26 Ekim 2020 Pazartesi

AK Parti artık İstanbul’u sevmiyor mu? Mehmet Ocaktan/26.10.2020

Son dönemde İstanbul’a ve bu şehrin insanlarına reva görülen negatif davranışlar her geçen gün arttıkça, şairlerimizin İstanbul’la ilgili şiirlerini yeniden okuyarak teselli bulmaya çalışıyorum, çünkü bu şehre yapılanlar içimi acıtıyor...

...

Tuhaf bir durum ama, yıllardır “İstanbul bizim aşkımız” şarkılarını söyleyen AK Parti iktidarı özellikle 23 Haziran İstanbul büyükşehir seçiminden sonra galiba artık İstanbul’u sevmiyor. Çünkü İstanbul halkı 23 Haziran’da büyük bir günah işledi ve CHP’li bir belediye başkanı seçti.

Doğrusu İstanbul’a karşı duyulan bu öfke nasıl bir ruh halinin göstergesidir anlamak mümkün değil. Hele de bütün dünyada insanlığın kapısını çalan covid-19 felaketinin acısını derinden yaşadığımız şu günlerde...

Pandemi sürecinin başladığı ilk günden bugüne kadar geçen süreç içinde yaşadıklarımızı hatırlayalım... Önce İstanbul Büyükşehir belediyesinin pandemi mağdurlarına yardım etmesi engellendi, hatta bu yardımlar yüzünden “paralel devlet” oluşturma suçlamasında bile bulunuldu. Yıllardır Büyükşehir’in uhdesinde bulunan Galata Kulesi elinden alındı, mağdurlara yardım paralarına el konuldu.

Malum şu günlerde salgın İstanbul’da yeniden ‘pik’ yapmış durumda. Doğal olarak insanlar korku içinde, bu yüzden de dikkatlerini devletin alacağını tedbirlere yöneltmiş bulunuyorlar. Bilindiği gibi bu çerçevede İstanbul’da ‘Pandemi zirvesi’ yapıldı. Toplantıya Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, vali Ali Yerlikaya ve İl Emniyet Müdürü Zafer Aktaş, bakan yardımcıları, il sağlık müdürü, saha koordinatörleri ve başhekimlerle birlikte salgının seyri masaya yatırıldı. Ancak toplantıya başkan Ekrem İmamoğlu çağrılmadı. Valilikten “ani gelişti” açıklaması yapıldı, ama ne hikmetse bu ani toplantıya Bursa Büyükşehir belediye başkanı Alinur Aktaş katıldı. Herhalde Bursa başkanı kanadının altına bakarak bu toplantıdan haberdar oldu... Unutmayalım ki 23 Haziran’da tecelli eden millet iradesiyle başkanlığa seçilen İmamoğlu’nu yok saymak, İstanbul halkının hiç hoşuna gitmeyecektir. Ve seçmen bunu kendi iradesine karşı yapılmış bir kalkışma olarak zihnine not edecektir...

Evet biliyoruz ki siyasi iktidarın refleksleri artık halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılara, salgının yarattığı acılara göre değil, tamamen siyasi aidiyet ve kendi mahallesinin çıkarlarına göre çalışıyor. Maalesef AK Parti, her geçen gün kendi kuruluş ilkeleriyle bağlarını kopardığı için, bütün Türkiye’yi kucaklama iddiasından da vazgeçmiş bulunuyor.

Ve herkesin gördüğü gibi, AK Parti’nin yeni siyaset anlayışını aşırı milliyetçiler, ulusalcılar ve Çin’cilerle kurduğu ittifaklar belirliyor. İşte bu ittifaklar yüzündendir ki AK Parti, 23 Haziran’da CHP’yi tercih eden İstanbul’u “Hep birlikte Türkiye’yiz” çerçevesinin içine almaya bir türlü gönlü razı olmuyor.

Bu nasıl bir savrulmadır ki, insanların salgın belasıyla mücadele ettiği bir dönemde bile on milyonluk bir şehri ötekileştiren ayrımcı politikalara cesaret edilebiliyor. Doğrusu AK Parti’nin sonunda böyle bir zihniyet yapısına evrilmesini kabul edemiyorum. Açıkçası bir şehrin belediye başkanlığını hangi partinin kazandığı beni hiç ilgilendirmiyor. Bana ne, kim kazanırsa kazansın... Ben ahlaklı ve vicdanlı olmanın, bütün seçimlerin üstünde olduğuna inanıyorum.

Ahlâk ve İçtenlik Prof.Dr. Ahmet İNAM

Düşüncelerimiz, hayallerimiz, yaşantılarımız içimizde, iç dünyamızda olup biter. İçinizle nasıl bir ilişkiniz var? Dışınızla olan ilişkiyi önemli bir ölçüde etkilediğinin farkında mısınız? Sizi hiç kimse görmediğinde bile ahlaklı olabiliyor musunuz? Yoksa yaşadığınız ahlak başkalarının sizi beğenmesi için mi?

Bu yazıda dünyada ve bizde büyük bir sorun olan içi dışı bir olmama olgusu üstünde duracağım. Siyasetin ve insan ilişkilerin yürütülmesindeki temel ahlak sorunlarından birisi ahlakın hep dışarıda, başkalarının önünde gerçekleşen kamusal alan sayılmasıdır. Bir arada yaşamımızı etkileyen ahlakın bir de içimizde olan bir boyutu vardır. Bu boyutu anlamak için önce ahlakla ilgili bazı saptamalar yapalım.

İnsan hem birey hem de toplum olarak, herhangi bir anda bir ahlak durumu içindedir. İnsan bir ahlak kürede yaşadığı için, ahlâk durumunu yaşar. İnsan tıpkı hava kürede (Atmosferde) yaşadığı gibi ahlak kürede yaşar

Ahlâk durumu, bir anlam alanını, onun bir alt kümesi olan değerler alanını içerir. İnsan ahlâkî değerlerle yaşar.

Bu değerlerle ilişkili olarak, her ahlâk durumu içinde belli yaptırımları içeren ilkeler, kurallar, normlar, “kod”lar taşır.

Ahlâk durumu içinde bulunan her eyleyicinin bu değerlere, kurallara, durumun tüm öğelerine karşı sorumluluğu vardır.

Ahlâk durumu içinde bulunanların, durumun içerdiği değerlere, yaptırımlara, belli bir sorumlulukla saygı duyarak, belki bir karar ardından, belli bir niyetle eyleme yöneldikleri görülür.

Durum içinde bulunanların eylemleri, ahlâkın temel öğelerinden birini oluşturur.

Göz önünde olmayan iç dünyamda, kimseler görüp bilmediği hâlde, bir iç ahlak durumu yaşarım. Elbette bu durum içinde bilinçli olmam gerekiyor. Değerler, iç ahlâk durumu değerleridir. Bu durumun değerlerle yaşanabilmesi, iç ahlâkın mümkün olabilmesi için içimdeki dışımın, içimdeki ötekinin ortaya çıkması zorunlu görünüyor. İçimdeki öteki, içimin benim olmadığını gösterir. İçimde dünya, içimde evren, içimde bilincine varmadığım, varamayacağım, güçler vardır. İç dünyalar, insan için tümüyle belirlenebilir, denetlenebilir bir yapı taşımaz. İç dünya, kimsenin ülkesi değildir; kimsenin tümüyle egemenliği altında değildir. (Kısmen egemen olunabilir!) İç dünyalarımız bize emanettir. Ahlâk açısından, biz onlarda, anlam ve değerleri, yaptırımlara karşı belli sorumluluk ve temiz niyetle, iç eylemlerde bulunarak, yaşamakla yükümlüyüz.

Birey olarak, iç dünyamın içinde ahlâklı yaşamak ne demek? Toplum yokken, öteki (bir anlamda!) yokken, benden başka “gören” yokken, içimle ahlâkı yaşamak ne demek? İçimde ahlâksız olmak ne demek? Düşüncelerimde, düşlerimde, arzularımda, inançlarımda, beklentilerimde, bir ahlâktan söz edilebilir mi? Edilebilir. İç dünyamda da ahlak küre var. Ahlak küre tende durmaz. Sınırı ten değildir. Tenin öte yanına geçebilir. İç dünyama sızan ahlak küre (ethos) iç ahlâkı başlatıyor. İçimde bir ahlâk düzeni var, kararlar alıyor, kararları düşüncemde uyguluyorum, eylemde bulunuyorum, içimde. İç eylemde bulunuyorum.

İç ahlâkla, “dış” ahlâk arasında iki temel fark öyleyse: 1. İçte göz önünde olmayış 2. İçteki eylemin iç eylem olması, fiziksel, toplumsal etkisinin o an görülmemesi. (İç eylemlerim sonraları “dış” eylemlere dönüşebilir.) Elbette iç eylemin iç dünyamda etkisi olabilir. İç ahlâk düzeninin en etkin öğelerinden biri iç eylemdir; bir düşünüp taşınmanın, seçenekleri gözden geçirmenin (Aristoteles’in prohairesis’i), sonucunda gerçekleşebildiği gibi, apansız bir biçimde de ortaya çıkabilir.

İç ahlâk düzeninin üzerinde biyolojik kökenli dürtülerin etkisi olabileceği gibi, geçmiş yaşantılarımızdan, “belleğimizden” kaynaklanan etkilerin de payı vardır. İç dünyamız üzerine, dış çevrenin uyarıcı gücünü de göz önüne alırsak, fiziksel, psikolojik (duygu durumumuzu etkileyecek etkenlerin yanında, telkinler de önemli olabilir burada!), ekonomik, toplumsal, kültürel, ahlâkî boyutlarda etken kuvvetlerin sürekli çalıştığını söyleyebiliriz. İç ahlâk düzeninin gerçekleşip, iç ahlâkın başlayabilmesi, içimizdeki ötekinin fark edilmesi, içimizin tümüyle bize ait olmadığının anlaşılması ve iç özgürlüğümüzün duyulmasına bağlıdır. Çoğu zaman, akılla özdeşleştirilen içimizde, denetleme gücümüz, ötekini içimizden dışarıya atmaya, tüm denetimi elinde tutmaya çalışır. İç özgürlük akıl denetimiyle sağlanabilir mi? Başka türlü söylersek, bilinç, tümüyle iç dünyayı egemenlik altına alabilir mi? İç dünyayı mülklenip, içine dışarıdan bir şey almama, aklın surları ve mancınıkları ile dışarıdan gelen etkilere engel olarak, içi kontrol altına almak mıdır, iç ahlâkı başlatacak, iç özgürlüğü? Bu sorunun yanıtını arama yollarından biri ahlak ve içtenlik arasındaki ilişkiyi aramaktır.

En büyük ahlâk değerinin hayatın kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu gezegendeki, bu kâinattaki hayata saygıdır, en büyük değer. Karıncanın, böceğin, ağacın, kurdun, kuşun, insanın, sadece bizden olan, bizim cemaatimize ait olan, yalnız bizim ülkemize, bizim topraklarımıza ait olan insanın değil, her insanın, bizden olsun olmasın, hayatına saygı duymak ve burada yaşanan hayatın ihyâsına girişmeye çalışmak; işte benim ahlâktan anladığım bu. Hayatı yükseltmeye çalışmak, hayatın gelişmesine, hayatın serpilmesine çabalamak, bunu engelleyen ne varsa buna karşı mücadele edebilmek, insanların yüreklerine bu hayat saygısını serpmeye çalışmak. Çünkü hepimiz insan olarak ilahî bir nefesten içimize üfürüldüğü için bu güce sahibiz. Dolayısıyla hepimiz ahlâk hayatını yaşamaya çalışan insanlar olarak içimizde sonsuzluğu taşıyoruz. Tahkîkî anlamda, derin anlamıyla, mânâ olarak ahlâklı olunamamasının arkasında, içimizdeki o ebediyeti, sonsuzluğu idrak edememek geliyor. Bizdeki ilahî yanın farkına varamamak geliyor. Dünyevî sıkıntılar ve kaygıların içerisine gark olmuş, gaflet halinde yaşayan bir insan haline gelmekten kaynaklanan bir durum. Böyle insanlara, bu şuurdan yoksun, bu ahlâk körü insanlara kurallar koysanız ne olur?! Böyle insanların yönetim biçimini demokrasi yapsanız ne olur?! Bütün bunlar sadece şekilden başka bir şey değil. Ve o zaman ne oluyor? Demokrasi, başka insanları ezmek için, çıkarlar üzerine giydirilmiş bir kılıf oluyor. Vahşetin, zulmün, haksızlığın üzerini kapamak için hürriyet, özgürlük, demokrasi, eşitlik sözleri söyleniyor. Bundan daha ağır bir insanlık durumu olabilir mi? Bundan daha trajik, bundan daha ironik, bundan daha hazin bir durumda olabilir miyiz?

İşte, o zaman, bana öyle geliyor ki, bütün mesele ahlâk açısından bu mânâyı küçücük yaşlarda aile içinden başlayarak çocuklarımıza anlatmak, insan denen varlığın derinliklerindeki o sonsuzu nasıl taşıdığını örneklerle göstermek gerekiyor. “Sen mübarek bir varlıksın ve o zaman dünyaya ve hayata karşı sorumluluğun var. Sen bu hayata borçlusun. Mademki sen bu dünyaya geldin, o halde bu hayatı yükseltmekle mükellefsin. Ahlâklı olmak o demek. Onun için, herkes hayatın geliştirilmesi yönünde ne yapabilecekse, bilgisi, yeteneği, ufku doğrultusunda onu yapmaya çalışmalıdır. İyi keman çalabilecekse iyi keman çalsın, iyi matematik öğretebilecekse öğretsin, iyi mimari eserler yapabilecekse yapsın.

Ahlâk, hayatın her tarafına yedirilmelidir. Maalesef bir sürü yanlışlar yapıldı geçmişte; işte, okullara ahlak dersleri konularak veya ahlâk konusunda benim yaptığım gibi birtakım nutuklar atılarak insanların ahlâklı yapılabileceği sanıldı.

Oysa ben hep şöyle bir özlemle yanmışımdır: Bir okulda matematik dersi veren bir öğretmen, matematik dersini öyle vermelidir ki, o verişinde öğrenci ahlâklı bir insan nasıl olur görmelidir. Belki de nasıl ahlaklı olunacağı konusunda hiç konuşmamalıyız. Çünkü ahlâkı anlatabilmenin en iyi yolu, örnek olmaktır. En ufak hareketimizle, bakışımızla, duruşumuzla, bize sorulan sorulara cevap verişimizle, karşı tarafa soru soruşumuzla, birtakım alternatifler karşısında gerçekleştirdiğimiz tavırlarımızla ne olduğumuz meydana çıkıyor.

Ahlâk, kesinlikle bir samimiyet ve şeffaflık içinde yaşanan bir şey. Ahlâk, birtakım ahlaksızlıkların kapatılması için kullanılan bir kavram olamaz. Tıpkı, özgürlüğün, karşı tarafı ezmenin meşru kılınması için kullanılan bir kavram olmadığı gibi. Ahlâk, kesinlikle bir samimiyet istiyor. Öyle bir samimiyet ki, içimizdeki eksiklikleri, içimizdeki çirkinlikleri öncelikle kendimize itiraf etmek, onlarla yüzleşmek ve o yüzleşme doğrultusunda kendimizi geliştirmekle ilgili bir şey ve elbette bir arada yaşayacağımız, bir arada yaşamayı öğreneceğimiz bir şeydir. Tek başına ahlaklı olunamıyor. O nun için, bir arada yaşarken, güzel ahlâk sahiplerini örnek alarak, geleneğimizi, değerlerimizi yeniden gözden geçirip tazeleyerek, ahlâkımızı sürekli yeniden yorumlarla canlı kılarak yaşayabiliriz. Çünkü ahlâk hayatı bir mânâ hayatıdır; mânâ dediğimiz şey de, sürekli değişen hayat karşısında tazelenmek zorundadır. Eğer sahip olduğumuz değerleri ve onlarla birlikte yaşadığımız mânâyı yenileme, tazeleme gücümüz yoksa hayatımız kokuşur. İstediğimiz kadar ona geçmişten devralmaya çalıştığımız, ama yeniden yorumlayamadığımız, yeniden can veremediğimiz, ihyâ edemediğimiz, eskimiş, yıpranmış kavramlarla, değerlerle destek olmaya çalışalım, hayat elimizden gider, hayatın mânâsı elimizden gider. O mânâyı da maalesef bizim üzerimizdeki güçler bizim hayatımıza giydirirler, geçirirler, zerk ederler. Yazık ki, hayatımızdaki mânâ da, büyük ölçüde, çok farklı güçler tarafından, örneğin dilimiz elimizden alınarak, hayat tarzımız, giyimimiz kuşamımız, mûsikîmiz, edebiyatımız elimizden alınarak ele geçiriliyor. Onun için, ahlâklı olmak, hayatımıza sahip çıkmak; yüzyıllardan beri yaşanan bu topraklardaki hayata sahip çıkabilmek, o hayatı geleceğe büyük canlandırmalar ve tazelendirmeler içinde aktarmaktır.

Millî birliğimizi böyle mi koruyacağız? Servet AVCI/26 Ekim 2020

Küresel salgın dünyada tırmanışa geçiyor… İstanbul'da risk yükseliyor… Konuyla ilgili olanlar bir araya geliyor… Sağlık Bakanı var, Vali var, Emniyet Müdürü var, Büyükşehir Belediye Başkanı yok!..

Ülkeye bakın, salgından daha tehlikeli olan 'kamplaştırıcı siyaset'in etkisinden bir türlü kurtulamıyor!.. Salgının aşısı bulunur da bir gün tehlikesi ortadan kalkar ama bu siyasetin yol açacağı toplumsal yaralarımız ne zaman iyileşir?

Siyaset, uzun zamandır 'kamplaştırma' zemini üzerine oturtuldu… Böyle olduğunda, yani siyasî rakipler, rakip olmaktan çıkarılıp 'düşman'a dönüştürüldüğünde, güya iş kolaylaştırılıyor!.. Cephelerden oluşan siyasî kadastroda mevzi değiştirmek zorlaşıyor!.. Toplumsal geçirgenlik azalıyor!.. Dolayısıyla 'karşının nefreti' artsa bile yanınızdakilerin sadakati size yetiyor, oy oranları en üst düzeyde koruma altına alınmış oluyor!..

 ***

Peki bu strateji ülkeye iyilik midir? 12 Eylül öncesinin o büyük şiddet ortamında bile bu denli toplumsal kutuplaşma yoktu… Bugün kendi seçmenini hayata dair günlük meselelerin ötesinde tutmak ve onu sürekli 'cephede' hissettirmek için izlenen yol ülkeyi bu hâle getirdi…

Yine bayram gelecek ve biz şimdiden hangi partilerin hangi partilerle bayramlaşmayacağını şimdiden biliyoruz… Daha önce böyle bir iklim yoktu… Görüş farklılıklarına rağmen insanî gerekçeler partileri ve liderleri bir araya getirebilirdi…

Şimdi hatırlayan var mı en son ne zaman siyasî parti genel başkanları bir arada hangi televizyon programına çıkmışlar, tartışmışlar, şakalaşmışlar veya birbirleriyle orada ülke meselesini konuşmuşlar?

Bunların hepsini kaybettik maalesef… Gerginlik ve kutuplaştırma üzerine kurulmuş 'beleş ama etkili' siyaset dili çok şeyi alıp götürdü…

Dikkat ettiniz değil mi son yerel seçimlere… Hatta ondan önceki son genel seçimlere ve referanduma… Eskisi gibi, yollar, köprüler, tüneller, ekonomi pek konuşulmamıştı…

Seçimler 'beka meselesi' üzerine kilitlenmişti… Yönetenler 'bekayı koruyanlar', yönetime gelmek isteyenler ise ya 'bekamızın düşmanı' veya 'düşmanla işbirliği yapanlar' olarak suçlanmıştı… En temel demokratik hakkı, seçme ve seçilme hakkını diledikleri gibi kullanmak isteyenler, ağır bir suçlu gibi yaftalanmıştı…

Partiyi devletleştirmenin veya devleti partileştirmenin doğal sonucuydu bunlar!.. Partiyi devletle eşitlediğinizde, diğer partilerin 'devlete karşı' gibi takdim edilmesi, halkın da bu 'devlet düşmanları'na karşı sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaya çağrılması anormal olmuyor!..

'Sandık darbesi' gibi bir kavram demokraside olur muydu? Bunları da duyduk… 'Hükûmeti devirmeye çalışmak' gibi bir suçla birlikte!.. Oysa muhalefetin demokratik hakkıydı, seçimler yoluyla hükûmet eden parti ya da partileri değiştirip, yerine kendisini getirmeye çalışmak…

Sık sık uyarmaya gayret ettik: Oysa her türlü makamın ötesinde korunması gereken bir kavramdı millî birliğimiz… Herkes bu vatanı üzerine titrememiz gereken züccaciye dükkânı gibi görmeli ve hiç kimse ama hiç kimse fil gibi davranmamalıydı…

Kırılan dökülen bunca parçadan, küsen darılan bunca kalpten, ayrılıp gitmek isteyen bunca bedenden sonra nasıl oturup da 'hasar tespiti' yapacağız? Sadece kazanmak uğruna başvurulan bu beleş dilin birliğimize ve kardeşliğimize verdiği zararları kim, ne kadar zamanda toparlayacak?

***

"Bu topraklar istila gördüğünde bile millî birlik açısından bu denli zarar görmedi dersek abartmış mı oluruz acaba?" sorusunu sorarken tam da bunu kastetmiştik…

Bu dil ve uygulama, bir arada yaşamaktan başka çaresi olmayan, bundan sonra da bir arada yaşayacak olan insanların arasına çok ağır bir fitne sokuyor... Zaten fazla problemli bir coğrafyanın kıyısında millî birliğini korumaktan başka önceliği olmaması gereken bir toplumda, farklı düşünenlerin arasına kalınca duvarlar örüyor...

Eğitimden ekonomiye bileşik kaplardaki trajedimiz Mustafa Karaalioğlu/26.10.2020

Hamasetten, slogandan, korkulardan, hayallerden arındırıldığında gerçek durumumuz nedir? Bu büyük ülke taşıdığı potansiyelin, kabına sığmayan enerjisinin hakkını ne kadar verebiliyor? Ne kadar verimli çalışıyoruz, hakkaniyet hangi seviyede ve yeryüzünde ne kadar itibarımız var? 

Karnemize bir göz atalım… 

Eğitim ve kültür notunun kırık olduğunu, Türkiye’nin geride kalan en az 18 yılı başarısız geçirdiğini bizatihi bu dersin sorumlusu Cumhurbaşkanı Erdoğan kabul etti. Bu sahada yapılan uluslararası değerlendirmeler, PISA raporu, en iyi üniversite veya en çok bilimsel makale/atıf listeleri de aynı şeyi söylüyor. Türkiye’nin gerilerde değil en gerilerde olduğunu gösteren can sıkıcı tablolar var. Tam da Erdoğan’ın dediği gibi “2003’ten beri” PISA puanımız düşüyor ve “okuma becerisi, matematik ve fen”de OECD ortalamasının hep altındayız. Açık ki, eğitim dolayısıyla sadece eğitiminde bütün branşlarda bugünü ve geleceği kaybediyoruz. 

Eğitimi kaybeden başka hangi branşlarda yarıştan düşer, bilmem söylemeye gerek var mı. Var... Mesela “şehirleşme”ye bakalım. Yine bizzat bir numaralı sorumlu kişi olan Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle şehirlere ihanet etmiş durumdayız. Şehirleşmedik betonlaştık ve ne hazin ki borç parayla döktüğümüz milyarlarca liralık betona rağmen depreme hazırlık da yapamadık. Tehlike hâlâ çok büyük, hazırlıklar hâlâ çok yetersiz, hâlâ aynı duyarsızlık… Hâlâ, en küçük sarsıntıda istikbalimize bakarak mücrim gibi titriyoruz. 

Eğitim, kültür, şehirleşme bileşik kapların üniteleri. Hukuk da öyle. Ne içeride yargıya güven var ne de dünya liginde makbul bir yerimiz… Hukuk Üstünlüğü Endeksi’nde 126 ülke arasında 109’uncu sıradaydık en son. Anayasa Mahkemesi kararını da tanımadıktan sonra kaçıncı sıraya demir atarız bilinmez. Endeks dış güçlerin oyunu değil. İç güçler; yani sokaktaki sıradan insan da ankette sorulunca aynı şeyi söylüyor. Yargıya güven yok çünkü ortada artık hukuka hürmetkâr devlet yok.  

Hukukun bitişiğindeki şeffaflık/yolsuzluk algısındaki puanımıza bakalım. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2019 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 91’deyiz. Neyse ki 100’ün altında değiliz diye sevinmeyelim zira 2009’dan beri tam 38 sıra gerilemiş bulunuyoruz. Afrika’yı geçmek -ki hepsini değil- maharet değil; AB ülkelerine göre şeffaflıkta son sırada, OECD’de ise sondan ikinciyiz. Yani en basit ifadeyle vergilerimizin nereye nasıl harcandığı, ne kadar kaynağın yolsuzluğa harcandığı her geçen yıl daha büyük bir muammadır. Üstelik, “dış güçlerin araştırması”na göre de değil, sokağa sorun daha fazlasını söylesin. 

Bileşik kaplara devam edelim, basın özgürlüğüne geçelim. Öyle bir özgürlük varsa tabii… Hukuk felaket, basın özgürlüğü tablosu başka felaket. Sınır tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 154’üncü sıradayız. Kötü olmaktan daha kötüsü, kötü gidişin rutinleşmesidir. Bunu dış güçlerin endeksi söylüyor, diye gerçeğe sırtını dönen varsa iç güçlerin anketlerine de baksın. Olmadı hapse atılan, kovuşturulan, dava açılan gazetecilere -hatta sosyal medya mağdurlarına- baksın. Bu da olmadı ekranlara…

Verimlilik, dijitalleşme, sanayi üretimi, icat, patent vs gibi notumuzun kırık olduğu çok branş var ama bileşik kapların en ayrılmazına gelelim. Ekonomiye… Eğitimi, kültürü, hukuku, demokrasisi, şeffaflığı, basın özgürlüğü puanı böyle olan ülkenin ekonomisi nasıl olur? Şimdi olduğu gibi!. Kur, işsizlik, enflasyon, rezerv, borç, harç; bilinen bilinmeyen, açıklanan gizlenen, yanlış doğru bütün rakamlar neyi gösteriyorsa ekonomi böyledir. Her gün Türkiye’nin negatif ayrıştığını, kredibilitesinin düştüğünü anlatan raporlar geliyor ama esasen analiz yapmak için rapora, endekse bile gerek yoktur. Rakamlara yalan söyletme gayretine rağmen, sokak ekonomiyi dünyanın en iyi istatistiğinden daha iyi ölçüyor. 

Bileşik kap trajedimiz burada bitiyor mu? Hayır. Bir de diplomasi ve dış politika var. Bu uzun ve en az ekonomi kadar tatsız tabloyu geniş konuşmak üzere başka yazıya bırakalım.

25 Ekim 2020 Pazar

Yoksulluğun yönetimi Ahmet Taşgetiren/25.10.2020

Ak Parti iktidarının 18 yıl önce yola çıkarken bir “3 Y mücadelesi” vardı. O “Y”lerden birisi “Yoksullukla mücadele”yi ifade ediyordu.

“Yoksullukla mücadele” 18 yıllık iktidarın ardından bugünün de gündemi. En son sayın Bahçeli’nin kampanyası ile gündeme gelen “Askıda ekmek” tartışması, aslında yoksullukla mücadelenin uzantısı. Orada garip düşen hadise, normalde sivil alanda zaten uygulanmakta olan bir yardımlaşma yönteminin bir tür iktidar faaliyeti halinde görünmüş olması. Malum MHP iktidar ortağı imiş gibi bir konumda gözüküyor, bundan da iktidarın insanları bir ekmeğe muhtaç hale getirdiği söylemine zemin oluşuyor.

Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” münasebetiyle Diyanet tarafından düzenlenen toplantıda “Bu hayatın albenisine kendisini kaptıran insan, dünyasını da ahiretini de kaybeder. Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir” dedi ve onun bu sözleri de “Yoksulluk” gündemine eklendi. Eklenirken de Cumhurbaşkanı’nın durduğu yerden “yoksulluğa sabretme ve acıyı bal eyleme” ifadelendirilmesinin yoksullar için taşıdığı psikolojik yük eleştiri konusu oldu. Söylenen şuydu: “Cumhurbaşkanı Sarayda oturuyor, oradan yoksulluğa sabretmeyi söylemek kolay, ama gelip bir de yoksulun dünyasını görmek ve oradaki acıyı paylaşmak var.”

Ben gelinen noktada yoksullukla mücadelenin yanında bir yer de “Yoksulluğu yönetmek” başlığını açmak gerektiğini düşünüyorum.

Yoğun bir yoksulluk gündemi olmasa bile her ülkede bütün insanların varlıklı olması mümkün olamayabilir ve tek insanlar için bile yoksulluğu yönetmenin gerekliliğinden söz edilebilir.

Oysa Türkiye’de şu anda çok ciddi bir yoksulluk vardır. Üstelik yoksullaşma derinleşmektedir. Fert başına düşen milli gelir, makro planda 12 bin dolarlardan 8 bin dolara düşmüş, işsizler, açlık – yoksulluk sınırının altında kalan milyonlar planında ise insanların ekonomileri can çekişir bir nitelik kazanmıştır.

Yoksul insan kırılgan olur, duyarlı olur, kimi zaman yardım almak bile onur meselesi haline gelir, incinmeye yatkın olur. Hassas olur. Dikkat etmek gerekir. Göz kaş işaretinizden bile incinebilir. Onun için Osmanlı’da “Sadaka taşı” uygulaması verenin – alanın birbirini görmediği bir terbiye içinde gelenekleşmiştir. İslam’da Kuran ve Peygamber s.a.v. örneği ile başlı başına bir “İnfak terbiyesi” oluşmuştur. “Güzel bir söz arkasından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır.” (Bakara, 263) İnfak terbiyesi uzun bir bahistir ve belki yoksulluğun yönetimi başlığı açılırsa herkesin bu konudaki Kur’an perspektifine bir kere daha bakması gerekir.

“Yoksulluğun yönetimi”nde belki de ilk dikkat edilmesi gereken husus, bu gerçeğin kabulüdür. “Memlekette yoksulluk diye bir şey yok” söylemi, bu boğulmayı yaşayan insanlar tarafından “Acıyı bal eyleyenler”in değil, “Bir eli yağda bir eli balda” insanların yaklaşımı olarak değerlendirilmektedir.

Böyle bir gerçek varken ekonomide tırmanışlardan bahsetmek de, ülkeyi yönetenler adına ülke gerçeğinin farkında olmamak ya da insanların acısına duyarsız kalmak olarak okunmaktadır.

Yoksulluk karşısındaki duyarsızlık, “Dini” bir zeminde, “Dini konuşma”nın bir parçası olarak sergilendiğinde, “Dinin istismarı” bağlamına oturmakta ve “Aç insan inancını yer” değirmenine su taşımaktadır. Din kesinlikle insanların acıları, yoksullukları, çaresizlikleri karşısında duyarlıdır ve mü’minlere herhangi bir insanın acısını kendi bünyesinde duymasını öğütler.  

İktidarı koruma ve yıpranma kaygısı belki, insanların yaşadığı gerçeği önemsememe, mümkünse konuşturmama arayışlarına yöneltebilir, ama doğrusu bu değildir. “Yoksulluğu yönetmek” kırılgan insanların duygularını yönetmektir. Dertlerini paylaşmaktır. Onların yanına sokulmaktır. Yüreklerindeki ateşi görmektir. O ateşi içine almak ve onunla yanmaktır.

Bu yapıldığı takdirde gerçek çözümler aranır. Ülkenin falanca yerindeki gecekonduda gece yatağa aç giren bir çocuğun bulunduğu bilgisi uykunuzu kaçırıyorsa, yoksulluğun yönetimini ona göre yaparsınız, “Ne yapalım birilerinin de payına yoksulluk düşmüş” yaklaşımı ile işi Kadere havale ederseniz, başka türlü davranırsınız.

Mükelleff sofralara gömülmüş insanların yoksullara “Sabrın fazileti”ni anlatması, sabır taşını çatlatacak bir garabettir.

Babası savaşta şehit düşmüş, annelerini kaybetmiş torunlarını uyutmak için tencerede aş yerine taş kaynatan Kocakarı Halife Ömer’e ne demişti?

-Benim durumumdan haberi olmayacaktı da neden Halife oldu?

Ömer nasıl söylenmişti sırtındaki un çuvalını Kocakarının çadırına taşırken:

-Ömer Ömer nasıl aldın bu barı yükü sırtına sen?

İslam kültüründe var bir terbiye. Ama hayatın akışı içinde yivi -  seti kayboluyor ölçülerin. Ondan sonra dersler vermeye kalkışıyoruz yüksek perdeden. Kibri yanımıza yoldaş edinerek.

Yoksulluğu yönetmek çok ince bir duyarlılık işidir. Bence mümin nezaketi. O nezaketi hayatın hay – huyu, ya da iktidarın oluşturduğu hükmedicilik duygusu içinde unutmamamız lazım.

Dinsel düşünüşün bitişi ve deizmin artışı Niyazi Kahveci/25.10.2020

Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Niyazi Kahveci, deizmin artışına ilişkin tartışmalar için “Konuları yüzeysel görüngü sonuçlarıyla değil, içsel öz sebepleriyle ele almak gerekir” diyor.

PROF. DR. NİYAZİ KAHVECİ

"Dinsel düşünme ile dindarlık farklı şeylerdir. Çağımızda ve bundan sonra her zaman dindar olunabilir ama artık dinsel düşünme ile olunamaz.”

Türkiye’de deizmin arttığı sıklıkla gündeme gelmektedir. Nedenleri üzerinde çok şey söylenmektedir. Fakat olgu, obje ve olayları felsefi açıdan ele alan kişiler, insanlıkta hiçbir şeyin aniden ya da birkaç yılda meydana gelmediğini, her yeni diye görülen durumun, asırlar alan insan düşünmesinin sonucu olduğunu bilir. Konuları yüzeysel görüngü sonuçlarıyla değil, içsel öz sebepleriyle ele almak gerekir. “Sonuçlarla meşgul olan, sonuç alamaz.”

Bize göre, deizmin kabul görmesinin temel nedeni, insanlığın çağımızda geldiği beşeri düşünme evresinin sonucu, arkaik dinsel düşünmenin, miadını doldurmuş olduğudur. Çağımız kafası, geçmiş akıl çapının tanımladığı taşeron tanrı algılarını kabul etmiyor.

“Bugünkü teknolojiyi icat eden akıl çapına sahip yeni nesil artık, ancak kağnıyı icat edebilen akıl çapının tanımladığı taşeron tanrıları değil, gerçek tanrıyı arıyor.”

Antropolojik analiz, bize, insanlığın, beş milyon yıllık düşünme güzergahında günümüze kadar 12 adet düşünme evresi geçirdiğini söylüyor. M.Ö. On binden itibaren tanrısal, M.S. 3’üncü asırdan 18’inci asra kadar dinsel düşünme yapmıştır. Sonra sırasıyla; akılcı, bilimsel, akılcı ve bilimsel düşünmeyi geçirmiş ve şimdi de dijital düşünmeye geçmiştir. Çağımızda her şey felsefi metotla ele alınır ve irdelenir. Beşeri düşünme; sistemsiz ve sistemli olmak üzere iki çeşittir. Dinsel düşünmenin en özel ve bariz özelliği, sistemsiz olmasıdır. Mantık kurallarıyla yapılmayan düşünme sistemsiz, mantık kuralları uygulanarak yapılan sistemli düşünmedir. Detaylı bilgi için, “Çağımız ve Türkiye” ve “Sistematik Düşünme” adlı eserlerimizi tavsiye ederiz.

“Kafa katmanımızı işgal edenlerden kaç kişi, mantıklı sistematik düşünmeyi yapabiliyor!”

İnsanlık, özellikle 18’inci asra kadar yapmak istediği şeyleri tanrının varlığıyla yapabileceğine inanıyordu. Ama bu asırdan sonra yapmak istediklerini yapabilmek için tanrının yok olması gerektiğine inanıyor. O nedenle, dinsel düşünmenin içinden çıkıp gelen çağdaş felsefede de olsa, tanrıyı öldürmek istemektedir. Deizmin artmasının nedeni dinsel düşünmenin karakterini, Kelam ve Matüridi’nin düşünüş biçiminin şahsında, felsefi analizle tespit etmeye çalışacağız.

“Felsefe sorgular, din savunur, Sorgulamak beyni akışkan yapar, savunmak büzüştürür.”

DİNSEL DÜŞÜNME

“Dinsel düşünmeyi aşamamış kişi filozof değil, ancak kelamcı olur.”

Dinsel düşünme, dogmatiktir. Yani ileri ve geri gitmemek, yerinde saymaktır. Dinsel düşünürlere göre, bütün gerçeklik, kutsal kitaplarda mevcuttur, bilinecek başka gerçek olmadığından başka gerçeğe ulaşma çabasında olmamışlardır. Nitekim iki bin yıl boyunca yeni bir bilimsel keşif ve icat yapılmamıştır. Tanrısal otoriteye duyulan inancı ve teosantrik düşünmeyi temele aldığı için, doğal olarak eleştiriye ve şüpheye kesinlikle kapalı olan bir düşünmedir. Şüpheciliğe ve eleştiriye izin vermeyen düşünmede gelişme olmaz. Olmadı da nitekim.

KELAM’DA MANTIK SAFSATALARI

“Sistemsiz düşünme ürünü olduklarından, dinsel metinler, mantıksızdırlar.”

Sistemsiz dinsel düşünme, mantık kurallarını içermediğinden, kaçınılmaz olarak mantık hataları ya da safsataları (logical fallacies) ile dolu olur. Geçerli bir argüman, şu mantık ilkelerine uygun yapılmak zorundadır; özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkansızlığı, yeter-sebep, gerçekle ilintili ve geçerli olmak gibi. Kelam ve Matüridi, mantık ilkelerini kullanmaz.

“Hayatın bütün alanlarının, sistematik düşünme ürünleriyle yaşandığı çağımızda, sistemsiz düşünme ürünü din ve tanrı anlatımlarına, artık yeni avam tabakaları da inanmıyor.”

SAHTE NEDEN SAFSATASI

“Her alanda, tutarlı sebep-sonuç ilişkisi olan nedensel düşünmenin egemen olduğu çağımızda, sahte sebeple üretilmiş argümanlar kabul görmüyor artık.”

ZORUNLU VE ZORLAMA SONUÇ

Mantık disiplininin en önemli kuralı, iddiayı ispatta sonuca zorunlu götürecek bir yeter sebep göstermektir. Bütün mantık dışılıklar, bu yeter sebep gösterilemediği için sahte sebep üretme safsatasından doğmaktadır. Yeter sebep gösterilemeyince, zorlama sonucu kabul ettirmek için mantık dışılıklara başvurulur. Sonuç, yeter sebebin zorunlu değil, zorlama sonucu olursa, geçersizdir. Bütün varlık, bağ kurmakla gerçekleşir. Yeter sebep, varlık bağının semptomudur. Mesela, nefes darlığı, koronavirüs varlık bağının yeter sebebidir.

Dinsel düşünme; Tanrı’nın varlığına, sahibi ve yapıcısı bilinmeyen kainatın varlığını, yeter sebep olarak gösterir. Ama bu sebep, mantık nazarında yeter değil, sahte sebeptir. Önce kainatın yapılmış (hades) olduğunu ispat etmeye çalışır. Sonra da onu, tanrı adında genel bir yapıcısı (muhdis)nın varlığına yeter sebep olarak kullanır. Ardından bu tanrıyı, kendi tanrısına indirger. “Hudus” adı verdiği bu delili, yaratıcı genel Tanrı’nın ya da kendi özgül ve milli tanrısı Allah’ın varlığının yeter sebep semptomu görmek, mantıken geçersizdir. Çünkü bu delil, Evrenin yaratılmış olduğu, tanrı ve özellikle spesifik olarak Allah tanrı tarafından yaratıldığı sonucunu zorunlu olarak doğurmuyor. Çünkü bu “hudus” delili, Evrenin kendiliğinden olması ya da Tanrıdan başkası tarafından yapılması sonucuna da götürebilme ihtimalini taşımaktadır.

“Evrenin varlığından üretilen Tanrının varlığı sonucu zorunlu değil, zorlama sonuçtur.”

Böyle mantıken geçersiz dini argümanlar, yeni nesillerin mantığı tarafından kabul görmüyorlar. Hala bu kadük kalmış dinsel düşünme ürünü argümanları, çağımızda insanlara dayatmak da bir mantıksal safsatadır. Çağımızda, çağımızın “akılcı ve bilimsel” düşünüş biçimi ile üretilmiş dinsel argümanlar üretmek şarttır. Tabi ki üretilebiliyorsa! Çünkü çağımızda böyle din algısı bitmiştir. Kelam, avam düzeyi bir tartışmadır. Bir ülkenin kafa katmanının, avam düzeyinde olması, avamın anlayabileceği şeyleri söylemesi, o toplum için bu çağda en büyük felakettir.

“Bugün, felsefi değil de Kelam gibi, dinsel düşünmeyi topluma dayatmak, onu bin yıl öncesinin öncesine götürmek demektir.”

KİŞİLİĞE HAKARET, AD HOMİNEM

Dinsel düşünmenin en çok uyguladığı mantık safsatalarından biri, Matüridi’nin eseri Kitabu’t Tevhid’de görüldüğü üzere, ad hominemdir. Bu, kişinin fikri yerine, şahsının hakaretle hedef alınmasıdır. Matüridi; hayvan, şeytan, şaşkın, ahmak, yalancı, Allah düşmanı, seviyesiz ve cahil gibi kişiliğe hakaret sözlerini sıkça kullanır. Saldırı, kişinin etnik kökeni, mezhebi veya dini görüşü gibi niteliklerine olursa, “niteliksel adam karalama” olur. Matüridi, muhaliflerin dini eğilimini yargılayıp “dalalet ehli”mülhid” gibi tekfir hükmünü verir.

İşlediği daha kötü bir safsata, fiziki şiddet tehdididir: “Ya da acıtacak şekilde döversin.” (KT. 85) “Haber delilini kabul etmeyene, kabul etmesi için; vahşi muamele (muamele vahîşe) yaparsın.” (KT. 89): “İnatçı birine yapılması gereken şey; inatçılığını bırakması için organ kesme türünden vahşi, şiddetli bir elemle eziyete maruz bırakılmasıdır; öyle ki feryat ve figan etsin,” (KT. 84) Aslında inatçı demek, yeter sebep göstererek, karşı tarafı çürütemedi demektir. Bu çeşit hakaret ve tehditleri, Kuran ayetlerine dayandırır. Matüridi, kızmak ve sinirlenmek gibi, duygularını argüman içine katar. Buna da duyguyu kullanma safsatası adı verilir. Bütün bunlar, çağımızın hukukunda birer suçturlar.

“Din anlatıcılarının tekfirci ve hakaretçi olmalarının nedeni, kelam usulüdür.”

“Kelam isim takar, felsefe isim koyar.” “Kelam kafa alır, felsefe kafa verir.”

 KELAM BÖLÜCÜDÜR

Dinsel düşünme olan Kelam ilmi bölücüdür. Nitekim kelam alimleri, tarih boyunca Müslüman toplumu hep bölmüşlerdir. Kendi inancını doğru, başkasınınkini yanlış görmüşlerdir. Hepsi de, kendisini “tevhid ehli”, diğerlerini “teşrik ehli” olarak nitelemişlerdir. Her tevhid iddiası, mutlaka bölünme doğuruyor. Dini düşünür, bir meseleyi etraflıca irdeleyip anlayarak bir kuram ortaya koymak amacında değildir. Başkalarına bir doktrin dayatma amacındadır. Halbuki düşünürün görevi, filozof ve bilim insanlarının yaptıkları gibi, hiç kimseyi ilzam etmeksizin, kuramını ortaya koyup kenara çekilmek, kabul edilmesi için uğraşmamaktır. Kabul ettirmede mutlaka haksız çıkar vardır. Muhalif paradigmalara “sapıklık (dalalet)”la hükmetmeleri, tefrikanın göstergesidir. Hepsi birbirini böyle dışlayınca herkes dışlanmış olmaktadır. İçlenmiş kalan sadece kendisidir. Cahil avam halk tabakası da alimlerin bölücülüğü yüzünden, cahil tarikat şeyhlerinin ellerinde kalmışlardır. Matüridi’ye göre de, kendisinden başkalarının argümanları yanlıştır. Kendi inançlarını evrensel yapmayı amaçladığını, eserine “Kitabu’t Tevhid” ismini vermesi gösterir.

“Din adına tekfir ve hakaret etmek, kelam metodundandır.”

“Mantık hataları, bölücülük ve suç unsurlarıyla dolu kelam usulüyle din anlatmak artık geçersizdir ve insanları dinden uzaklaştırmaktadır.”

DİNSEL SKOLASTİK DÜŞÜNÜŞTEN ÇIKIŞ

Ortaçağ boyunca bin yıl egemen olan dinsel düşünmenin yanında, kısmen de olsa, sorgulayıcı ve soyut düşünme yapmakta olan Yahudi ve Hristiyan keşiş düşünürler vardı. Sorgulayıcı düşünme, farkına varılmadan beyni geliştirir ve mutlaka içinde bulunulan mevcut düzeyi aştırır. İşte bu sorgulamacı düşünme, 12’nci asırdan itibaren, kısır döngü skolastik dinsel düşünmeyi sona erdirecek, Rönesansı, Aydınlanmayı doğuracak ve neticede çağımızın bilimsel ve teknolojik icatlarını yaptıracak felsefi düşünmeyi başlatacaktır. Yeni bir fikir, tohum gibidir, bazen uzun zaman alsa da, mutlaka bir yeni fikir üretecektir. “Fide ile değil, ide ile meşgul olmak gerekir.”

12’nci asırda doğan bu yeni düşünmenin adı, “nominalizm (adcılık)”dir ve kurucusu, Fransız teolog-filozof Roscellinus Compendiensis’tur (1050-1125). Nominalizmin dinsel düşünme açısından önemi; tanrıyı soyutlamaya ulaşılmasıdır. Tanrı, insanların, nesnelere bakarak buldukları tümel isimsel kavramdır. İmge ve simge olup, somut bir gerçekliği yoktur. Böylece Tanrının varlığı, dinsel düşünmede ilke kez, “hudus” gibi somut delillere dayandırılması sonlandırılmıştır. İşte bu düşün aşamasına gelen Nominalizm, bin yıllık dinsel skolastiğin çözülüşünü başlatmıştır. İleride, Tanrının, dinden özerkleşmesinde, belirleyici bir rolü olacaktır.

İSLAM VE TÜRKİYE DÜŞÜNMESİ

İslam düşün dünyasının kafa katmanını işgal edenler, hâlâ insanlığın 12’nci asırda ulaştığı sorgulayıcı ve soyutlayıcı “nominalist” zihinsel düşünme aşamasına gelememişlerdir. Matüridi gibi, bin yıl önceki kelamcılar düzeyinde dahi düşünme işlemi yaparak eser verememektedirler. Arkeolojik somut savunmacı ve saldırmacı Kelam ürünlerini, “malumun ilamı” kabilinden, “halk tabiriyle, “temcit pilavı gibi, sürekli ısıtıp” sunmaktadırlar. Böylece Müslümanların, kolektif zihinsel düzeylerinin, binlerce yıl geçmişte kalmalarına neden olmaktadırlar. Üstelik bugünkü dinsel problemleri onunla çözebileceğini düşünmektedirler.

Soyut düşünme yapamayan kafa katmanı ne dinsel düşünmeyi aşıp çağımıza gelebilir ne de soyut düşünmenin somut ürüne döküldüğü teknolojik icatlar yapabilir. Kafa katmanımız, soyutu, ancak başkaları tarafından teknolojik somutlara döküldüklerinde anlayabiliyor ve taklit edebiliyor. Bizde bilim dahi, düşünerek sanatsal değil, görerek el ile zanaatsal yapılıyor.

İslam dünyasının ve Türkiye’nin dinsel kafa katmanını işgal edenler; zor iş olan çağının oranında akıl çapını genişletmek yerine, kolay iş olan bu gelişmeleri reddetmekle arkaik akıl çapını muhafaza etmeyi yapmaktadır. Ama böylece, din satarak kendi toplumunu sömürerek geçinmeye devam ediyorlar. Bugün deizm artışından şikayet ediliyorsa, sorumluları, akıl çapı binlerce yıl gerideki çapta kalmış, toplumun dinsel kafası diye ortalıkta dolaşanlardır.

“Ülkemizin asıl beka sorunu, kafa katmanının dahi sistematik düşünme yapamamasıdır.”

“Demokrasi nedeniyle, avam sistemsiz düşünmesini ülkenin kolektif düşünmesi yapmak ve kafa katmanına egemen kılmak, bir ülkenin en büyük beka sorunudur.”

24 Ekim 2020 Cumartesi

YENİ BİR DİN DİLİ KURMAK BAĞLAMINDA DEİZMİ TARTIŞMAK Mevlüt UYANIK

İslam felsefesi; insanın, dünyada refahı, huzuru, mutluluğu (tahsilu’s-sade) kazanması, ahirette ise nihai ve ebedi mutluluğu elde (saadetü’l-kusva) etmesi için Tanrı, Evren ve İnsan irtibatına dair çıkarımları yakini bilgi derecesinde elde etmesini hedefler.[1]

Burada “İslam” terimi felsefe teriminin sıfatı olup öncelikle Müslüman âlimlerin varlık, bilgi ve değer üzerine sistematik okumalarına delalet eder. Öncelikle diyorum çünkü Hz. Muhammed’e gönderilen temel ilkelerden hareketle farklı dil, kültür, gelenek ve dini yapılara mensup olan âlimlerin ürettiği de bu anlamda İslam felsefesine dâhildir.[2] İslam felsefesi, aklın zorunlu olarak doğru kabul ettiği öncüllerden hareketle yakini bilgiyi hedefleyen burhan yöntemini öncelediği için diyalektik yöntemin açmazlarına düşmeden yani felsefeyi küfür, kelamı zındıklık, tasavvufu şirk olan görme ve toplumu sürekli ben/biz ve öteki diye kamplara ayırma yanlışlığına düşmeden temel sorunlara dair çözüm önerileri üretmeyi ya da mevcut çözüm önerilerini tahlil ederek, olası sorunların giderilmesine katkı sağlamayı hedefler.

İnsanların anlayış kapasitelerine göre, belagat (hitabet/retorik) ve şiir yöntemlerini de kullanarak safsatadan kaçınmaya özen gösterir. [3]

2. Zihin Felsefesini İslam Felsefesi Bağlamında Müzakere Etmek

Bu bağlamda felsefenin en yeni alt disiplinlerinden biri olan Zihin Felsefesinin İslam felsefecileri tarafından Çalıştay konusu yapılmasını son derece önemsiyorum. Çünkü  Felsefesiz İlahiyat” söyleminin sürekli gündemde tutulduğu günümüzde, “Zihin Felsefesi” kavramlarıyla söylenecek olursa; bırakın gençleri, hepimizin, bilinçlilik, kendilik, kişilik açılarından bir takım travmalar yaşadığını düşünüyorum. Son zamanlarda “İmam Hatip Liseleri ve Deizm” tartışmaları ve bu tartışmaların toplumdaki yansımalarının ortaya çıkardığı bilinç yarılması bunun göstergesidir.

“Bilinç yarılması” terimini gençlik yıllarımızda geleneksel toplumlarda kültürel şizofreni olgusunu inceleyen Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç” adlı eserinden hareketle kullanıyorum. Yıllar önce şu tespitleri yapmıştı: “Biz periferi insanları, farklı bilgi blokları arasındaki çelişkilerin zamanında yaşıyoruz. Birbirlerini iten ve karşılıklı olarak biçimsizleştiren bağdaşmaz dünyalar arasındaki çatlağa düşmüşüz. Zihin açıklığıyla ve hınç duymadan üstlenildiğinde bu iki yanlılık bizi zenginleştirebilir, bilgi sicillerini geliştirebilir ve duyarlılık yelpazesini genişletebilir; oysa bilginin eleştirel alanından dışlandığında, aynı iki yanlılık duraklamalara neden olmakta, bakışı sakatlamakta ve tıpkı kırık bir aynada olduğu gibi, dünya gerçekliğini ve tinsel imgeleri biçimsizleştirmektedir.”  Sorunun “kültürel kimlik arzusu” olarak gözüktüğünü ama temelde “tehlikeli düşünce biçimleri tarafından kısa devreye uğratılma korkusu” yaşandığını belirten yazar: “Buna rağmen bu ürkek tavır günümüzde bile pek değişmemiştir. Kesinlikle muğlak olan bu tutum, çatlamış kişiliğimizi yansıtan ikili bir dili ve ikiyüzlülüğü barındırmaktadır” demektedir.[4] Üniversite yıllarında okuduğum bu kitaptaki yaralı bilinçle yüzleşip bu ikiyüzlülüğü bırakacağımızı sanırken “yarılmış bilinç” hakkındaki kaygılarımı paylaşmak benim açımdan oldukça zor. Çünkü zihin felsefesi açısından “bilinç kavramı”, salt bir uyanık olma durumunu ifade eder. Kişinin “kendini bilmesi” yani kendisinin farkında olmasını ve kendilik bilincine kadar giden farklı zihinsel durumları ifade etmekte kullanılır. [5]

Bu noktada zihin felsefesinin bilinç, biliş, kendilik, kişilik, kişisel özdeşlik gibi kavramlar üzerinde yapıldığını, belirli zihinsel niteliklere, zihinsel olaylara, durumlara ve durumların birbirleriyle ilişkilerine dair okumalar/üretimler olduğunu düşündüğümüz zaman sadece gençlerin değil, bunlara ilaveten İHL, İlahiyat ve DİB gibi kurumlarda görevli yetişkinlerin içinde bulunduğu durumun ayrıntılı olarak incelenmesi gerekmektedir.

Bunun için deizm bağlamında zihin sorunlarını gündeme alan bu çalıştayda gençlerin “biz yetişkinlerin dine dair teorik söylem ile yaşanılan din ve uygulamaların uzlaşmamasından kaynaklanan sorunlardan kaçma yolları aradıklarını ve “Din yorgunu” olduklarını, bu anlamda da haklı olduklarını düşünüyorum. Bu nedenle yeni bir din dili kurmak gereklidir, çünkü öyle gözüküyor ki mevcut siyasal yönetimin “Dindar Nesil” tasavvuru önemli oranda sekteye uğradı Son yıllarda birazcık geri planda kalsa da hala devam eden “Felsefesiz İlahiyat” söylemiyle bilinç yarılmasının devam edeceği görülmektedir.[6]  Kindi’nin bin sene önce söylediği üzere “riyaset ve din tacirliği” üzerinden yapılan felsefe karşıtlığının, teizm, ateizm ve deizm tartışmalarında da görüldüğü üzere, resmi/siyasi söylemlerle çözüme ulaştırılması mümkün görünmemektedir. Bu hususta öncelikle İlahiyat fakültelerinin felsefi tahlillerle çözüm önerilerine katkıda bulunması önemlidir.[7][8] İster isim ister sıfat olarak kabul edilsin Hz. Âdem’den itibaren insanlığın fikri birikimini Hz. Muhammedin öğretileri bağlamında yeniden okumayı deneyeceksek, bilinçlilik dediğimiz durumun kimlik, kişilik, kendilik, tikel-tekil-tümel irtibatı bağlamında öznellik ve nesnellik kavramlarıyla doğrudan irtibatını kurmamız gerekmektedir.

 3. Felsefe-Kelam ve Tasavvuf Disiplinlerinin Eş Güdümlü Okunması İslam Felsefesiyle Mümkün Olabilir

Bunun için bizim önerimiz, ilahiyat fakültelerinde kategorik ayrımları aşıp, “Felsefe-Kelam ve Tasavvuf Disiplinlerinin Eş Güdümlü Okunması”nı öncelemektir ki bunun çatısını İslam Felsefesi Anabilim Dalı yapabilir. Çünkü gençliğin sorunlarını ve özellikle zihin felsefesi bağlamında müzakere edeceksek, Doğu-Batı ve din-felsefe ya da akıl-vahiy ikilemlerini aşarak insanlığın birikimini incelemek gerekir. 

Öncelikle burada karşıtlık üzerinden kurulan soruna işaret etmek gerekir. Zira Doğu-Batı ifadesi farklı coğrafyaları ve farklı felsefi tutumları, din/vahiy-felsefe/akıl ise bilgi ve kaynaklarına dair farklı fikri modelleri ifade etmektedir. İster “paradigma”, ister “episteme”, isterseniz “mezhep”, “grup”, “fırka” veya “düşünce modeli” deyin her bilgi-bilim ve medeniyetin kendine özgü bir iç tutarlılığı vardır ve bunlar arasında bir eş ölçülemezlik durumu söz konusudur. Her biri kendi ölçütleri ile incelendiğinde; Mısır, Babil, Hint, Çin, Roma, Antik Yunan ve İslam medeniyetlerinin dünyanın farklı kültür birimleri olduğu görülür. Spengler’in ifadesiyle 21 ayrı dinamik kültür vardır ve bu dinamikliği veren yaratıcı-özgün kişilerin siyasi, dini, askeri, coğrafi alanda ortaya koyduğu özgün ve sistem kuran cevapları bulunur. Bunu İbn-i Haldun bağlamında söylenecek olursa, döngüsel ve organizmacı tarih tasavvuru altında incelemek oldukça tutarlı sonuçlar verir. [9] Doğu “A” ve Batı “B” diye nitelendirip sonra karşıtlık üzerinden okuma yaparak, Medeniyetler arası çatışma ve tezlerini kurgulamak ve ardından “Tarihin Sonu”ndan bahsetmek tutarlı değildir. Çünkü bir nesne/model diğerine benzeyebilir ama özdeş olamaz; dolayısıyla bir yerde yaşanılan sorunlarda ve ona üretilen çözüm önerilerinde benzerlik olması özdeş olacağı anlamına gelmez.[10] Nitekim Doğu-Batı ayrımı üzerine kurulu tasnifi inceleyen bir disiplin olarak ortaya çıkan oryantalizm/şark bilim ve sosyoloji, emperyalizmin yani Batı’nın öteki toplumlara hükmetmesi için alt yapı oluşturan disiplinler haline dönüşmektedir. Daha net ifadeyle bu ayrım, Batılıların, ötekileştirdiği Batı dışı toplumların yaşadıkları bölgelerdeki enerjiye ulaşmak, buraları salt tüketim merkezlerine dönüştürmeyi ifade etmektedir.[11]

4. Felsefe Bir Hayat Tarzıdır

Bu nedenle biz felsefeyi, Dilthey’den hareketle bir hayat tarzı olarak görüyoruz. Dünyanın seçkin zekâlarıyla yolda/ş olup, ezel-i hikmetin izdüşümlerini insanlık tarihinin önemli simgelerinin eserlerinden takip ediyoruz. Düşünme/bilme, hissetme/değer verme ve arzulamanın bir yaşam deneyimi oluşturduğunu düşünüyoruz. Eğer felsefenin bir bunalımı varsa bu da insanı anlayamama bunalımıdır diyoruz. Oysa felsefenin amacı insanı tanımak ve anlamaktır. Dolayısıyla Doğu ve Batı şeklindeki tasniften hareketle bilgiyi kategorize etmek parçalanmış bilinçler şeklinde incelemek, bu coğrafyaların bütüncül ve yeknesak fikri/ilmi modeller/kuram ürettiğini ve bir diğerinin değilleme üzerine kurulduğunu onaylamak demektir.[12]

Bu durumda bilgi ve bunların tutarlı sistematik ve uygulanabilir hale getirilmiş şekilleri olan bilimsel teoriler, içinde yetiştiği fikri ve içtimai yapıdan bağımsız olamaz, dolayısıyla bunları bir model (paradigma) olarak görüp, iç tutarlılıklarına bakmak, Doğu ve Batıyı birbirleriyle yarışan modeller olarak görüp incelemek mümkün değil mi? [13] Bizce mümkün, eğer bunu yapamazsak, düz çizgisel ve pozivist söylemin baskınlığını kabul etmiş olacağız ki, yukarıda bahsettiğimiz  Tarihin Sonu” ve/ya Batı paradigmasının bütün Batı dışı toplumlara dayatılmasını onaylamış olacağız.

Bunu yapabiliriz, çünkü Doğu ve Batı fikri birikiminin üst bir dil ile ifade edilmiş şekli olan Helenistik Felsefeyi inceleyen ilk Müslüman filozoflardan Farabi ve İbn-i Sina Doğu’da; İbn -i Bacce, İbn-i Tufeyl ve İbn-i Rüşd Batı’da (Endülüs’te) İslam Felsefesini yeni bir fikri model olarak sunmuşlardır. Bunun için öncelikle ilimler tasnifi üzerinde durmuşlar,  Tanrı-Evren-İnsan ilişkilerinin nasıl olduğunun tabii/pozitif/ideal (b)ilimlerle açıklanacağını belirtmişlerdir. Sonra bu evrenin niçin yaratıldığı sorusuyla ilgili olarak ilahiyat ve felsefe, insanın dünyada ve ahirette mutluluğu elde edebilmesi için bu bilgilerin hayata uygulanmasını ise medeni ilimler (fıkıh, kelam) ile yapılacağını belirtmişlerdir.[14] Özetle eğer zihin problemleri üzerinde duracaksak, medeniyet tasavvurumuzun kurucu kodlarını yeniden keşfetmek gerekir. Güncel soru/n/lara çözümler üretebilecek bir bilgi, bilim, felsefe tasavvuru oluşturup bunları hayata geçirmek için bu şarttır. Oysa günümüz Türkiye’sinde özellikle ilahiyat öğreniminde felsefe karşıtlığı iyice ivme kazanmaktadır.  

5. Felsefe Karşıtlığı Bir Zihniyet Sorunudur:

Felsefe karşıtlığı yaralı bilinçleri yarılmış bilinç haline dönüştüren bir zihniyet sorunudur. Eğer felsefesiz ilahiyat projesi uygulanırsa, Türkiye, Selçuklu nizamiye medreseleri ile kurduğu felsefe, kelam ve tasavvuf disiplinleriyle birlikte verilen diğer temel İslam ilimleri yani Ehl-i Sünnet eğitimi zedelenecektir. Osmanlı döneminin Tanzimat ve Islahat süreciyle elde ettiği birikimini Daru’l-fünun geleneğiyle beslediği İlahiyat eğitimini, felsefe, sosyoloji, psikoloji disiplinleriyle beslediği ve bölge ülkelerine örnek olan laik bir devletteki ilahiyat eğitim modelini kaybedecektir.

Eğer felsefesiz ilahiyat projesi başarılı olursa, Arap ülkelerindeki uygulandığı şekil üzere “Külliyetu’ş-Şeria” adı altında, her yönetimin kendi siyasal yapısına meşruiyet sağlayan öğretiler “Din” adı altında öğretilecektir. Nitekim bütün Müslüman ülkelerde Kur’an ve Sünnet temel ilkeler olarak kabul ediliyor, ama Tahran, Kahire, Riyad, Amman, Kabil, İslamabad’da birbirinden tamamen farklı okumalar yapılıyor ve mezunlar yetiştiriliyor. Buralardan yetişenler belki Arapçayı daha iyi biliyorlar, çoğunun ana dili Arapça zaten, ama uygulamaların son tahlilde İslam’ın barışçı yüzüne mi, yoksa mevcut totaliter yapılara ya da “İslamofobi” ye mi hizmet ettiğine dikkat etmek gerekiyor. [15] Ayrıca vahhabi öğretinin baskın olduğu körfez ülkelerinde bırakın felsefeyi kelamın bile haram görüldüğünü, inanç öğretilerinin selefi söylemle sadece akait adı altında okutulduğunu da unutmamalıyız. 

Felsefesiz İlahiyat söylemlerinin yanı sıra “merdiven altı ilahiyat fakülteleri” olarak çalışan ve Tevhid-i Tedrisat kanuna aykırı bir şekilde alternatif ilahiyat eğitimini “medrese” diye niteleyen yerler, “dindar nesil” yetiştirelim derken tarikat ve cemaatlerin tasavvurlarını din diye algılayan çatışmacı zihniyete sahip bir gençlik ortaya çıkarmıştır. Çünkü yaşanan sorunların pedagojik, sosyolojik,  boyutları araştırılmadan, dünyada yaşanan siyasi, dini ve ekonomik sorunlar mukayeseli olarak incelenmeden tefsir, hadis, fıkıh derslerini kronolojik/ahbari olarak okuyup, yeni bir inşa sürecine girmeden yapılan okumalar dindar nesil yerine “yaralı bilinçleri” “yarılmış bilinçlere” dönüştürecektir. İlahiyat fakültelerine alınan asistanların önce Arap ülkelerine gönderilerek orada master ve doktora yapmaları sağlanırsa sorunun çözüleceğini sananlar, tam tersine farklı bir ortamın (patrimonyal/ebevi nizam) kültürünü buraya taşımış olurlar ki, bu da neo selefi zihniyeti güçlendirmekten başka bir şeye yaramaz. Felsefesiz İlahiyat özlemini bir zihniyet sorunu olarak nitelememiz bundan dolayıdır. 

Bunun farkına varılması ise güçlü bir tarih felsefesi okumayı gerektirir. İşte bu nedenle bu yaşanan süreç, aynı zamanda bir zihniyet durumuna işaret etmektedir. Türkiye, laik sosyal bir hukuk devleti olarak Selçuklu-Osmanlı devletinin kültürel dini birikimini İlahiyat Fakültelerinde devam ettirmektedir. Oysa Felsefesiz İlahiyat projesi, Türkiye’nin  “Pozitif laiklik” anlayışıyla gerek Arap Dünyası ve Afganistan-Pakistan hattı; gerekse İç Asya’daki Türk devletlerinin halkı Müslüman ama devleti laik, yöneticilerinin ise muhafazakâr, dini ve milli değerlere hürmetli olabileceğini örneğini örselemektedir.

Arap Baharı adı altında başlayan olaylar, bana göre enerji üretim merkezleri arasında önemli bir yere sahip olan Arap dünyasını yeniden düzenleme sürecidir. Tunus’da başlayan olayların vardığı nokta da, Türkiye’nin AB sürecini hızlandırma çabalarıyla birlikte Ortadoğu‘da halkı Müslüman, modern, demokratik, laik bir devlet imajının güçlenmesi de sekteye uğradı. Ortadoğu’dan Hind-Pakistan-Afganistan’a kadar uzanan bölgeler enerji üretim ve arzının olduğu coğrafya; radikalizm, fundemantalizm adı altında Neo-selefi/vahhabi, Taliban, el-Kaide, Boko-Haram gibi siyasal örgütler tarafından ortaya konulan eylemlerle istikrarsızlaştırılmaktadır. Hizbu’t-Tahrir, Cemaat-i Tebliğ gibi örgütler ise bütün İslam dünyasında yaygınlaşmaktadır. [16]

Dış şartlar yani eko-politik olaylarla birlikte bir de içeride iyi ve adil bir Tanrı tasavvuruyla özellikle günümüzde ortaya çıkan (beşeri/fiziki) kötülükleri çelişik bir şekilde açıklamaya çalışan Tanrı tasavvurlarının gençleri tatmin etmediği ortadadır. Artık gençler din tacirliği ve dinin siyasal çabalara meşruiyet sağlama çabaları karşısında yorgun düşmüşlerdir. Çalıştay’ın müzakere konularından olan deizm, ateizm, apaetizm kavramları ve gençliğin bunlara olan yönelimleri bu bağlamda düşünülmüş olsa gerekir. Özetle aslında bütün toplum bir din yorgunluğu ile maluldür, bu noktada etkinliğin konularından birisi olan deizm iddiasını din yorgunluğu bağlamında daha ayrıntılı müzakere etmeye çalışayım:

2021 demokrasi planından haber var mı! Mustafa Karaalioğlu/24.10.2020

Geride kalan iki yılın performansına bakarak ekonomide gelecek iki-üç yılı tahmin etmek zor değildir. İşlerin yolunda gitmeyeceği; işsizlik, enflasyon ve kur’un olumsuz seyredeceği açıktır. Esasen, iktidarın ekonomi programı ve 2021 bütçesi de bundan başka bir şey söylememektedir. Özetleyecek olursak, 

1- Kötü yönetim yüzünden kaybettiğimiz üretim ve büyüme hacmini telafi edebilmek hayaldir. Kayıp katlanacaktır. 

2- Rezerv küçülmeye devam edecektir, hazine ve özel sektör daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalacaktır.

İyi Parti’nin Ekonomi Politikaları Başkanı Erhan Usta, gelecek yıl bütçesi üzerinden tabloyu yorumlarken oldukça umutsuz. Önce bariz ve basit bir hesap hatasını anlatıyor:

“2020 yılında yılın tamamı için 0,3’lük büyüme tahmin ediliyor, yılın ilk ay 6 ayında 3,1’lik küçülme var. İkinci 6 ayda bunu telafi edecek ve yıllığı pozitife geçirmek için güçlü bir büyüme gerekiyor. Ekonomimiz büyüdüğü zaman mutlaka cari açık verir. Fakat programın cari açık hedefine bakıyorsunuz 2020 yılı için söylüyorum, yıl sonu cari açık adresi 24,4 milyar dolar. Şu anda ocak-ağustos itibarıyla yani program açıklandıktan iki gün sonra gelen rakamla cari açık 26,5 milyar dolar oldu.” 

Usta, Türkiye’nin hem bütçe açığı hem de cari açığı aynı anda göreceği “ikiz açık” problemine doğru gittiğini söylüyor. Bir tesbiti daha var, onun da altını çizelim: “Ekonomideki problemleri pandemiye bağlarsak hatalı bir teşhis yapmış oluruz.”

Başkanlık sisteminin iki küsur yılı geride kaldı, iki küsur yıl da önümüzde var. “Hani herşey hallolacaktı. Ne oldu?” diye soracak değilim. Hallolması şöyle dursun, daha kötüye gideceğini gören, görüyordu. Sürpriz yok. Tek sürpriz, kötü tablonun beklenenden önce kapıya dayanmış olmasıdır. Bunun sebebini de zaten ülkenin daha uzun süredir fiili başkanlık sistemiyle idare olunmasında aramak lazımdır. Türkiye’yi askıda ekmek kampanyalarına kadar gerileten süreç, ne salgınla ilgilidir ne de tesadüfidir. Tablo, göz göre göre ve ısrarla sürdürülen yanlış ekonomi politikalarının eseridir. 

İlaveten… Kötü ekonomi yönetimine eşlik eden derin bir hukuk ve demokrasi meselemiz vardır. Ekonomi kötüye gittikçe hukuk zemininin daha da bozulacağı, temel hak ve özgürlüklerin zayıflayacağı kayda geçmelidir. Erhan Usta gibi ekonomistler, rakamların sıkıştığı açmazı anlattıkça aynı zamanda demokrasinin talihsiz yol haritasını da dile getirmiş oluyorlar. İşler kötü gittikçe otorite yayılır, baskı artar, hukuk zayıflar ve hamaset her yöne yayılır. Aksi takdirde konuşacak sadece kur, rezerv, enflasyon ve işsizlik kalır. Bu da iktidar için tatsız mı tatsız bir sohbet konusu olur.

YEP’i, bütçeyi tartıştıkça ve hedefler daha ilk günden şaşınca aslında gelecek yılın ve yılların demokrasi hiç yazılmayan demokrasi planları yerle bir oluyor. Merkezileşen yönetimin herhangi bir vaatle bağlı olmasını istemek de artık anlamını yitirdi. Türkiye, sadece eğitimde 18 yılı heba etmedi, bütün branşlarda 2023 hedeflerini kaybettikten sonra bir hedef belirleme imkanını da kaybetti. Çünkü, bir rakamdan, bir seviyeden ya da vizyondan bahsetmek imkansız hale geldi. 

Günlük konuşup, günlük yaşayıp, yılları tüketmemiz bundandır.

Fikrî iktidar meselesi Mustafa Öztürk/24.10.2020

Sayın Cumhurbaşkanı 2016 yılından itibaren özellikle eğitim-öğretim, kültür ve sanat alanlarında pek başarılı olunamadığına dair birçok kez özeleştiriler yapmış ve son olarak İbn Haldun Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında “Fikrî iktidarımızı tesis edemedik” mealinde çarpıcı bir beyanda bulunmuştur.  Kültür ve sanat alanında ehliyet sahibi olmadığımdan, bu alandaki başarısızlığın neden ve niçinleri hakkında görüş bildirmekten imtina ederim; fakat eğitim-öğretim, özellikle de Diyanet, İlahiyat ve dinî düşünce gibi alanlardaki gidişata ilişkin tespit ve değerlendirmelerimi paylaşabilirim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı sırasında belediyenin kültür işleri daire başkanlığı tarafından “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi” (22-23 Şubat 1997) başlıklı bir sempozyum düzenlenmiş ve yurtdışından birçok ilim-fikir adamının da katıldığı bu uluslararası sempozyumdaki tebliğleri içeren kitaba Sayın Erdoğan’ın yazdığı sunuş yazısındaki “Kardeş Pakistan’ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı’da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir” ifadeleri Mehmet Şevket Eygi tarafından hayli yadırganmış ve yargılanmıştı. Eygi, Milli Gazete’nin 02 Aralık 2008 tarihli nüshasında yayımlanan “Fazlur Rahman Toplantısı” başlıklı yazısında, bir yandan “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman’ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu” diye yol gösterirken, bir yandan da Türkiye’yi ve İslam dünyasını kurtaracak zihniyeti, “yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslamlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislam Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir” diye tanımlamıştı.

AK Parti iktidarı 2007, özellikle de 2010 yılından itibaren din, Diyanet ve İlahiyat alanlarında Mehmet Şevket Eygi’nin tarif ettiği yolu takip etmeyi yeğledi. Dolayısıyla bu süreçte siyasette Prof. Dr. Mehmet S. Aydın gibi isimlerle, Diyanet’te Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Görmez gibi isimlerle yollarını ayırmayı tercih etti. İlahiyat alanında ise bugün bir tür yeni medeniyet inşası için kurulan ve adeta gözbebeği gibi algılanan İbn Haldun üniversitesine ismini veren bu büyük âlimle özdeşleşmiş “sosyoloji” ilmini İlahiyat fakültelerindeki ders müfredatından çıkarma yönünde ciddi tartışmalar cereyan etti. Bu tartışmalar neticesinde, Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah’ın bol maaş ve tahsisatla Bağdat Rusâfe mescidinde halka hadis okumak ve adeta “Düşünmek yasak” dercesine Mutezile izlerini kazımak üzere meşhur hadis âlimi İbn Ebî Şeybe’yi görevlendirmesini çok ulvi bir çaba olarak gören bugünkü Ehl-i Hadis zihniyeti İlahiyat camiasında muzafferiyetini ilan etti. Böylece Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid el-Kevserî gibi isimlerce temsil edilen Sünniliğe muhalif her türlü fikir “sapkın” diye ilan edilir hale geldi ve kendilerini Ehl-i Sünnet’in yılmaz bekçileri olarak gören birçok cemaat ve grup bir yandan İlahiyat fakülteleri üzerinde vesayet oluşturma, bir yandan da “sapkın” diye tanımladıkları İlahiyatçı akademisyenleri organize linç kampanyalarıyla saf dışı bırakma yarışına girdi.

15 Temmuz menfur darbe girişiminden önceki yıllarda FETÖcü İlahiyatçıların birçok İlahiyat fakültesinde koloniler kurmasına göz yumulması da ne yazık ki işbu Ehl-i Sünnetçilik hassasiyetinden mütevellitti. Ne var ki söz konusu hassasiyet “suyu çömelerek üç yudumda içmek” gibi ritüellerle ölçülmekteydi. Fakat vaktiyle Ehl-i Sünnet’e sadakatlerinden hiç kuşku duyulmayan FETÖcülerin 15 Temmuz gecesi bir yandan suyu çömelerek üç yudumda içerken, diğer yandan bu milletin masum evlatlarına çatır çatır kurşun sıkmaları gibi bir vahşete tanıklık edildi. Bu mesele bir kenara, 2010 yıllardan itibaren Din, Diyanet ve İlahiyat alanında “Düşünmek, sorgulamak, tartışmak yasak” diye özetlenebilecek Ehl-i Hadis zihniyetine koşut olarak daha geniş fikir ve düşünce hattında Necip Fazıl imzası taşıyan kıyıcı ve dışlayıcı bir dil tercih edildi. Bu dilin özellikle dinî düşünce alanına nasıl yansıdığını anlamak için Necip Fazıl’ın “Doğru Yolun Sapık Kolları” adlı eserine göz atmak ve Mevdûdî’ye “Merdûdî”, Muhammed Hamidullah’a “Baîdullah” demekten nasıl keyif alındığına tanık olmak kâfidir. Söz konusu dil ve üslup Necip Fazıl’ın Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Abdülhakim Arvâsî’ye intisap noktasında yolunun kesiştiği Hüseyin Hilmi Işık’ın “Seâdet-i Ebediyye” adlı eserindeki saldırgan dil ve üslupla hemen hemen aynı niteliktedir. 

Sonuç itibariyle, bugün gelinen noktada gerek Necip Fazıl’dan tevarüs edilen kıyıcı, dışlayıcı ve saldırgan dille Ehl-i Sünnet müdafaası yapmak, gerek Din, Diyanet ve İlahiyat alanında klasik Ehl-i Sünnet anlayışına muhalif her görüş ve düşünceyi “İslam’a saldırı, Kur’an’a hakaret” gibi başlıklarla linç kampanyalarına mesnet kılmak, gerek II. Abdülhamid hatırına Mehmed Âkif’e dil uzatmak, gerekse “Medeniyet inşası, Anadolu irfanı” gibi kof retoriklerle fikir inşa ettiğini sanmak gibi anlayış ve uğraşlarla vakit harcandığı takdirde, fikrî iktidar tesisi ancak ham hayale konu olabilir. Bu saatten sonra özgürlükçü bir yaklaşımla fikir ve düşünce alanını açma yönünde ciddi adımlar atılması elbette mümkündür; fakat bu adımların toplum nezdinde ne kadar inandırıcı bulunacağı meçhuldür.

23 Ekim 2020 Cuma

‘Fikri iktidar’ mı ideolojik bir dayatma mı? Mehmet Ocaktan/23.10.2020

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İbn Haldun üniversitesinde yaptığı konuşmada dile getirdiği “Fikri iktidar” kavramının toplumda farklı değerlendirmelere yol açtığını belirtmem gerekiyor.

Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmiş yıllarda altını çizdiği “dindar nesil yetiştirme” hedefini esas alarak bir değerlendirme yapılacak olursa, “fikri iktidar”dan kastettiği, çerçevesini devletin ya da siyasal iktidarın tepeden belirlediği ideolojik bir kültürel iklimin ülkede hakim kılınmasını anlamak gerekiyor. Yani insanların hangi fikri ve kültürel değerlere göre yetişeceğine, nasıl bir ideolojiyle şekilleneceğine siyasal iktidar karar verecek.

Aslında Erdoğan konuşmasında bu fikri iktidarın çerçevesini net bir şekilde çiziyor: “Türkiye, kuru kuruya Batıcılık saplantısı yanında, yine aynı kaynağın ürünü pek çok sapkın ideoloji ve akımın zehrine maruz kalmış bir ülkedir. Fikri iktidarımızı kökü ve ruhu itibarıyla bize ait olmayan bir medeniyete kaptırmamızın sebebi, bu sapkın akımların önlerinin bilinçli bir şekilde açılmasıdır.”

Bu tariften anladığımız kadarıyla Erdoğan için gerçek anlamda fikri iktidar, ülkeyi dünyanın değişik coğrafyalarında üretilen ve aralarında zararlı fikirlerin de bulunduğu kültürel, sanatsal, felsefi ve bilimsel değerlerden korumakla mümkün olabilir.

Evet, eğer dünyayı böyle okumak gibi bir niyetimiz varsa “biz bize yeteriz”, şanlı tarihimizin altın sayfalarını yeniden ihya ederek, dindar ve itaatkar kullar oluruz, günlük hayatımızda arabalarından sağlık ürünlerine, bilişim teknolojilerinden tekstile kadar her alanda ürünlerini kullandığımız gelişmiş Batılı ülkelere hiç ihtiyacımız da kalmaz!..

Eğer hayalini kurduğumuz ‘fikri iktidarımız’la ülkenin kapılarını dünyaya kapatacaksak, bilelim ki bu iktidarda demokratik değerlere, hukukun üstünlüğüne, özgürlüklere, eleştirel düşünceye, şeffaflığa, hakkaniyete ve adalete yer yok demektir. Çünkü demokratik hukuk devleti de, hesap verilebilir, şeffaf yönetim anlayışı da, kuvvetler ayrılığı gibi prensipler de Batı kültürünün ürettiği değerlerdir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “fikri iktidarımızı gerçekleştiremedik” yakınmasını değerlendirirken, sadece Türkiye’nin değil, esas itibariyle Müslüman toplumların evrensel insani değerlere ve hakkaniyete dayalı bir dünya tasavvuru olup olmadığına bakmak gerekiyor. Gerek tarihsel süreçte, gerekse modern dünyada Müslüman toplumlar evrensel hukuk normlarını esas alan, liyakate ve şeffaflığa dayalı bir yönetim modeli oluşturamadıkları için, bugün itibariyle dillendirdikleri “fikri iktidar” söylemlerinin sahici bir temeli bulunmamaktadır.

Dolayısıyla hiçbir değişim ve tekamül sürecini yaşamamış, yüzyıllar öncesinden bugüne aynen aktarılan geleneksel İslam siyaset düşüncesiyle ancak despotik yönetim modelleri oluşturulabilir. Doğal olarak ifade özgürlüğünün olmadığı, eleştirel düşünceye kapalı baskıcı yönetimlerde gerçek anlamda bilim ve düşünce insanlarının yetişmesi de mümkün değildir. Bugün yüksek sesle dillendirilen söylemlerden anlaşıldığı kadarıyla, yıllardır “fikri iktidar” hayali kuran siyasal iktidarın esas beklentisi dünya ile yarışacak bilim, sanat ve düşünce insanlarının yetişmesi değil, eleştirel düşünceye, liyakate yabancı, itaatkar ve ideolojik topluluklar yetiştirmektir.

Bunun da hamasi dille tarifi “Asım’ın nesli”ni yetiştirmektir... Hemen belirtelim, bu yetiştirilmek istenen neslin Akif’in tarif ettiği “Asım’ın nesli” ile uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır.