle, gazetecisiyle, doktoruyla, zenginiyle, fakiriyle kavga etti iktidar. Bir yandan barış ve toplumsal bütünlük çağrıları yapmayı ihmal etmezken diğer yandan bir karikatüriste beş ayrı dava açabildi. Eleştirenlerin cezalandırılmasında ne ölçü ne ölçüt var. Bazen bir sosyal medya mesajından ötürü, bazen ise sadece muhalif olmasından sebep gözaltına alınıverdi insanlar. Adeta “demokrasi”, “millet”, “AKP” birer takım adına dönüştürülerek hemen her olayda maça çıkarıldı. Genel olarak toplumun değerler setini ortadan kaldıran, iradeleri zayıflatan ve siyasi çoğulculuğu keyfiyetle sınırlandıran korkutucu bir yönetim tarzı benimsendi. AKP iktidarı kendi gücünün dozunu her el attırmaktan geri durmadı. Güçlü bir merkeziyetçi yönetim arzusuyla iğreti ve acı bir dille yaftalayan, toplumsal uzlaşı ve demokrasi derken durmadan bir “öteki” yaratan politik bir ortam üretmekten çekinmedi. Çiğdem Bayraktar Ör, Türkiye ve İsrail ilişkileri üzerine kitap yazdı. DEVLETLER TERÖRİSTLERLE PAZARLIĞA OTURMAZ

-Saray, çözüm sürecini çıkış yolu olarak mı tasarlıyor? Dünyaya pazarladığı tek şeyin korku ve dehşet olduğu, varlık nedenini silahla açıklayan bir terörist yapılanmadan farkı vardır ve olmalı devletlerin. Devletler teröristlerle hiçbir surette pazarlığa oturmazlar. Böyle olursa terörün önüne geçilemez. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir döneminde bu yaşanmadı.

-Ya İRA, ETA? IRA ile İngiltere arasında teröristlerin silahlarını bırakması için görüşmeler sürerken İngiltere IRA’nın varoluş misyonu olarak açıkladığı hemen hiçbir şeyi doğrudan kabul edip uygulamadı. Siyasi etkinlikleri için demokratik ortam garantisi dışında eylem olarak yaptığı tek şey bölgede askerlere yüklediği ‘bastırma’ görevini kolluk güçlerine devretmek oldu. Verdiği söz ise daha az askerî müdahaleydi. Geleneksel “İngiliz” bakışından asla taviz vermedi. Üstelik; ABD ve Avrupalı diğer devletlerin baskısıyla IRA silah bıraktı ve eski militanları kendini siyasi yoldan ifade etmek üzere yollar aradı. Bizde ise her bakımdan tam tersi bir işleyiş var. Dışarıdan adı geçen ülkelerin Suriye üzerinden PKK’ya neredeyse açık destekleri, içeriden de Türk kimliğini aşındırarak, Anayasa’nın “olmazsa olmaz” ilk dört maddesini tartıştırarak ulusal birliği ve bütünlüğü temelden sarsmaya çalışan bir yaklaşım söz konusu. Öncelikle; devletin kuruluş ilkelerine ve kurucu değerlerine böyle saldırarak bütünlüğün ve istikrarın sağlanamayacağını iyice kavramaları gerekiyor. PKK’YI BİR STK’YA ÇEVİRME YÖNÜNDE ADIM ATARSANIZ…..

-⁠Hem Suriye’de hem içeride bizi nasıl riskler bekliyor? Devletlerin hafızaları, kadim kurumları ve politikaları, düzenli orduları, sistemli programları, savunma mekanizmaları, gücünü ve referansını var oluşunun temel ilkelerinden alan gelecek projeksiyonları vardır; olmalıdır. Devletler gücünü silahından alan teröristlerle değil yurttaşlarla hukukunu, gönül bağını, aidiyetini sağlamlaştırmayı hedeflemelidir. Türkiye uluslararası terörist bir örgüt olarak tanınan PKK’yı bir STK’ya çevirme yönünde adım atarsa Suriye’deki YPG’yi nasıl değerlendirecek? Onunla yani terörist bir örgütle müzakere ederse uluslararası alanda daha önce söylediklerinin arkasında nasıl duracak? Siz hem içeride resmen terörist ilan edilmiş PKK ve liderleriyle flörtleşeceksiniz hem de PKK’nın uzantısı olarak gördüğünüz YPG’ye karşı Suriye’de elde ettiğiniz başarıyla övüneceksiniz! Bu politikadaki bütünlüğü sorgulamalı öncelikle. Önemli olan baştan beri Türkiye’nin sınırdaşlarıyla ve bölgedeki diğer ülkelerle tutarlı ve istikrarlı bir iletişimde kalabilmesiydi. Ne var ki Türkiye, Batı’nın buralarda hep pompaladığı gibi dinî, mezhebî çatışmalar üzerinden ilişkilerini kurgularsa kendini bu kaynamadan yalıtamaz. Bu son derece tehlikeli bir tuzaktır. Bölgede Arap olmayan Müslüman bir ülke olarak değil, laikliği benimsemiş bir Türk Devleti olarak konumlanmalı, olan biteni bu bakışla, duruşla değerlendirmeli. Söz konusu perspektiften hareketle İsrail ile ilişkilerinde de dengeli bir davranış ve görünüm sergilemeli. Bir yandan distribütörleri Arap olan Yahudi menşeli kahveleri kaldırımlara saçarken diğer taraftan kesemediğiniz ticareti protesto eden Filistin yanlısı genç kadınlara ters kelepçe takmadaki tutarsızlık toplumun vicdanî hafızasında yerini alır. “Seviyorsan git, konuş!”, derler ya…

İşte öyle bir şey. Sevmiyormuş gibi yapıp bu riya siyasetiyle sırf içeride oy saflarını sıklaştırmaya çalışmalarını anlamamak çok güç. Aklıma yine bir şarkı getiriyor bu hal. Bu defa Ahmet Kaya’dan: “Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça” Tabi diğer satırları da atlamamak gerek: “Başım belada, tabancamı unutmuşum helada.” “Helada tabanca unutulur mu?” demeyin. Oraya tabancayla girilir mi? Onca bunu tartışalım. Nasıl biri oraya öyle gider? Öcalan helada unutulan bir tabancaya dönmüş olabilir mi? Bu tabanca kime aitti? Temel sorular bunlar. Çözümünü aradığımız temel sorunlar da bunlar. Her şeye rağmen Türkiye gücünü tarih bağlamından alan güçlü bir ülke. Acilen güçlendirilmiş parlamenter rejime dönerek bu umarsız ve keyfiyete dayalı “tek adam rejiminden” kendini kurtarmalı ve hızlı bir onarım için var gücüyle kurucu değerlere, vizyona, bilime, eğitime yönelmeli. Bu girdaptan başka çıkış yolu yok. Türkiye Atatürk’ün dediği gibi sonsuza dek var olacak. Ancak bunu Suriye için söylemek güç. Suriye’nin toprak ve yurttaş bütünlüğü ile bağımsız varlık kazanması ve bunu sürdürmesi olanaksız görünüyor.

Suriye’deki üç dış güç; Murat Yetkin/Cansu Çamlıbel/06 Ocak 2025 -

Yeni yılın ilk ‘zor konuşması’nda meslektaşım, gazeteci büyüğüm Murat Yetkin ile geçmişten bugüne Ortadoğu turu yaptık. Bu sohbetin ana hattını belirleyen, Yetkin’in Doğan Kitap’tan yeni çıkan ‘Meraklısı İçin Ortadoğu Kitabı’nda peşine düştüğü tarihî olgular oldu. Bu konuşmayı kitabın özeti olarak sunmak ise Yetkin’in senelerdir devam eden araştırmalarına derin bir haksızlık olur. İster “mesleki deformasyon” deyin, ister “son haftalarda yaşanan gelişmeleri yorumlama ihtiyacı” deyin, burada okuyacağınız çerçeveyi belirleyen ben oldum. Dolayısıyla da kitabı henüz okumadıysanız özellikle yakın tarihimize dair pek çok değerli detayı ıskalayacağınızı bilmenizi isterim. Kitabın adında yer alan ‘Ortadoğu’ kavramına kendisinin de aslında neden itiraz ettiğini yine bizzat kendisinden okumanızda fayda var. Sonda söylenecek şeyi en başta söylemiş Murat Yetkin:

 “Ortadoğu’da tarih hiçbir zaman geçmiş zaman olmadı; hep şimdiki zamanda yaşanageldi.” Kitap raflarda yerini aldığında bazı şeylerin çoktan ‘geçmiş zaman’ olmuş olabileceğini öngörerek yazmış adeta. Nitekim Suriye’yi 8 Aralık 2024’e getiren olayların neredeyse hepsi var kitapta, sadece finali yok. Şu an için ‘final’ gibi görünen şeyleri ise ‘değişimin henüz ilk saatleri’ diye tanımlıyor. Suriye parantezi hiç kuşkusuz Türkiye’de Adalet Kalkınma Partisi döneminin tarihi yazılırken en önemli başlıklardan biri olacak. O nedenle de bu dönemin bizzat karar vericileri arasında yer alan Hakan Fidan, Yaşar Güler, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi isimlerin ve isminin saklı kalması şartıyla Murat Yetkin’e kendi tanıklıklarını anlatan başka yetkililerin düştüğü notlar ‘tarihî’ kıymette. Mesela Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, Ankara’nın, şimdiki adı Suriye Milli Ordusu (SMO) olan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile yola çıkmasını nasıl meşrulaştırdığını okuyabilirsiniz kitapta. Ya da o zaman MİT Başkanı, şu an Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan’ın “Biz sınırımızın hemen ötesinde yaşananları sadece seyretmekle yetinseydik, bugün Suriye masasında olmayacağımız gibi ülkemize daha fazla sığınmacı gelmesini de önleyemeyecektik” sözlerinin gerçek karşılığını muhtemeldir ki yıllar sonra tespit edebileceğiz. Kitabın genel temposu içinde ‘meraklısı’ değilseniz kaçırabileceğiniz bir de ‘MİT tırları’ detayı var. Malum Türkiye kamuoyu, içinden çok sayıda ‘tutuklama’ geçen o skandalı senelerdir farklı şekillerde tartışıyor. Ancak mevzu ekseriyetle iktidar cephesinde ‘devlete ihanet operasyonu’ şeklinde, muhalif cephede ise ‘hükümetin mezhebi/ideolojik sempatiyle baktığı cihatçılara silah desteği’ şeklinde tartışılageldi. Oysa Murat Yetkin’in izini sürdüğü akışa göre Fethullahçıların ifşa ettiği şey aslında bir MİT-CIA ortak operasyonuydu. Tüm bunları konuşurken biraz da metodolojinin ve temel gazetecilik prensiplerinin üzerinden geçtik. Nasıl oluyordu da ideolojik olarak hükümetin karşısında bir yerde pozisyon tutan bir gazeteci, bu kadar hassas konularda hükümet yetkililerinin ‘bilgi teslim edebildiği’ bir muhatap olarak görülebiliyordu? 

 “‘Ortadoğu’ lafına karşıyım ama yerine de bir şey koyamıyorum” 

-Kitabın girişinde diyorsunuz ki; “Meraklısı İçin Ortadoğu Kitabı, Türkiye

-Ortadoğu ilişkileri üzerine olabildiği kadarıyla belgelendirilmiş ve özellikle son dönemdeki gelişmeler için kaynak ifadelerine dayandırılmış bir çalışma oldu.” Son taslağını yayınevine 23 Ekim 2024’te teslim etmişsiniz. Geçen iki ayı biraz aşkın zamanda yine bu coğrafyayı ilgilendiren iki şey oldu; Türkiye’de hükümet Öcalan ile yeni bir süreç başlattı, Suriye’de ise Esad rejimi düştü. Sona sarmadan önce başa dönelim. Siz, tarihi akışı nereden başlattınız? Petrol çağının başlangıcından alıyorum, yani endüstriyel petrolün politikada kullanılmaya başladığı dönemden başlatıyorum. Bu neyle örtüşüyor? İslam dininin uluslararası politikada rakipleri alt etmek için kullanıldığı tarihle -ki o zaman daha Arap petrolü diye bir şey yok. Petrol savaşı Azerbaycan'da başlıyor. Ruslar orada, Norveçliler, İtalyanlar herkes orada. Doğal olarak Türkiye odaklı bir Ortadoğu hikayesi anlatıyorum ben. Bunun bir akademik çalışma iddiası yok, bir gazeteci kitabı ise asla değil. Aslında bu ‘Ortadoğu’ lafı son derece yeni bir laf. Hatta petrol çağının, siyasi İslam çağının başlangıcından sonra icat edilmiş bir laf. İngiliz icadı. İngilizler, Hindistan'daki sömürge yönetimi için ‘doğu’ diyor. Çin ve Japonya için ‘Uzak Doğu’ diyorlar. E işte burası da o kadar uzak değil, o kadar doğu da değil, o zaman Ortadoğu olsun. Bu şekilde üretilmiş bir kavram. Son derece emperyalist bir bakış tabii ve bu lafa karşıyım ama yerine de bir şey koyamıyorum. Kimse de koyamadı zaten. Mehmet Uçum da geçen bu konuda bir şeyler yazdı. Haklıydı, ama bulduğu tanıma itiraz ettim, yazıştık. O da fazla akademik şeyler önerdi. Yerine bir şey koymak lazım ama daha koyulamadı. Derin bir mevzu. “Petrol çağıyla birlikte Osmanlı’nın içinden 23 ayrı ülke çıktı” 

-Adına ne dersek diyelim, bu coğrafyanın kaderinin belirlenmesinde I. Dünya Savaşı’nın çok büyük etkisi var. Dünyada pek çok tarihçinin o dönemi çalışmış olması tesadüf değil. Siz de o döneme ayrıntılı bir bakış atıyorsunuz. O zaman ‘Büyük Savaş’ diye başlıyor. İkincisine ad koyulduktan sonra birincisine ‘birinci’ deniyor. O savaşın en büyük sonucu üç kara imparatorluğunun dağılmasıdır; Türk İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu bir de Avusturya-Macaristan. Üçünden biri tam dağıldı, yerine bir şey koyamadı; Avusturya-Macaristan. Ama Türk ve Rus İmparatorlukları dönüştü, başkentlerini değiştirdiler, rejimlerini değiştirdiler, bayraklarını değiştirdiler, yeniden kuruldular. Bu da kendiliğinden olmadı. Müthiş savaşlar, toprak kayıpları, insan kayıpları, kitle kırımları, aklınıza ne geliyorsa yaşadılar. Osmanlı hanedanının yönettiği Türk İmparatorluğu üçte birinden daha az bir sınıra hapsoldu. İnanılmaz nüfus hareketleri, hastalıklar, kırımlar gördük. 1923 Lozan ve sonrasında Hatay’ı da sayarak bakarsak, petrol çağının ortaya çıkmasından sonra Osmanlı’dan 23 ayrı ülke çıkmış. Müthiş bir rakam. -Saydınız mı, tam 23 ülke mi? Evet, saydım. Yugoslavya dağıldıktan sonra altısı oradan zaten. Tabii ben tarihçi değilim ama kendince bu işleri çalışan biri olarak gördüğüm, işin başlangıcı Yunanistan’ın bağımsızlığıdır. Yunanistan'ın bağımsızlığında ise Rusya etkisi vardır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnik ve dini bütün azınlıklara Rusya'nın kol kanat germesinin hikayesidir yani. Zaten 1789 Fransız İhtilali’yle bir milliyetçilik akımı başlamış. 1815’te işte Viyana Anlaşması ile Napolyonik çağ bitmiş. Dünya bir başka şekil deniyor. Dolayısıyla bu bizdeki komplocu bakışla açıklanamayacak süreçler yaşanıyor. Bir yerlerden bir şeylere, düğmelere basılıyor. Sürekli böyle üst akıllar falan devrede. Yok öyle bir şey. “Kitabı yazarken kafamdaki pek çok kalıp yıkıldı” -Ne var? Ben uzun yıllardır, gazeteci bütçemin yettiği kadarıyla kitap ve harita topluyorum. Mesela elimde 1921’de basılmış ama 1920’de yazılmış bir kitap var. Adam Sevr Anlaşması geçerli kalacakmış gibi oturmuş tuğla gibi kitap yazmış. Dünyanın nereden şekilleneceğini oradan okumuş. E ne oldu? Sonra yırtılıp atıldı o anlaşma. Hikâye anlatan, senaryo yazan çok dünya tarihinde ama olaylar başka türlü gelişebiliyor. Mesela ben bu kitabı yazarken kendi kafamdaki pek çok kalıp da yıkıldı. “‘Siyasal İslam’ İngiliz icadı değil, Alman icadı, belgesini de buldum” -Sizin için yıkılan kalıplara bir örnek verseniz… Bizdeki en yaygın kanaat ‘siyasal İslam’ın bir İngiliz icadı olduğudur. Televizyonlarda konuşan kafalar da hep bunu söylerler. Açıkçası bendeki kanaat de buydu bu çalışmaya başlamadan önce. Halbuki çalışmaya başladıkça bunun bir Alman icadı olduğu kanaatine vardım. Hatta belgesini de buldum. 1896’da Kahire'deki Alman Büyükelçiliği’nin siyasi danışmanı Berlin'e yazıyor. “Bizim bu İngilizlerin ayağını Hindistan'dan ve Mezopotamya'dan kesmemizin yolu halifeyi kafalamamızdır” diyor. Tabii bu tabiri ben kullanıyorum. Ama işte o anlama gelecek bir süreç başlatıyorlar. Zar zor Abdülhamit’ten randevu alıyor ama 20 dakika diye verilen randevu iki saat sürüyor. 1896’da oluyor bu, daha 1. Dünya Savaşı'nın çıkmasına çok var. Ama işte Osmanlı’yı harbe sokmayı başarıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? İngilizlerle rekabette bir araç olarak. “İngilizleri kışkırtan Mekke Şerifi Hüseyin olmuş Sykes-Pıcot’yu yazdıran o” -Yine memleketimizde yaygın kanaat, o dönemde İngilizlerin Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklanmaları için kışkırttığı anlatısıdır. İşte kitabı yazarken benim açımdan kırılan kalıplardan biri de budur. “İngilizler baştan çıkarttı, bizim din kardeşlerimiz de bizi sırtımızdan hançerledi” denir. Yok böyle bir şey. İngilizleri bu işe kışkırtan Mekke Şerifi Hüseyin, bunun da belgeleri var. Sykes-Picot Antlaşması tamamen Mekke Şerifi Hüseyin'in Kahire'deki Arap Büro adı verilen İngiliz istihbarat merkezine yazdığı mektuplar üzerine kurgulanmış bir metin. Zaten o metnin Bolşevik devriminin olduğu bir ortamda uygulanma ihtimali de yoktu. Öte yandan, o metne en büyük tepkiyi gösteren Siyonist Kongre olmuş. Mekke Şerifi’nin yazdığı o kadar belli ki bir İsrail yok Sykes-Picot Antlaşması’nda. Yahudiler ayaklanıyor da sonradan Balfour Deklarasyonu yayınlanıyor, “Vallahi billahi size İsrail devlet kuracağız” diye söz vermek zorunda kalıyorlar. Bütün bunları çalışırken, ben fikrimi serbest bıraktım. Yanlış düşündüğüm yerlerde, “Yanlışmışım” dedim. -‘Siyasal İslam’ kavramının ilk kez bilinçli bir uluslararası ilişkiler aracı olarak sizin söylediğiniz gibi belki Almanlar tarafından kullanıldı. Ancak sonuçta yüz sene içinde bunu İngilizler de gani gani kullandı, hatta Sovyetler de. Siz de bunları zaten kitapta örnekleriyle anlatıyorsunuz. Haçlı Seferleri’nde olmayıp bugün ortada olan bir tek güç var; Amerika Birleşik Devletleri. Onun dışındaki bütün aktörler değişen rol ve ağırlıklarla Haçlı Seferleri’nden bugüne kadar oyunun içindeler. “Suriye diye bir ülke var ama pratikte bunun ne kadar anlamı var henüz bilmiyoruz” -Nihayetinde kitap aşağı yukarı 140-150 senelik bir pencere içinde şekillenen olay örgülerinin analizi üzerinden bölgemizdeki güçler dengesinin bugünkü haline bir de bir bakış sunuyor. Sizin kitabın yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra Suriye’de 13 senedir direnen Esad rejimi düştü. Bu final kitap da yok ama işi buraya getiren, 8 Aralık 2024’ün altyapısını hazırlayan her şey var kitapta. Kitabı okurken, Şam’ın yeni efendisiymiş gibi gözüken HTŞ isimli savaşçı grubun kısa tarihi de gözümüzün önünden geçiyor. 13 yıl devam eden bir iç savaşta Esad önderliğindeki rejim, suni teneffüsle ayakta tutuldu. Ve bu temel olarak İran tarafından yapıldı. 2014-2015’ten sonra ise işe Rusya dahil oldu. Bu ikisinin desteği olmadan rejim sadece batıdaki küçük bir bölgede hâkim olabiliyordu. Şimdi, Suriye diye bir ülke var ama pratikte ne kadar anlamı var henüz bilmiyoruz. Suriye’nin bugünkü sınırları Birleşmiş Millletler’e verilmiş haritalardan ibarettir. Çünkü herkes bilir ki o haritalar bir kere değişmeye başladı mı nerede duracağı belli olmaz. Bugün şimdi güç politikaları devreye girecek. Sınırlar ve haritalar bir kere değişmeye başladı mı güçlü olan kazanır. -Şu an Suriye’nin sınırlarının değişmeye başlayacağı aşamada mıyız? Hayır, o aşamada değiliz. Şu anda önemli aktörlerin neredeyse hepsi “Suriye bu şekilde kalsın” diyor. Türkiye, İran, Irak, Suudi Arabistan. İsrail bile “Suriye böyle kalsın” diyor. “Suriye böyle kalsın” demeyen bir tek devlet dışı güç var orada. Suriye “Suriye’de federatif yapı isteyen tek devlet ABD değil, Rusya bunu yazılı olarak kayda geçirdi” -YPG omurgası üzerine oturan Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Ama bu devlet dışı gücü yaratan ve hâlâ destekleyen Amerika Birleşik Devletleri olduğuna göre Suriye’nin sınırlarının değilse bile idari yapısının değişmesinden yana bir devlet gücü de yok mu? Ve bu bahsettiğin federatif yapıyı isteyen tek devlet de Amerika değil aslında. Hatta bunu istediğini yazılı olarak kayda geçirmiş olan tek devlet de Rusya. 2017’de bunu yazılı bir metinde geçirdiler. Unutma, kendisi de bir federasyon Rusya’nın. “İsrail’in ‘tehdidi kaynağında çökerme’ stratejisini Ankara da Suriye’de uyguluyor” -Ama sonuçta şu son denklemde, pazarlığın doğrudan bir tarafı olmayacak gibi çünkü Esad’ın arkasından çekildiği gün savaştan da çekilmiş olmadı mı Moskova? Evet. Rusya kabuğuna çekildi ve aslında “Ben Suriye için Amerika ile savaşmam” demiş oldu. Bu arada başka ne oldu? Hamas'ın 7 Ekim 2023 saldırısından sonra İsrail inanılmaz bir saldırganlığa girişti. Sadece Hamas'ı değil, bütün Filistin aktivizmini ve onun ötesine bütün Filistin halkını yok etmeye başladı. Bugün Birleşmiş Milletler artık bütün Gazze'yi güvensiz bölge ilan etti, “Artık orada yaşanmaz” diyor. Bu, Birleşmiş Milletler açısından büyük bir yenilgi itirafıdır. Öte yandan 7 Ekim 2023’te başlayan süreçte 2024 İsrail’in askeri stratejisi bakımından büyük bir değişimi ortaya koydu. 30 Temmuz’dan itibaren, İsrail birkaç ay içinde Hizbullah ve Hamas'ın bütün üst kadrolarını öldürdü. İsrail bugüne kadar “Bana yakın bakanın fiyakasını bozarım” diyordu. Artık daha kimsenin bakmasına fırsat vermeden, tehdidi kaynağında yok ediyor. Bu önleyici savaş politikası Türkiye’nin Suriye’de izlediği savaş politikasına benziyor. Suriye “Suriye’deki üç dış güç HTŞ’ye şartlı kredi açtı” -Ne açıdan? Bunu Savunma Bakanı da açıkça söylüyor, 2016’dan beri PKK’ya karşı uygulanan ‘kaynağında çökertme’ stratejisidir. İki üç yıldır, PKK'nın Türkiye'de yaptığı bütün eylemlerin neredeyse hepsi intihar eylemidir. Bu da örgütün artık lojistik desteğinin kalmadığını gösteriyor. Dünyanın bütün coğrafyalarında intihar eylemi büyük bir çaresizliğin de göstergesidir aslında. Kaçış yolunu düşünmüyorsun. “Git, vur, öl.” IŞİD de bunu yapıyor. Şu anda PKK bütün militan gücünü Suriye'ye çekmiş durumda, bir kısmı Irak'ta. Artık tamamen savunma konumundalar, saldıramıyorlar. Bu başarılı mıdır Türkiye'nin önleme stratejisi açısından? Askeri açıdan evet başarılıdır. İsrail tabii bunun çok daha şiddetlisini sınırsız mali, askeri ve teknolojik kaynaklarıyla yapıyor. Ve küstahlık düzeyinde bir saldırganlıkla yapıyor. O açıdan kıyaslamıyorum Türkiye ile, sadece ‘tehdidi kaynağında yok etme’ açısından benzer bir strateji olduğuna işaret ediyorum. Adamlar bugün Şam’ın 20 kilometre yakınına geldi ve şartlı kredi açıyor, “Senin silahlarından bir mermi Hizbullah’a giderse canına okurum” diyor. Amerika da HTŞ’ye şartlı kredi açıyor; “IŞİD’le yeniden flört yok” diyerek. Yani Suriye coğrafyasında üç dış güç aslında HTŞ’ye şartlı kredi açmış durumda. -‘Suriye’deki üç dış güç’ dediniz. Yani İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye. Ama bizim kamuoyunda konu sanki Türkiye bu kategoriye girmiyormuş, özerk bir konumu varmış gibi tartışılıyor. Savaş hallerinde böyledir. -Nasıldır? Savaş hallerinde sonuçta bir pozisyon alınır. Bir pozisyon almak zorundasın. Kimse bağımsız hakem değil, savaş var. “Üç dış gücün ikisi bölge ülkesi, ABD’ye ne oluyor? Kardeşim ne işin var burada? Defol git” -Devlet ya da hükümet pozisyon alır. Ama bizde kendine kamuoyu oluşturma görevi biçenler zaman zaman devletin epey önünde koşmuyor mu? Çünkü 50 yıldır devam eden bir kanlı bir savaş var ve savunma refleksi diye bir şey de var. ‘Dış güç’ dedim ya, o üç dış güçten ikisi bölge gücü; İsrail ve Türkiye. Peki Amerika’ya ne oluyor? On bin kilometre öteden gelip burada jandarmalık yapıyor. CENTCOM’la buranın ne alakası var? Sanki onların burada bulunmaları gayet doğal ve haklarıymış gibi analiz yapan yorumcular görüyorum. Kardeşim ne işin var burada? Defol git, hakikaten. -AKP hükümeti sanki 13 senedir ABD’nin Suriye’den çekip gitmesini istemiş gibi de konuşmayalım ama çünkü gerçeklik başka. Hatta sizin kitabınızda da 2014, hatta 2015’e kadar Ankara ve Washington’ın Suriye’de beraber hareket ettiklerini anlatan uzun bölümler var. Ankara’nın 2013’te “Obama Esad rejimini vurma kararı alsın” diye beklediği haftalar var. Ben bunu doğru mu bulmuşum? Hayır. “SMO, Türkiye’nin vekil gücüdür” -Sizin doğru ya da yanlış bulmanız değil mevzu. Bir algılatılmak istenilenler var bir de gerçekler. Mesela bugün de hükümet cenahının genel tavrına bakarsanız sanki Suriye’de yarın seçim olacak ve demokrasi gelecek. Oysa Colani’nin (Ahmet El Şara) bahsettiği takvim tıkır tıkır işlese bile 4-5 senelik belirsizliklerle dolu bir geçiş süreci bekliyor Suriye’yi. Ben şu anda bir tek takvime bakıyorum, o da 20 Ocak'ta Donald Trump'ın Beyaz Saray'a geliş takvimidir. Ondan sonra bu Amerikalıların çok meraklı olduğu bir 100 gün meselesi vardır. Ona da bakıyorum. Bu da beni nereye getiriyor? İşte Mayıs aylarına falan getiriyor. Bu süreçte ne olacağını çok önemsiyorum. Bana kalırsa Suriye’de süreç devam ediyor. Siyasi tarih, evdeki hesapların çarşıya uymamasının kronolojik sıralanmasıdır. Ama sonuçta HTŞ diye bir koalisyon ve bir fiili durum var ortada. İsrail, İran’ı tamamen def etmiş, kolunu kanadını kırmış. Rusya kabuğuna çekilmiş. O konjonktürde böyle bir hareket ortaya çıktı. Ve bu denklemde, dışardan bakıldığında Suriye Milli Ordusu (SMO) Türkiye'nin vekil gücüdür. “Ankara ÖSO üyelerinin ne olduğuna değil, işlevine baktı” -Sadece dışarıdan değil, içerden bakınca da öyle değil mi? Nitekim 2012’de İstanbul’da kurulan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Türkiye’nin Suriye’deki vekil gücü olduğunu Türk yetkililer size kitapta açık açık söylemiş. “Ankara ÖSO’ya mecbur muydu?” sorusunun altında verdiğiniz bölümde Yaşar Güler’in size söylediği şu cümle var; “Pek çok bölgesel ve küresel aktörün doğrudan veya vekil/proxy olarak etkinlik gösterdiği Suriye sınırında terör tehdidiyle karşı karşıya kaldığı bir ortamda, Türkiye’nin bu konuda kendi inisiyatifini hayata geçirmesinden daha doğal bir şey olamaz.” Ve siz de bu cümleye ek şu yorumda bulunuyorsunuz; “Güler ‘terör örgütlerini fiili yapılar ilan eden girişimlere karşı vatanlarının geleceğini düşünen kişiler’ olarak tanımladığı ÖSO üyelerinin ne olduğuna değil, işlevine bakıyordu aslında. Suriye sahasında ABD, OKK’yı, Rusya Wagner’i, İran Hizbullah’ı, Türkiye de ÖSO/SMO vekillerini milis güç olarak değerlendiriyordu.” Dünyada şu anda bir ‘vekil güçler savaşı dönemi’ yaşadığımız bir gerçek. Bunu Amerika Birleşik Devletleri, Irak'ta başlattı. Kendi özel kuvvetlerini çekti, özel kuvvetlerden istifa ettirdiği adamlardan kurulan Blackwater’ı kurdu, onları savaştırdı. Murat Yetkin “Değişen dünya düzeninde ‘Gerasimov doktrini’ diye bir şey var” “Eski müttefiklik kriterleriyle bakarsak ilkesel hatalar yapabiliriz” -Bu yeni savaş doktrinini kimin neden başlattığı bir yana, Türkiye’nin bu oyunu aynı şekilde oynamakta bir sorun görmüyor olmasını konuşmaya çalışıyorum. Zira bu 101 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti açısından yeni bir tercih. 2010’ların başına kadar Türkiye’deki hiçbir hükümet, başka bir ülkede vekil bir ordu üzerinden kuvvetli pozisyon alıp komşu rejimi düşürme gibi bir tercihte. Yanlış mı? Ya da imkânı olmamıştı, imkân bulamamıştı. Hem zaten geldiğimiz noktada böyle bir ikilem yok çünkü değişen dünya şartları var. Dünyada savaşların doğası da değişiyor. ‘Gerasimov Doktrini’ diye bir şey var, vekil savaşlar dönemindeyiz. Gerasimov, biliyorsun Rusya Federasyonu’nun şu anki Savunma Bakanı. Ona göre siper savaşları bitiyor, hatta üçüncü dünya savaşından bahsediyor. Ve bu ortamda sadece savaş şekilleri değil uluslararası ilişkiler düzeni de değişiyor. Bunu mesela bizim Türk Dışişleri camiası da akademi de yeni yeni anlamaya başladı. Hepsi de anlamıyor daha. Biz Amerika'yla müttefik miyiz? -Bazı konularda. Ne kadar güzel söyledin. Peki biz Rusya'yla müttefik miyiz? -Bazı konularda. Ne kadar güzel, evet. Artık ‘şuranın müttefikiyiz’ gibi bir perspektiften ilişki kurmakla yetinemeyiz. Eski kalıplarla düşünmeye çalıştığımız zaman ilkesel hatalar yapabiliriz artık. Soğuk savaş geçti, soğuk savaş sonrası da geçti. -‘Vekalet savaşlarına’ dönersek…aslında Ankara ile Washington’ın müttefiklik ilişkisini dramatik biçimde sarsan da tam bu oldu, iki ülkenin kendilerine savaşmak için seçtikleri vekillerin bir diğerinin çıkarlarıyla çatışması oldu temel sorun. Washington, başta belli ölçüde destek verdiği ÖSO’yu radikal ve cihadçılıktan uzaklaşması zor bir yapı olarak gördü. IŞİD’le savaş için güvenemedi, YPG’ye sarıldı. Dağınık buldular. Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Phil Gordon -ki Obama’nın başkanlığı döneminde o görevdeydi- kitabında anlatıyor o günkü ruh halini. “Suriye’de 1500 tane muhalif grup karşımıza çıktı. Hangisini ne yapacağız, hangisini kontrol edeceğiz?” Yazmış yani adam. “Fethullahçıları kullanan artık hangi Amerika ise MİT tırları üzerinden Ankara ile Washington’ın arasını açmak istedi” -Ve aslında bu güvensizliğe neden olan temel şeylerden biri de ‘eğit-donat’ fiyaskosudur, ki bunun bir ucu da Türkiye'de kamuoyunun diline ‘MİT tırları olayı’ diye geçmiş olan dosyaya dokunuyor. Siz kitapta aslında o tırların MİT-CIA ortak operasyonu çerçevesinde Suriye’ye geçtiğine işaret ediyorsunuz. Fethullahçılar ve Fethullahçıları kullanan hangi artık hangi Amerika ise -çünkü tek bir Amerika olmadığını da biliyoruz- Ankara ile Washington'ın arasını açmak istedi. Bunu da becerdi. Yetmedi, Rus büyükelçisinin öldürülmesi oyunu devreye sokuldu. O da tutmadı. Düşünsenize adam öldürülüyor, o sırada Türk Dışişleri Bakanı havada Moskova'ya gidiyor. İran ve Rus Dışişleri Bakanı ile görüşecek. Havada öğreniyorlar. Şok oluyorlar, inince ne olacağı belli değil. Rus Büyükelçisi Karlov, Ankara’da Amerikan Büyükelçiliği’nin karşı kaldırımında öldürüldü. Böyle bir zırva olabilir mi? Amerika kendisine yapmış olabilir mi? Ya da Rusya böyle bir şeyi yapmış olabilir mi? Bu aynı anda Türkiye'nin hem Amerika ile hem Rusya ile arasını bozmak isteyen birileri tarafından yapılmış olabilir. Benim biraz polisiye merakım varsa, bunun böyle olduğunu bilirim. “İşin içinde sadece Türkiye ve ABD değil, Katar ve Suudi Arabistan da vardı” -MİT tırlarına dönelim. Orada Türkiye kamuoyunun pek bilmediği, dolayısıyla da tartışmadığı bir açıyı siz kitapta irdeliyorsunuz. ‘Eğit-Donat’ protokolü 19 Şubat 2014’te Ankara’da imzalanıyor. O imzadan sadece haftalar önce 1 Ocak 2014'te Hatay'ın Kırıkhan ilçesi ve 19 Ocak 2014'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde bazı tırlar jandarma tarafından durdurularak içindeki silahlar fotoğraflanıyor. Sonrasında arama talimatını veren savcı ve aramayı yapanların Fethullahçı olduğu ortaya çıktı. Burasını zaten biliyoruz. Ama siz kitapta diyorsunuz ki; “19 Şubat 2014’te imzalanan protokolün Türkiye üzerinden Suriyeli isyancılara gidecek askeri yardımı bir düzene koyması umuluyordu. Buna göre ÖSO’nun peyderpey göndereceği ilk aşamada 2000 kişi Türkiye’de eğitilecek, silahlandırılacak ve Suriye’de rejimle savaşa gönderilecekti.” Bu işin içinde sadece Türkiye ve Amerika yok. Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve Amerika var. İstanbul da merkez, biliyorsun. -Evet, hangi ülkelerin bu işe ne kadar para ayırdığı da sonradan ortaya çıktı. Ama benim asıl üzerinde durmak istediğim şu tarafı; Fethullahçılar aslında bir ABD-Türkiye ortak istihbarat operasyonunu ifşa etmeye çalışıyor tırları durdurarak. Yani yıllardır tartışıldığı gibi Türk hükümetinin kendi başına gönderdiği silahlar değil onlar. Doğru anlıyorum, değil mi? Bunu yazdım zaten. Bu, benim çıkarsamam. -O çıkarsamaya nasıl ulaştınız? Bazen elinizde somut kanıtlar olmadığı zaman istatistikte baş vurulan ‘extrapolation’ yöntemine başvurursunuz. Yani akıllı tahmin yaparsınız. “On the record bir konfirmasyonum yok, benimki akıllı tahmin” -Peki siz bu konuda herhangi bir resmi yetkiliden konfirmasyon alamadınız mı? ‘On the record’ hiçbir konfirmasyonum yoktu. “İşin içinde CENTCOM ile EUCOM arasındaki yetki alanları kavgası da vardı” -Yine kitaptan okuyayım o halde: “ÖSO’culara mart ayında eğitim verilmeye başlandı. Eğitim, Kırşehir’in Kaman ilçesi sınırlarında Hirfanlı Baraj Gölü civarındaki Şehit Jandarma Tuğgeneral Bahtiyar Aydın kışlasında veriliyordu. Hirfanlı’da eğitim alan ilk 54 kişilik -çoğunluğu Türkmen olan- grup Amerikan M16 piyade tüfekleri ve Rus Doçkalarla 12 Temmuz’da Azez hizasından Suriye’ye girdi. Ancak girdikten kısa bir süre sonra El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra tarafından esir alındılar. Bu patlayan MİT-CIA operasyonunun adı da ‘Timber Sycamore’ idi. Evet, bunu yıllar sonra öğrendik. ABD Kongresi yıllar sonra bu program için ayrılan hesapları incelemeye alınca ortaya çıktı pek çok detay. İşin içinde, çok derine indiğimizde ABD ordusunun iki askeri kanadı, CENTCOM ile EUCOM arasındaki yetki alanı kavgası da var. Ve bu yetki alanları üzerinden çekişme II. Dünya Savaşı’ndan beri sürüyor. Bunun yansımalarını Türkiye, 2003’te Süleymaniye’deki ‘Çuval Krizi’ sırasında da yaşadı, bugün hala YPG olayında da yaşıyor. Ama sonuçta 2013-2014 dönemine dönersek, eğer ‘Eğit-Donat’ programı için bir araya gelen 4 ülke (Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, ABD) birlikte hareket etmeyi becerebilseydi Esad’ın bu kadar dayanması mümkün olmazdı. Esad’ın o şartlarda kaybetmesi çok muhtemeldi. Kitapta sorguladığım şeylerden biri de İsrail-Suriye arasında Türkiye üzerinden yürüyen müzakereleri kimin bozduğudur. Ahmet Davutoğlu dedi ki “Her ülkenin derin devleti var, birileri çomak soktu.” Haklıydı, oluyor böyle şeyler. "İşin ucunda HTŞ’yi Cumhurbaşkanı düzeyinde tanımış olmak var. Dışişleri Bakanı ayrı bir şey. İstihbarat Başkanı ayrı bir şey" “Haber kaynaklarıma zarf atmam, dünya görüşümü saklamam ama partizanlık da yapmam” -Hazır eski bir başbakanın ismi geçmişken, bu yazdığınız kitabın dikkat çeken bir yanı var. Anlıyoruz ki devletin içinde önemli görevde olan bazı yetkililer, bazı bilgileri sizinle kontrollü olarak paylaşmış -ki bu kitaplar zaten başka türlü yazılamaz. Bunu özel olarak sormak istememin sebebi, sizin iktidara ideolojik olarak yakın bir yerde duran gazeteci olmamanız. Nasıl oluyor da sizinle bilgi paylaşabiliyorlar? Benim ilk imzalı haberimin çıktığı tarih 5 Aralık 1981, demek ki 43 yılı devirmişim. Bütün bu yıllar içinde çok dikkat ettiğim birkaç kural oldu. En önemlisi konuşma kurallarına sadık kalmaktır. ‘Off the record’ dendi mi, hiç yazmamışım. Sonradan o bilgi bence miadını doldurmuş ise kaynağını arar sorarım. Artık yazabileceğimi söylerse yazarım. Yoksa yine yazmam. Çünkü bu güven ilişkisinin bir defalık olduğunu bilirim. Aynı şekilde, beni yanıltan haber kaynaklarım ne kadar önemli olursa olsun onları bir daha aramam. İnsandır şaşar ama ikinci, üçüncü olmaz yani. Anlatabiliyor muyum? En temel şey bu. Ne kadar başarabildim bilmiyorum ama haber kaynaklarımla ilişkimde dürüst olmaya çalıştım. Kimseye zarf da atmadım. Bizim meslekte çok yapılır, sanki karşı taraftaki insan senden daha az bilgiliymiş gibi davranır bazı meslektaşlarımız. Bu çok yanlıştır. Ben hiç dünya görüşümü, duruşumu saklamadan çalıştım. Ama hiçbir şekilde de partizanlık yapmadım. Yapmadım yani. Belki de bunun da bir etkisi vardır yıllar içinde kurduğum güven ilişkilerinde. MİT Başkanı İbrahim Kalın, Şam'daki Emevi Camii'nde “Emevi Camii ziyareti şu ana kadar Erdoğan’ın resmen gündeminde olmadı, devlet başkanının gitmesi başka bir anlama gelir” -Tekrar Suriye’ye dönmek istiyorum. Biraz önce dediniz ki, “Suudi Arabistan, Katar, ABD ve Türkiye o ilk dönemde birlikte hareket etmeyi başarabilseydi belki de Esad çok daha önce düşecekti.” Sonuçta 4 ülke de kendi oyununu kurdu ve bugün de hepsi ayrı oyun oynayacak gibi duruyor yine. HTŞ’nin Dışişleri Bakanı ve İstihbarat Şefi pat diye Riyad’da karşımıza çıktılar. Tüm aktörler HTŞ’li bir Suriye konusunda ortaklaşmış görünse de hepsinin başka gündemi var. Bu ortamda Ankara’nın hakikaten de HTŞ’ye ve Ahmet El Şara’ya her istediğini yaptırma gücü var mı? Devlet yetkilileriyle konuştuğun zaman böyle bir durum yok. O söylediğin, birazcık işin psikolojik propaganda boyutu işte. Devlet görevlileriyle konuştuğunuzda, onların daha gerçekçi bir tablo çizdiğini görüyorsunuz. Bir örnek vereyim. Bu televizyonda konuşan kafalar neyi köpürttü günlerce? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen cuma namazı için Emevi Camii’ne gideceğini. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı aradım, cuma günü için program sordum. Tam program verdiler. Hiç öyle bir şey yoktu. Yani aslında hiç planlanmadı. Neden planlanmadı? Çünkü işin ucunda HTŞ’yi Cumhurbaşkanı düzeyinde tanımış olmak var. Dışişleri Bakanı ayrı bir şey. İstihbarat Başkanı ayrı bir şey. İşte Fransa'yla Almanya Dışişleri Bakanları da gittiler. Tanımış mı oldular? Hayır. Ama devlet başkanı gittiği zaman, iş başka olur. Bir de unutmayalım ki çok uzun yıllardır İran’ın patronajından yılmış bir Suriye halkı var, buna Suriye Alevileri de dahil. Türkiye oraya gittiğinde bir anda “İran gitti, Türkiye mi geldi?” tepkisine neden olabilir. Mesela Türk Dışişleri’nin bu görüntüden kaçınmak istediğini biliyorum. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve heyeti, Colani tarafından başkanlık konutunda kalabalık heyetle karşılandı, 22 Aralık 2024 “Suriye’de Türkiye açısından işler, televizyonlarda kalemşörlerine söylettikleri kadar rahat değil, değişimin daha ilk saatlerindeyiz” -AKP hükümeti o görüntüyü vermekten kaçınmayı başarabildi mi peki sizce? Kaçınabildiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan gitseydi başka türlü olurdu. Yani bu televizyonlarda falan kendi kalemşörlerine söylettikleri gibi değil işler içeride.

-O kadar rahat değiller, öyle mi? O kadar rahat tabii ki değiller. Esas çıngar Donald Trump geldikten sonra Rusya-Ukrayna üzerinden bizim kuzeyimizde kopacak. Güneyimizde kopmayacak yani. Bu arada güneyimizdeki tek sorun da PKK sorunu değil. Büyük 6 Avrupa gücü (İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Polonya) iki ay kadar önce Varşova'da buluştular. Türkiye'de Dışişleri’nin epey bir zamandır kullandığı ‘stratejik otonomi’ ifadesini ilk defa o toplantıdan sonra açıklanan ortak deklarasyonda kullandılar. Yani herkes Trump dönemine hazırlanıyor. Bu yeni dönemi Trump öncesi dönemin kodlarıyla değerlendiremeyiz. Bir önceki dönemde İran ile İsrail arasında Arap ve İslamcı olmayan bir vekil güce ihtiyaç vardı, şimdi artık ihtiyaç olmayabilir. Bir de tabii şu var. Trump çıktı dedi “Suriye’de kalan 900 askeri çekeceğim.” Ertesi gün Pentagon açıklama yaptı, “900’ü 2000 yaptık” diye. Sen Amerika'da görev yaptın, biliyorsun. Amerika’da öyle başkan talimat versin, asker de şakır şakır yapsın gibi bir dünya yok. Zaten daha Suriye'deki değişimin en başındayız. Belki ilk saatlerindeyiz daha o değişimin. Belki yarın öbür gün, bu Ahmet El Şara’yı tokatlatıp atacaklar bir kenara ya da devrilecek ya da kendi çekilecek. “Düne kadar Colani’nin ismini, sadece uluslararası terörizmle ilgilenen yetkililer biliyordu” -Ve öyle bir senaryoda yerine kim gelebileceğini dahi bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Bunun adını biliyor muyduk? Sadece uluslararası terörizmle ilgilenen yetkililer biliyordu Colani ismini. Ama böyle. Ne yapacaksın? Real politika bu. Tercihlerimizin olması ayrı şey, olgulara karşı çıkmak ayrı şey. Suriye'deki Aleviler “PKK ile dolaylı diyalog süreci bu sefer Meclis zemini sayesinde tutabilir”

-Yazılarınıza bakınca sizi bu seferki ‘çözüm süreci’ konusunda fazlasıyla iyimser görüyorum. Gerçi hükümet de MHP de ısrarla “Bu bir çözüm süreci değil” dese de bal gibi aynı tür bir süreçle karşı karşıya değil miyiz sonuçta? Ben buna daha doğru olduğunu düşündüğüm bir tanım buldum; diyalog süreci. PKK ile dolaylı diyalog süreci. Bu defa tutabileceğini düşünmemin nedeni de meclis zemini. 2012-2015 arasında o zamanki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Meclis’ dediği zaman ona dönüp “Sen ne anlarsın bu işlerden” dediler. Bugün kendileri de gördüler ki bu işin doğru zemini Meclis’tir. Sonucu ulaşır ulaşmaz ayrı bir şey. Tabii bu geçmiş süreçten farklı olan tarafı, bir de aynı gördüğüm bir taraf var. Başkanlık sistemiyle ilgili aldıkları pozisyon Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın başını yaktı. Kobani ve Gezi davaları olmasaydı başka bir dava olacaktı onları içeri atmak için. Ben çok açık bu kanaatteyim. “Hükümet tek bir hedefle yola çıkmış değil, yine işin içinde Erdoğan’ın kariyeri var, bugünkü risk daha güçlü bir risk”

-Demirtaş konusunun bu şekilde görüldüğünü, bir ay kadar önce bu köşe için söyleştiğim Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum net biçimde ortaya koymuştu. Yani gözün gördüğünü teyit etmişti. Ama Osman Kavala’nın içerde olmasının da aynı sebepten olduğunu düşünmenize açıklık getirmenizi isterim. ‘İmralı Tutanakları’ diye yayımlanan diyaloglarda okuduk işte. Sırrı Süreyya Önder, Osman Kavala’nın mesajını paylaşıyor Öcalan ile konuşurken. “Başkanlığın totaliter bir yapıya dönüşmesinden endişe ediyorlar” diyor. Yayınlanan haberlerden okudum ben de. Şimdi, o günle bugünü benzetmemin sebebi de siyasi zeminde olanlar. Bir yandan diyalog başlıyor, bir yandan Yeniden Refah’tan, oradan buradan iktidar partisine geçişler oluyor.

-Yani yine süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi kariyerine endekslenmiş gibi gözüküyor. Aynen öyle. Dolayısıyla da bana kalırsa, tek hedefle yola çıkmış değiller. O çok açık görünüyor. Aynı süreç içinde Devlet Bahçeli bir yandan, “Ülkenin bekası için Erdoğan’ın yeniden seçilmesinden başka çaremiz yok” gibi şeyler söylüyor. “İki taraftan da itirazlar başladı” -Benzer bir ikili siyasi hedef üzerinden giderek iktidar aslında yine aynı riski mi almış oluyor, ‘barış’ ihtimalini Erdoğan’a zimmetlemeye çalışarak? Aynı risk değil. Başka risk ama risk. Aradan geçmiş on yıl, aradan neler neler geçmiş. Risk farklı ve daha güçlü. Ama öyle görünüyor ki DEM Parti çok hevesli. Güzel bir şey bir yandan. Düşünsene Ahmet Türk aynı zamanda görevden alınmış bir belediye başkanı. Terör ile iltisaklı olmakla suçlandı. Bir yandan Bahçeli övdü kendisini. İşte şimdi partileri ziyaret eden heyetin içinde. Bahçeli, kehribar tesbih hediye etmiş kendisine. Hani Cumhurbaşkanı'nın çok güzel lafı var ya hep sık sık söyler; “Kimler kimlerle beraber.” Eleştirmek için hatırlatmıyorum bu lafı da tam tersine “Keşke şiddet dursa, barış gelse” diye söylüyorum. Ama biraz böyle paldır küldür bir gidiş var gibi geliyor bana. Zaten bu işin bu kadar kolay olmayacağını söylemeye başlayanlar da var. Nasıl ABD ya da İsrail istiyor diye Suriye’de bir federasyon kurulması o kadar kolay değilse, bu işin de çözümü o kadar kolay olmayacak. Mesela iktidara çok yakın bir gazeteci, Cem Küçük, açıkça çıkıp “Bu millet Öcalan’ın serbest bırakılmasını kabul etmez” dedi. Öbür taraftan DEM, “Genel af istiyoruz” diyor. Yine DEM’in önemli isimlerinden Meral Danış Beştaş, “Ne oluyor, durun bakalım, neyin ne olduğu belli değil” diyor kendi partisine. Kendi aralarında belli ki bir şeyler dönüyor. Meral Hanım'ı ben de tanırım yıllardır, boş konuşacak bir insan değildir. Yani her iki taraftan da itirazlar var. Daha net şeyler söylenmesine ihtiyaç var. “Erdoğan’ın DEM heyeti ile görüşüp görüşmeyeceği ya da nerede görüşeceği turnusol olacak” -Tüm bunlar olurken en temkinli isim de Cumhurbaşkanı Erdoğan. Evet, Cumhurbaşkanı hâlâ topa tam girmiyor. Devlet Bahçeli’yi takdir etmekle yetiniyor. Benim açımdan bir turnusol kâğıdı var. DEM Partililerin parti ziyaretlerinde, bakalım onlarla Adalet Kalkınma Partisi adına kim görüşecek? Partinin Genel Başkanı olarak bakalım Erdoğan kabul edecek mi onları? Terörist ya bunlar. Benim için mesela bu bir eşik olacak. Beraber fotoğraf verecek mi Beştepe'de? Ya da mesela AK Parti Genel Merkezi’nde mi verecek? Bunlar sembolik ama bu süreçte bakacağımız şeyler.

 

Cansu Çamlıbel kimdir? Cansu Çamlıbel, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını, Britanya'daki Cardiff Üniversitesi'nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi, "Türk medyası ve otosansür sorunsalı" başlığını taşıyor. NTV'de diplomasi muhabirliği, 2005- 2008 arasında da Brüksel muhabirliği yaptı. 2008'den Şubat 2019'a kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı görevlerini üstlendi. Yaklaşık 5 sene boyunca, "Yüz Yüze Pazartesi" köşesinde, Hürriyet'in haftalık siyasi söyleşilerini yaptı. 2015- 2016 döneminde ABD'de Harvard Üniversitesi'nin Nieman Bursu'nu kazandı. Nisan 2017- Şubat 2019 döneminde ise Hürriyet Washington Temsilcisi olarak görev yaptı. Gazetenin, siyasi baskı sonucu el değiştirmesinden sonra istifa ederek, Türkiye'ye döndü. Gazete Duvar'daki köşesinde, dış politika alanında yazılar kaleme almaya başladı. Eşzamanlı olarak Gazete Duvar'ın İngilizce edisyonu Duvar English'in kurucu Yayın Yönetmeni oldu. Bu görevi, Ekim 2021'e kadar sürdürdü. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi üyesi olan Çamlıbel, IPI için hazırlayıp sunduğu, "Özgür Sohbetler" isimli podcast serisinde, günümüz Türkiyesi'nde gazetecilik yapmanın bedeline, içeriden bir bakış sunmaya çalışıyor. Ocak 2023'te, T24 ekibine katıldı. Lulu'nun annesidir.