20 Temmuz 2025 Pazar

Siyasal İslamın çöküş momentleri: Eskimiş ve ölüme mahkûm ümmetçilik ayarı tutmaz Politika Kolektifi/20.07.2025

Demokrasisiz bir siyasal İslamcılık hamiliğindeki bu tür rejim tanımlaması da yeni değil. AKP’nin –gizli ve gerçek kurucusu– ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’ye biçtiği rol tam da bu tür bir rejim dönüşümünün gerçekleştirilmesiydi. CIA eski Türkiye masası şeflerinden, G. Fuller’in Türkiye’nin yeniden hilafet merkezi olarak konumlanması gerektiği, yönündeki tavsiyelerine de yine hatırlamak gerekir. Benzer düşünceleri G. Fuller’den önce, ’90’ların ortalarında dönemin ABD Başkanı B. Clinton, “İslam dininin –Hıristiyanlığın papalığına benzer– gerçek bir lideri, halifesi olsa onu Beyaz Saray’da ağırladık” sözleriyle ifade etmişti.

Türkiye’de AKP eliyle gerçekleştirilen siyasal İslamcı dönüşüm, Amerika’nın bu politikasına uyumlu olarak gerçekleştirildi. Türkiye’de Cumhuriyet ve Kemalizmin, 12 Mart ve 12 Eylül’lerde ortadan kaldırılmayan, laik ve ilerici tüm değerlerinden arındırılarak, Ortadoğu’da bir İslamcı merkez olarak konumlandırılmak üzere radikal bir karşıdevrimci dönüşüm gerçekleştirilmeye çalışıldı. Bu dönüşüm Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel bölünmelerle oluşturulan kimlik toplulukları arasında bir esnek ilişkiyi ifade ediyordu. AKP bu Amerikan politikasını, Yeni Osmanlıcılık ekseninde bir genişleme siyaseti olarak, ifade etti. Bunun için de rejimin gevşek üniterlik temelinde etnik ve mezhepsel kimliklere açılması, sınırların esnetilerek bölgeye uzanan bir ittifaklar sisteminin üzerinden, Türkiye’nin eski Osmanlı egemenlik alanlarında yeniden etkinlik kazanması biçimindeki düşünceler, Suriye iç savaşına uzanacak cihatçı-mezhepçi atağa kaynaklık etti. Bugün ileri sürülen düşünceler de bunların kırıntıları… Liberaller de yeniden görev almak üzere canhıraş biçimde bunu 1923’le bir hesaplaşma çizgisinde ifade ederken, demokrasinin de kimlikler çokluğuna dayanacağı türünden, Ortadoğu’da bitmeyen ölüm ve savaşların tozu dumanı arasında kaybolmuş tezleri ileri sürmeye çalışıyorlar…

Bütün bunlar Erdoğan ve AKP’nin, Bahçeli ile birlikte hedeflediği asıl şeyin onlarca yıldır adım adım hayata geçirdikleri bu karşıdevrim sürecini tamamlamak olduğunu gösteriyor. Altını çizmek gerekir ki bugün AKP’ye yeniden Yeni Osmanlıcılık hayalleri kurduran en önemli dinamik, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana sürdüregeldiği genişleyen saldırganlık politikaları. Nitekim kendisini Sünni Arapların hamisi görmek isteyen AKP için Gazze’de bir buçuk yıldır soykırıma uğrayan Filistinliler, ancak İsrail ile yeni bir ticaret fırsatı olarak görülüyor. Keza İsrail’in Lübnan’a, Suriye’ye, İran’a saldırıları, ABD’nin Yemen’i bombalaması ile birlikte bölgede emperyalizmle çelişkili tüm aktörlerin ya devrildiği ya da zayıflatıldığı bir konjonktür Türkiye’deki iktidara yeniden Osmanlı hayalleri kurdurabiliyor. İktidarın yıllarca besleyip eğittiği cihatçıların –Rusya’nın sözsüz izni ve İsrail’in hava desteği ile– Şam’a yürüyüp iktidarı devralması, iktidar açısından yeni kriz ve fırsatlar doğurdu. AKP’nin bunca yıllık yatırımından sonra kendisini hamisi gördüğü, Bağdadi ile aynı sofradan yemek yiyen, kendi adına birçok katliamın planlayıcısı olan Colani’ye bir takım elbise giydirip ismini değiştirerek demokratlaştırılamayacağına, her gün yeni bir katliam haberiyle bizzat tanık oluyoruz. Aylar önce Alevileri, bugün Dürzileri hedef alan katliamlar, dünün cihatçısı bugünün Batı tarafından sahiplenilen “demokratları” HTŞ eliyle gerçekleştiriliyor. Suriye’de yeni rejim, ülkenin güneyinde hızla ilerleyen İsrail’e sesini çıkartmadığı için de artık ABD’nin de rızasını almış durumda. ABD’nin hem Ankara hem Şam elçiliğini yürüten “sömürge valisi” Tom Barrack’ın bizzat yürüttüğü yeni Suriye tasarısını İsrail’in devamlı saldırıları ile birlikte düşündüğümüzde, Suriye için biçilen gelecek açık: hem askerî hem siyasi olarak hiçbir zaman egemenlik iddiasında bulunamayacak kadar zayıf bir kukla rejim. Saray rejimi de bu kukla rejim üzerinden kendisine yeni bir bölgesel rol biçme peşinde. Ancak bunun hiç de kolay olmadığını görmek için fazla beklemeye gerek kalmadı. Erdoğan’ın tarihsel olarak markalanmaya çalışılan konuşmasının etkisi birkaç saat dahi sürmedi. Ümmet ittifakının Suriye’deki merkez gücü olarak destekledikleri HTŞ üzerinden, bir istikrarın sağlanmasının mümkün olmadığı görüldü. Cihatçı çeteciler üzerinden Suriye’de Kürt, Dürzi ve Hıristiyanları kapsayan bir düzenin kurulamayacağı ne kadar açıksa, toplumları ümmetçilik üzerinden harekete geçirip, birleştirmenin ne kadar imkânsız olduğunun da bir kanıtı. Siyasal İslamcılık, ABD eliyle bölgede bir iktidar kuşağı olarak kurgulandı. Mısır’da Arap Baharı sonrasındaki Müslüman Kardeşler iktidarı bunun yükseliş momenti olarak görüldü. Ancak, Müslüman Kardeşler’e karşı İkinci Tahrir isyanı, sonrasında Suriye’de AKP yöneticilerinin “Sünni Devrim” olarak selamladıkları IŞİD saldırılarıyla başlayan iç savaştan, geriye Amerikan aparatı bir cihatçı çeteciliğin kaldığı bir yerdeyiz… AKP ise toplumsal desteklerini adım adım kaybetmiş, artık MHP’nin desteğiyle de ayakta kalamayacak bir hale gelmiş durumda. En önemlisi siyasal İslamcılık, Türkiye’de Amerikan destekleriyle birlikte, 2000’lerin başında ekonomik kriz ve rejim krizine karşı değişim arayan toplumun, bir kesiminin talebine de yanıt verebilmişti. Sonrasında küresel güçlerin destekleriyle geçilen etapların ardından, demokrasi ve değişim vaatleri üzerine kurulmuş bu proje pulları dökülerek altından mafya-çete ve tarikatlarla örülmüş, her tür hile ve yolsuzluğa bulaşmış, bizatihi krizin kaynağı haline gelmiş bir rejim çıktı. Böyle bir rejimin şimdi kimlikleri teyelleyerek, ümmetçilik şapkası altında toplanarak ayakta kalabilmesi hiç de mümkün değil. Ülkenin gelişen ve içinde çok farklı politik yönelimleri de barından büyük değişim dinamikleri, tam da rejimin bu siyasal İslamcı, ümmetçi ve baskıcı politikalarının reddi üzerinden büyüyor. Bu hatırlatmalar, siyasal İslamcılığın kırılma noktalarına işaret ederek, ne denli eskimiş ve ölüme mahkûm olduğunu düşünmek için…

***

YENİ OSMANLICILIĞIN MİADI: ARAP BAHARI

Kuruluşundan itibaren ABD ve AB ile uyumlu bir ılımlı İslam projesi olarak tasarlanan AKP açısından Arap Baharı isyanları önemli bir dönüm noktası oldu. Mısır’da en örgütlü hareket olan Müslüman Kardeşlerin isyanlarda başı çekmesi, Suriye’deki ekmek eylemlerinin mezhepçi bir temele çekilebilme ihtimali, bu isyanları AKP açısından bölgesel nüfuz imkânı olarak görüldü. Bölgede özellikle ABD’nin emperyal nizamı ile çelişkili olan ülkelerde çıkan isyanlar, Amerikancı bir iktidar değişim zincirini başlatabilme potansiyeline sahip olduğu için Washington tarafından desteklenirken, Ankara da bu olası iktidar değişimlerinin rengini yeşile boyamak için görevdeydi. Dönemin dışişleri bakanı Davutoğlu’nun, bu ıslak İslamcı hayalleri gerçekleştirmek için mevkidaşı Clinton ile birlikte ülke ülke gezdiği dönemde, iktidar değişikliklerinin istedikleri biçimde gerçekleşmemesi sebebiyle Arap Baharı hızla yerini Cihatçı Kışına bırakacaktı.

MISIR:

Arap Baharı olarak isimlendirilen halk isyanlarının çıkış noktası Tunus oldu. 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali yönetimine karşı başlayan isyan dalgası, Mısır’da 30 yılı aşkın süredir yönetmeye devam eden Hüsnü Mübarek’e karşı isyana dönüştü. Adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri büyüten diktatörlüklere karşı başlayan meydan işgalleri her iki ülkede de değişimlerin yolunu açtı. Bu isyanlar 2008 krizi sonrasında dünyada başlayan ilerici halk muhalefeti dalgasının bir parçası olarak gelişti.

Ancak bu dalganın yarattığı değişimlere öncülük edecek ilerici örgütlenmelerin yeterince güçlü olmaması, özellikle Mısır’dan başlayarak isyanın çalınmasına imkân tanıdı. İsyan karşısında önce tereddüt gösteren Müslüman Kardeşler’in, orduyla da anlaşarak iktidara taşındığı bu süreç ABD emperyalizminin etkinliğinden bağımsız olarak düşünülemez. Mısır sonrasında hızla Mursi’nin tek adam yetkilerini kullanarak sürüklediği İslamcı faşist gelişmelere karşı ikinci halk isyanına sahne oldu. Bu ikinci dalga ise ordunun doğrudan iktidara el koyduğu Sisi iktidarı ile sonuçlanacaktı.

LİBYA:

Bu süreç ABD eliyle yeni müdahalelerin bir aracı olarak kullanılmaya başlandı. İsyan dinamikleri hızla etnik ve mezhepsel temellerde bölünerek, CIA tezgâhlarından yetiştirilmiş cihatçılar sahaya sürülerek yaratılan iç savaş ortamı içinde önce Libya’nın parçalanması başladı. NATO’nun da müdahalesiyle birlikte gerçekleşen bu saldırı sonrasında Kaddafi cihatçı çetelere yem edildi. Bugün paramparça olmuş ve bir ülke olmaktan çıkarılmış bir Libya’dan söz ediyoruz.

Oysa bölgenin en büyük petrol rezervlerini barındıran Libya’nın bağımsızlığına kavuşması, sağlık ve eğitimin ücretsiz hale getirilmesi, okuma yazma oranının dört katına çıkarılması ve ülkenin laik bir temelde kalkınması sürecinin başrolü olan Kaddafi, Arap baharından en az etkilenen ülkeydi. Yanı başında Mısır ve Tunus’ta yaşanan kitlesel ayaklanmalara karşın, Libya’da kendiliğinden gelişen ciddi bir eylemlilik yaşanmadı. Ancak on yıllardır Amerikan karşıtı bir pozisyon ile dedolarizasyon ve Afrika Birliğini savunan Kaddafi’nin bir toplumsal ayaklanma ya da iç savaşla devrilme ihtimali ABD açısından Mısır ve Tunus’tan çok daha kıymetliydi.

Nitekim geçmişte Afganistan’da olduğu gibi Libya’da da ABD başta olmak üzere emperyalist blok el altından para ve silah desteği verdiği örgütlenmeler üzerinden yapay bir toplumsal ayaklanma örgütlemeye girişti. Kaddafi hükümetinin bu ayaklanmaları bastırma girişimi NATO müdahalesi için yeterli bir sebepti. 2016 Amerikan seçimlerinde Clinton’ın sızdırılan mailleri de Libya’ya müdahalenin temelinde Kaddafi’nin dolar yerine Afrika’nın ortak para birimi olarak altın dinarına geçilmesi için yatırım yapma “suçu” olduğunu ortaya çıkardı.

19 Mart 2011’de Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları başta olmak üzere tüm NATO üyelerinin desteği ile Libya’ya hava bombardımanı başlatıldı. Libya ordusunu imha ederek Kaddafi’yi devirmeyi hedefleyen operasyon, 400’den fazla sivilin katledilmesine sebep oldu. NATO hava saldırılarının desteklediği Ulusal Geçiş Hükümeti güçleri Trablus’u ele geçirdikten sonra iktidardan düşen Kaddafi, muhalifler tarafından yakalandı, işkence edilip öldürüldü. NATO’nun desteklediği sözde “özgürlükçü” Geçiş Hükümeti, Kaddafi’nin cesedini halka göstermek için günlerce soğuk hava deposunda sergilendi.

Erdoğan, NATO işgalinde de kendisine biçilen rolü yerine getirmişti. Libya’ya müdahale eden NATO merkez komutanlığının İzmir’e taşınmasını sağlayarak işgalci kuvvetlere her türlü kolaylığı gerçekleştirdi. Nitekim TSK doğrudan bu işgale katılmasa da sonrasında ülkenin bugün bile içinden çıkamadığı bitmeyen iç savaş içerisinde daha doğrudan bir rol alacaktı. Libya iç savaşında Türkiye, Katar ile birlikte İhvancı Ulusal Mutabakat Hükümetini destekliyor.

SURİYE:

AKP’nin Suriye’de rejim değiştirme hedefinin politik aktörü ÖSO olsa da sahadaki desteklenen askerî güç cihatçı örgütlenmeler oldu. Savaşın ilk günlerinden itibaren Suriye-Türkiye sınırının açılması ile cihatçılar bilinçli bir şekilde, Esad’ı devirme ülküsüyle ağırlıkla Irak üzerinden Suriye’ye savaşa gönderildi. Bu geçiş tek taraflı da olmadı, Suriye’ye savaşa giden cihatçı örgüt mensupları, sınır açık olduğu için sabah çatışmaya gidip akşam Türkiye’deki kamplarda tıbbi yardım aldı. Sarayın, ABD’nin teşvikiyle cihatçılara verdiği desteğin sonucu, IŞİD’in hem Irak hem Suriye’de güçlenmesi, El-Kaide’nin kolu olan El-Nusra’nın İdlib’de kendi emirliğini kurması oldu. Resmiyette ÖSO desteklenir görülse de Suriye muhaliflerinin halk desteği ile Esad’ı devireceğine dair inanç savaşın ilk günlerinden yok olunca, ABD de doğrudan müdahalenin parçası olmak istemeyince savaşın kaderi tamamen cihatçı yapıların eline kaldı. 2015 yılında, IŞİD uluslararası kamuoyunu tedirgin edecek güce ulaştığında dönemin başbakanı Davutoğlu İngiliz medyasına, cihatçıların Irak-Türkiye-Suriye hattında rahatça hareket edebilmesinin yegâne sebebi olan açık sınır politikası için, “Cihatçıların Suriye’ye gitmesini durduramayız” demişti.

AKP’nin El-Kaide ve Taliban’dan türemiş olan bu cihatçı gruplarla içlidışlı hali yalnızca Suriye’de bir noktadan sonra tek başına arkasında durduğu Esad’ın devrilmesi hedefine değil, Türkiye’de iktidarın tam karşısında hizalanan toplumsal muhalefetin sindirilmesi amacı da taşıdı. Suriye Savaşının başından itibaren Suriye ve Irak’ta olduğu kadar Türkiye’de de örgütlenen, Batman’da, Gaziantep’de, Ankara’da kendi mahallelerini kuran cihatçı örgütler, 2015 itibariyle Türkiye’de de saldırılarına ağırlık verdi. Önce 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta, ardından aynı yılın 10 Ekim gününde Ankara Gar önünde IŞİD’in yaptığı bombalı saldırılarda, yüzden fazla yurttaşımız hayatını kaybetti. Doğrudan dönemin savaş politikaları karşısında barışı, birlikte yaşamı savunan bir hattı tasfiye amacı taşıyan 10 Ekim saldırısını yapan IŞİD bombacılarının, Türkiye’de örgütlendiği, tüm hareketlerinin Emniyet ve MİT eliyle izlendiği kısa sürede ortaya çıktı. Bu saldırıları IŞİD ve TAK’ın Beşiktaş, Reina, Kayseri, Bursa, Taksim, Havaalanı saldırıları izledi. Yıllardır her türlü canavarlığın desteklendiği Suriye savaşının aktörleri ile Türkiye siyasetini ve sokakları da dizayn edilmek istendi. AKP, kendi siyasi krizini toplumsal muhalefeti de sivilleri hedef alan terör eylemleri eliyle öldürme, sindirme ve korkutma siyaseti ile tasfiye ederek aşmak istedi.

Dahası, Türkiye’nin Suriye’de Esad karşıtı askerî cephedeki tek aktör kalması, cihatçı IŞİD’in tüm dünya kamuoyu tarafından ortak düşman haline getirilmesinin ardından, AKP’nin cihatçılara verdiği destek de Batı tarafından “ikiyüzlü” eleştirilerle karşılanmaya başlandı. Bu dönemde, cihatçılara silah taşındığı iddia edilen MİT Tırları davası, AKP ve Fethullahçılar arasındaki kavganın bir başka pisti haline getirildi. ABD’nin Suriye ve Irak’taki yeni eğilimine entegre olunmasından yana olan Fethullahçılarla Esad’ı devirmeyi birincil öncelik olarak tutan AKP arasındaki NATO’culuk kavgası, cihatçılara destek üzerinden böyle bir gerilimi doğurdu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.