22 Ağustos 2020 Cumartesi

Mümin insan ahlaksızlık gibi bir lükse sahip midir? Mustafa Öztürk/22.08.2020

Haber Global televizyonunda en son katıldığım bir programda izleyicilerden, ‘İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak şart mıdır?’ şeklinde bir soru gelmiş ve bu soruya, ‘İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak gibi bir ön şart yoktur; ama Tanrı’ya inanan bir insanın mutlak surette iyi insan olma zorunluluğu vardır’ şeklinde bir cevap vermiştim.

İyi bir insan olma yolunda Tanrı’ya inanma/inanmama meselesi bir yana, günümüz dünyasında Tanrı’ya inanmış olmanın beklenen ahlaki sonuçları üretmemesi üzerine ciddi şekilde düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Bu problemin temel sebeplerinden biri, “Tanrı’ya inanma”nın, İslâmî terminolojiyle söylersek, kalbî bir fiil olan “Allah’a iman”ın ne manaya geldiği meselesinin hakkıyla idrak edilememesi, yani çok derin bir anlam örgününe sahip olan “iman”ın (itimat, güvenme) cansız ve ruhsuz “itikat”tan ibaret bir şey zannedilmesi ve dahi resmî itikadın secili/uyaklı ifade kalıbına dökülmüş şekli olan “âmentü”nün dille ikrarının temel iman şartı konusunda kâfi görülmesidir. 

İslam geleneğinde “Mürcie”yi akla getiren bu gevşekliğin pratikteki sonucu “Allah ne derse desin, biz bildiğimizi okuyarak yaşayıp gideriz ve mümin olduğumuzdan da hiç şüphe etmeyiz” düşüncesidir. Böyle bir düşünce, farkında olmayarak, anlam ve otoritenin temeline insanın kendi duygusunu ve algısını yerleştirmesi gibi bir sonuç verir. Ancak Y. Noah Harari’nin “Homo Deus” adlı eserinde dikkat çektiği üzere anlamın ve otoritenin kaynağı göklerden insan duygularına kaydıkça tüm kâinatın doğası da değişmeye başlar. Dışarıdaki evren, yani şimdiye kadar tanrılar ve ilham perileriyle dolu olan bu alan bir anda boşalır. Buna mukabil içsel dünyamız, yani ilkel tutkularımızı çevreleyen bu önemsiz alansa ölçülemeyecek kadar derin bir zenginlikle dolup taşar. Melekler ve şeytanlar, ormanlarda ve çöllerde dolanan varlıklar olmaktan çıkıp kendi psişemizin iç kuvvetlerine dönüşürler. Cennet ve cehennem, bulutların üzerinde ya da volkanların derinlerinde yer alan mekânlar olmaktan uzaklaşıp içimizdeki zihinsel durumlar olarak yorumlanır ki Nietzsche de Tanrı’nın ölümünü ilan ettiğinde bunu kastetmiştir. Nitekim günümüz dünyasında Tanrı, en azından Batı’da kimilerinin kabul edip kimilerinin reddettiği soyut bir fikre dönüşmüş haldedir. 

Başta da söylediğim gibi bir insan Tanrı’ya inanmadan da ahlaki normlar ve değerlere sahip olabilir; pekâlâ iyi ve güzel davranışlar sergileyebilir. Çünkü iyilik ve kötülük (hüsün ve kubuh) vahiy diye tabir edilen ilahi bildirimden bağımsız olarak genel varlık düzleminde ve beşeri fiillerde zati nitelikler olarak mündemiçtir. Başka bir ifadeyle, iyilik ve kötülük gibi değerler şer’î değil, aklidir; dolayısıyla bu değerler varlığa ve insanın fiillerine ait özsel/zati niteliklerdir. İyilik ve kötülük meselesine Mu’tezile’nin de baktığı bu zaviyeden bakıldığında, insan Tanrı’ya inanmadan da kendini iyilikle bezeyebilir ve iyi değerler üretebilir; fakat bu değerler “iman”a bağlanmadığı için Allah katında “habt-ı amel” (iyi amellerin boşa çıkması) ve “ihbât”a (iyi amellerin boşa çıkarılması) konu olabilir. Ne var ki “ihbât” riski Allah’ı soyut bir fikir gibi telakki etme veya imanı itikat zannetme durumunda da söz konusu olabilir. Çünkü iman cansız ve ruhsuz itikada dönüştüğünde ahlaki kayıtsızlık, lakaytlık ve sorumsuzluk gibi haller ortaya çıkar.

Bu bağlamda Nisâ 4/136. ayetin ilk kısmını hatırlatmak faydalı olabilir. Zira bu ayetteki “Ey iman edenler! Allah’a iman edin” (yâ eyyühellezîne âmenû âminû billâh…) ifadesi en azından bir yönüyle Allah’a iman etmenin gerekli kıldığı duyarlılık ve sorumluluğa davet babında yorumlanabilir. Nitekim gerek Nûr 24/3. ayetteki “Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir” ifadesi, gerek Hz. Peygamber’in meşhur bir hadisindeki “Zina eden kişi mümin olduğu halde zina etmez, edemez; hırsızlık eden kişi mümin olduğu halde hırsızlık etmez/ edemez” ifadesi Allah’a iman eden bir kimsenin mutlak surette iyi (ahlaklı) bir insan olmak gibi bir sorumluluk ve zorunlulukla mükellef olduğunu gösterir. Sonuç olarak, Allah’a inanan insanın ahlaksız olmak gibi bir lüksü yoktur. Şayet bugün din ve dindarlık bağlamında ahlaki kayıtsızlık ve lakaytlık gibi bir salgından da sık sık şikâyet ediliyorsa, temelde Allah’a bağlanma (iman ve itimat) ve aynı zamanda O’nun hatırını (rıza) her şeyden üstün tutma konusunda çok ciddi bir sorunumuz var demektir. Bu noktada “Amel imandan bir cüzdür” veya “Amel imandan bir cüz değildir” şeklinde kesin ve keskin bir önerme kurmak, sonuçsuz bir tartışmaya mahal verme ihtimalinden dolayı sakıncalı/ sıkıntılı görünmekle birlikte, yaklaşık yüz ayette “iman” ile “salih amel”in (ahlak) bir arada zikredilmesi de mümin kişinin ahlaksızlık gibi bir lükse sahip olmadığını gösterir, demekte hiçbir beis olmasa gerektir

21 Ağustos 2020 Cuma

Tarihselcilik Meselesi Üzerine Mustafa Akyol

"tarihselcilik"ten ne anladığımı ve neyi doğru neyi yanlış bulduğumu daha net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Bana makul gelen sınırlı anlamıyla "tarihselcilik", Kur'an'ı yorumlarken ayetlerin indirildiği tarihsel şartları da göz önünde bulundurmak ve bu şartları ayetlerin hikmetlerini anlamada bir kaynak olarak kullanmaktır. Bu zaten geleneksel İslam düşüncesinde yer alan bir yaklaşımdır; ayetlerin "esbab-ı nuzül"ü (indirilme sebepleri) konusundaki literatür bununla ilgilidir. Buna eklenmesi gereken bir diğer gerçek, Kur'an'ın içindeki bazı ayetlerin lafzen (yani tam yazılı olduğu gibi, "literal" şekilde) uygulanmasının günümüzde imkansızlaşmış olmasıdır. Örneğin Kur'an'da köle ve cariyelerin hukuku ile ilgili ayetler vardır, ancak her iki kurum da tarihe karışmıştır. Bazı ayetlerde ise o dönemin Arap toplumunun yaşam biçimiyle ilgili düzenlemeler vardır, ancak aynı yaşam biçimi devam etmemektedir. Örneğin, Nur Suresi 58'de şöyle denir:

Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. (Ali Bulaç Meali)

Ayette geçen "öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit", o devirde insanların Arabistan'ın aşırı sıcaklarından kaçmak için öğle vakti evlerine çekilme geleneğiyle ilgilidir. Yaşadığımız toplum da dahil olmak üzere, modern toplumların çoğunda böyle bir adet yoktur. 

Enfal Suresi 60. ayette ise, Müslümanların savunma amacıyla "kuvvet ve besili atlar hazırlamaları" emredilir. Günümüz şartlarında artık savunma amacıyla "besili at" yetiştirilmeyeceği, sanırım herkesin kabul edeceği bir gerçektir. (Ayette "kuvvet ve besili at" denirken zaten başka silahlara kapı açılmıştır; ancak bir binek aracı olarak ata vurgu yapılmış olması göz ardı edilemez.) Örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta ortaya çıkan gerçek, Kur'an'ın bazı ayetlerini bugün lafzi olarak uygulamanın imkansız veya abes olacağıdır. Mesele, bu gerçekten ne sonuç çıkarmak gerektiğidir. Sembolik Yorum Sınırlı manada bir "tarihselciliğin"*, bu noktada Müslümanlara yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Bu yöntem, özetle, lafzi (literal) olarak uygulanması mümkün olmayan ayetleri sembolik manada anlamak ve ayetlerdeki ilahi maksadı günümüz şartları içinde yeniden yorumlamaktır. Bu mantıkla "at besleme" emrinden hareketle Müslümanlar askeri taşıma araçları inşa edebilirler. 

Kölelere iyi davranmakla ilgili ayetleri, yanlarında çalışan işçilere iyi davranmak için temel bir ahlaki ilke olarak kabul edebilirler. Lafzen uygulanması imkansızlaşmış hükümler, bu sembolik yorum yöntemiyle, modern çağda hayata geçirilebilir. Dikkat edilirse, böylesi bir yorum yöntemi, Kur'an'ın İlahi Kitap olduğuna inanmayan ve dahası onu insan ve toplum yaşamından tümüyle dışlamak için bahane arayanların argümanlarını da çürütecektir. Çünkü onlar, lafzi olarak uygulanması imkansız bazı ayetleri (örneğin kölelikle ilgili hükümleri) göstererek, "bakın Kur'an o devre ait bir kitap, bu devre hitap etmez" demektedirler. 

Tabii burada "neyin artık lafzi olarak uygulanamayacağına kim karar verecek" sorusu gündeme gelmektedir. Nitekim geliyor da. En ideal çözüm, bunun İslam ümmetinin dini uzmanlarının genel bir "icma"sı ile belirlenmesidir. Zaten daha önce de İslami gelenek, peygamberden iki asır kadar sonra oluşmuş bir icma ile şekillenmişti. O şekillenmeden bu yana geçen asırlar içinde dünyada pek çok şey değişmiş, bazı hükümlerin uygulama alanı kalmadığı gibi o hükümlerin ardındaki maksadı hayata geçirebilecek pek çok yeni imkan ortaya çıkmıştır. 

İslam dünyasının bölünmüşlüğü yeni bir icmayı zorlaştırmaktadır kuşkusuz, ancak böyle bir sonuca varılmadan da en azından yerel dini otoritelerin (örneğin Türkiye'de Diyanet'in) yapabileceği yeni yorumlar, Müslümanlara yol gösterici olabilir. Literalizmin Sorunu Üstte tarif edilen yorum yönteminin alternatifi ise, "tavizsiz literalizm"dir. Yani ayetlerin hepsinde tam olarak ne emrediliyorsa, onu o şekilde hayata geçirmeye çalışmaktır. Bu ilk başta iyi bir dindarlık gibi gözükse de, aslında hem imkansızdır hem de çok ciddi bazı sorunlar üretebilir. 

Peygamber dönemindeki toplumsal yaşamı yeniden kurmak ve o dönemin olaylarını tekrar etmek mümkün olmadığına göre, "tavizsiz literalist" bir Müslüman, mecburen, çağımızdaki toplumsal yaşamı ve olayları Kur'an'da kast edilen olguların bizzat kendisiymiş gibi yorumlayacaktır. Buradan büyük hatalar doğabilir. Örneğin bugün Irak'ta sivil insanları kaçırıp sonra da boyunlarını vuran El Kaide teröristlerinin, savaş ve savaşta öldürmeyle ilgili Kur'an ayetlerini okuduklarını görüyoruz. Oysa o ayetlerin hangi şartlarda nasıl davranan insanlara karşı bir savaş emrettiğini anlayıp, sonra da bunun modern dünyada karşılığının olup olmadığına bakmaları gerekirdi. Bu "ilmi" çaba yerine, dünyevi şartlar nedeniyle duydukları nefret ve hınca bahane bulmak için ayetleri kullanmak, onlara daha çekici geliyor. 

İslam tarihinde büyük terör estirmiş, öyle ki Hz. Ali'ye karşı bile suikast düzenlemiş olan Hariciler de, tam El Kaide benzeri bir literalizm ile hareket etmişlerdi. Bugün de tavizsiz literalist yaklaşım, İslam'da ciddi bölünmelere ve hatta çatışmalara da yol açabilir. Kur'an'ı sanki bu çağda kendisine vahyedilmiş bir kitap gibi okuyan bir Müslüman, kendisinden farklı düşünen ve ayrı bir yol tutan bir başka Müslümanı "münafık" olmakla suçlayabilir. Nitekim bazı İslami cemaat ve örgütlerde böyle bir eğilim ne yazık ki vardır. Peygambere muhalefet eden münafıklarla ilgili ayetleri kendisine muhalefet eden bir Müslümana karşı kullanan bir kimse, kuşkusuz kendini peygamberin yerine koymuş ve dolayısıyla Kur'an'ı kendi amaçlarına alet etmiş olur. En son olarak şunu da eklemeliyim: Bu konuları, sadece Kur'an'ı anlamaya çalışan bir Müslüman olarak ele alıyorum. Bir "fetva makamı" olmadığım ve olamayacağım gibi, kendi içimde vardığım kesin bir kanaat de yok. Tek kesin kanaatim şu: Müslümanlar, Kur'an'ın evrensel ve sonsuz yol göstericiliğine tutunmalı, ancak Kur'an'ın vahyinden bu yana 14 asır geçtiğini göz önünde bulundurarak ayetlerin hikmetlerini bu çağın şartlarında nasıl anlayabileceğimiz konusunda açık fikirli olmalılar

Bir ülkenin kaderi bir siyasi partinin kaderi ile bütünleştirilir mi… Elif Çkır/21.08.2020

AK Partili siyasetçiler ve iktidarın medyasında yazanlar bir süredir muhalefet partilerini “AK Partisiz- Erdoğan’sız bir Türkiye” istemekle suçluyorlar. Bunu açıkça da ifade ediyorlar.

Sürekli duyuyor, okuyorsunuzdur:

Diyorlar ki, “Muhalefet partilerinin tek dertleri var o da Erdoğan’sız ve AK Partisiz bir Türkiye.” Diyorlar ki, “Birileri AK Partisiz bir Türkiye hayal etmeye başladı”, “Birileri yine Erdoğan’sız bir Türkiye projesinin peşine düştüler. Ama biz Allah’ın izniyle bunlara geçit vermeyeceğiz”, “Şer odakları AK Partisiz projesi için toplandılar”! Diyorlar ki, “Türkiye’nin kaderi Erdoğan’la ve AK Parti’yle bütünleşmiş durumdadır. Erdoğan kaybederse Türkiye kaybeder”!

***

Hamasetin, popülizmin ve partizanlığında bir sınırı, bir eşiği olmalı değil mi? Dünyanın neresinde olunursa olunsun, bir ülkenin kaderinin bir partinin ve liderinin “siyasi kaderi” ile bütünleştirmek o ülkeye yapılan bir haksızlıktır.

Hele de Türkiye gibi derin tarihi köklere, çok büyük siyasi tecrübelere sahip, 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıktığı halde destani bir Kurtuluş Savaşı’nı başaran bir ülkenin kaderi bir partinin ve liderinin kaderine bağlanabilir mi? Bu muazzam bir haksızlık olmaz mı?

Daha açık yazayım, anlatmak istediğim şu: Dindarlar, Kürtler ve Tek Parti döneminin ötekileştirici, dışlayıcı, antidemokratik politikalarından rahatsız olanlar Atatürksüz bir Türkiye hayali kurmadılar mı? Sahi Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadele kahramanları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı neden kurmuşlardı?

Bütün tarihimiz boyunca gelip geçen hükümdarları düşünün, Cumhuriyet devrinde gelip geçen Atatürk, İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi başbakanlık yapmış, ülkenin kaderini yönetmiş liderlerin hepsi rahmetli oldu, ama Türkiye Cumhuriyeti elbette hala devam ediyor. Türkiye yerinde duruyor, bu liderler gelip geçti ama Türkiye hiçbir zaman beka derdine düşmüş bir ülke olmadı. 

Dahası tarihimiz boyunca hiçbir siyasi partinin aklına, partileri ile liderlerinin kaderini Türkiye’nin kaderi ile birleştirmek gelmedi. Çok partili döneme geçtiğimiz tarihten bu yana muhalefet partileri iktidar koltuğuna göz diktikleri için hiç suçlanmadılar.

Demokrasinin olmazsa olmazı “iktidar oyunu” değil midir? İktidar oyununu sağlayacak olan seçimler değil midir? Muhalefet partilerinin iktidar koltuğuna göz dikmesi, iktidardaki partilere meydan okuması, rakibini sandığa gömmek istemesi demokrasinin bir gereği değil midir? Demokrasi teorisinin önde gelen isimlerinden  Seymour Martin Lipset 1959’da yayımlandığı “Siyasal İnsan” kitabının daha girişinde istikrarlı demokrasi için rekabet ve ayrılmaların ortaya çıkması gerektiğinden bahseder. Lipset, rekabetin gerekliliğini şöyle açıklıyor:

“Bu olmalıdır ki, yönetim yerlerini ele geçirmek için çarpışılsın, iktidardaki partilere meydan okunsun ve iş başına geçen partiler değişsin. Barış içinde iktidar oyununa izin veren bir siyaset sistemi “dışarıdakilerin” “içeridekilerce” alınan kararlara uyması ve “içeridekilerin”, “dışarıdakilerin” haklarını tanımaları üstünde anlaşmadan da demokrasi olmaz.”

Lipset, siyaset oyununun sonucunun, gerçek otoritenin belli zaman aralıklarıyla bir gruba verilmesi olmazsa, ortaya demokrasiden çok istikrarsız ve sorumsuz bir yönetimin çıkacağını söylüyor.

Ülkemizin saygın Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Ergun Özbudun “Anayasalcılık ve Demokrasi” kitabında iktidar oyunu için sandıklarının kurulmasının yeterli olmayacağını, partilerin adilce yarışabileceği ortamın sağlanması gerektiğinin altını çiziyor:

“Seçimlerin gerçek anlamda serbest ve yarışması olmaları, ifade hürriyeti, değişik bilgi kaynaklarına ulaşma hürriyeti, siyasal örgütlenme ve faaliyet hürriyeti gibi hakların güvence altına alınmış olması gerekir. Aksi halde, halk iradesinin gerçek anlamda yansımasından söz edilemez.” (Sh. 23)

Bir yandan ülkemizde demokrasinin var olduğunu söyleyip, diğer yandan da ülkenin kaderinin bir siyasi partiye ve liderin kaderiyle bütünleştirilmek istenmesi demokratik bir tavır değildir. Hatta oldukça tehlikelidir. Böylesi bir yaklaşım  tek parti rejimlerinde görülebilecek siyasi tekelcilik olabilir.

***

Muhalefet partilerinin elini kolu bağlanacak, iktidar koltuğuna göz diktikleri için “dış güçlerin” odağı olmakla suçlanacaklar, Erdoğan’ın karşısına Erdoğan’ı yenebilecek bir aday çıkarmaları “operasyon” sayılacak. Sonra da hadi sandıklar kurulsun denilecek! Muhalefettir gözünü elbette iktidar koltuğuna dikecek, elbette iktidar partisini yıpratmaya çalışacak, iktidar partisinin ülke kaynaklarını nereye kullandığının peşine düşecek, en ağır eleştirileri getirecek, ülke çıkarlarına görmediği politikalara itiraz edecek, iktidar partisi de o koltuğu kaybetmemek için iyi politikalar üretecek, elinden gelenin fazlasını yapacak. İktidar oyunun kuralı budur.

Ve kazanan ülke olacak.

Kendilerinin meşruiyeti de rekabetçi, çoğulcu demokrasiye dayandığına göre iktidar siyasetçileri bu söylemi bırakmaları gerekir. 

Misak-ı Milli ve adalar sorunu Taha Akyol/21.08.2020

Doğu Akdeniz’de ve Ege’de yaşamakta olduğumuz sıkıntıların sorumlusu Lozan Antlaşması ve İkinci Dünya Savaşı’nda Oniki Adaları almamış olmamız mıdır?

Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP’yi eleştirirken, “Misak-i Millî sınırlarına sahip çıkılmamasıyla, adalar meselesinde ürkek davranılmasıyla çok büyük maliyetler ödendi” diye konuştu.

Şunu da söyledi:

“Güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık. Aynı şekilde Ege ve Akdeniz’de yüzleştiğimiz kronik sorunların temelinde bu dönemde yapılan yanlış hamleler bulunuyor.”

Elbette Kıbrıs ve Oniki Adalar bizde olsaydı durum farklı olurdu ama tarihteki bu kayıpların sorumlusu Lozan mı?

KIBRIS’IN KAYBI

Evvela “güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının dışında” kalmamızın en önemli sebebi, 1 Temmuz 1878’de Kıbrıs’ın fiilen İngiltere’ye verilmesidir.

Plevne’yi aşan Rus ordusu İstanbul’un Yeşilköy banliyösüne kadar gelmişti. Başkumandan Grdandük Nikola, 18 Şubat 1878’de Çar’a şu telgrafı çekiyordu:

“Uzakta Ayasofya’nın minareleri görünüyor. Bizi durduracak hiçbir kuvvet yok. İstanbul’a girmek için müsaadenizi bekliyorum.”

135 bin kişilik Rus ordusu, ancak İngiltere ve Almanya’nın müdahalesiyle durdurulabilirdi. Bunun bedellerinden biri, diplomasi kabiliyeti tartışmasız olan Abdülhamid’in mecburen Kıbrıs’ın “kullanımını” İngiltere’ye vermesiydi!

Bunun sorumluluğu yarım asır sonraki Lozan’a yüklenebilir mi?             

Asıl sorgulanması gereken; Osmanlı’nın bilim ve sanayi devrimlerini kaçırmış olmasıdır.

Bu çöküşün son noktası, Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgali ve Yunan ordusunun da Sakarya nehrine kadar ilerlemesidir.

MİSAK-I MİLLİ

Artık vatansever nesillerde imparatorluk fikri çökmüş, “milli devlet” (ulus devlet) düşüncesi doğmuştur. 17 Şubat 1920 Salı günü Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul edildiği “Misak-ı Milli”, bizim siyasi kutsallarımızdan biridir, bir ulus devlet belgesidir.

Oniki Adalar'ı 1911'de, Ege Adalarını 1912'de kaybettik. Misak-ı Milli ise 30 Ekim 1918'de elimizde olan toprakları içerir. Bu sebeple:

Misak-ı Milli’de, Oniki Adalar yoktur!

Balkan harbinde bir Averof zırhlısı karşısında nasıl zaafa düştüğümüzü bilen o nesiller, adalardaki nüfus durumunu da biliyorlardı.

Misak-ı Milli’de bulunmadığı halde, Lozan’da Meis adasını ve Oniki Adalardan altı tanesini almak istedik, alamadık.

Yunan’ı denize döken Türk ordusunun elinde çıkarma gemileri mi vardı?

İzmir limanında da İngiliz, Fransız, İtalyan harp gemileri bekliyordu.

Batum ayrı mesele. Lozan’da iki hedef eksik kaldı: Batı Trakya’da plebisit yaptıramadık, Kuzey Irak’ı alamadık.

Bunları gerçekleştirmeye kalkmak, bize Trakya’yı kaybettirirdi; Anadolu’dan çekilen Yunanistan, Batı Trakya’da tüm Trakya’yı işgal edebilecek kuvvet yığınağı yapmıştı!

1943’te Hitler’in ikram ettiği 12 Adaları almak da Türkiye’yi İkinci Dünya Harbi’nin içine atmak olurdu.

GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİMİZ

Kaldı ki, bugün mevcut sınırları veri alarak çözümler geliştirmek zorundayız. Bugün Türkiye’nin güçlü tarafları vardır, zayıf tarafları vardır.

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan “Pencere” adlı dijital gazetede çok önemli bir tahlil yayınladı. Türkiye’nin güçlü yönlerini sayıyor: Jeopolitik konumumuz, bölgede üç denizi bağlayan tek ülke olmamız, hakkaniyetli bir paylaşım istememiz, Libya ile anlaşma, uzmanlaşmış Hariciye ve istihbarat personelimiz, KKTC’nin varlığı, askeri kapasitemiz, güçlü merkezi otorite, partiler üstü ‘mavi vatan’ uzlaşması, NATO üyesi olmamız.

 Zayıf yönlerimiz:

“Özellikle Akdeniz çevresindeki diplomatik yalnızlığımız ve ideolojik dış politika yönelimimiz… Karşımızdaki ititfakın güçlü ve çok taraflı yapısı; Yunanistan, Fransa, Güney Kıbrıs, Suud, BAE, Bahreyn, Mısır, İsrail…”

‘Zayıf yönlerimiz’ listesinde ekonomik durum, hükümetin otoriterliği, ülke içinde siyasi fay hatları gibi faktörler var. (https://www.gazetepencere.com/gazete/0820/oe73/sayi305.pd)

Şimdi “mavi vatan” için en önemli görevimiz, “Akdeniz çevresindeki diplomatik yalnızlığımız” başta olmak üzere zayıf yönlerimizi onarmak, dostlarımızı artırıp düşmanlarımızı azaltmak olmalı.

Unutmayalım, Lozan’ı yapanlar Balkanlar’da “Balkan Paktı”nı, Doğu Akdeniz’de “Sadabat Paktı”nı kurmuşlardı. 1930’larda, 40’larda Ürdün Kralı Abdullah’ın ikinci ikametgahı İstanbul’du…

Dış politika konularında tarih üzerinden iç politika yapmanın bir faydası yok. Tek Parti devrini eleştireceksek kuvvetler ayrılığını reddeden otoriter sistemini eleştirelim. 

İSLAMİ SAĞ & İSLAMİ SOL

İslam dini düşüncesi, mukaddes bir şey değildir; tıpkı ideolojiler gibi toplumsal gerçekliklerden doğmuş ve sonra dönerek bu gerçeklikleri etkilemeye çalışmıştır. Sol ve sağ, İslam tarihinde iki yorum biçimi olduğu gibi, aynı zamanda iki toplumsal-sınıfsal konumdur. Düşüncenin teorik nesnelerine yaklaşım tarzında sol ve sağ şu şekille de ortaya çıkar.

A) "Nasıl bilebilirim?" sorusunun karşısında, imanı; bilginin vesilesi yapan yaklaşım sağ; düşünceyi imanın önüne alan yaklaşım soldur.

B) “Ne bilebilirim?” sorusunun karşısında, varlığı; yaratılmış, mümkün, değişken görüp alemin 'fani' olduğuna inanan görüş sağ; alemi baki ve müstakar olarak gören görüş soldur.

C) Kadim sıfatlarıyla birlikte varlıktan ayrı bir Tanrı 'nın olduğunu kabul eden görüş sağ; sıfatları asli kaynağı olan insana geri veren görüş soldur.

D) Ezeli takdiri benimseyen ve insanın fiilierini kendine isnat etmeyen görüş (Eşarilik ve kesb nazariyesi) sağ; insanı özgür kabul eden ve fiilini kendine isnat eden görüş (Mutezile) soldur.

E) Nakli esas alan görüş (ehlu'l- hadis) sağ; aklı esas alan görüş (ehlu'r-re'y) soldur.

F) Hayrı ve şerri Allah'a nispet eden (kaderci) görüş sağ; hayrı ve şerri insana ve topluma nispet eden görüş soldur.

G) Nübüvveti insanın kurtuluşu için zorunlu olarak kabul eden görüş sağ; harici yardımı zorunlu görmeyen görüş soldur.

H) Ahireti gerçek olarak kabul eden görüş sağ; onu insanlıgın yeryüzündeki geleceği olarak te'vil eden görüş soldur.

İ) Ameli imandan ayıran görüş sağ; ayırmayan görüş soldur.

J) İmameti (siyaseti) dinin aslından görmeyen görüş (Ehl-1 Sünnet) sağ; imameti dinin aslından gören görüş (Şia, Haricilik, Mutezile) soldur.

K) Hanefiliğin kazuistik (farazi) fıkhı sağ; Malikiliğin realiteyi dikkate alan fıkhı , Şatıbi'nin 'makasıd' kuramı ve İbn Haldun'un tarih felsefesi soldur.

L) Farabi ve İbn Sina'nın işraki felsefesi sağ; İbn Rüşd'ün aklı temele alan yöntemi soldur.

M) Hz. Osman'ın ırk ve sınıf  temeline dayanan politik yorumu sağ; Ebu Zerr el-Gıfari'nin  toplumcu ve eşitlikçi görüşü soldur.

N) Tanrı'nın aşkınlığını savunan teolojiler sağ; O'nun içkinliğini savunan teolojiler soldur.

O) Tutucu sağ teolojiler, bir teselli teolojisidir (Ahiret inancı); sol teolojiler ise, kurtuluşun insan çabasıyla yeryüzünde gerçekleşeceğine inanır.

 Geleneksel kültürümüzün nass'dan, nakilden, Kitap'tan vakıaya giden yönteminin tersine, İslami sol, beşeri bilimlerin verilerinden (vakıa) nassa, nakle, Kitab'a giden bir yöntemi benimser. Vaaz ve irşat dönemi bitmiştir. Dönem, veri ve istatistik dönemidir. Dini gerçekliği artık sosyologlar, psikologlar, antropologlar, iktisatçılar, siyasetçiler belirleyecektir.

 KAYNAK:

 İlhami GÜLER - Hasan Hanefi ve İslami Sol

'İslamcı aydının krizi' yazısını neden yazmadım! Besim F. Dellaloğlu/30.07.2020

2020 Türkiye’sinde artık genel olarak sağdan mesafelenmiş bir İslamcı aydın tipolojisinin pek kalmadığını düşünüyorum. Bu ifadenin de bir genelleme olduğunu ve elbette istisnalar barındırdığını biliyorum. İslamcı aydın kategorisinin artık pek kalmadığından söz etmek bir zamanlar böyle bir kategorinin var olduğunu düşündüğüm anlamına da geliyor elbette. O zaman meseleyi şöyle de ele alabiliriz: Bir zamanlar Türkiye’de sağdan bağımsız bir İslamcı aydın kategorisi vardı ama bu kategori son dönemde müthiş bir hızla sağcılaştı. Bu yazının ironik başlığı altında işte bu konuyu ele almak istiyorum.

İslamcı aydın söyleminin sağcılaşması bir anlamda ekonomik/dünyevi asabiyenin ağır basması şeklinde okunabilir basitçe. Türkiye’nin modernleşme tarihini “anti-teist” özellikler taşıyan bir girişim olarak değerlendiren İslamcılık aslında bu bilincin bir ideolojiye dönüşmesi anlamına da geliyordu. Yani teolojinin ideoloji haline gelmesi. Ben bu durumun ilişkisel bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye’nin laik(çi)liği ile İslamcılığı birbirlerini sistematik olarak ürettiler. Cumhuriyetin laik(çi) filtreleri dindarlığı siyasal bir kimlik haline getirdi ve ona içi çok da dolu olmayan bir muhalif karakter kazandırdı. İşte tam da bu nedenle yaklaşık 10 yıllık bir iktidar tecrübesi İslamcılığın sağcılaşması için yetti.

Toplumsal süreçleri ahlaki kriterlerle yargılamak yerine, onları analiz etmenin daha doğru olduğunu düşünmüşümdür hep. Bu bağlamda, hızlı toplumsal değişim süreçlerinin insanlar üzerinde felsefi, ahlaki tahribat yapması da kaçınılmaz olabilir. Yaygın anlamda İslamcı okuryazarlığı işte bu açıdan eleştirmek ise mubahtır. Bunun elbette istisnaları olabileceğini tekrar ifade etmem gerek. Ancak bu yoğun sekülerleşme sürecinin sakilliğini aslında bir maneviyat açığının bir sonucu olarak da değerlendirebilmek lazım. Bir olgunun toplumsal, tarihsel olarak açıklanabilir, anlaşılabilir olması ahlaki çözülmeleri meşrulaştırmaz. Tıpkı sebeplerinin olmasının günahı ve suçu aklamayacağı gibi. Çalmak hem günahtır hem de suçtur. Çocuklarınızın rızkı için çalmış olsanız bile.

İslamcılığın sağcılaşması aynı zamanda uhrevi değerleri dünyevi olanla çok kolay değiş tokuş edebilmenin de tarihidir. Bunun bir adı da sekülerleşmedir. Ancak sekülerleşmenin bile kendi içinde katmanları, seviyeleri vardır. Aynı kuşak içinde takvadan “günah işleme özgürlüğü”ne geçişin sakil gözükmemesi mümkün değildir.

Benim kuşağımın İslamcıları eskiden kendilerini sağcı olarak görmezlerdi. Hatta böyle nitelenmeyi kendilerine bir hakaret sayarlardı. Bugün ise kendilerini neredeyse tereddütsüz bir biçimde öyle gördükleri söylenebilir. O dönemde İslamcıların sağa yönelik eleştirelliklerinin birinci boyutu sağın iktidarı, statükoyu temsil ediyor olmasıydı. İkinci boyut ise insani düzlemde sağcılığı ahlaki açıdan fazla yozlaşmış bulmalarıydı. Türkiye tecrübesi açısından bence oldukça önemli bir mesafeydi, ama korunamadı. Son kertede bu tarihselliğin öznelerinin yaşadıklarını sadece “trajik” olarak nitelendirmek bile onlara fazla paye vermek anlamına gelebilir. Trajik olan hazırlıksız yakalandığınız bir seçim yapma zorunluluğunu içerir. İslamcı okuryazarlık açısından böyle bir hazırlıksızlık belli ölçülerde söz konusu olabilir. Ancak şahsiyet aynı zamanda krizlerle karşılaşana kadar kendinizi yoğurduğunuz hamurun kalitesiyle de ilgilidir. Bu nedenle, ben “traji-komik” sıfatının bu durumu daha iyi tarif edebileceğini düşünüyorum. Hem daha önce ifade ettiğim sakillikleri daha iyi anlatması hem de seçimlerin aşırı dünyeviliği ve içgüdüselliğini vurgulamak açısından.

İslamcı okuryazarlığın sağcılaşması aynı zamanda dışarıdan çok net görülebilen ancak belli ki içeriden hissedilemeyen bir entelektüel savruluş ile de kendini gösterdi. Gençliğinde Nietzsche, Marx, Heidegger, Gadamer, Habermas, Foucault, Feyerabend’i hatmetmiş bazı insanlar vülger, popülist, otoriter bir sağcılığın kalemşoru haline geldiler. Bir zamanlar en iyi reklamcıların solcu şairlerden çıkması gibi belki. Türkiye’nin ortalama solcu okuryazarlığı büyük ihtimalle bu süreci de “takiye” kavramıyla açıklamakla yetinecektir. Ancak ben bunun yeterli bir açıklama olmayacağını düşünüyorum. Bu insanlar gençliklerinde İslami Batı, modernlik, kapitalizm eleştirilerini Batı’nın yukarıda örneklediğim eleştirel kuramcılarıyla birlikte okudular. Yani Batı ve modernlik eleştirileri sadece geleneksel İslami referanslara dayanmıyordu. Aynı zamanda Batı’nın içinden çıkmış en önemli modernlik eleştirmenlerini de iyi biliyorlardı. Ben bu hattan önemli şeyler çıkabileceğini düşünmüştüm doğrusu. Ama maalesef mümkün olmadı. Bunun yerine cari olan bu birikimin basit bir iktidar apolojizmine harcanmasıdır.

Oysa Foucault’nun “iktidar” hakkındaki tespitleri sadece Paris için geçerli değildi. Marx “sınıf” derken sadece İngiltere’den söz etmiyordu. Oysa bugün bu İslamcı bakiyenin kapitalizmle hiçbir sorunu olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz. Artık sağcısına dönüştükleri toplum, gelir dağılımının en kötü olduğu toplumlardan biri dünyada. Eskiden İslamcı okuryazarlık eleştirilerini “modernlik” kavramı üzerinden kurardı. Bugün ise sözünü ettiğim modernlik eleştirisi, kültürel bir Batı karşıtlığına kadar geri çekilmiş duruma geldi. Kapitalizmle hiçbir sorunu olmayan, modernlikle barışmış bir hareketin sağcı olarak nitelendirilmesine sanırım kimse itiraz etmez. Kendileri de artık pek itiraz etmiyorlar zaten.

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir?/Ozgur Koca

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl yalan söyleyebilir, öldürebilir, çalabilir,…?

Din esasen ahlakın olgunlaşması için verimli bir zemin sunar. Tek, aşkın, ve mutlak bir varlığın her an gözetimi altında olduğunu bilen bir insanın hayatını daha dikkatli yaşamasını beklersiniz. Yaptıklarının hesabını vereceğini bilen bir insan daha temkinli olmalıdır diye düşünürsünüz.

Gerçekten de dinini ciddiye alan bir insanın yapması gereken budur. Huzurda olmanın edebi ile geçmelidir bu dünyadan. Ama tecrube bize gösteriyor ki her zaman böyle olmuyor. Dindar insanların ahlak ile telif edilemeyecek tavırlarını çok sık gözlemliyoruz.

Neden? Maddi, yapısal, ve yorumsal pek çok sebebi var bunun. Ben yalnızca din yorumları içinde ahlaka kurulmuş tuzaklardan bahsetmek istiyorum. Bu tuzaklar farkedilmeden ve onlara karşı önlem alınmadan daha fazla dindarlaşma ahlak sorununu çözmüyor.

1- Mutlakçılık: Bir din yorumu size mutlak doğruyu sunduğunu iddia ediyorsa bir tuzak ile karşı karşıyasınız demektir. Buna inanan bir insan çok kolay kendisini dünyada ilahi iradenin temsilcisi olarak konumlandırabilir. İlahî irade ile şahsın iradesi arasındaki sınır kaybolur. Kişi kendi iradesi ile ilahi iradeyi aynileştirir. İşte tam da burada kişiye yaptığı hastalıklı ve ahlaksız şeyler ilahi iradenin de talebi olarak görülür.

Bir militan kendisini siviller arasında patlatırken ya da bir devlet başkanı bir grup insana zulm ederken kendisini aslında ilahi iradenin hizmetkarı ve uygulayıcısı olarak görmektedir. İlahi iradeyi gasp etme çabası da diyebileceğimiz bu tavır müthiş bir kibir ima eder ama bu durumdaki bir insan bu kibri farkedemez bile.

2- Ütopyacılık: Eğer din yorumunuz ütopik bir gelecek öneriyorsa gene bir tuzak ile karşı karşıyasınızdır. Bu yalnızca dinî değil sekuler ideolojilerin de problemidir. Troçki Komunist devriminden sonra hayatını kaybeden milyonlar hatırlatıldığında “devrim için ödenmesi gereken küçük bir bedeldir o” demişti. Bir kez ütopik bir gelecek farzederseniz oraya giderken yapacağınız her şeyi meşrulaştırabilirsiniz.

Ne de olsa” halkların iyiliği,” “alem-i Islam” yada “apaydınlık ve tertemiz bir bahar” için yapmakdasınızdır herşeyi. Böyle bir hedefe koşulurken ufak tefek arızalara bakılmaz. Burada insan hayatı araçsallaşır ve ahlak terk edilebilir.

3- Bireyin kaybolması: Aşırı grup vurgusu yapan din yorumları da ahlaken problemli tavırlar üretme potansiyeli taşır. Hannah Arendt’in “kotülüğün banalliği” makalesinde değindiği gibi bireyin grup içinde kaybedilmesi ile kötülük arasında çok yakın bir ilişki vardır.

Ona göre Naziler birey olamadıkları için o kötülükleri yapmışlardır. Emir komuta zinciri içinde düşünme ve değerlendirme kaabiliyetini yitirir insan. Grup bireyi yutar. Birey de buna mukabil grubun davranışlarından dolayı sorumluluk hissetmez. Burada kötülük sıradanlaşır. Banalleşir.

 Ayrıca mazlumun sesi grup fanusunun içine giremez. Grup içinde kendini kaybetmiş bir insan zihnen grubun dışına çıkamaz ki buna itiraz etsin. Ancak kendi aklıyla düşünmeye cüret edenler grup olarak işlenen cinayetlerin önüne geçebilir. Birey olamayan insan daha kolay şiddet ve ahlaksızlık üretir.

4 -Seçilmişlik: Ahlaken problemli tavırlar üreten din yorumlarında görülen başka bir özellik seçilmişlik vurgusudur. Siz ve sizin gibi düşünenler seçilmiş bir gruptur. “Ülkeye ve dünyaya huzur ve nizam” getirecek bir partinin, bir örgütün, bir grubun parçasızınızdır. Ulvi bir davanın yükünü taşımaktasınızdır. Sekuler grublarda da görülen bir davranış kodudur bu. Kendinizi böyle ayrıcalıklı bir konuma yerleştiriseniz grubunuzun dışında kalanlar ikincilleşir. Burada, mesela, kadrolaşma gibi ahlaken problemli tavırları meşrulaştırırsınız. Ne de olsa bunu seçilmiş olan sizler kurtarmak istediğiniz kalabalıklar için yapmaktasınızdır.

5- Muğlaklık: Din yorumunuz size ahlakın bazı temel prensibleri hakkında detaylı yol göstermiyorsa gene problemlerle karşılaşırsınız. Mesela yalan söylemek haramdır. Ama yalan söylenebilecek o kadar çok istisnaya kapı açarsınız ki bir müddet sonra istisnai haller kural haline gelir. Bugün kendinizi mecbur hissedersiniz. Yarın ulvi bir amaç için yalan söylersiniz.

Ertesi gün doğruyu eksik söyleyerek yalan söylersiniz. Sonra düşman üretirsiniz, hayatı bir “harb” olarak tanımlarsınız. “Harb hiledir” den hareketle her türlü yalanı söyleyebilirsiniz. Köleliğe, fuhşa, şiddete, irtikaba bir mesned bulabilirsiniz. Vicdan azabı da hissetmezsiniz. Şuurunuzu susturmuşsunuzdur.

6- Boşluk: Bazen de din yorumunuz manipulasyona açık boşluklar bırakır. Mesela, din yorumunuz kadın hakları konusunda boşluklar ihtiva ediyorsa kadına karşı yapılmış ahlaksızca muameleleri kolayca meşrulaştırabilirsiniz. Bir şey söylemeniz gereken hususta suskunsunuzdur. Bu o hususta modern bağlam içinde yeterince sistematik ve detaylı çözümler üretilmediğine işaret eder. Bu boşluklar istismar edilir.

7- Şiddet ve merhamet: Bir başka ilginç mekanizma da şudur. Şiddet ve ahlaksızlık merhamet süretinde görünür gözünüze. Mesela İŞİD gibi bir organizasyon kendi dindaşlarını iki şekilde öldürür. Bir, önce tekfir eder sonra öldürür. İki, ve daha ilginci, öldürdükleri Müslümanları temizlediklerini düşünür. Yani sizi aslında günahlarınızdan arındırmakta ve “kanınızla temizlemektedir”. Sizin bunu isteyip istemediğiniz onun için önemli değildir. O size, size rağmen, bir iyilik yapmaktadır.

Siz onun size yaptığı bu iyiliği ötede anlayacaksınızdır. Burada ahlaksızlık ve şiddet kendini merhamet suretinde pazarlar. Bu derecede olmasa da bu psikoloji özellikle devlet ve toplum ilişkilerinde jakoben bir otoriterlik süretinde kendini gösterir. Rahatsız edicidir. Boğucudur.

8- Sistem problemi: Sahabe arasında yaşanan savaşlarda müşahade ediyoruz bunu. Bireysel hayatları itibariyle örnek bir konumda olan bu insanlar aralarındaki anlaşmazlıkları çözecek “hukuki ve siyasi” sistemi henüz kuramadıkları için savaşmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bu sistem ile ahlak arasındaki ilişki üzerinde daha ciddi düşünmemizi gerektiriyor.

Ahlaka destek olacak sistemin de kurulması gerekiyor. İyi bir şehir planlamacılığı yapmadan ve kurallar tesis etmeden insanlara sadece “trafik kurallarına uyun” demek yetmez. Sistemi ve yapıyı kuramazsanız ahlak direnemiyor. O açıdan iyi insan yetiştirmeye harcadığınız emek kadar iyi sistem inşa etmeye de dikkat etmek gerekiyor.

9- Duygu pompalaması: Bir başka problem dinin yüksek düzeyde duygu pompalanması ile öğretilmesi. Ahlak ise duygudan ziyade aklın konusu. Hayatı rasyonel bir şekilde analiz etmeniz gerekiyor. Aklı öteleyen ve onu “yanıltıcı bir alet” olarak gören din yorumlarının son derece rasyonel bir uğraş olan ahlak konusunda yetersiz kaldıklarını görüyoruz. Samimiyetle işlenmiş hatalar kaplıyor ufkumuzu.

10- Devlet ve iktidar: Din ile iktidar arasındaki mesafe kaybolunca da din ahlak üretemiyor. Devlet ile arası azalan din araçsallaşıyor. Devlet güç eksenli düşündüğü için dinin iç mantığı ile çelişiyor. Din zayıfın ve sivil toplumun yanında bir ahlak kaynağı iken gücün yanında durmaya başladığında devletin günahlarının fetvacısı konumuna iniyor. Din ile güç karşılaştığında, bazı istisnalar hariç, kazanan hep güç oluyor. Buradan modern Müslüman toplulukların din ile devlet ilişkisinin hem pratiği hem de teorisine dair ciddiyetle düşünmeleri gerektiği sonucu çıkıyor.

11- Dualizm: Karşınızda kapkaranlık bir düşman tahayyül ediyorsunuz. Hayatı dar’ul-harb ve dar al sulh gibi ikili kategorilerle anlamlandırıyorsunuz. Karşı taraf “tek gözlü deccaldir”, “dış güçlerin işbirlikçisidir”, “haindir.” Öteki o kadar kötüdür ki ona karşı ahlaklı olmak gerekmez. Burada farklı davranış kodları devreye giriyor ve ötekine karşı ahlaki sorumluluklardan kurtuluyorsunuz.

Kısaca akıldan ve düşünceden uzaklaşan, güce yaklaşan, utopik, dualist, seçkinci, devletçi, muğlak, konformist, aşırı duygusal, sistem kuramıyan din yorumları ahlak üretmekte yetersiz kalıyor. Bunlar ahlaka kurulan tuzaklardan bazıları. Görüldüğü gibi Allah’a ve ahiret gününe inansanız bile bu tuzaklara düşebilirsiniz. Din ile ahlak arasında yeni köprüler kurmak istiyorsak bu tuzaklar üzerinde dikkatle düşünmek ve daha sağlıklı yorumlar üretmek gerekiyor. Dini bir biat ve itaat kültürüne indirenler dine büyük bir kötülük yapıyor."


20 Ağustos 2020 Perşembe

MÜSLÜMANLARI DİNDEN SOĞUTANLAR Prof.Dr. Sıddık ÜNALAN, Elazığ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Esrar, eroin, alkol ve madde bağımlısı Müslümanları AMATEM’e götürüp tedavi ettirdik diyelim peki ya bizim mala, makama, mevkiye, koltuğa, lüks ve gösterişe, dünyaya yani maddenin bizzat kendisine bağlanmış Müslümanları kim tedavi edecek?

Köşklerde “Baby Shower” mevlitlere oluk oluk para akıtan, düğün sonrası “After Party’leri” ihmal etmeyen, ezanla karışık müzikler çalarken gelinle damadın muhakkak bir merdivenden aşağı indiği, İngiliz kraliyet balosunu bile geride bırakan düğünlere özenen, lüks yatlarda beyaz elbiseleriyle doğum günü partisi kutlamaya alışan, gösteriş düşkünü, dünya ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, kınadığımız ne varsa başına İslami ibaresini koyarak yapan, kadının kocasına bir dilim kek, bir bardak çay vermesine bile itiraz ederek feminizmin kurucularını bile hayretler içerisinde bırakan, marka ve lüks bağımlısı tesettürlü Müslüman kızlarımızı kim tedavi edecek?

VİP umreden aşağı kabul etmeyen, Zemzem Towers’dan aşağı konaklamayan, rezidansların ve özel güvenlikli sitelerin dışında yaşayamayan, yurtdışı tatillerini ihmal etmeyen, sadece zenginlerle oturup kalkan ve bu dünyayı küçük bir cennete çevirmeye çalışan konfor ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Efendimizin (s.a.s.), “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki, itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir” (Tirmizi) hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, koltuğu elinden alınınca kriz üstüne kriz geçiren, küçük bir müdürlük için bile aşındırmadık kapı bırakmayan, şeref ve itibarı malda, makamda ve parada gören, bunları kaybedince de itibarını kaybettiğini zanneden, yeniden bir makama gelebilmek için gerekirse ahlakını, adaletini, merhametini ve değerlerini bile gözden çıkarabilen makam bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Asıl işi bu sorunlara çare üretmek olması gerekirken devlet destekli projeleri kovalamaktan, protokol fotolarına girmek için çırpınmaktan, vekillerle, bürokratlarla yapılan üst düzey ve çok önemli toplantılardan vakit bulamayan, İslami çalışmaların sadece para ve güçle yapılabileceğine iman etmiş, adı sivil kendi resmi bir kısım STK’larımızı kim tedavi edecek?

Peygamberimizin (s.a.s.) açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?

Ve en kötüsü de bir asgari ücretle on nüfus geçindirmeye çalışan, çocuğunun okul masraflarını bile karşılayamayan, parasızlıktan evlenemeyen, borç batağında inim inim inleyen garip Müslümanların, tüm bu olup bitene, lükse, israfa, gösterişe, umarsızlığa, pervasızlığa bakarak din ve dindarlıkla ilgili yaptıkları sorgulamalarına kim cevap verecek?

Hiç kimse kusura bakmasın! Bu gidişatımız gidişat değil. Bu dünya sevgisi, bu madde bağımlılığı, bu vehn krizleri hepimizi mahvetti.

Efendimizin (s.a.s.), “Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular” (Camiu’s-sağir) uyarısına muhatap olmadan derlenip toparlanalım.

Gençliğin Din Sorgulamalarının 7 Sebebi Prof. Dr. Mehmet Görmez,

Bugün, çokça tartışılan bir konu üzerinde duracağım:

Gençliğin din ile ilişkisi üzerinde. Gençlik dinden kopuyor mu?

Dine mesafeli bir gençlik mi geliyor?

Sıkça ifade edildiği gibi yeni bir Ateizm, Deizm dalgasıyla mı karşı karşıyayız?

Yoksa bu tartışma sadece kuru bir iddiadan, yalnızca bir söylemden mi ibaret?

Eğer bu iddia doğruysa bunun sebepleri nelerdir?

Bu tartışmaları bir rahmete dönüştürmek mümkün müdür?

Bugün, bu sorular ekseninde düşüncelerimi ifade edeceğim. Evet, günümüzde gençlerin din ile ilişkilerinde bir dönüşümün yaşandığı muhakkak. Ancak benim şahsen kendi okumalarımda, incelediğim önemli araştırma ve raporlarda, doğuda ve batıda pek çok ülkeye yaptığım seyahatlerde edindiğim gözlemlerde ve hepsinden önemlisi zaman zaman gençlerle bir araya gelip çay içip dertleştiğimiz sohbetlerimizde, vardığım netice; gençlerin dünyasındaki değişimin Deizm, Agnostisizm ya da yüzyılın başında cereyan eden Felsefi Ateizm olmadığıdır. Bence bugün gençlerimiz yeni bir anlam arayışı içindedir. Tıpkı hayatın anlamını arayan, hakikatin künhüne vâkıf olmaya çalışan her insan gibi. Evet, bugün gençlerin yeni soruları var, yeni sorgulamaları vahve dine dair yeni itirazları var. Sevgili Gençler, Bu sorularınıza, sorgulamalarınıza ve itirazlarınıza baktığımda, bunların büyük ölçüde dinin sahih kaynaklarının doğru anlaşılmamasından ve yanlış uygulamalardan kaynaklandığını görüyorum. Gençleri tereddüde düşüren, sorgulamaya sevk eden asıl sebep, yanlış din tartışmaları, yanlış din söylemleri ve yanlış din uygulamalarıdır. Dijitalleşmeyle birlikte her türlü bilgi bir metaa dönüştü. Dinî bilginin bütünlüğü bozuldu. Bir bilgi kaosu ve yorum anarşisi ortaya çıktı. Online kürsülerden din bir çatışma alanına dönüştü. Dijitalleşmeyle birlikte görsel idrak egemen oldu. Akıl ve gönül, görsellik, suret ve imaj ile daha fazla meşgul oldu. Hakikatten uzaklaştı. Bütün bunlar manevi buhranın yeni başka sebepleri. Sevgili Gençler, Dine yönelik sizlerden gelen bütün soruları topladım. Bütün sorularınızın ve sorgulamalarınızın 7 konu etrafında düğümlendiğini farkettim. Bence bu yedi konu doğru temellendirilirse bu düğümler büyük oranda çözülebilecek ve sorular cevap bulabilecektir. Bu yedi konuyu sizlerle kısa kısa müzakere etmek istiyorum.

1- Bu konulardan birincisi din-insan ilişkisidir. Bu tartışmalarda dinî olanla insani olan, İslami olanla insani olan karşı karşıya getiriliyor. Sanki dinin, bütün özgürlükleri kısıtlamak için geldiği, insanı ‘kul-köle’ yaptığı anlatılarak büyük bir yanılgıya sebep olunuyor. Bu çelişki içinde gençler, insani olanı tercih ediyorlar.Oysa din, insanı yüceltmek, insana değer vermek, insanı onurlandırmak için gönderilmiş ilahî bir nizamdır. Hayatın amacını, yaratılışın hikmetini öğreten bir hidayet rehberidir. Dinî olan insanidir, insani olan İslamidir. Din, fıtrattır. فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ / O hâlde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel. Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte değerlerle donatılmış doğru din budur. (30/Rûm, 30)Burada insanilik ile yaratıcıyı yok sayan ideolojik Hümanizmi birbirinden ayırmak gerekir. Biz bazen ideolojik Hümanizmi eleştirelim derken insaniliği ortadan kaldırıyoruz. Fıkhi yorumlarımız, fetvalarımız, kelami anlayışlarımız, İslami olanla insani olanı karşı karşıya getiriyor. Bu, doğru değildir.

2- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı ikinci başlık din-dünya ilişkisidir. Yanlış din söylemleri, din ile dünyayı karşı karşıya getirerek bir çatışma alanı oluşturuyor. Dünyayı aşağılıyor, yeryüzünü imar etme görevimizi unutuyor. Bir hadisi yanlış anlayarak dünyanın mümine zindan, kafire cennet olduğunu söylüyor. Bu çatışmada da gençler, tercihini hayattan ve yaşadığı dünyadan yana yapıyor.Aynı söylem, dinin, insanı özgür bıraktığı alanlara müdahale ediyor. Kültür, sanat, edebiyat adına yapılan pek çok etkinliğe karşı çıkıyor. İnsanların şekline şemailine, kılığına kıyafetine karışıyor. Helal dairesini daraltıyor. Helal dairesini daraltmak, haramları artırmaktan başka bir işe yaramaz. Halbuki Kur’an bize helal dairesinin genişliğini hatırlatır; hatta bu hususta bizi ikaz eder.قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا / Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti, temiz ve iyi rızıkları kim haram kılabilir? Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır. (7/A’râf, 32) وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ/ Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak “Bu helaldir, bu haramdır.” demeyin. (16/Nahl, 116)Elbette kitap ve sünnette dünyaya yönelik eleştiriler yok değil. Ancak kötülenen, dünya değildir; ahireti yok sayan dünyevileşmedir. Dünyevileşmeyi (Sekülerizm) eleştirelim derken dünyayı aşağılamaya kalkıyoruz. Hâlbuki dünyayı sırf dünya olduğu için aşağılayan bir Kur’an ayeti, bir Peygamber sözü mevcut değildir. Bu dünyada güzellik istemeyi bize dua diye talim buyuran Rabbimizdir. رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ(2/Bakara, 201)

3- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı üçüncü başlık din-akıl ilişkisine dairdir. Yanlış din söylemleri akılla vahyin ilişkisini sürekli bir tartışma alanı olarak takdim ediyor. Akli olanla dinî olanı karşı karşıya getiriyor. Aklı kötüleyen din anlayışları yaygınlık kazanıyor. Halbuki akıl, vahyin biricik muhatabıdır. Vahiy, aklı yüceltmiştir. Kur’an’ın bizi en çok sarsan sorusuاَفَلَا تَعْقِلُونَ / akıl etmez misiniz, sorusudur. Büyük İmam, Gazali de “Akıl, Allah’ın nurundan bir parçadır.”der.(7 Gazâlî, Mişkâtu’l-Envâr, s. 44)Bugün hiç kimse siz genç dostlarımıza aklını bir kenara koy, gel; iman et, diyemez. Cennete girmek için aklını bir tarafa bırakman gerek, diyemez. Zira Kur’an, bunun tam tersini söylüyor: كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓي اَصْحَابِ السَّع۪يرِ(67/Mülk, 10) / cehennemden kurtulmak için aklını kullanmayı işaret ediyor. وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ / Akıllarını kullanmayanların üzerine kötülük yağacağını hatırlatıyor. (10/Yûnus, 100) Nitekim bugün Müslümanların başına gelen musibetlerin çoğu akıl etmemekten kaynaklanıyor. Bilgi, fikir ve değer üretmemekten neşet ediyor.Burada Rasyonalizmi eleştirelim derken aklı aşağılıyoruz, hatta inkâr etmeye kalkışıyoruz. Akıl derken biz, kişiden kişiye değişen, arzuların esiri olmuş akıldan bahsetmiyoruz. Allah’ın; dini, varlığı ve kâinatı anlasın diye insana bahşettiği ilahî vahyin muhatabı olan selim ‘akıl’dan bahsediyoruz. Böyle bir aklın soru sorması, sorgulama içerisine girmesi, itiraz etmesi elbette günah değildir. Bilakis ibadet olarak telakki edilen övgüye layık bir davranıştır.

4- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı dördüncü başlık, din-bilim ilişkisidir. Eğitim sistemi nedeniyle gençler, laboratuvarda öğretilen yaratılış ile din dersinde anlatılan yaratılış ve kâinatın işleyişi arasında kalıyor. Yanlış din söylemleri de din-bilim ilişkisini sürekli bir çatışma alanı olarak takdim ediyor size. Halbuki her zaman ifade ettiğimiz gibi bilim açıklar, din anlamlandırır. Tecrübeye dayalı bilimsel tespitleri ister İbn Sina, Farabi yapsın, isterse Newton, Einstein yapsın bu tespitler, Allah’ın kâinata yerleştirdiği kanunlardan başka bir şey değildir.Bilimsel yaklaşımlardan yalnızca biri olan Pozitivizmi eleştirelim derken bilimi aşağılamaya, inkâr etmeye kalkışıyoruz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın kâinata koyduğu kanunlar ile insana gönderdiği kanunlar olan din arasında bir çelişki yoktur. Zira tekvin de tenzil de Allah’ındır. Varlık ve âlem, bütün evrenleri kusursuz bir ilişkiyle içine alan kâinat (makro kozmos), kâinatın insana yakın tezahürü konumundaki tabiat (kozmos) ve eşsiz bir varlık olarak insanın yaratılışını ifade eden fıtrat (mikro kozmos) bir bütündür. Ancak bilimlerin tevhidi bozuldu. Medeniyetimizin intiharı pahasına ilimleri dinî olan, olmayan diye ikiye ayırdık. Tenzil ile tekvini bir bütün olarak ele alamadık. Ve bu sebeple din-bilim ilişkisini çelişkiden kurtaramadık.

5- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı beşinci başlık din-kültür ilişkisidir. Yanlış din söylemleriyle dinî olanla kültürel olanı birbirine karıştırıyoruz. Elbette gelenek önemlidir. Geleneği olmayanın geleceği de olmaz. Ancak bazen geleneği takdis ediyor; din hâline getiriyoruz. Geleneğin nice unsurları din adı altında varlığını sürdürüyor. Oysa hiçbir peygamber kendi kavminin kültürünü evrensel bir din kuralına dönüştürmemiştir. Bir dine girebilecek en büyük bidat, peygamberin gönderildiği kavmin örfünü, âdetini, geleneğini, kültürünü din hâline getirmektir. Vahyi, kültürün bir ürünü olarak okumak ne kadar yanlış ise kültürü din hâline getirmek de o kadar yanlıştır. Akaidden olan nice esasları terk ediyor, akaidde olmayan nice unsurları akaidin sabitelerine dönüştürüyoruz. Dinin sabiteleri ile değişkenlerini, âdet ile ibadeti, yerel olanla evrensel olanı birbirine karıştırıyoruz. Bu sebeplerle dinin yüklemediği sorumlulukları insanlara yüklemeye kalkıyoruz. Fıtrata bizden daha yakın olan gençler, fıtrata aykırı olan bu yükleri, din adına da olsa haklı olarak taşımak istemiyor.

6- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı altıncı başlık din-ahlak ilişkisidir. Hem teorik olarak hem de pratik olarak ahlak üretemeyen dindarlık gençliği olumsuz etkiliyor. Bugün din-ahlak ilişkisi, iki açıdan saldırıya maruz kalıyor. Biri ahlakın dinî, ilahî kaynağını reddeden anlayış tarafından. Diğeri ise dinin ahlak boyutunu ihmal eden yanlış dindarlık anlayışı tarafından.Üzülerek belirteyim ki, ideolojik Sekülerizmin, ahlakı dinden ayırma çabalarına bizler de dini ahlaktan ayırarak destek veriyoruz. Hâlbuki ahlak dinin özüdür. Dinin ahlaktan ayrılması dinin kendisinden ayrılmasıdır. Ahlak ibadetin de gayesidir. Ahlaktan kopuk bir fıkıh olmaz. Fıkhın ahlaktan ayrılması, ibadetlerin ahlaki gayelerden uzaklaştırılarak şekle indirgenmesi, müminler topluluğu için büyük bir musibet olmuştur. Hâlbuki Allah Resulü’nün buyurduğu gibi din güzel ahlaktır. (Gazali, İhyâ, III. 50) Ve Allah’ın Resul’ü bu güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ(Muvatta, Husnü’l Hulk, 8; İbn Hanbel, Müsned, II, 381)

7- Gençlerin, sorularının, sorgulamalarının yoğunlaştığı yedinci başlık insan-Allah ilişkisinin temellendirilme biçimidir. Bu temellendirmenin sadece kudret ve irade üzerinden yapılması, sadece hâkim-mahkûm, efendi-köle, mutlak kudret-aciz kul şeklinde temellendirilmesi eksik bir temellendirmedir.Halbuki, insan-Allah ilişkisi bir misaktır, bir sözleşmedir. Bu sözleşme ikiye ayrılır: biri Şehadet Misakı, diğeri Emanet Misakı. Şehadet Misakı, insan-Allah ilişkisini bir şahit-meşhut ilişkisi hâline getirir. İnsan, ‘Eşhedü’ ikrarıyla Allah’ın esmasına, ayetlerine şehadet eder; Allah da kulunun bütün hâllerine, davranışlarına şahit olur. Emanet Misakı ise insan-Allah ilişkisini emanet boyutuna taşır ve karşılıklı bir güven sözleşmesine dönüştürür. Bu da sahip olunan her şeyi emanet gören bir hayat yaşamayı gerektirir.Kısacası yanlış din söylemleri; ideolojik Hümanizmi eleştirirken insaniliği kötülemek, Sekülerizmi eleştirirken dünyayı kötülemek, kaba Rasyonalizmi eleştirirken aklı kötülemek, Pozitivizmi eleştirirken bilimi kötülemek gibi bir hataya düşüyor. Dinî olanla kültürel olanı karıştırıyor. Dinin ahlak boyutunu ve ahlakın dinî kaynağını dikkate almıyor. İnsan-Allah ilişkisini yanlış temellendiriyor.Sevgili Gençler,İnsan dünyaya bir kez gelir. Bu hayatta önemli olan insanın, yaratılışının gayesini, varoluşunun sebebini, hayatın hikmetini unutmamasıdır. Tarih boyunca insanlar nereden geldim, nereye gidiyorum, varlığımın ve varoluşumun gayesi nedir sorularının en doğru ve en tatminkâr cevaplarını ancak Allah’ın dininde bulmuşlardır. Aslında siz genç dostlarımızın sorularının, sorgulamalarının cevabı İslam’ın rahmet mesajlarında mevcuttur; fakat yanlış din söylemleri bunu zorlaştırıyor.Gençler,Din ve inanç gibi önemli bir konuda karar vermekte acele etmeyin. Okumaya, sorgulamaya ve araştırmaya devam edin. Okumalarınızda tekvin ile tenzili birbirinden ayırmayın. Doğu-Batı, kadim-cedit tefrikine gitmeden bir bütünlük çerçevesinde okuyun. İnancınızı şahıslar üzerine bina etmeyin. Zira hakikat hiç kimsenin tekelinde değildir. Baki hakikatler fani şahsiyetler üzerine bina edilmez.اعرف الرجال بالحق لا تعرف الحق بالرجال / Zira kişi hakka göre tarif edilir. Hak kişiye göre tarif edilmez.Sevgili Gençler,Sözlerimi Hz. Peygamber’in ideal genci tarif ederken kullandığı güzel bir ifadeyle bitirmek istiyorum: شاب نشأ فى عبادة ربه / Neşeyi, Rabbine ibadette arayan gençlik. (Buhârî, Zekât, 16)Gönüllerinizden dinin neşesi, rahmeti eksik olmasın.Anlam arayışınız daim olsun.Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.Allah’a emanet olunuz. Kaynak: Gençliğin Din Sorgulamalarının 7 Sebebi

Entelektüelin sosyolojisi - Prof. Dr.Besim F. Dellaloğlu

Murat Belge ve Dücane Cündioğlu düşünmeye devam ettikleri için artık siperlerin dışında ve ateş altındadırlar. Böylesi bir cüret ise mahalli olarak yapılanmış bir fikir dünyası için tahammül edilmezdir. Aslında tam da entelektüel düşmanlığını tarif ediyorum birkaç satırdır. Kültürel, entelektüel kamusal alanı dar toplumların tipik semptomlarından biridir entelektüel düşmanlığı.

Entelektüel genellikle en fazla malumata sahip olan kişi olarak tasavvur edilir. Oysa malumat sahibi olmak entelektüel olmaya yetseydi eğer Google en büyük entelektüel olurdu. Yani durum pek de sanıldığı gibi değil. Bir diğer yanlış yorum entelektüelin çok akıllı biri olduğudur. Oysa entelektüelin içindeki intellect, Kant’ın Vestand dediği şeydir. Kant’ta akıl olan Vernunft’tur. Verstand, Türkçeye genelde anlama yetisi, hatta anlak olarak çevrilmiştir. Intellect aslında eskilerin idrak dediği şeydir. Bu anlamda entelektüel müdriktir. Yani entelektüel idrak kapasitesi çok geniş olan biridir. Bütün dünyaya açıktır, bir mahalleye, bir ideolojiye, bir politik harekete genellikle sığmaz.

Entelektüel olmanın sadece diplomayla, okumayla da birebir ilgisi yoktur. Çünkü diploma sahibi olmak ya da çok kitap okumak entelektüel oluşun koşulu olan idrak kapasitesi genişliğini garanti etmez. Özellikle de Türkiye gibi ülkelerde. İdrak genişlemesi için sadece okumak yetmez. Okuduklarınızla yaşadığınız dünya arasındaki bağlantıları da görebilmek gerekir.

Türkiye’nin okuryazarlık dünyasında herkes kendi mahallesinin aydınını entelektüel sanır genellikle. Ve bu, feodal kaleler şeklinde bir mimarisi olan Osmanlı-Türkiye tecrübesinin kültürel-ideolojik mahalleleşme yapısı açısından eşyanın tabiatına da uygundur maalesef. Bir aydın entelektüel tutumlar gösterip, örneğin kendi mahallesini de eleştirmeye başlayınca hemen “liberal” yaftasıyla damgalanır ve söylemi nötralize edilmeye çalışılır. Oysa entelektüeli en fazla tanımlayan özellik “hakikat duygusu”dur. Bunun en nitelikli göstergelerinden biri de kendi mahallesini eleştirebilme, hatta karşı mahalledeki olası doğruların hakkını teslim edebilmektir.

Entelektüel tutum ile kültürel kamusal alanın genişliği ilişkiseldir. Geniş ve derin bir kültürel kamusal alan entelektüel tutumları daha mümkün kılabilirken, entelektüel tutumlar da kültürel kamusal alanı genişletici işlevler görebilir. Dolayısıyla demokrasi sadece çıkarların temsili fonksiyonu (aydın) üzerinden derinleşmez. Aynı zamanda bunlar arasındaki bir müzakere alanının genişliği, katılımcılığı, kalitesiyle de (entelektüel) ivme kazanır. Öteki türlüsü iktidarı kapanın diğerlerine eziyet ettiği ve muhalefetin de iktidara gelip ötekilere eziyet etmek için sırasını beklediği bir rejime dönüşür. Entelektüelin kendi fikirleri, düşünceleri, tespitleri, kavramları, analizleri olur. Aydın ise genellikle başkalarının fikirlerini toplumsallaştırarak ideolojik fayda üretir. Entelektüel daha çok düşünür, üretir. Aydın ise daha çok yaygınlaştırır, yapar.

Entelektüel oluşun en önemli parametresi kendini ne kadar kamusal olarak ortaya koyduğunla ilgilidir. Burada “kamusal” derken kastedilen bir yanıyla tüm dünyaya, bütün seçeneklere açık bir yana sahip olabilmektir. Hiçbir seçeneği basit bir peşin hükümle dışarıda bırakmamaktır. Örneğin Sezai Karakoç ya da İsmet Özel’in kamusal entelektüel oluşları siyasi konumlarına, entelektüel duruşlarını kurban etmemelerinden kaynaklanır. Ya da kimilerinin Orhan Koçak veya Nurdan Gürbilek’e karşı hissettikleri haset de bu nedenledir. Çünkü onlar düşünmede, analiz nesneleriyle girdikleri yoğun ilişkide sağ/sol, laik/İslamcı gibi fani ayrımlara teslim olmazlar. Malzemenin hakkını sonuna kadar verirler. Zaten böyle olabildikleri için değerlendirmeleri bu kadar derin, değerli ve hayranlık vericidir. Teşhisleri hep kendine özgüdür. Bütün siyasal kodlardan, yerleşik önyargılardan özerk bir pencereleri hep vardır. Oysa ortalama bir solcu ya da sağcı aydının düşünürken hesap etmesi gereken çok fazla hazır formül bulunur.

Kendilerini solcu sayanların çok büyük bölümü Murat Belge’ye özel bir nefret beslerler. Sağcı/İslamcı camiada ise Dücane Cündioğlu’na olumsuz bakanların sayısı hiç de az değildir. Murat Belge’nin sol ile sorunu sadece solcu olmamasıdır aslında. Sola sığmamasıdır. Dücane Cündioğlu’nu sadece İslam ile değerlendirmenin imkânı yoktur artık. Onlar mahallelerinden çıkmışlar, öncelikle zihinleri kamusallaştırmışlardır. Yani Türkiye ölçülerinde bir mahalli aydın olmakla yetinmemiş entelektüelleşmişlerdir.

Daha önceki yazılarımdan birinin başlığı “Örgütlü Düşüncesizlik” idi. Bu yazıda mahallileşmiş bir düşünce dünyasının aslında nasıl bir örgütlü düşüncesizlik kurumu haline gelebileceğinden söz etmiştim. Yani kategorik kalıplarla düşünmenin giderek bir düşünmeme ısrarına dönüşmesinden bahsetmiştim. Murat Belge ve Dücane Cündioğlu düşünmeye devam ettikleri için artık siperlerin dışında ve ateş altındadırlar. Böylesi bir cüret ise mahalli olarak yapılanmış bir fikir dünyası için tahammül edilmezdir. Aslında tam da entelektüel düşmanlığını tarif ediyorum birkaç satırdır. Kültürel, entelektüel kamusal alanı dar toplumların tipik semptomlarından biridir entelektüel düşmanlığı. Kuşaklar boyunca “felsefe yapma!”, “edebiyat yapma!”, “artistik yapma!”, “uslu ol!” diye büyütülmüş zihinler ülkenin okuryazarlığını büyük ölçüde ehlileştirmeyi başarmıştır. Öyle olmayanlara ise hayatı zindan etmeyi sürdürmektedir.

Türkiye’nin düşünce tarihi mahallesinden kafasını kaldırmaya cüret etmiş, yani bir bakıma düşüncesizlik mahallelerinde düşünmeye devam etmiş insanlara, en azından Tanpınar’ın deyimiyle “sükût suikastı” uygulamanın tarihidir. Bu ülkede yaşamış en önemli entelektüeller, ülke ve dünya hakkında en önemli cümleleri kurmuş insanların çok büyük bir bölümü yaşadıkları dönemde bugün Murat Belge ya da Dücane Cündioğlu gibi algılanmıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, İdris Küçükömer, Cemil Meriç benim kendi okuma yazma kültürüm içinde ilk aklıma gelenler. Sakallı Celal genellikle psikiyatri terimleriyle analiz edilir bu ülkede. Ama bence durum daha çok sosyolojiktir.

Dolayısıyla okuryazarlarının arkasından, çoğu zaman gayet bilinçli bir acımasızlıkla “Bu ülkeden neden büyük entelektüeller çıkmıyor?” diye koşuşanların yüzüne karşı artık birilerinin şu soruyu sorması gerekiyor: “Karşına bir entelektüel çıktığında bunu fark edecek bir halde misin gerçekten?” Entelektüel kapasitesi olan okuryazarlarını hapishanelerde çürütmüş, içeri atamadığına da “sükût suikastı” uygulamış bir ülkede entelektüel kıtlığı olmasına fazla şaşırmamak lazım. Entelektüel de birçok değerli ürün gibi elverişli toprakta biter.

Besim F. Dellaloğlu kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).