TERÖRİSTLE KONUŞMAK
Masamda Jonathan Powell’ın Teröristlerle
Konuşmak adlı kitabı duruyordu. Bilindiği gibi Powell, “Hayırlı Cuma” diye
anılan ve IRA sorununun çözümüyle sonuçlanan süreçte İngiltere’nin baş
müzakerecisiydi. Powell, etnik talepler ya da kolektif kimlik üzerinden
yürütülen silahlı hareketlerin bastırılarak değil, taleplerinin meşru zeminlere
çekilerek çözülebileceğini savunmaktaydı. Bu görüşüne IRA ve Sinn Féin
deneyimini örnek gösterir. Powell’a göre teröristlerle konuşmak bir zayıflık
değil, stratejik bir gerekliliktir. Diyalog kapısını erken açmak, şiddetin
maliyetini azaltır; her çatışmada siyasi talepler vardır ve bu talepler muhatap
alınmadan barış sağlanamaz. Diyalog, empatiyle değil stratejik akıl ve uzun
vadeli planlamayla yürütülmelidir.
Powell’ın dünya çapındaki saha ve
diplomasi deneyimlerine dayanan temel tezleri bugün de geçerliliğini
korumaktadır: “Her silahlı çatışma, ne kadar karmaşık ve ahlaki olarak sorunlu
görünse de diyalog ve müzakereyle çözülebilir.” Ona göre, hiçbir hükümet
“teröristlerle konuşmayacağız” şeklindeki sert tutumunu uzun süre sürdüremez.
Tarihsel olarak neredeyse tüm silahlı gruplarla — IRA, ETA, FARC, Taliban vb. —
sonunda müzakere masalarında buluşulmuştur. Bu görüşmeler genellikle başta
inkar edilir, gizli yürütülür ve kamuoyuna açıklanmaz.
Powell bu yaklaşımı nedeniyle, ülkemiz de
dahil olmak üzere bazı çevrelerce “terörü meşrulaştırmakla” suçlansa da o
pragmatik bir pozisyonda durur: “Terörizm bir yöntemdir; biz düşmanı değil,
yöntemi reddetmeliyiz.” Demektedir.
Kitabın sayfaları masamda açıkken, bir
zamanlar Ergenekon’dan mağdur olmuş emekli albay dostumdan bir mesaj aldım.
PKK-YPG’nin samimi olmadığını, sürecin bir göstermelik olduğunu iddia ediyor,
öfkeli bir çıkış yapan genç milliyetçi bir siyasetçiyle PKK yöneticilerinin
videolarını paylaşıyordu. Hak vermemek elde değildi.
Dayanamayıp Cengiz Çandar’ın önsözünü
yazdığı Powell’ın kitabının fotoğrafını gönderdim ve okumasını tavsiye ettim.
Nezaketini koruyarak tartışmayı uzatmadı ama önyargılı sert tutumunu da belli
etti.
KÜRT VE KÜRT SORUNU YOK MUDUR?
Yıllar önce CHP Genel Merkezi’ne giderken
eski bir milletvekili, Risale-i Nur öğrencisi hemşerim dostumu da yanıma
almıştım. Kabul beklerken o, “Kürt diye bir unsur yoktur” şeklinde bir ifade
kullandı. Bunu duyan, yakındaki bir kişi yüzü kızarmış ve yanakları şişmiş
şekilde yanımıza yaklaştı ve “Kürt diye bir halk vardır Sayın Vekilim, ben de
onlardan biriyim” dedi. İşini sorduğumda, Şırnak il başkanı olduğunu
söylemişti.
“Kürt sorunu yok” diyenleri bazı
kategorilere ayırabiliriz:
1. “Sorun yok, sadece adalet ve yurttaş
sorunu var” diyenler: Bu grup en makul ve diyaloğa açık kesimdir. PKK ve
Öcalan’ın muhatap alınmasına karşıdır. Ancak gizli müzakereler konusunda bir
açık kapı da bırakmaktalar.
2. “Sadece terör sorunu vardır” diyenler:
Ulusalcı ve popülist milliyetçi siyaset çevrelerinde bu söylem yaygındır.
Kürtlerin kamusal alandaki varlığını yeterli görerek daha fazlasına gerek
olmadığını savunurlar. Bu kesimin toplumsal tabanını çoğunlukla Balkan
savaşları ve 93 harbi göçmen kökenliler teşkil eder. Bu kesimde empati
yetersizliğinin nedeni, göçmen kökenli toplulukların mekânsal travmalarından
kaynaklı anlam kargaşasından kaynaklanmaktadır.
3. “Kürt sorunu lafı fitnedir” diyenler:
Özellikle mahalleli bazı ağır ağabeyli kesimde bu düşünce yaygındır. Sorunun
adının sadece “Güneydoğu sorunu” olarak adlandırılmasının bile fitneden
koruyucu olacağı kabul edilir. Fazla kurcalamadan kardeşlik yapalım modu
yaygındır. Gizli müzakereler içinse çok gizlilik şartıyla göz yumma
eğilimlerindedirler.
Bu üç kesimde de milyonlarca DEM parti
veya AK Kürt oy desteğinin nedenini ise merak konusunda hiçbir duyarlılık veya
merak söz konusu değildir.
SADECE TERÖRLE MÜCADELE:
ÇÖZÜMSÜZLÜK MODEL
Geçenlerde silah bırakma örneği olarak
ulusalcı veya seküler milliyetçi üst düzey değerli bir siyasetçi bir PKK’lının
zelil halde dizleri çökmüş halde silah teslim görüntülerini göstererek, silah
bırakacaklarsa böyle bırakmalılar diye belirmekteydi. Önce sormak gerekir bu
şekilde teslim alınan insanlar ileride tehdit olmayacak normal bir entegrasyon
sürecine girebilirler mi acaba? M. Kemal Paşa bile yerden Yunan bayrağını
toplamadı mı? Düşman terörist olsa bile devlete yakışan onun onurunu kırmadan
bir entegrasyon yolu açabilmesinden geçmektedir. Tamamen boyun eğdirme veya
kırma modeli ne kadar sürdürülebilir ilgili siyasi hedeften bir insan ütopyası
ne kadar vaz geçer ayrı bir tartışma. Ancak bu yaklaşım da bir şekilde Terörle
mücadelenin sürdürülebilirliğinin belirsizliği altında bir şekilde çözümsüzlüğü
işaret etmektedir.
Terör ile mücadele sorunu vardır
düşüncesinde olanlarda genel tutum, devletin sadece güvenlik eksenli
yaklaşmasının yeterli olduğu yönündedir. Bu tutum seküler tepkisel negatif
milliyetçiliği ve hiyerarşik vatandaşlık anlayışını besleyen bir modeldir. Ayrıca
bu ısrarın devlet sert gücü açısından sürdürülebilir bir gerçek tarafı da
mevcuttur
Sadece Güvenlikçi politikalarda kör ısrar
iyi niyeti barındırıyorsa da asker şehitlerin sadece profesyonel olması acıyı
dindirmeyecektir. Siyasi ve toplumsal çözüm olmadan Terör yapılanmaları mutant
yapıda her zaman içeride-dışarıda karşımıza çıkacaktır. Belki bu ısrar ancak
yeni kuşaklara seküler yeni milliyetçilik tipini ve hiyerarşik vatandaşlık
modelini benimsetecektir. Ne yazık ki süreç karşıtı genel yaklaşıma artık
“çözümsüzlük çözümdür” yaklaşımı diyebilmekteyiz.
BÜROKRATİK PERSPEKTİF
Cumhuriyet bürokrasisi, 1921’den bu yana
Kürt meselesinin potansiyel tehdit boyutunun farkındaydı. Ancak zaman içinde bu
farkındalık sadece demografik gözlemlere sıkışmıştı. Turgut Özal gibi
siyasetçiler vizyonerliğiyle bu soruna yaklaşsa da devlet bürokrasisi yeterli
destek veremedi. 2013-2020 arasında ise Suriye merkezli riskler nedeniyle çözüm
girişimi donduruldu. Şimdi ise 7 Ekim süreci ile oluşan yeni Ortadoğu’da Sayın
Bahçeli’nin temsilinde devlet aklı bu çözümün zamanlamasının tecelli ettiğini
göstermektedir. Sayın Erdoğan’da bu süreci sahiplenmektedir. Ancak Suriye
istikrarsızlığı, hukuk üstünlüğü tartışmaları ve kutuplaşmada siyasi ısrar
nedeniyle bu sürecin kolay gerçekleşmeyeceği de ortadadır.
SONUÇ
Sayın Demirtaş’ın da ifade ettiği gibi, bu
ülkenin çocuklarının hayatı, “çözümsüzlük çözümüdür” diyenler için ne kadar
anlamlı? Sürece karşı çıkmak, çözüme karşı çıkmak anlamına gelmemeli. Süreç
Karşıtları dünyadaki gibi “Terörist ile konuşmadan” nasıl terörü
bitirebileceklerini izah edebilmelidirler. Herkes, bu ülkenin refahı ve
birlikteliği adına, adını koymaktan imtina etse de bu sorunun çözümüne dair
samimi bir tezi sunabilmelidir.
Süreci sadece politik oportünizm, eksik
altyapı ya da metodoloji sorunuyla eleştirenlerin kaygıları dikkate değerdir.
Ancak süreci eleştirenlerin bu tutarlılığı sürdürebilmeleri, sıradan karşı
çıkışların ötesinde alternatif bir çözüme dair tarihsel ve toplumsal bir tez
sunmalarına bağlıdır.
Sadece güvenlikçi yaklaşım gösterenlerin,
sorunun özünün tarihsel geçmişinden geldiğini görmeleri gerekmektedir. İlgili
aktörler sürece karşı olabilirler ancak artık toplumsal ve siyasal ilgili
gerçeğin inkarı üzerinden çözümsüzlük fikrinin ısrarından da vaz
geçebilmeliler.
TARIK ÇELENK KİMDİR?
Ekopolitik Düşünce Merkezi’nin
kurucusudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.