POLİTİKA KOLEKTİFİ
15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin
dönüşümündeki önemli kırılma noktalarından birisi oldu. AKP ve Cemaat,
Amerika’nın Ortadoğu politikalarına bağlı olarak, Türkiye’nin bir İslamcı
cumhuriyete dönüştürülmesinde görevlendirilerek, uzun yıllar bir koalisyon
olarak çalıştılar. Bu süre içinde Ergenekon operasyonlarından ve 2010
referandumlarından geçerek -Amerika ve sermayenin destekleriyle- yargı ve ordu
başta olmak üzere adım adım iktidarı ele geçirdiler.
“Yeni Türkiye” adı verilen bu siyasal
İslamcı rejimin iki ana gücü, devlet üzerinde güçlenen kontrolün kimin elinde
olacağına ilişkin olarak kendi aralarında çatışmaya başladı. Bu gerilim MİT
krizinden 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına uzanan çatışmalarla büyüyerek,
15 Temmuz kanlı darbe girişimine kadar uzandı.
★ ★
★
15 Temmuz, rejimin gelişimi bakımından da
bugüne uzanacak yeni bir dönemin kapısını araladı. 15 Temmuz’a kadar Cemaat’le
örtük bir koalisyonla birlikte, Kürt hareketi ve liberallerle bir ittifak
üzerine yükselen rejim, bu kırılma sonrasında yeni bir yönelim içerisine girdi.
MHP ile Yenikapı Mitinglerinden başlayarak
adım adım kurulacak Cumhur İttifakı, rejimin düşman tanımlanmasını da
güncelledi. AKP, MHP ile birlikte Türk-İslam sentezini merkeze alan yeni bir
yönelime girerken FETÖ ile Kürt hareketi rejimin temel düşmanları olarak
kodlandı. Suriye’deki iç savaşın içinde Kürt hareketinin kazandığı özerklik
üzerinden oluşturulan karşıtlık içerde çözüm sürecinin sonlandırılarak
Türkiye’yi de adım adım bir iç çatışmanın içine sürükledi.
★ ★
★
Türkiye bu çatışma ve tasfiye döneminde,
OHAL ve bir tür iç savaş ortamı içinde gerçekleşen anayasa referandumu ile tek
adam rejimine geçti. Gelinen aşamada ise 15 Temmuz’da kurulan çerçeve artık
geride kalırken, rejim özellikle ABD-İsrail’in yeni Ortadoğu planlarının
belirleyiciliği altında kendini yeniden tanımladığı yeni bir sürecin içinde.
Eski ortakları, “hoca efendileri” 15
Temmuz sonrasında ise rejimin baş düşmanı FETÖ, Gülen’in de hayatını
kaybetmesiyle birlikte geride kaldı. Öte yandan İsrail’in son 2 yıldır
bölgedeki saldırıları üzerine şekillenen yeni Suriye ve Ortadoğu denklemi, Kürt
hareketi ile yeni bir ittifak zeminini gündeme getirdi.
Silahların bırakılmasına yönelik sürecin
de başladığı bu evre, rejimin Kürt hareketi ile dolaylı bir ittifak üzerinden,
rejimi yeniden tanımlama girişimi olarak örgütleniyor. Bunun bir ucu da CHP’ye
yönelik adım adım yükseltilen şiddetle yeni düşmanın da bu eksende tanımlanması
olarak gerçekleşiyor.
★ ★
★
15 Temmuz darbe girişimi, siyasal İslamcı
rejimin ilk krizinin sonucu olarak gerçekleşmişti. Bu iktidar krizi MHP ile
ittifakla başlayan bir süreç içinde, tek adam rejimine geçilerek aşılmaya
çalışıldı. Ancak tek adam rejimi giderek bizatihi kendisi krizin kaynağına
dönüştü. Rejimin adım adım toplumsal desteklerini kaybettiği, ekonomik-sosyal
bunalımdan dış politikaya uzanan çoklu kriz ortamı içinde ayakta kalmakta
zorlandığı bir dönemdeyiz.
Bu ortamda iktidarda kalabilmek üzere
silahların bırakılmasını bir fırsata çevirmeye çalışarak ve muhalefetin bir
kesimini de baskılayarak, Erdoğan’a en az bir dönem daha başkanlık yolunu
açacak siyasal ve hukuksal zemini oluşturmaya çalışıyorlar. Ancak bu artık hiç
de kolay görünmüyor. Muhalefetin birleşik ve dayanışma içinde süren mücadelesi
bunun en büyük göstergesi olarak büyüyerek sürüyor. Öte yandan yıllardır
demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürüten Kürt hareketinin Cumhur İttifakı’nın
doğrudan parçası olacağı beklentisi basit bir süreç olarak görülmemelidir.
Silahların bırakılması çözüm için atılmış bir adım olsa da Kürt sorununun
çözümü demokratikleşme mücadelesinden ayrılamaz.
Ülkenin aslında bir ölü ideoloji olmaktan
öte toplumda inandırıcı ve kurucu bir gücü kalmamış siyasal İslamcı karanlıktan
çıkışı, gerçekten demokratik, kardeşçe ve eşit bir geleceğinin kurulması
eski-yeni cemaatleriyle ve siyasal İslamcı ve faşist güçleriyle hesaplaşması
şimdi sokakları dolduran halkın mücadelesinin, Kürdü Türkü, Alevisi Sünnisiyle
tüm ezilenlerin ortak mücadelesinin eseri olacaktır.
***
CIA’NIN VAİZİ GÜLEN!
F. Gülen cemaati, Amerika’nın Soğuk Savaş
politikalarına bağlı olarak oluşturulan “Yeşil Kuşak Projesi”nin parçası olarak
geliştirildi. Türkiye’nin NATO’ya girişi, askerî yapısının, istihbarat ve tüm
güvenlik birimlerinin buna uygun olarak örgütlendirilmesi, 1950’lerden sonra
adım adım geliştirildi. Komünizmle Mücadele Dernekleri, buna bağlı olarak
geliştirilen kont-gerillanın ilk adımlarından birisi oldu. F. Gülen ismi
Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurulmasıyla duyuldu. Cemaatin asıl
parlama noktası ise Kenan Evren’i “cennetlik ilan ederek” saf tuttuğu 12 Eylül
askerî faşist darbesinin sonrasında oldu. 12 Eylül’ün ardından, tarikat ve
cemaatlerle birlikte siyasal İslamcılık bir devlet politikası olarak
desteklenmeye başladı.
Özal’lı yıllar dincileştirme ile birlikte
neoliberal dönüşümün hız kazandığı, buna bağlı olarak devlet içerisinde
örgütlenen birçok cemaat ve tarikat arasında F. Gülen cemaatinin kamuoyuna
önüne çıkarak, dershanelerden bankalara kadar birçok adımı attığı yıllar oldu.
Özal, yurtdışındaki okulların açılmasına imkân vererek örgütün uluslararası
alanda etki gücü kazanmasının yolunu açtı. Ilımlı ve uyumlu bir pozisyon içinde
ilerleyen Gülen cemaati her zaman hedefini devlet içinde örgütlenmek olarak
açıklayarak, bürokrasi ve özellikle de askeriye ve emniyet içinde adım adım güç
kazandı. Amerikan pasaportlu liderinin emrinde, bizzat CIA’nın
yönlendirmelerine uygun biçimde, ılımlı islam projesinin ilk adımlarını attı.
Erbakan’ın temsil ettiği, Batı ile sorunlu İslamcılığa ilk itiraz ve hatta
darbe çağrısı bizzat Gülen’in kendisinden geldi. Benzer bir hayırhah tutumu
yıllar sonra İsrail’in Mavi Marmara gemisinde gerçekleştirdiği katliamda da
gösterecekti. Nitekim o dönemde de “one minute” çıkışıyla gündeme gelen Erdoğan,
yıllar sonra “Bana mı sordular” diyerek benzer bir konum alacaktı. Ilımlı
Siyasal İslam projesinin amentüsü Washington ve Tel Aviv’de belirlenmekteydi.
‘90’lara geldiğinde, her gelen koalisyonun
da örtük ve açık destekleriyle giderek sayısı artan okullarıyla küresel bir
nitelik kazanan cemaat, bir yandan da emniyet içerisinde kadrolaşmaktaydı.
Yıllar sonra belgeleriyle açığa çıktığı üzere Fethullahçılar daha ‘90’lı
yıllarda emniyetin Terörle Mücadele, İstihbarat gibi kritik birimlerini kontrol
altına almıştı. Çok daha az bilinen ise ordu içerisindeki sessiz kadrolaşmaydı.
Yargı içinse AKP ittifakı ve 2010 referandumu beklenecekti.
Nitekim Fethullahçılar, 2000’li yılların
başında BOP eksenindeki ılımlı İslamcı bir rejim değişikliğinin en önemli
öznelerinden birisi olarak ön plana çıktı.
AKP’nin kurulmasıyla birlikte başlatılan
bu dönemde, Cemaat ilk günden itibaren AKP’nin en önemli iktidar ortağı haline
geldi. Henüz iktidarın 4. ayında Irak tezkeresi bu koalisyon tarafından
desteklendi. Bir taraf “dinler arası diyalog”, diğeri “muhafazakâr demokrat”
yakıştırmalarıyla ortaklıkları boyunca Washington-Brüksel hattı “ne istediyse
verdi.”
CIA Türkiye eski masa şeflerinden G.
Fuller ’in “Yeni Türkiye” adını verdiği bu kurulmakta olan İslamcı rejim
içinde, güç AKP ve Cemaat arasında -bir nevi Erdoğan ve Gülen arasında-
paylaşıldı. AKP elindeki yürütme, yasama ve yargı üzerindeki gücünü artırarak
iktidarını pekiştirirken, emniyet-yargı-ordu içerisinde Fethullahçılar
kadrolaştı. Devleti ele geçirme sürecinin kritik eşiklerinden Ergenekon, Balyoz
operasyonlarını Fethullahçı savcı ve polisler yürütürken, Erdoğan ise -tıpkı
bugünkü gibi- bu davaların siyasal savunuculuğuna soyunuyordu.
İktidar gücü arttığı oranda güç, para ve
iktidarın paylaşımındaki krizler, 15 Temmuz darbe girişimine kadar ilerledi.
Arka planda, Suriye’de Esad’ın devrilmemesi sonucu iki ortağın taktik
farklılıkları da bu gerilimde rol oynadı. Neticede nu kavga bir yanıyla, G.
Fuller’in Türkiye’nin bir hilafet merkezi olarak kurgulanması gerektiği
yönündeki eğilimiyle birlikte düşünülürse, olup bitenin hilafet-saltanat
makamının paylaşım krizi olarak görülmesi de hiç yanlış olmaz. Gülen sonunda
aslında onu yaratan CIA’nın vaizi olarak sürdürdüğü görevlerini, çok sevdiği
Amerikan topraklarında tamamladı!
***
AYNI MENZİLE YÜRÜYÜP, NE
İSTEDİLERSE VERDİLER!
AKP ve Cemaat ortaklığı, ABD şemsiyesi
altında gerçekleşti. BOP, Ortadoğu’da radikal İslamcı akımların
etkisizleştirilmesi, bölgede Amerikan çıkarlarını koruyacak bir ılımlı İslamcı
iktidar kuşağının oluşturulmasını hedefliyordu. Bu proje, Türkiye’nin ılımlı
İslamcı bir cumhuriyete dönüştürülmesini içeriyordu. AKP, Refah Partisi
bölünerek bu amaç doğrultusunda kuruldu. Cemaat’le AKP bu süreçte Amerikan
çatısı altında birleştirildi.
Bu dönemde AKP ve Cemaat iktidarı ve tüm
olanakları paylaştı. 12 Eylül’den sonra, devlet politikası olarak adım adım
büyütülen Cemaat, AKP döneminde bir sıçrama imkânı buldu. Sadece şifreli
sınavlar skandalını düşünüldüğünde dahi, milyonlarca gencin üzerine basarak,
kendi mensuplarını istediklerini her yere yerleştirdi.
Bunun önemli aşamalarından birisi
Ergenekon operasyonlarıyla gerçekleşti. Ergenekon operasyonları, Cemaatin
ordunun üst kademelerini ele geçirmesinin bir aracı oldu. 15 Temmuz darbe
girişiminin taşları buralarda döşenirken, Erdoğan o dönemde kendisini “Ergenekon
operasyonlarının savcısı” olarak ilan ediyordu
Cemaat bu dönemde sadece bürokrasi içinde
değil, aynı zamanda kamunun tüm kaynaklarını da sınırsız şekilde kullanarak
palazlandı. Bülent Arınç’ın, dönemin Ankara Büyükşehir Belediye başkanı Melih
Gökçek için söylediği,” parsel parsel sattın” sözü, her yer için geçerli bir
durumdu. Erdoğan, bu durumu tam aralarındaki kavganın başladığı zamanda “ne
istediniz de vermedik” sözleriyle itiraf edecekti.
Örnek olarak, Milli Eğitim Bakanlığı AKP
döneminde devlet okullarındaki eğitimi sınav müfredatından uzaklaştırması,
milyonlarca genci Fethullahçıların dershanelerine ve burslarına yönlendirdi.
Yetmedi, sınavlarda sorular verildi, üniversite kadroları Fethullahçılara
açıldı.
F. Gülen, sonuçta Amerika’ya bağlılık
içinde kurulup gelişirken, 12 Mart ve 12 Eylüllerde devlet politikası olarak
desteklenerek, AKP döneminde iktidar ortağı olarak büyütüldü… Ona ait suçlar da
başta AKP olmak üzere tüm sağ iktidarlarla birlikte bir anlamda bu faşist
devlet yapısının bir ifadesinde başka bir şey değil.
***
2010 REFERANDUMU: ÖLÜLERİ KALDIRIP OYU
KULLANDIRIN!
AKP ve Cemaat 2010 referandumu ile yargıyı
ele geçirecek bir güç elde etti. Bugün içinde yaşadığımız antidemokratik
siyasal islamcı rejimin kurulmasındaki en kritik eşiklerden birisi de bu oldu.
12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak adı altında ileri sürülen aldatmacalar ve
yanılsamalarla, muhalefetin ihanetleri eşliğinde gerçekleşen bu referandum
öncesi, F. Gülen de “ölüleri kaldırıp oy kullandırın” diyecek kadar ileri
çağrılar gerçekleştirdi.
Erdoğan, referandum sonunda “okyanus
ötesine” seslenerek, “hoca efendisine” selam gönderecekti! Kürt hareketinin
boykot diyerek, muhalefetin bir kesiminin yetmez ama evet ihanetiyle
desteklediği bu sürecin en önemli argümanlarından birisi de “askerî vesayete
son vermek” olacaktı. Bu iddialarla girilen referandum sonucunda AKP ve Cemaat,
yargı başta ülkenin en kritik iktidar alanlarını ele geçirmesinin yolu açıldı.
Hükümet yargı üzerindeki gücünü artırdı, Fethullahçılar ise kadrolarını
pekiştirdi. Askerî vesayete son vermek ve demokratikleşme adına desteklenen bu
sürecin ardından ilk icraat K. Evren’in maaşını artırmak olurken, sonu kanlı
bir darbe girişiminin kapısını açacaktı.
***
15 TEMMUZ: 9 YILDIR AYDINLATILMAYAN
DARBE
15 Temmuz 2016’da gerçekleşen Fethullahçı
darbe girişiminin detayları, bugün bile özellikle muğlak bırakılıyor. Özellikle
dönemin MİT Başkanı H. Fidan, Genelkurmay Başkanı H. Akar ve Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın kalkışmaya dair bilgisi ve karşı hamlelerine dair resmî anlatı hâlâ
birçok çelişki içeriyor. Bugüne kadar ortaya çıkan bilgiler ışığında; yargı ve
emniyetteki üst düzey kadroları tasfiye edilen ve birkaç gün sonra
gerçekleşecek olan YAŞ toplantısında ordudaki kilit isimlerini de kaybetmesi
beklenen Fethullahçıların aceleyle ve ordu içerisindeki diğer grupların olası
desteğini umarak böyle bir kalkışmaya giriştiği söylenebilir. Nitekim TRT’de
okutulan darbe bildirisindeki muhalif tandanslı ifadeler de böyle bir destek ve
meşruiyet arayışının bir başka ifadesi.
Ancak iktidar ve devletteki kilit
isimlerin darbe girişiminden 15 Temmuz akşamına kadar habersiz olduğu,
cumhurbaşkanının “eniştesinden öğrendiği”, kanıta muhtaç iddialar. Özellikle
“Allah’ın lütfu” olarak nitelenen ve 2 yıllık OHAL ile rejim değişikliğinin
kapısını açacak kadar büyük bir etkisi olan bu darbe girişiminin en başından
nasıl önlenemediğine dair gerçek, belli ki bu iktidar döneminde açığa
çıkmayacak. Neticede o dönemde 14 yıldır yargı müdahaleleri, “önüne
geçilemeyen” terör saldırıları, bölgesel savaş ile iktidarını ayakta tutan AKP,
doğrudan bir dahli olmasa dahi ülkeyi böyle bir katliamın ve yıkımın eşiğine
getirdiği için 15 Temmuz’dan sorumludur. 14 yıl boyunca islamcı bir örgütün
sadık kadrolarını ordu gibi hayati bir kurumun kritik noktalarına
yerleştirilmesindeki sorumluluğu, Fethullahçıların suçlarına hedef olmaları ile
örtülemez.
***
15 TEMMUZ’DAN SONRA: ADIM ADIM TEK
ADAM REJİMİNE GEÇİŞ
20 AĞUSTOS
SİVİL DARBENİN İLK ADIMI OHAL İLANI
15 Temmuz sonrasında yaşanan krize karşı
AKP’nin ilk adımı, “Demokrasi Nöbetleri” adı altında başlatılan, şovlar
eşliğinde bir “milli mutabakat” ekseni oluşturma çabası oldu. Yenikapı’da 7
Ağustos’ta yapılan miting bu anlamda bir yanıyla MHP ile kurulacak ittifakın
önemli adımlarından birisi olurken, aynı zamanda CHP ve düzen muhalefetini de
içine alan bir normalleşme yanılsaması yaratma imkânı oluşturdu. Bunun hemen
ardından, 20 Temmuz’da OHAL ilan edilerek, 2 yıl boyunca sürecek bir olağanüstü
dönemin adımları hızla atılmaya başlandı.
OHAL altında KHK yetkileri kullanılarak,
FETÖ ile mücadele tüm toplumsal muhalefete yönelik baskı aracı olarak
kullanıldı. OHAL, Üniversitelerden bürokrasiye kadar her alanda
Fethullahçılarla mücadele bahanesiyle demokrat, sol muhaliflerin tasfiye edilmesi,
gazete ve dergiler kapatılarak basın üzerindeki baskı yoğunlaştırılmasının
aracı olarak kullanıldı. 15 Temmuz öncesi bombalı saldırılarla öcü haline
getirilen sokak muhalefeti, OHAL ile resmen yasaklandı. 7 Haziran sonrası
HDP-PKK düşmanlığı retoriği üzerinden kurulan AKP-MHP ittifakının tüm argüman
ve suçlamaları, bu süreçte devletin yeni normu haline getirildi.
‘Fethullahçılarla mücadele’ anlatısının yetmediği yerde, ‘terörle mücadele’,
Suriye’ye yönelik operasyonlarla hem artan baskılara meşruiyet sağlandı hem de
muhalefet birçok kritik noktada hizaya çekildi. Nitekim 15 Temmuz’dan henüz
birkaç ay önce Kılıçdaroğlu’nun desteği ile dokunulmazlıkların kaldırılması,
darbe girişimi sonrası atmosferde muhalefete yönelik baskılar içerisinde büyük
önem kazandı.
***
11 EKİM
BAHÇELİ’DEN BAŞKANLIK SİSTEMİNE
GEÇİŞ ÇAĞRISI
Daha önce başkanlık sistemine yönelik sert
bir muhalefet yürüten MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 11 Ekim’de grup
konuşmasında, başkanlık sistemine geçişin fitilini ateşledi. Bahçeli o
konuşmasında bir yılını dolduran OHAL rejiminin meşrulaştırılması gerektiğini
savunarak, “Fiilî durumun hukuki bir çerçeveye kavuşturulması gerekir.
Cumhurbaşkanı’nın mevcut anayasa çerçevesinde tarafsız kalması gerekir.
Tarafsız kalmıyorsa, bu fiilî durumun hukuki hale getirilmesi gerekir. Bu da
başkanlık sistemiyse, millete sorulsun” diyerek, rejim değişikliğinin ilk
adımını attı.
16 NİSAN 2017
TEK ADAM REJİMİNE GEÇİŞ REFERANDUMU
Başkanlık sistemine geçiş için anayasa
referandumu 16 Nisan’da gerçekleşti. Referandum, OHAL altında, muhalefete
yönelik her tür baskının uygulandığı ortamda hayata geçirildi. Toplumda
başkanlık rejimine karşı itirazın hayır kampanyası ile büyük bir mücadele
ortaya çıkardığı referandumun sonucu, YSK’nın sayım sırasında mühürsüz oyları
geçersiz saymasıyla ancak hile ile geçirilebildi. YSK eliyle bu hilenin göstere
göstere yapılabilmesinde, OHAL koşullarının yanı sıra ana muhalefetin bilinçli
pasifizasyonu da etkili oldu.
24 HAZİRAN 2018
BAHÇELİ’NİN ÇAĞRISIYLA ERKEN SEÇİM
Nisan 2017’de başkanlık sistemine
geçilmesi sonrasındaki yeni adım da Bahçeli’nin çağrısıyla erken seçimle
birlikte atıldı. 2002’de ortağı olduğu koalisyonu yıkarak AKP’nin iktidarına
giden yolu da yine Bahçeli erken seçim kararıyla almıştı, aynı şekilde 2015’te
AKP’nin ilk yenilgisi sonrası iktidarın CHP ile koalisyona mecbur kalmaması
için 1 Kasım seçimlerine çağrı yaptığı gibi. Nitekim 17 Nisan 2018’de yaptığı
Meclis konuşmasında, “Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması mümkün
değildir. Bu nedenle diyoruz ki Türkiye, erken seçime gitmelidir” diyerek,
Erdoğan’a hem OHAL içerisinde seçime girme hem de yeni rejimin tüm imkânlarını
kullanabilme yolunu açtı. Bu çağrı sonrasında seçim 24 Haziran 2018’de
gerçekleşti. Erdoğan, karşısındaki CHP adayı Muharrem İnce’nin gecenin sonunda
bir TV spikerine gönderdiği “adam kazandı” mesajı ile sonucun ilan edildiği,
bir garip seçim sonucunda CB koltuğuna oturdu. Bir yıl sonra başkanlık
yetkileri ile devlet üzerindeki kontrolünü nihayete erdiren yeni rejimin ilk hamlesi,
2019 Mart seçiminde kaybettiği İstanbul seçimlerini yeniletmek oldu. ‘Darbenin
büyüğü’ ise birinci parti konumunu kaybettiği 2024 seçimlerinin ardından
gelecek, bugün içinden geçtiğimiz yeni olağanüstü sürecin kapılarını açacaktı.
Fethullahçılar tasfiye edilmiş olsa da
yerine birçok irili ufaklı tarikat devlet kadroları için birbiriyle yarışırken,
siyasal İslamcı rejim eğitimden medeni kanuna İslamcı rejim inşasına adım adım
ilerlemeye devam ediyor, Gülen ile birlikte geçtikleri eşikler sayesinde ele
geçirdiği devletin tüm yetkileriyle muhalefete yönelik tasfiye operasyonlarını
sürdürüyor. 23 yıllık iktidar, "CIA Vaizi’nin" destekleri, “Allah’ın
lütfu” 15 Temmuz’un imkânları ile açılan yoldan hiç sapmadan yürümeye devam
ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.