Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Niyazi Kahveci, deizmin artışına ilişkin tartışmalar
için “Konuları yüzeysel görüngü sonuçlarıyla değil, içsel öz sebepleriyle ele
almak gerekir” diyor.
PROF. DR. NİYAZİ KAHVECİ
"Dinsel düşünme ile dindarlık farklı
şeylerdir. Çağımızda ve bundan sonra her zaman dindar olunabilir ama artık
dinsel düşünme ile olunamaz.”
Türkiye’de deizmin arttığı sıklıkla
gündeme gelmektedir. Nedenleri üzerinde çok şey söylenmektedir. Fakat olgu,
obje ve olayları felsefi açıdan ele alan kişiler, insanlıkta hiçbir şeyin
aniden ya da birkaç yılda meydana gelmediğini, her yeni diye görülen durumun,
asırlar alan insan düşünmesinin sonucu olduğunu bilir. Konuları yüzeysel
görüngü sonuçlarıyla değil, içsel öz sebepleriyle ele almak gerekir.
“Sonuçlarla meşgul olan, sonuç alamaz.”
Bize göre, deizmin kabul görmesinin temel
nedeni, insanlığın çağımızda geldiği beşeri düşünme evresinin sonucu, arkaik
dinsel düşünmenin, miadını doldurmuş olduğudur. Çağımız kafası, geçmiş akıl
çapının tanımladığı taşeron tanrı algılarını kabul etmiyor.
“Bugünkü teknolojiyi icat eden akıl çapına
sahip yeni nesil artık, ancak kağnıyı icat edebilen akıl çapının tanımladığı
taşeron tanrıları değil, gerçek tanrıyı arıyor.”
Antropolojik analiz, bize, insanlığın, beş
milyon yıllık düşünme güzergahında günümüze kadar 12 adet düşünme evresi
geçirdiğini söylüyor. M.Ö. On binden itibaren tanrısal, M.S. 3’üncü asırdan
18’inci asra kadar dinsel düşünme yapmıştır. Sonra sırasıyla; akılcı, bilimsel,
akılcı ve bilimsel düşünmeyi geçirmiş ve şimdi de dijital düşünmeye geçmiştir.
Çağımızda her şey felsefi metotla ele alınır ve irdelenir. Beşeri düşünme;
sistemsiz ve sistemli olmak üzere iki çeşittir. Dinsel düşünmenin en özel ve
bariz özelliği, sistemsiz olmasıdır. Mantık kurallarıyla yapılmayan düşünme
sistemsiz, mantık kuralları uygulanarak yapılan sistemli düşünmedir. Detaylı
bilgi için, “Çağımız ve Türkiye” ve “Sistematik Düşünme” adlı eserlerimizi tavsiye
ederiz.
“Kafa katmanımızı işgal edenlerden kaç
kişi, mantıklı sistematik düşünmeyi yapabiliyor!”
İnsanlık, özellikle 18’inci asra kadar
yapmak istediği şeyleri tanrının varlığıyla yapabileceğine inanıyordu. Ama bu
asırdan sonra yapmak istediklerini yapabilmek için tanrının yok olması
gerektiğine inanıyor. O nedenle, dinsel düşünmenin içinden çıkıp gelen çağdaş
felsefede de olsa, tanrıyı öldürmek istemektedir. Deizmin artmasının nedeni
dinsel düşünmenin karakterini, Kelam ve Matüridi’nin düşünüş biçiminin
şahsında, felsefi analizle tespit etmeye çalışacağız.
“Felsefe sorgular, din savunur, Sorgulamak
beyni akışkan yapar, savunmak büzüştürür.”
DİNSEL DÜŞÜNME
“Dinsel düşünmeyi aşamamış kişi filozof
değil, ancak kelamcı olur.”
Dinsel düşünme, dogmatiktir. Yani ileri ve
geri gitmemek, yerinde saymaktır. Dinsel düşünürlere göre, bütün gerçeklik,
kutsal kitaplarda mevcuttur, bilinecek başka gerçek olmadığından başka gerçeğe
ulaşma çabasında olmamışlardır. Nitekim iki bin yıl boyunca yeni bir bilimsel
keşif ve icat yapılmamıştır. Tanrısal otoriteye duyulan inancı ve teosantrik
düşünmeyi temele aldığı için, doğal olarak eleştiriye ve şüpheye kesinlikle
kapalı olan bir düşünmedir. Şüpheciliğe ve eleştiriye izin vermeyen düşünmede
gelişme olmaz. Olmadı da nitekim.
KELAM’DA MANTIK SAFSATALARI
“Sistemsiz düşünme ürünü olduklarından,
dinsel metinler, mantıksızdırlar.”
Sistemsiz dinsel düşünme, mantık
kurallarını içermediğinden, kaçınılmaz olarak mantık hataları ya da safsataları
(logical fallacies) ile dolu olur. Geçerli bir argüman, şu mantık ilkelerine
uygun yapılmak zorundadır; özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkansızlığı,
yeter-sebep, gerçekle ilintili ve geçerli olmak gibi. Kelam ve Matüridi, mantık
ilkelerini kullanmaz.
“Hayatın bütün alanlarının, sistematik
düşünme ürünleriyle yaşandığı çağımızda, sistemsiz düşünme ürünü din ve tanrı
anlatımlarına, artık yeni avam tabakaları da inanmıyor.”
SAHTE NEDEN SAFSATASI
“Her alanda, tutarlı sebep-sonuç ilişkisi
olan nedensel düşünmenin egemen olduğu çağımızda, sahte sebeple üretilmiş
argümanlar kabul görmüyor artık.”
ZORUNLU VE ZORLAMA SONUÇ
Mantık disiplininin en önemli kuralı,
iddiayı ispatta sonuca zorunlu götürecek bir yeter sebep göstermektir. Bütün mantık dışılıklar,
bu yeter sebep gösterilemediği için sahte sebep üretme safsatasından
doğmaktadır. Yeter sebep gösterilemeyince, zorlama sonucu kabul ettirmek için
mantık dışılıklara başvurulur. Sonuç, yeter sebebin zorunlu değil, zorlama
sonucu olursa, geçersizdir. Bütün varlık, bağ kurmakla gerçekleşir. Yeter
sebep, varlık bağının semptomudur. Mesela, nefes darlığı, koronavirüs varlık
bağının yeter sebebidir.
Dinsel düşünme; Tanrı’nın varlığına,
sahibi ve yapıcısı bilinmeyen kainatın varlığını, yeter sebep olarak gösterir.
Ama bu sebep, mantık nazarında yeter değil, sahte sebeptir. Önce kainatın
yapılmış (hades) olduğunu ispat etmeye çalışır. Sonra da onu, tanrı adında
genel bir yapıcısı (muhdis)nın varlığına yeter sebep olarak kullanır. Ardından
bu tanrıyı, kendi tanrısına indirger. “Hudus” adı verdiği bu delili, yaratıcı
genel Tanrı’nın ya da kendi özgül ve milli tanrısı Allah’ın varlığının yeter
sebep semptomu görmek, mantıken geçersizdir. Çünkü bu delil, Evrenin yaratılmış
olduğu, tanrı ve özellikle spesifik olarak Allah tanrı tarafından yaratıldığı
sonucunu zorunlu olarak doğurmuyor. Çünkü bu “hudus” delili, Evrenin
kendiliğinden olması ya da Tanrıdan başkası tarafından yapılması sonucuna da
götürebilme ihtimalini taşımaktadır.
“Evrenin varlığından üretilen Tanrının
varlığı sonucu zorunlu değil, zorlama sonuçtur.”
Böyle mantıken geçersiz dini argümanlar,
yeni nesillerin mantığı tarafından kabul görmüyorlar. Hala bu kadük kalmış
dinsel düşünme ürünü argümanları, çağımızda insanlara dayatmak da bir mantıksal
safsatadır. Çağımızda, çağımızın “akılcı ve bilimsel” düşünüş biçimi ile
üretilmiş dinsel argümanlar üretmek şarttır. Tabi ki üretilebiliyorsa! Çünkü
çağımızda böyle din algısı bitmiştir. Kelam, avam düzeyi bir tartışmadır. Bir
ülkenin kafa katmanının, avam düzeyinde olması, avamın anlayabileceği şeyleri
söylemesi, o toplum için bu çağda en büyük felakettir.
“Bugün, felsefi değil de Kelam gibi,
dinsel düşünmeyi topluma dayatmak, onu bin yıl öncesinin öncesine götürmek
demektir.”
KİŞİLİĞE HAKARET, AD HOMİNEM
Dinsel düşünmenin en çok uyguladığı mantık
safsatalarından biri, Matüridi’nin eseri Kitabu’t Tevhid’de görüldüğü üzere, ad
hominemdir. Bu, kişinin fikri yerine, şahsının hakaretle hedef alınmasıdır.
Matüridi; hayvan, şeytan, şaşkın, ahmak, yalancı, Allah düşmanı, seviyesiz ve
cahil gibi kişiliğe hakaret sözlerini sıkça kullanır. Saldırı, kişinin etnik
kökeni, mezhebi veya dini görüşü gibi niteliklerine olursa, “niteliksel adam
karalama” olur. Matüridi, muhaliflerin dini eğilimini yargılayıp “dalalet ehli”
“mülhid” gibi tekfir hükmünü verir.
İşlediği daha kötü bir safsata, fiziki
şiddet tehdididir: “Ya da acıtacak şekilde döversin.” (KT. 85) “Haber delilini
kabul etmeyene, kabul etmesi için; vahşi muamele (muamele vahîşe) yaparsın.”
(KT. 89): “İnatçı birine yapılması gereken şey; inatçılığını bırakması için
organ kesme türünden vahşi, şiddetli bir elemle eziyete maruz bırakılmasıdır;
öyle ki feryat ve figan etsin,” (KT. 84) Aslında inatçı demek, yeter sebep
göstererek, karşı tarafı çürütemedi demektir. Bu çeşit hakaret ve tehditleri,
Kuran ayetlerine dayandırır. Matüridi, kızmak ve sinirlenmek gibi, duygularını
argüman içine katar. Buna da duyguyu kullanma safsatası adı verilir. Bütün
bunlar, çağımızın hukukunda birer suçturlar.
“Din anlatıcılarının tekfirci ve hakaretçi
olmalarının nedeni, kelam usulüdür.”
“Kelam isim takar, felsefe isim koyar.”
“Kelam kafa alır, felsefe kafa verir.”
KELAM BÖLÜCÜDÜR
Dinsel düşünme olan Kelam ilmi bölücüdür.
Nitekim kelam alimleri, tarih boyunca Müslüman toplumu hep bölmüşlerdir. Kendi
inancını doğru, başkasınınkini yanlış görmüşlerdir. Hepsi de, kendisini “tevhid
ehli”, diğerlerini “teşrik ehli” olarak nitelemişlerdir. Her tevhid iddiası,
mutlaka bölünme doğuruyor. Dini düşünür, bir meseleyi etraflıca irdeleyip
anlayarak bir kuram ortaya koymak amacında değildir. Başkalarına bir doktrin
dayatma amacındadır. Halbuki düşünürün görevi, filozof ve bilim insanlarının
yaptıkları gibi, hiç kimseyi ilzam etmeksizin, kuramını ortaya koyup kenara
çekilmek, kabul edilmesi için uğraşmamaktır. Kabul ettirmede mutlaka haksız
çıkar vardır. Muhalif paradigmalara “sapıklık (dalalet)”la hükmetmeleri,
tefrikanın göstergesidir. Hepsi birbirini böyle dışlayınca herkes dışlanmış
olmaktadır. İçlenmiş kalan sadece kendisidir. Cahil avam halk tabakası da
alimlerin bölücülüğü yüzünden, cahil tarikat şeyhlerinin ellerinde
kalmışlardır. Matüridi’ye göre de, kendisinden başkalarının argümanları
yanlıştır. Kendi inançlarını evrensel yapmayı amaçladığını, eserine “Kitabu’t
Tevhid” ismini vermesi gösterir.
“Din adına tekfir ve hakaret etmek, kelam
metodundandır.”
“Mantık hataları, bölücülük ve suç
unsurlarıyla dolu kelam usulüyle din anlatmak artık geçersizdir ve insanları
dinden uzaklaştırmaktadır.”
DİNSEL SKOLASTİK DÜŞÜNÜŞTEN ÇIKIŞ
Ortaçağ boyunca bin yıl egemen olan dinsel
düşünmenin yanında, kısmen de olsa, sorgulayıcı ve soyut düşünme yapmakta olan
Yahudi ve Hristiyan keşiş düşünürler vardı. Sorgulayıcı düşünme, farkına
varılmadan beyni geliştirir ve mutlaka içinde bulunulan mevcut düzeyi aştırır.
İşte bu sorgulamacı düşünme, 12’nci asırdan itibaren, kısır döngü skolastik
dinsel düşünmeyi sona erdirecek, Rönesansı, Aydınlanmayı doğuracak ve neticede
çağımızın bilimsel ve teknolojik icatlarını yaptıracak felsefi düşünmeyi
başlatacaktır. Yeni bir fikir, tohum gibidir, bazen uzun zaman alsa da, mutlaka
bir yeni fikir üretecektir. “Fide ile değil, ide ile meşgul olmak gerekir.”
12’nci asırda doğan bu yeni düşünmenin
adı, “nominalizm (adcılık)”dir ve kurucusu, Fransız teolog-filozof Roscellinus
Compendiensis’tur (1050-1125). Nominalizmin dinsel düşünme açısından önemi;
tanrıyı soyutlamaya ulaşılmasıdır. Tanrı, insanların, nesnelere bakarak
buldukları tümel isimsel kavramdır. İmge ve simge olup, somut bir gerçekliği
yoktur. Böylece Tanrının varlığı, dinsel düşünmede ilke kez, “hudus” gibi somut
delillere dayandırılması sonlandırılmıştır. İşte bu düşün aşamasına gelen
Nominalizm, bin yıllık dinsel skolastiğin çözülüşünü başlatmıştır. İleride,
Tanrının, dinden özerkleşmesinde, belirleyici bir rolü olacaktır.
İSLAM VE TÜRKİYE DÜŞÜNMESİ
İslam düşün dünyasının kafa katmanını
işgal edenler, hâlâ insanlığın 12’nci asırda ulaştığı sorgulayıcı ve
soyutlayıcı “nominalist” zihinsel düşünme aşamasına gelememişlerdir. Matüridi
gibi, bin yıl önceki kelamcılar düzeyinde dahi düşünme işlemi yaparak eser
verememektedirler. Arkeolojik somut savunmacı ve saldırmacı Kelam ürünlerini,
“malumun ilamı” kabilinden, “halk tabiriyle, “temcit pilavı gibi, sürekli
ısıtıp” sunmaktadırlar. Böylece Müslümanların, kolektif zihinsel düzeylerinin,
binlerce yıl geçmişte kalmalarına neden olmaktadırlar. Üstelik bugünkü dinsel
problemleri onunla çözebileceğini düşünmektedirler.
Soyut düşünme yapamayan kafa katmanı ne
dinsel düşünmeyi aşıp çağımıza gelebilir ne de soyut düşünmenin somut ürüne
döküldüğü teknolojik icatlar yapabilir. Kafa katmanımız, soyutu, ancak
başkaları tarafından teknolojik somutlara döküldüklerinde anlayabiliyor ve
taklit edebiliyor. Bizde bilim dahi, düşünerek sanatsal değil, görerek el ile
zanaatsal yapılıyor.
İslam dünyasının ve Türkiye’nin dinsel
kafa katmanını işgal edenler; zor iş olan çağının oranında akıl çapını
genişletmek yerine, kolay iş olan bu gelişmeleri reddetmekle arkaik akıl çapını
muhafaza etmeyi yapmaktadır. Ama böylece, din satarak kendi toplumunu sömürerek
geçinmeye devam ediyorlar. Bugün deizm artışından şikayet ediliyorsa,
sorumluları, akıl çapı binlerce yıl gerideki çapta kalmış, toplumun dinsel
kafası diye ortalıkta dolaşanlardır.
“Ülkemizin asıl beka sorunu, kafa
katmanının dahi sistematik düşünme yapamamasıdır.”
“Demokrasi nedeniyle, avam sistemsiz
düşünmesini ülkenin kolektif düşünmesi yapmak ve kafa katmanına egemen kılmak,
bir ülkenin en büyük beka sorunudur.”