Demokrasisiz bir siyasal İslamcılık hamiliğindeki bu tür rejim tanımlaması da yeni değil. AKP’nin –gizli ve gerçek kurucusu– ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’ye biçtiği rol tam da bu tür bir rejim dönüşümünün gerçekleştirilmesiydi. CIA eski Türkiye masası şeflerinden, G. Fuller’in Türkiye’nin yeniden hilafet merkezi olarak konumlanması gerektiği, yönündeki tavsiyelerine de yine hatırlamak gerekir. Benzer düşünceleri G. Fuller’den önce, ’90’ların ortalarında dönemin ABD Başkanı B. Clinton, “İslam dininin –Hıristiyanlığın papalığına benzer– gerçek bir lideri, halifesi olsa onu Beyaz Saray’da ağırladık” sözleriyle ifade etmişti.
Türkiye’de AKP eliyle gerçekleştirilen
siyasal İslamcı dönüşüm, Amerika’nın bu politikasına uyumlu olarak
gerçekleştirildi. Türkiye’de Cumhuriyet ve Kemalizmin, 12 Mart ve 12
Eylül’lerde ortadan kaldırılmayan, laik ve ilerici tüm değerlerinden arındırılarak,
Ortadoğu’da bir İslamcı merkez olarak konumlandırılmak üzere radikal bir
karşıdevrimci dönüşüm gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bu dönüşüm Ortadoğu’da
etnik ve mezhepsel bölünmelerle oluşturulan kimlik toplulukları arasında bir
esnek ilişkiyi ifade ediyordu. AKP bu Amerikan politikasını, Yeni Osmanlıcılık
ekseninde bir genişleme siyaseti olarak, ifade etti. Bunun için de rejimin
gevşek üniterlik temelinde etnik ve mezhepsel kimliklere açılması, sınırların
esnetilerek bölgeye uzanan bir ittifaklar sisteminin üzerinden, Türkiye’nin
eski Osmanlı egemenlik alanlarında yeniden etkinlik kazanması biçimindeki
düşünceler, Suriye iç savaşına uzanacak cihatçı-mezhepçi atağa kaynaklık etti.
Bugün ileri sürülen düşünceler de bunların kırıntıları… Liberaller de yeniden görev
almak üzere canhıraş biçimde bunu 1923’le bir hesaplaşma çizgisinde ifade
ederken, demokrasinin de kimlikler çokluğuna dayanacağı türünden, Ortadoğu’da
bitmeyen ölüm ve savaşların tozu dumanı arasında kaybolmuş tezleri ileri
sürmeye çalışıyorlar…
Bütün bunlar Erdoğan ve AKP’nin, Bahçeli
ile birlikte hedeflediği asıl şeyin onlarca yıldır adım adım hayata
geçirdikleri bu karşıdevrim sürecini tamamlamak olduğunu gösteriyor. Altını
çizmek gerekir ki bugün AKP’ye yeniden Yeni Osmanlıcılık hayalleri kurduran en
önemli dinamik, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana sürdüregeldiği genişleyen
saldırganlık politikaları. Nitekim kendisini Sünni Arapların hamisi görmek
isteyen AKP için Gazze’de bir buçuk yıldır soykırıma uğrayan Filistinliler,
ancak İsrail ile yeni bir ticaret fırsatı olarak görülüyor. Keza İsrail’in
Lübnan’a, Suriye’ye, İran’a saldırıları, ABD’nin Yemen’i bombalaması ile
birlikte bölgede emperyalizmle çelişkili tüm aktörlerin ya devrildiği ya da
zayıflatıldığı bir konjonktür Türkiye’deki iktidara yeniden Osmanlı hayalleri
kurdurabiliyor. İktidarın yıllarca besleyip eğittiği cihatçıların –Rusya’nın
sözsüz izni ve İsrail’in hava desteği ile– Şam’a yürüyüp iktidarı devralması,
iktidar açısından yeni kriz ve fırsatlar doğurdu. AKP’nin bunca yıllık yatırımından
sonra kendisini hamisi gördüğü, Bağdadi ile aynı sofradan yemek yiyen, kendi
adına birçok katliamın planlayıcısı olan Colani’ye bir takım elbise giydirip
ismini değiştirerek demokratlaştırılamayacağına, her gün yeni bir katliam
haberiyle bizzat tanık oluyoruz. Aylar önce Alevileri, bugün Dürzileri hedef
alan katliamlar, dünün cihatçısı bugünün Batı tarafından sahiplenilen
“demokratları” HTŞ eliyle gerçekleştiriliyor. Suriye’de yeni rejim, ülkenin
güneyinde hızla ilerleyen İsrail’e sesini çıkartmadığı için de artık ABD’nin de
rızasını almış durumda. ABD’nin hem Ankara hem Şam elçiliğini yürüten “sömürge
valisi” Tom Barrack’ın bizzat yürüttüğü yeni Suriye tasarısını İsrail’in
devamlı saldırıları ile birlikte düşündüğümüzde, Suriye için biçilen gelecek
açık: hem askerî hem siyasi olarak hiçbir zaman egemenlik iddiasında
bulunamayacak kadar zayıf bir kukla rejim. Saray rejimi de bu kukla rejim
üzerinden kendisine yeni bir bölgesel rol biçme peşinde. Ancak bunun hiç de
kolay olmadığını görmek için fazla beklemeye gerek kalmadı. Erdoğan’ın tarihsel
olarak markalanmaya çalışılan konuşmasının etkisi birkaç saat dahi sürmedi.
Ümmet ittifakının Suriye’deki merkez gücü olarak destekledikleri HTŞ üzerinden,
bir istikrarın sağlanmasının mümkün olmadığı görüldü. Cihatçı çeteciler
üzerinden Suriye’de Kürt, Dürzi ve Hıristiyanları kapsayan bir düzenin
kurulamayacağı ne kadar açıksa, toplumları ümmetçilik üzerinden harekete
geçirip, birleştirmenin ne kadar imkânsız olduğunun da bir kanıtı. Siyasal
İslamcılık, ABD eliyle bölgede bir iktidar kuşağı olarak kurgulandı. Mısır’da
Arap Baharı sonrasındaki Müslüman Kardeşler iktidarı bunun yükseliş momenti
olarak görüldü. Ancak, Müslüman Kardeşler’e karşı İkinci Tahrir isyanı,
sonrasında Suriye’de AKP yöneticilerinin “Sünni Devrim” olarak selamladıkları
IŞİD saldırılarıyla başlayan iç savaştan, geriye Amerikan aparatı bir cihatçı
çeteciliğin kaldığı bir yerdeyiz… AKP ise toplumsal desteklerini adım adım
kaybetmiş, artık MHP’nin desteğiyle de ayakta kalamayacak bir hale gelmiş durumda.
En önemlisi siyasal İslamcılık, Türkiye’de Amerikan destekleriyle birlikte,
2000’lerin başında ekonomik kriz ve rejim krizine karşı değişim arayan
toplumun, bir kesiminin talebine de yanıt verebilmişti. Sonrasında küresel
güçlerin destekleriyle geçilen etapların ardından, demokrasi ve değişim
vaatleri üzerine kurulmuş bu proje pulları dökülerek altından mafya-çete ve
tarikatlarla örülmüş, her tür hile ve yolsuzluğa bulaşmış, bizatihi krizin
kaynağı haline gelmiş bir rejim çıktı. Böyle bir rejimin şimdi kimlikleri
teyelleyerek, ümmetçilik şapkası altında toplanarak ayakta kalabilmesi hiç de
mümkün değil. Ülkenin gelişen ve içinde çok farklı politik yönelimleri de
barından büyük değişim dinamikleri, tam da rejimin bu siyasal İslamcı, ümmetçi
ve baskıcı politikalarının reddi üzerinden büyüyor. Bu hatırlatmalar, siyasal
İslamcılığın kırılma noktalarına işaret ederek, ne denli eskimiş ve ölüme
mahkûm olduğunu düşünmek için…
***
YENİ OSMANLICILIĞIN MİADI: ARAP
BAHARI
Kuruluşundan itibaren ABD ve AB ile uyumlu
bir ılımlı İslam projesi olarak tasarlanan AKP açısından Arap Baharı isyanları
önemli bir dönüm noktası oldu. Mısır’da en örgütlü hareket olan Müslüman
Kardeşlerin isyanlarda başı çekmesi, Suriye’deki ekmek eylemlerinin mezhepçi
bir temele çekilebilme ihtimali, bu isyanları AKP açısından bölgesel nüfuz
imkânı olarak görüldü. Bölgede özellikle ABD’nin emperyal nizamı ile çelişkili
olan ülkelerde çıkan isyanlar, Amerikancı bir iktidar değişim zincirini
başlatabilme potansiyeline sahip olduğu için Washington tarafından
desteklenirken, Ankara da bu olası iktidar değişimlerinin rengini yeşile
boyamak için görevdeydi. Dönemin dışişleri bakanı Davutoğlu’nun, bu ıslak
İslamcı hayalleri gerçekleştirmek için mevkidaşı Clinton ile birlikte ülke ülke
gezdiği dönemde, iktidar değişikliklerinin istedikleri biçimde gerçekleşmemesi
sebebiyle Arap Baharı hızla yerini Cihatçı Kışına bırakacaktı.
MISIR:
Arap Baharı olarak isimlendirilen halk
isyanlarının çıkış noktası Tunus oldu. 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin
Bin Ali yönetimine karşı başlayan isyan dalgası, Mısır’da 30 yılı aşkın süredir
yönetmeye devam eden Hüsnü Mübarek’e karşı isyana dönüştü. Adaletsizlikleri ve
eşitsizlikleri büyüten diktatörlüklere karşı başlayan meydan işgalleri her iki
ülkede de değişimlerin yolunu açtı. Bu isyanlar 2008 krizi sonrasında dünyada
başlayan ilerici halk muhalefeti dalgasının bir parçası olarak gelişti.
Ancak bu dalganın yarattığı değişimlere
öncülük edecek ilerici örgütlenmelerin yeterince güçlü olmaması, özellikle
Mısır’dan başlayarak isyanın çalınmasına imkân tanıdı. İsyan karşısında önce
tereddüt gösteren Müslüman Kardeşler’in, orduyla da anlaşarak iktidara
taşındığı bu süreç ABD emperyalizminin etkinliğinden bağımsız olarak
düşünülemez. Mısır sonrasında hızla Mursi’nin tek adam yetkilerini kullanarak
sürüklediği İslamcı faşist gelişmelere karşı ikinci halk isyanına sahne oldu.
Bu ikinci dalga ise ordunun doğrudan iktidara el koyduğu Sisi iktidarı ile
sonuçlanacaktı.
LİBYA:
Bu süreç ABD eliyle yeni müdahalelerin bir
aracı olarak kullanılmaya başlandı. İsyan dinamikleri hızla etnik ve mezhepsel
temellerde bölünerek, CIA tezgâhlarından yetiştirilmiş cihatçılar sahaya
sürülerek yaratılan iç savaş ortamı içinde önce Libya’nın parçalanması başladı.
NATO’nun da müdahalesiyle birlikte gerçekleşen bu saldırı sonrasında Kaddafi
cihatçı çetelere yem edildi. Bugün paramparça olmuş ve bir ülke olmaktan
çıkarılmış bir Libya’dan söz ediyoruz.
Oysa bölgenin en büyük petrol rezervlerini
barındıran Libya’nın bağımsızlığına kavuşması, sağlık ve eğitimin ücretsiz hale
getirilmesi, okuma yazma oranının dört katına çıkarılması ve ülkenin laik bir
temelde kalkınması sürecinin başrolü olan Kaddafi, Arap baharından en az
etkilenen ülkeydi. Yanı başında Mısır ve Tunus’ta yaşanan kitlesel
ayaklanmalara karşın, Libya’da kendiliğinden gelişen ciddi bir eylemlilik
yaşanmadı. Ancak on yıllardır Amerikan karşıtı bir pozisyon ile dedolarizasyon
ve Afrika Birliğini savunan Kaddafi’nin bir toplumsal ayaklanma ya da iç
savaşla devrilme ihtimali ABD açısından Mısır ve Tunus’tan çok daha
kıymetliydi.
Nitekim geçmişte Afganistan’da olduğu gibi
Libya’da da ABD başta olmak üzere emperyalist blok el altından para ve silah
desteği verdiği örgütlenmeler üzerinden yapay bir toplumsal ayaklanma
örgütlemeye girişti. Kaddafi hükümetinin bu ayaklanmaları bastırma girişimi
NATO müdahalesi için yeterli bir sebepti. 2016 Amerikan seçimlerinde Clinton’ın
sızdırılan mailleri de Libya’ya müdahalenin temelinde Kaddafi’nin dolar yerine
Afrika’nın ortak para birimi olarak altın dinarına geçilmesi için yatırım yapma
“suçu” olduğunu ortaya çıkardı.
19 Mart 2011’de Amerikan, İngiliz, Fransız
ve İtalyan orduları başta olmak üzere tüm NATO üyelerinin desteği ile Libya’ya
hava bombardımanı başlatıldı. Libya ordusunu imha ederek Kaddafi’yi devirmeyi
hedefleyen operasyon, 400’den fazla sivilin katledilmesine sebep oldu. NATO
hava saldırılarının desteklediği Ulusal Geçiş Hükümeti güçleri Trablus’u ele
geçirdikten sonra iktidardan düşen Kaddafi, muhalifler tarafından yakalandı,
işkence edilip öldürüldü. NATO’nun desteklediği sözde “özgürlükçü” Geçiş Hükümeti,
Kaddafi’nin cesedini halka göstermek için günlerce soğuk hava deposunda
sergilendi.
Erdoğan, NATO işgalinde de kendisine
biçilen rolü yerine getirmişti. Libya’ya müdahale eden NATO merkez
komutanlığının İzmir’e taşınmasını sağlayarak işgalci kuvvetlere her türlü
kolaylığı gerçekleştirdi. Nitekim TSK doğrudan bu işgale katılmasa da sonrasında
ülkenin bugün bile içinden çıkamadığı bitmeyen iç savaş içerisinde daha
doğrudan bir rol alacaktı. Libya iç savaşında Türkiye, Katar ile birlikte
İhvancı Ulusal Mutabakat Hükümetini destekliyor.
SURİYE:
AKP’nin Suriye’de rejim değiştirme
hedefinin politik aktörü ÖSO olsa da sahadaki desteklenen askerî güç cihatçı
örgütlenmeler oldu. Savaşın ilk günlerinden itibaren Suriye-Türkiye sınırının
açılması ile cihatçılar bilinçli bir şekilde, Esad’ı devirme ülküsüyle
ağırlıkla Irak üzerinden Suriye’ye savaşa gönderildi. Bu geçiş tek taraflı da
olmadı, Suriye’ye savaşa giden cihatçı örgüt mensupları, sınır açık olduğu için
sabah çatışmaya gidip akşam Türkiye’deki kamplarda tıbbi yardım aldı. Sarayın,
ABD’nin teşvikiyle cihatçılara verdiği desteğin sonucu, IŞİD’in hem Irak hem
Suriye’de güçlenmesi, El-Kaide’nin kolu olan El-Nusra’nın İdlib’de kendi
emirliğini kurması oldu. Resmiyette ÖSO desteklenir görülse de Suriye
muhaliflerinin halk desteği ile Esad’ı devireceğine dair inanç savaşın ilk
günlerinden yok olunca, ABD de doğrudan müdahalenin parçası olmak istemeyince
savaşın kaderi tamamen cihatçı yapıların eline kaldı. 2015 yılında, IŞİD
uluslararası kamuoyunu tedirgin edecek güce ulaştığında dönemin başbakanı Davutoğlu
İngiliz medyasına, cihatçıların Irak-Türkiye-Suriye hattında rahatça hareket
edebilmesinin yegâne sebebi olan açık sınır politikası için, “Cihatçıların
Suriye’ye gitmesini durduramayız” demişti.
AKP’nin El-Kaide ve Taliban’dan türemiş
olan bu cihatçı gruplarla içlidışlı hali yalnızca Suriye’de bir noktadan sonra
tek başına arkasında durduğu Esad’ın devrilmesi hedefine değil, Türkiye’de
iktidarın tam karşısında hizalanan toplumsal muhalefetin sindirilmesi amacı da
taşıdı. Suriye Savaşının başından itibaren Suriye ve Irak’ta olduğu kadar
Türkiye’de de örgütlenen, Batman’da, Gaziantep’de, Ankara’da kendi
mahallelerini kuran cihatçı örgütler, 2015 itibariyle Türkiye’de de
saldırılarına ağırlık verdi. Önce 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta, ardından aynı
yılın 10 Ekim gününde Ankara Gar önünde IŞİD’in yaptığı bombalı saldırılarda,
yüzden fazla yurttaşımız hayatını kaybetti. Doğrudan dönemin savaş politikaları
karşısında barışı, birlikte yaşamı savunan bir hattı tasfiye amacı taşıyan 10
Ekim saldırısını yapan IŞİD bombacılarının, Türkiye’de örgütlendiği, tüm
hareketlerinin Emniyet ve MİT eliyle izlendiği kısa sürede ortaya çıktı. Bu
saldırıları IŞİD ve TAK’ın Beşiktaş, Reina, Kayseri, Bursa, Taksim, Havaalanı
saldırıları izledi. Yıllardır her türlü canavarlığın desteklendiği Suriye
savaşının aktörleri ile Türkiye siyasetini ve sokakları da dizayn edilmek
istendi. AKP, kendi siyasi krizini toplumsal muhalefeti de sivilleri hedef alan
terör eylemleri eliyle öldürme, sindirme ve korkutma siyaseti ile tasfiye
ederek aşmak istedi.
Dahası, Türkiye’nin Suriye’de Esad karşıtı
askerî cephedeki tek aktör kalması, cihatçı IŞİD’in tüm dünya kamuoyu
tarafından ortak düşman haline getirilmesinin ardından, AKP’nin cihatçılara
verdiği destek de Batı tarafından “ikiyüzlü” eleştirilerle karşılanmaya
başlandı. Bu dönemde, cihatçılara silah taşındığı iddia edilen MİT Tırları
davası, AKP ve Fethullahçılar arasındaki kavganın bir başka pisti haline
getirildi. ABD’nin Suriye ve Irak’taki yeni eğilimine entegre olunmasından yana
olan Fethullahçılarla Esad’ı devirmeyi birincil öncelik olarak tutan AKP
arasındaki NATO’culuk kavgası, cihatçılara destek üzerinden böyle bir gerilimi
doğurdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.