7 Eylül 2020 Pazartesi

Yaşamımızı Şekillendiren İki Temel Yapı: Sabit Zihniyet ve Gelişim Zihniyeti Abdullah Bulut

Hayatımızda liderlikten sevgiye kadar her alana yön veren bu iç monoloğa çeki düzen vermek için yapmamız gerekenler!

“Daha az hayal kuranlar kuşkusuz ki hayatta daha az şeyi hak ederler.” sözünün sahibi olan Debbie Millman, bugüne dek yapılan en iyi mezuniyet konuşmalarından birinde şunu tavsiye etmişti: “Sevdiğiniz şeyi yapın ve neyi sevdiğinizi anlayana kadar sakın pes etmeyin. Mümkün olduğunca çok çalışın, büyük hayaller kurun…” Polyanna bayağılığından uzak bu tavsiye, modern psikolojinin yeteneklerimiz ve potansiyelimiz hakkındaki inanç sistemlerimizin davranışlarımıza nasıl yön verdiğini ve başarımıza dair hangi öngörülerde bulunduğunu bildiğini göstermektedir. Bu anlayışın kaynağı büyük oranda Stanford Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan psikolog Carol Dweck’in Aklını En Doğru Şekilde Kullan: Başarının Yeni Psikolojisi [1] adlı kitabıdır.

Dweck’in araştırmasına göre, kendimiz hakkında taşıdığımız en temel inançlardan biri kişiliğimizde yer eden şeyleri nasıl gördüğümüz ve yaşadığımızla ilgilidir. “Sabit zihniyet”e göre, karakterimiz, zekâmız ve yaratıcı yeteneğimiz anlamlı bir şekilde değiştiremeyeceğimiz statik ögelerdir ve başarı da doğuştan gelen bu zekânın doğrulanması, bu ögelerin eşit sabit standartlara uygun olup olmadığının bir değerlendirmesidir. Her ne pahasına olursa olsun başarı için çabalayıp başarısızlıktan kaçınmak akıllı ya da yetenekli olma hissini devam ettirmenin bir yolu hâline gelir. “Gelişim zihniyeti” ise kendine meydan okuyarak gelişir ve başarısızlığı yeterince zeki olmamanın kanıtı olarak değil, gelişimimiz ve mevcut yeteneklerimizi ilerletip genişletmemiz için cesaret verici bir sıçrama tahtası olarak görür. Davranışlarımız, profesyonel ve kişisel anlamda başarıyla ve başarısızlıkla ilişkimiz ve en nihayetinde mutluluk kapasitemiz kaynağını çok erken yaşlardan itibaren sergilemeye başladığımız bu iki zihniyetten alır.

Dweck’in yirmi yıl boyunca çocuklar ve yetişkinlerle yaptığı araştırmalarda, zekânın ve kişiliğin insana dair kökleşmiş ve değişmez özellikler olmayıp geliştirilebileceğine inanmanın ortaya çıkardığı sonuçlar oldukça kayda değerdir:

Yirmi yıl süren araştırmalarım kendinize bakış açınızın hayatınızı sürdürme biçiminiz üzerinde derin bir etkisinin olduğunu göstermiştir. Olmak istediğiniz kişi olup olmayacağınız ve değer verdiğiniz şeyleri elde edip etmeyeceğiniz bu görüşe bağlı olabilir. Peki bu nasıl olur? Nasıl olur da basit bir inancın psikolojinizi ve bunun sonucu olarak da hayatınızı dönüştürecek gücü olur?

Mizacımızın değiştirilemez olduğuna inanmak (sabit zihniyet), kendinizi tekrar tekrar kanıtlamaya yönelik bir baskı doğurur. Sadece belirli miktarda zekânız, belirli bir kişiliğiniz ve belirli bir ahlaki karakteriniz varsa tüm bunların yeterli seviyede bulunduğunu kanıtlasanız iyi edersiniz. Bu en temel niteliklerden yoksun gözükmek ve bunların eksikliğini hissetmek sizin için pek de iyi olmaz.

[…]

Okullarında, kariyer yaşamlarında ve ilişkilerinde kendilerini içten içe tüketen “kendini kanıtlama amacını” güden pek çok insan gördüm. Bu insanlar her durumda zekâlarının, kişiliklerinin veya karakterlerinin onaylanmasını isterler. Her durumu “Sonunda başarabilecek miyim başaramayacak mıyım? Akıllı biri gibi mi görüneceğim aptal biri gibi mi? Kabul görecek miyim göremeyecek miyim? Kendimi popüler biri gibi mi hissedeceğim yoksa ezik biri gibi mi? . . .” diyerek değerlendirirler.

Başka bir zihniyete göre ise bu özellikler; aslında elinizdeki onlu perden içten içe endişelenmenize rağmen kendinizi ve dünyanın kalanını elinizde floş royal olduğuna ikna etmeye çalıştığınız poker oyununda dağıtılan bir el değildir. Bu zihniyette size dağıtılan el yalnızca gelişim için başlangıç noktanızı teşkil eder. Bu gelişim zihniyeti temel özelliklerinizin, göstereceğiniz çabalarla geliştirebileceğiniz şeyler olduğu inancına dayalıdır. İnsanlar her yönden (doğuştan gelen yetenek ve becerileri, ilgi alanları ve mizaçları açısından) birbirinden farklı olsa da herkesin uygulama ve deneyimle değişmesi, gelişmesi mümkündür.

Bu zihniyete sahip kişiler herkesin her şey olabileceğine; yeterli motivasyonu ve eğitimi olan herkesin Einstein veya Beethoven olabileceğine mi inanırlar? Hayır, fakat bu kimseler bir kişinin gerçek potansiyelinin bilinmez (ve bilinemez) olduğuna, yıllarca süren tutku dolu bir çalışma ve eğitimle neler yapılabileceğini öngörmenin imkânsız olduğuna inanırlar.

Dweck’e göre, “gelişim zihniyetini” bu kadar çekici kılan şey, kişide onaylanma açlığından ziyade öğrenme tutkusu yaratmasıdır. Bu zihniyeti diğerinden ayıran özellik, zekâ ve yaratıcılık gibi insani niteliklerin, hatta aşk ve arkadaşlık gibi ilişki rollerinin çaba ve planlı uygulama sayesinde geliştirilebileceğine yönelik kanıdır. Bu zihniyete sahip insanlar başarısızlık karşısında cesaretlerini yitirip köşeye çekilmezler. Kendilerini bu tarz durumlarda başarısız olarak görmek yerine bu durumlardan ders çıkarırlar. Dweck şöyle yazar:

Kendinizi geliştirmek varken neden zamanınızı tekrar ve tekrar kendinizi kanıtlamak için harcarsınız? Eksik yanlarınızın üstesinden gelmek varken niçin bu eksik yanlarınızı gizleyesiniz? Sizi gelişmeye zorlayacak arkadaşlar veya partnerler yerine niçin sadece pohpohlayacak kişileri seçersiniz? Son olarak, sizi ileriye taşıyacak deneyimler yerine niçin denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış şeylerin peşine düşesiniz? Hayatınız yolunda gitmediğinde bile (veya özellikle böyle zamanlarda) kendini geliştirme tutkusu ve buna duyulan bağlılık, gelişim zihniyetinin ayırıcı özelliğidir. Bu zihniyet insanların hayatlarının en zor dönemlerinde kendilerini geliştirmelerine imkân sağlayan zihniyettir.

Bu fikir elbette yeni değil; hatta tam aksine kişisel gelişim kitapları ve içi boş “her şey senin elinde!” klişeleri için kullanışlı bir malzeme. Fakat Dweck’in çalışmasını farklı kılan şey zihnin (özellikle de gelişmekte olan zihnin) nasıl çalıştığına dair titiz araştırmalara dayanması ve sadece bu zihniyetlere yön veren ögelerin değil, aynı zamanda bu ögelerin nasıl yeniden programlanabileceğini de tanımlamasıdır.

Dweck ve ekibi, sabit zihniyete sahip kişilerin risk ve çabayı yetersizliğin bir göstergesi olarak gördüklerini keşfetti. Oysaki zihniyetle çaba arasındaki ilişki iki yönlüdür:

Kişinin bu zihniyeti benimsemesi bir anda kendisine meydan okumanın değerini ve çabanın önemini fark edivermesiyle olmaz. Araştırmamız bunun doğrudan gelişim zihniyetinden kaynaklandığını göstermiştir. İnsanlara gelişim zihniyetini ve bu zihniyetin ilerlemeyi merkezine alışını anlattığımızda meydan okuma ve çaba ile ilgili fikirler hemen ardı sıra geliyor.

Sabit ve gelişim zihniyetlerini kavramaya başladıkça bir şeyin başka bir şeye nasıl yol açtığını, niteliklerinizin değiştirilemez olduğuna dair inancınızın sizi ne tür düşünce ve eylemlere sürüklerken, geliştirilebilir olduğuna dair inancınızın sizi ne gibi düşünce ve eylemlere yönlendirerek tamamen farklı bir geleceğe taşıdığını göreceksiniz.

[…]

Zihniyetler, kişinin uğruna çaba gösterdiği şeyleri ve başarıya bakış açısını değiştirir … hatanın tanımını, önemini ve etkisini değiştirir … çabanın en temel anlamını değiştirir.

Dweck, yaratıcı başarıyı destekleyen bir numaralı özelliğin tam olarak gelişim zihniyetine atfedilen dayanıklılık ve başarısızlık azmi olduğu düşüncesine katılan 143 yaratıcılık araştırmacısının katıldığı bir anketten şöyle söz ediyor:

Bir zihniyetin içine girdiğinizde yeni bir dünyaya girmiş olursunuz. Sabit özellikler dünyasında başarı, akıllı veya yetenekli biri olduğunuzu kanıtlamanızla; kendinizi onaylamakla ilgilidir. Değişken özellikler dünyasında ise başarının temel şartı yeni şeyler öğrenmek için kendinizi zorlamanızdır, yani kendinizi geliştirmektir.

Dünyaların birinde, başarısızlık hata yapmakla ilgilidir. Kötü bir not almak, bir turnuvayı kaybetmek, işten kovulmak, reddedilmek… Tüm bunlar akıllı da ve yetenekli de olmadığınız anlamına gelir. Diğer dünyada ise hata gelişmemekle ilgilidir. Değer verdiğiniz şeylere ulaşamamak. Bu durum potansiyelinizi ortaya koymadığınız anlamına gelir.

Dünyaların birinde çaba kötü bir şeydir. Hatalarınız gibi bu da akıllı da ve yetenekli de olmadığınız anlamına gelir. Öyle ya, akıllı veya yetenekli olsaydınız çabalamanıza gerek kalır mıydı ki? Gelgelelim diğer dünyada, sizi akıllı veya yetenekli kılan şey çabadır.

Fakat Dweck’in en önemli araştırması, bu zihniyetlerin nasıl doğduğunu ortaya koymaktadır. Çocuklara, başarıyla sağlıklı bir ilişki kurmayı öğretirken, kişinin varlığını hissettirmesinin çocuğu övmesinden neden daha önemli olduğuna dair teoriler üzerinde bu çalışmanın etkileri görülebilir. Araştırmaya göre bu zihniyetler yaşamın çok erken dönemlerinde ortaya çıkmaktadır. Yaptıkları çığır açıcı çalışmada Dweck ve meslektaşları dört yaşındaki çocuklara şöyle bir seçenek sundular: Çocuklar ya kolay bir yapbozu tekrar yapacaklardı ya da daha zor bir yapbozu yapmayı deneyeceklerdi. Bu küçük çocuklar bile iki zihniyetten birinin özelliklerine uygun şekilde davrandılar. “Sabit” zihniyete sahip olanlar güvenli tarafta kaldılar: Mevcut yeteneklerini doğrulayacak daha kolay yapbozları seçecek, araştırmacılara akıllı çocukların hata yapmayacağını göstereceklerdi. “Gelişim” zihniyetine sahip olanlar ise yeni bir şey öğrenmeyeceklerse neden herkesin aynı yapbozu tekrar tekrar yapmak isteyeceğini sordular. Başka bir deyişle, sabit zihniyetli çocuklar zeki görünmek için başarılı olmak istiyorlardı. Gelişim zihniyetine sahip olanların amacı ise kendilerini geliştirmekti. Zira onlara göre başarı her geçen gün daha zeki olmakla ilgiliydi.

Dweck, iki zihniyet arasındaki farkı gayet güzel yakalayan bir yedinci sınıf öğrencisinin sözlerini şöyle aktarır:

Bana kalırsa zekâ çalışarak elde edebileceğiniz bir şey … doğuştan gelen bir şey değil. … Çoğu çocuk vereceği yanıttan emin değilse soruyu yanıtlamak için el kaldırmaz. Fakat ben genellikle elimi kaldırıyorum çünkü yanıldığım zaman hatamın düzeltileceğini biliyorum. Kimi zaman da el kaldırıp “Bu soru nasıl çözülebilir” veya “Bu soruyu anlamadım. Yardım edebilir misiniz?” diyorum. Böylece zekâmı geliştiriyorum.

Dweck insanları, beyinlerinin zor sorulara yanıt verirken ve geri bildirim alırken nasıl davrandığını incelemek için Kolombiya’daki beyin dalgası laboratuvarına getirdiğinde işler daha da ilginç bir hâl alacaktı. Sabit zihniyete sahip olanlar sadece mevcut yeteneklerini yansıtan geri bildirimlerle ilgileniyorlar; yeni şeyler öğrenip kendilerini geliştirmelerine yardımcı olabilecek bilgilere ise kayıtsız kalıyorlardı. Yanlış yanıtladıkları sorunun doğru yanıtını duymaya bile ilgisizlerdi çünkü bunu en baştan başarısızlık sayıyorlardı. Gelişim zihniyetine sahip olanlar ise yanıtlarının doğru veya yanlış olmasına bakmaksızın, mevcut bilgi ve becerilerini genişletmelerine yardımcı olabilecek her şeye dikkatle yaklaşıyorlardı – başka bir deyişle onlar için öncelik öğrenmekti; kendilerini başarı ya da başarısızlık cenderesine sokmamışlardı.

Bu bulgular özellikle eğitim ve kültürel zekâyı değerlendirmemiz bakımından önemlidir. Çoğunluğu ergenlik çağında olan yüzlerce öğrenci üzerinde yapılan bir başka çalışmada Dweck ve çalışma arkadaşları her 10 öğrenciye sözel olmayan bir IQ testinden alınmış oldukça zor problemler verdiler, sonrasında da öğrencileri performanslarından ötürü övdüler – çoğu öğrenci soruları doğru cevaplamıştı. Fakat bu övgüler iki farklı şekilde iletildi: Bazı öğrencilere “Tebrikler, [X sayıda] problemi doğru yanıtladın ve çok iyi bir sonuç elde ettin. Sen bir dahi olmalısın,” denirken diğerlerine “Tebrikler, [X sayıda] problemi doğru yanıtladın ve çok iyi bir sonuç elde ettin. Çok çalışmış olmalısın,” dendi. Kısacası bazı öğrenciler yeteneklerinden ötürü övülürken bazıları çabalarından dolayı övüldü. Elde edilen bulgular bu noktada şaşırtıcı olmasalar da rahatsız edici sayılırlar.

Yeteneğe yapılan övgü öğrencileri doğrudan sabit zihniyete sürükledi ve öğrenciler bu zihniyete uygun belirtiler göstermeye başladılar: Onlara bir seçenek sunduğumuzda kendilerini zorlayacak ve onlara bir şeyler öğretecek yeni görevleri reddettiler. Eksik yanlarını ortaya çıkaracak ve yeteneklerinin sorgulanmasına neden olacak hiçbir şeyi yapmak istemediler.

[…]

Bunun aksine çabalarından ötürü övüldüklerinde, öğrencilerin %90’ı yeni şeyler öğrenebilecekleri zorlayıcı görevin kendilerine verilmesini istediler.

Çalışmanın en ilginç kısmı ise bir sonraki adımdı: Dweck ve çalışma arkadaşları öğrencilere daha zor problemler verdiler. Öğrenciler bu problemleri çözmekte o kadar da başarılı olamadılar. Yeteneğinden dolayı övgüler dizilen çocuklar bir anda aslında o kadar da akıllı veya doğuştan zeki olmadıklarını düşünmeye başladılar. Dweck bu olayı şu sözlerle aktarıyor:

Başarılı olmaları dâhi olduklarını gösteriyorsa başarısız olmalarının anlamı yetersizliklerinden başka ne olabilirdi ki.

Oysa çabalarından dolayı övülen çocuklar için karşılaştıkları zorluklar bir hata veya zekâ zayıflığı göstergesi değil; sadece daha fazla çaba sarf etmeleri gerektiğinin belirtisiydi. Belki de en önemlisi, bu iki zihniyet çocukların süreçten aldıkları zevkin dozunu da etkilemişti. Kolay soruların sorulduğu ilk tur, çocukların tümü için keyif vericiydi. Ancak ne zaman ki sorular zorlaşmaya başladı, işte o zaman yeteneklerinden dolayı övülen çocuklar için süreç artık keyif verici olmaktan çıkmıştı. Çabalarından dolayı övülen çocuklar ise problemleri çözerken keyif almakla kalmıyor; sorular zorlaştıkça daha çok eğlendiklerini de söylüyorlardı. İkinci gruptaki çocuklar problemler zorlaştıkça performanslarında önemli iyileşmeler yaşarken ilk gruptakiler “ya başarırsın ya da hata yaparsın” şeklindeki zihniyetleri yüzünden cesaretleri kırılmışçasına gittikçe daha kötü bir performans ortaya koymaya başlıyorlardı.

IQ soruları tamamlandıktan sonra araştırmacılar çocuklardan diğer arkadaşlarına bir mektup yazıp deneyimlerini anlatmalarını ve problemlerden kaçını doğru yanıtladıklarını söylemelerini istediklerinde araştırmanın en sarsıcı bulgusuna ulaşılacaktı. Sabit zihniyetin en zehirli yan ürününün sahtekârlık olduğu bu bulguyla anlaşılmıştı: Yeteneklerinden dolayı övülen çocukların yüzde 40’ı aldıkları puanları şişirerek yazmış, yalan söylemişlerdi. Dweck’in bu konuda ne kadar sarsıldığını kendi yazdıklarından anlamamız mümkün:

Sabit zihniyette, hele bir de yetenekli biriyseniz, eksiklikler utanç vericidir. Çocukların bu yalanları söylemeleri bu sebeptendi. Sıradan çocuklara sadece zeki olduklarını söyleyerek onlardan yalancı kişiler yaratıyor oluşumuz gerçekten endişe verici.

İki düşünce yapısının farkı işte tam da burada anlaşılmaktadır: Gelişim zihniyetine sahip kişiler için “kişisel başarı, kendinizin en iyi versiyonunu ortaya çıkarmak için çalıştığınız zaman gelir”. Hâlbuki sabit zihniyete sahip birisi için “başarı, kendi üstünlüklerini kolayca tesis etmekten ibarettir. Herkesten daha değerli olmaktır.” İkinci grup için, başarısızlıklar bir ceza ve bir etikettir. İlk grup için ise bu tür aksilikler motive edici ve öğretici girdilerdir, bir uyarı işaretidir.

Fakat bu anlayışın en büyük etkilerinden biri iş veya eğitim hayatında değil aşkta karşımıza çıkar. Dweck’in bulgularına göre, aynı zıtlık insanların kişisel ilişkilerinde de kendisini göstermektedir: Sabit zihniyete sahip kişiler ideal eşlerinin kendilerini bir kaidenin üzerine koyup “tek kişilik bir dinin tanrısı” muamelesi yapacaklarına inanırlar. Gelişim zihniyetine sahip kişiler ise kendilerini eksiklikleriyle birlikte sevecek ve o eksikliklerini gidermede kendilerine seve seve yardım edecek, yeni şeyler öğrenmeye ve daha iyi bir insan olmaya teşvik edecek kişileri tercih ederler. “Gerçek aşk” hakkındaki pek çok toksik kültürel mitimizin temelinde sabit düşünce yapısının olduğunu Dweck şöyle aktarır:

Gelişim zihniyeti her şeyin geliştirilebilir olduğunu söyler. Herkesin -sizin, eşinizin ve ilişkinizin- gelişip değişmesi mümkündür.

Sabit zihniyette ideal olan anlık, mükemmel ve sürekli uyumluluktur. Zira böyle olması gerekir. Yepyeni ve mutluluk dolu bir hayata adım atmak gibi. “Sonsuza kadar mutlu mesut yaşadılar…” gibi.

[…]

Tek sorun sabit zihniyete sahip kişilerin, güzel olan her şeyin kendiliğinden gerçekleşmesini beklemeleridir. Bu kişilerin ilişkilerinde eşler sorunlarını birbirlerine yardım ederek çözmezler. Sorunlar birbirlerine duydukları aşk sayesinde sihirli bir şekilde çözülür, tıpkı uykusundan prensinin öpücüğüyle uyanan Uyuyan Güzel veya acınası hayatı prensi tarafından bir anda değişiveren Sinderella gibi.

Zihin okuma miti de böyle değerlendirilebilir. Bu mite göre ideal bir çift birbirinin zihnini okuyabilmeli ve birbirinin cümlelerini tamamlayabilmelidir. Dweck, insanların ilişkileri hakkında konuşmaya davet edildikleri bir çalışmadan şöyle bahseder:

Sabit zihniyete sahip olanlar hem kendilerinin hem de eşlerinin ilişkilerini nasıl gördükleri konusundaki küçük tutarsızlıklar hakkında konuştuktan sonra, bunu bir tehdit olarak görüp düşmanca tavırlar sergilediler. En küçük bir tutarsızlık bile aynı görüşleri paylaştıklarına dair inançlarına yönelik bir tehditti.

Fakat tüm ilişki mitleri arasında en yıkıcı olanı, emek isteyen bir ilişkinin son derece kötü bir ilişki olduğu ve herhangi bir görüş veya tercih ayrılığının kişinin partnerindeki bir karakter kusurundan kaynaklandığı inancıdır. Dweck ise gerçeklerle yüzleşmeyi öneriyor:

Hiçbir aksilik yaşanmadan bir başarı elde etmek nasıl mümkün değilse, çatışmaların ve sorunların olmadığı mükemmel bir ilişki de aynı şekilde mümkün değildir.

Sabit zihniyete sahip kimseler ilişkilerindeki çatışmalardan bahsederken suçlayıcı konuşurlar. Suçladıkları taraf kimi zaman kendileridir, kimi zaman ise partnerleri. Sonrasında da suçu bir özelliğe, bir karakter kusuruna atarlar.

Fakat konu orada kapanmaz. İnsanlar söz konusu sorundan dolayı partnerlerinin kişiliğini suçladıklarında, partnerlerine karşı öfke ve nefret hissederler.

Sorunun kökeni değiştirilemez özellikler olduğundan, nihayetinde çözüme ulaşılamaz. Bu nedenle sabit zihniyete sahip kimseler partnerlerinin herhangi bir kusurunu gördüklerinde ona duydukları saygıyı yitirip ilişkilerine dair bir memnuniyetsizlik yaşamaya başlarlar.

Gelişim zihniyetine sahip kişiler ise kimseyi suçlamadan partnerlerinin eksikliklerini kabullenebilir ve ilişkilerinden tatmin olmaya devam edebilirler. Onlara göre yaşanan çatışmalar bir kişilik veya karakter sorunu değil, bir iletişim sorunudur. Bu dinamik, romantik birlikteliklerde olduğu kadar arkadaşlıklarda hatta insanların ebeveynleriyle aralarındaki ilişkilerde dahi geçerlidir. Dweck bulgularını şu şekilde özetliyor:

İnsanlar bir ilişkiye başladıklarında kendilerinden farklı bir partnerle karşılaşırlar. Fakat o zamana kadar farklılıkların üstesinden nasıl gelineceğini henüz öğrenmemişlerdir. İyi bir ilişkide taraflar bu becerilerini geliştirirler. Onlar bu becerilerini geliştirdikçe de hem kendileri ilerleme kaydeder hem de ilişkileri sağlamlaşır. Fakat bunun olması için insanların partnerleriyle aynı tarafta olduklarını hissetmeleri gerekir… Bir güven ortamı oluştukça taraflar birbirlerinin gelişimine son derece ilgili hâle gelirler.

Tüm anlatılanları özetlemek gerekirse zihniyetimiz; bize çevremizde olan biteni anlatan yorumlayıcı bir süreçtir. Sabit zihniyette bu süreç, iyi bir insan olup olmadığınızı, partnerinizin bencil biri olup olmadığını veya yanınızdaki kişiden daha iyi biri olup olmadığınızı değerlendirirken en ufak bir bilgiyi dahi kanıt olarak kullanan, her şeyi sürekli yargılayan ve ölçüp biçen bir iç monolog tarafından puanlanır. Gelişim zihniyetinde ise bu iç monolog yargılayıcı olmaktan ziyade kendine yeni şeyler katmaya ve yapıcı bir eylem ortaya koymaya yarayacak her türlü girdinin arayışında olan, yeni şeyler öğrenmeye duyulan müthiş bir istektir.

Aklını En Doğru Şekilde Kullan: Başarının Yeni Psikolojisi kitabının kalanında Dweck, bu temel zihniyetlerin nasıl oluştuğunu, hayatın farklı alanlarında bu yapıların ne gibi ayırt edici özelliklerinin karşımıza çıktığını ve çok daha verimli ve besleyici olan gelişim zihniyetini benimsememiz için bilişsel alışkanlıklarımızda nasıl değişiklikler yapmamız gerektiğini soruşturmaya devam ediyor.

 Dweck C.

Kosova anlaşmasından bize düşen acı ders Mustafa Karaalioğlu/07.09.2020

Diplomatik sorunlarla dolu dünyada Kosova ile Sırbistan’ın anlaşmış olması iyi haberdir.

Elbette anlaşmanın İsrail ile ilişki şartına bağlı olması veya İsrail’e iyi ilişki vadetmesi son derece gariptir. Asıl garip olan ise Türkiye’nin Ortadoğu’dan Balkanlar’a kadar geniş coğrafyada bütün ilişkilerinin sorunlu olduğu ortamda; iyi ilişki içinde olduğu düşünülen son iki ülkenin anlaşma sürecinden haberdar olmaması veya haberdar görünmemesidir. O kadar ki Kosova ve Sırbistan’ın el sıkışması Türkiye devletinin gündemine ancak Beyaz Saray’daki imza töreni sayesinde geldi. İç politikada işe yaramayan, işimize gelmeyen hiçbir konunun ülkede tek kelime dahi mevzubahis olmamasının dramatik örneğini yaşadık. Kaldı ki Kosova’nın bağımsızlığını en erken tanıyan ülkelerden biriydik.

“Bölgenin en etkin ve herkese nizamat veren ülkesi” olarak gücümüz böylelikle ortaya çıktı. Dış politikanın önce ve önemli olarak diplomatik beceri istediği gerçeği de bir kez daha anlaşıldı. Zaten Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasındaki şu sözler de Türkiye’nin olup bitenden sadece uzak değil, aynı zamanda mutsuz olduğunu gösteriyor:

“Kosova’yı ilk tanıyan ülkeler arasında yer alan Türkiye, bu ülkenin uluslararası alanda tanınmasına yönelik çabalara da öteden beri büyük destek vermiştir. Fakat bu sürecin Filistin halkının acıları üzerine inşa edilmesini doğru bulmuyoruz. Uluslararası hukukun açık bir ihlalini teşkil edecek böyle bir adımın Kosovalı yetkililerce düşünülmesi dahi hayal kırıklığı yaratmaktadır.

Kosovalı kardeşlerimiz, oldu Kosovalı yetkililer…

Öte yandan Sırbistan da bizim için Kosova kadar olmasa bile iyi ilişkiler içinde bulunduğumuz, destek verdiğimiz, ekonomide pozitif ayrımcılık yaptığımız bir ülkedir. Bu süreçte onlarla da temas olmadığı anlaşılıyor. Hal böyleyken bu işin adı “hayal kırıklığı” olmasın da ne olsun?

Türkiye şu sıralarda uluslararası alanda; yani Ege’de gergin bir süreç içerisindedir. Aynı zamanda Suriye’de şimdi bahsi geçmiyor olsa da aynı gerilimi yaşamaktadır. Her iki konuda Ankara’nın haklı olduğu birçok tez ve gerekçe vardır. Doğrudan milli güvenlik meselesi ve ekonomik çıkar dezavantajı olan terör ve kıta sahanlığı meseleleri söz konusudur. Suriye’de askeri yöntem sahada, Ege’de ise yakın seçenek olarak masada duruyor. Yöntem ve söylemde hatalar olsa da içeride bütün siyasi partiler ve genel olarak toplum iktidarın hamlelerinin destekçisidir. Bu da bir iktidar için kesinlikle büyük moral avantajdır.

Bununla birlikte olması gereken bir şey de iktidarın ve Hariciye’nin bir konuya odaklandığında diğerlerinde dikkatini kaybetmemesidir. Sadece bazı dosyalara göre nisbeten uzak sayılan Kosova-Sırbistan anlaşma sürecinde değil, asli ve hayati meselemiz olan Suriye’de de dikkate ihtiyacımız vardır.

Suriye konusunda en büyük müttefikimiz olan Rusya’nın Suriye’de en olmasını istemediğimiz ve zaten bunun için şehit verdiğimiz YPG/PYD’ye statü kazandıran bir adım atmasına izin verilmemeliydi. Ama oldu bitti ve konuşan bile olmadı. Çok muhtemel ki aylarca süren yoğun görüşmeler, manşetlere zafer nidalarıyla taşınan, dakika dakika televizyonları meşgul eden ve aynı zamanda sahadaki girişimlerin birçoğu böylelikle berhava oldu. Bilindiği gibi Suriye’de üç şey istiyorduk: Toprak bütünlüğü, YPG’nin tasfiyesi ve devamında da mültecilerin geri dönebilmesi… Üçünde de hedefin çok gerisindeyiz. Bu konular, içeride hiç konuşulmayan ama son derece ciddi bir dış politika problemi haline geldi. Yeniden ve daha zor şekilde…

Dikkatin dağılmaması lazım. Dağılırsa, bir alanda ses yükseltirken başka alanlarda kayıp ihtimali kapıya dayanır. Mesele ne olursa olsun, içeride duyulmasını istediğimiz sese değil, diplomasinin bütün imkanlarıyla ve diliyle yol almayı tercih etmemiz gerekir. Gidişat gösteriyor ki şu anda yapılan bu değildir.

Başka hayal kırıklıkları yaşamamak için hem kendi kurallarımızı masaya sürmek hem de oyunun ortak kurallarını aynı maharetle oynamak zorundayız, unutmayalım.

Demokrasiyi kurtarma yolunda ittifak siyaseti YUNUS EMRE/07.09.2020

CHP İstanbul Milletvekili Yunus Emre 'Otokrasi taraftarlarının savunduğu gibi mutlak iktidar sahibi olmak istikrar ve ekonomik başarı doğurmuyor' diyor.

Demokrasi tüm dünyada geriliyor. Aşırı sağ popülist liderlerin yükselişi ve demokrasiden ya da eksik demokrasiden otoriter düzene geçiş ihtimali artık yalnızca gelişmekte olan ülkeleri değil, tüm dünyayı ilgilendiriyor. Bu sebeple demokrasi üzerine çalışan araştırmacılar, demokrasiden otoriter sisteme geçen ülkelerin yanı sıra otoriter sisteme geçiş için belirli koşulları sağlayan ancak siyasi aktörlerin stratejik hamleleri sayesinde demokrasisini kaybetmeyen ülkeleri de mercek altına alıyorlar. Bu tarihsel örnekler bize gösteriyor ki, demokrasisini kaybetmemek için direnen Türkiye bu alanda bir istisna değil. Bu yüzden tarihteki başarılı örnekleri doğru şekilde analiz edebilirsek, bu örneklerden Türkiye’nin demokrasi mücadelesine dair çıkarabileceğimiz önemli dersler olacaktır. İki dünya savaşı arasını ele alan incelemeler genellikle Almanya ve İtalya’da nazizm ve faşizmin yükselişine odaklanır. Bu ülkelerde liberal demokrasi, Hitler ve Mussolini gibi iki faşist liderin sistemin basamaklarını tırmanarak onu ele geçirip demokratik düzeni yok etmesine engel olamamıştır. Ancak aynı dönemde, aşırı sağın siyasetteki ana akım aktörler tarafından alt edildiği önemli örnekler de mevcuttur: Belçika, Finlandiya ve İskandinav ülkeleri olarak bilinen İsveç, Norveç ve Danimarka.

Belçika’da 1936 yılında yapılan seçimlere iki aşırı sağ partinin (Flaman Ulusal Birlik Partisi ve Reks Partisi) toplamda elde ettiği yüzde 20’lik oy damga vurmuştu. Ana akım üç siyasi partiden İşçi Partisi yüzde 32, Katolik Parti yüzde 27 ve Liberal Parti yüzde 12 oy alabildi. Katolik Parti’nin muhafazakâr kanadı, demokrasiyi tam olarak benimsemese de ideolojik anlamda diğer ana akım partilere nazaran kendilerine daha yakın bulunan aşırı sağ partilerle koalisyon yapılmasını istedi. İtalya’da ve Almanya’da demokrasinin çöküşüne şahit olmuş ana akım siyasetçiler, demokrasinin çöküşünden kaçınabilecekleri bir arayış içine girdiler. Katolik Parti, kendi içinde aşırı sağ partiler ile koalisyon taraftarı olan muhafazakâr kanadı bastırdı ve demokrasi karşıtı olan aşırı sağ partilerle herhangi bir iş birliği yapılmayacağını ilan etti. Parlamento’da en fazla sandalyeye sahip olan İşçi Partisi ise seçimlerden önce başbakan olan Katolik Parti’den van Zeeland’ın -İşçi Partisi’ne de birkaç bakanlık vererek- görevine devam etmesine razı oldu, aşırı sağın daha da güç kazanmasına sebep olabilecek yeni bir seçim talebinde bulunmadı. Böylece ana akım partiler kendileri için belki kısa vadede en iyi sonucu getirecek seçeneği değil, kısa vadeli çıkarlarını ve kendi aralarındaki tarihsel uyuşmazlığı geri planda bırakarak demokrasinin çöküşünü engelleyecek seçeneği tercih ettiler. Böylece aşırı sağ partiler, ana akım partilerin stratejik hamleleri sayesinde sistemi ele geçirememiş, demokratik sistem de korunmuş oldu.

Benzer bir durum, 1929 yılında Finlandiya’da aşırı sağ Lapua Hareketi’nin yükselmesi ve demokrasi için bir tehdit oluşturması sürecinde de yaşanmıştı. Lapua Hareketi, komünizm karşıtlığını şiddete başvurarak ortaya koyuyordu. Bir süre sonra bu şiddet sosyal demokratlara da yönelmeye başladı. İktidardaki merkez sağ Tarım Birliği Partisi, başlangıçta rakiplerini sindirdiği için bu hareketin aşırılıklarına göz yumarak hareketi kendi çıkarları doğrultusunda kullanma politikası izledi. Ancak bir süre sonra aşırı sağ hareket kontrolden çıktı: Ünlü Roma Yürüyüşü’nün bir benzeri olarak Helsinki’ye faşizm yürüyüşü düzenledi ve ardından da söz konusu aşırı sağ hareket, 1932 yılında hükümeti devirip “vatansever” bir hükümet kurmayı amaçlayan darbeyi destekledi. Bu radikalleşme karşısında ana akım sağ partiler Lapua Hareketi’ne karşı tavır aldı ve sosyal demokratlarla olan geleneksel kavgalarını bir tarafa bırakıp demokratik mücadele çerçevesinde onlarla “Hukuki Cephe” dedikleri aşırı sağ karşıtı cephede buluştu. Böylece demokrasinin çöküşü, ülkedeki geleneksel siyasi ve toplumsal ayrımları aşan büyük bir demokrasi cephesinin kurulmasıyla engellenmiş oldu.

İskandinav tarihine “kızıl-yeşil koalisyonu” olarak geçen birlik ise 1930’larda İskandinav sosyal demokratlarının tarımdaki küçük üreticileri temsil eden Köylü Partileri ile kurduğu birlikteliği ifade eder. Kızıl sosyal demokratları, yeşil ise köylü partisini sembolize etmektedir. Sosyal demokratlar ideolojik bağnazlığa kapılmadan kendisinden oldukça farklı olan Köylü Partileri ile birliktelik oluşturarak önce koalisyonla ardından da tek başına iktidara gelmeyi başarmış ve uzun süre “hâkim parti” olarak ülkelerini yönetmiştir. 1933’de Danimarka’da Kanslergade Anlaşması olarak tarihe geçen ve hem tarımsal üreticileri hem de işçi sınıfını koruyan politikaların kabul edildiği anlaşma söz konusu ittifakın uygulamaya konulduğu ilk örnek olmuştur. Benzer anlaşmalar İsveç’te yine 1933’de, Norveç’te ise 1935’de kabul edilmiştir. Sosyal demokratların ortaya koyduğu bu ittifak siyaseti sadece aşırı sağ karşısında demokrasiyi kurtarmakla kalmamış ayrıca savaş sonrası dönemin refah devleti anlayışının da temelini oluşturmuştur.

Bu tarihsel örneklerin yanı sıra, yakın zamanda farklı siyasi aktörlerin tarihsel ayrımları bir süreliğine kenara bırakarak kurdukları demokrasi cephelerinin, demokrasi karşıtı aşırı sağ hareketleri etkisiz hâle getirdiklerini gördük. Bunun en önemli örneklerinden biri, Fransa’da 2002 yılında düzenlenen iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Birinci turda hiçbir aday yüzde 50’ye ulaşamadığı için ikinci tura merkez sağdan Jacques Chirac (yüzde 20), aşırı sağdan Jean-Marie Le Pen (yüzde 17) kaldı. Chirac, ikinci tura yönelik olarak aşırı sağ karşısında demokrasi ve cumhuriyet değerlerini savunan “Cumhuriyet Cephesi”ni ilan etti. Bu stratejisi aşırı sağ partiler hariç tüm partilerden, basından ve sivil toplum örgütlerinden büyük destek topladı ve Chirac ikinci turda ülkeyi demokrasi ve cumhuriyet cephesinde bir araya getirmeyi başararak oyların yüzde 82’sini aldı.

Aynı şekilde Fransa’da 2017 yılında düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda, ana akım merkez sağı temsil eden Cumhuriyetçiler’in adayı François Fillon ve merkez solu temsil eden Sosyalist Parti’nin adayı Benoît Hamon yarış dışında kaldı. İkinci turda kendini merkezde konumlandıran Emmanuel Macron ve aşırı sağ ideolojiyi temsil eden Marine le Pen yarışacaktı. İlk tur seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte hem merkez sağın adayı Fillon hem de merkez solun adayı Hamon destekçilerine aşırı sağ tehlikesi karşısında Macron’a oy verme çağrısı yaptı. Eğer Marine le Pen cumhurbaşkanı seçilirse, demokratik değerlerin aşırı sağın saldırısına uğrayacağını hesap eden hem sağdan hem de soldan birçok sivil toplum örgütü bir araya gelerek Macron’a destek çağrısında bulundu. Tüm bu çabalar sonucunda merkezi temsil eden aday Macron ikinci turda oyların yüzde 66’sını alarak cumhurbaşkanı seçildi. Fransa demokrasisi muhtemel bir saldırıyı hem siyasal hem de toplumsal alanda inşa edilen ortak demokrasi cephesi sayesinde bertaraf etmiş oldu.

Yine benzer bir örnek Avusturya’da 2016 yılında düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşandı. Merkez sağda bulunan Avusturya Halk Partisi (ÖVP), seçimlerin ikinci turunda aşırı sağda bulunan Özgürlük Partisi (FPÖ) adayı Norbert Hofer’e karşı sol değerleri temsil eden ve Yeşillerin adayı olan Van der Bellen’i destekledi. Aşırı sağ bir adayın cumhurbaşkanlığını alması durumunda ülkenin demokratik sisteminde geri dönülmez hasarlara sebep olacağını kavrayan ÖVP, ideolojik olarak hiç tasvip etmedikleri bir adayı cumhurbaşkanı yapma pahasına aşırı sağ adaya karşı demokratik cepheye katılmaktan kaçınmadı.

Kuşkusuz otoriterleşme girişimleri karşısında verilen demokrasi mücadeleleri modern toplum kadar eski ve evrensel bir mücadeledir. Aynı şekilde Türkiye’nin siyasi ve toplumsal tarihi de bu mücadelenin tarihidir. Bugün geldiğimiz noktada da Türkiye’de demokrasi lehine yaptığımız mücadele için kritik bir dönemecin eşiğindeyiz. Bu dönemece yaklaşırken de özellikle Avrupa’nın yakın tarihindeki benzer örneklerden yararlanmak, siyasi stratejileri belirlerken bu örneklerden dersler çıkarmakta fayda vardır.

Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı seçimi –yukarıda verdiğimiz Fransa ve Avusturya örneklerine benzer şekilde- iki turlu bir halkoylaması ile gerçekleşiyor. Ve görünen o ki ikinci turda Erdoğan karşısında yarışan aday, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olacak. Millet İttifakı’nın varoluş itibariyle demokrasi fikrini temsil etmesinin yanı sıra Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin ülkemizin demokrasisi ve genel idaresi adına onarılmaz yaralara sebebiyet vereceği ortada.

Dünyadaki diğer örneklerde olduğu gibi özellikle de sağ popülist siyasete yaslanan otokrat liderler, o toplumun yerleşik fay hatlarından, kalıplaşmış kutuplaşmalarından, kimlik çatışmalarından ve tüm bunların yarattığı ayrıştırıcı, güvenlik ve istikrar odaklı, sert ve hamasi bir siyasi söylemden besleniyor. Ülkemizde de Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın yaslandığı ana eksen bu. Bu noktada da dünyadaki benzeri örneklerden çıkaracağımız ders şudur: Otokrat lider karşısında birleşen demokrasi ittifakının, seçim sürecinde kullandığı söylemin demokrasiye, çoğulculuğa, adalete ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir şekilde, iktidarın tartışmayı ayrıştırıcı düzleme çekme hamlelerine cevap vermeden, rakibin avantajlı olduğu oyun sahasına çekilmeden ilerlemek. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve genel olarak Millet İttifakı’nın şu ana kadar başarılı bir şekilde yürüttüğü bu siyasi strateji, önümüzdeki dönemeçte de demokrasi bloğunun Erdoğan’ın otokrat kimliğine vurgu yaparak söylemini inşa edebilmesi için bir zorunluluk olacaktır.

Yukarıda 20. ve 21. yüzyıl Avrupa tarihinden verdiğimiz örneklere nazaran Türkiye daha zor bir aşamada. Nitekim demokrasinin altını oyma potansiyeli olan bir siyasi aktöre mani olmak için ittifak kuran toplumsal ve siyasi kesimlerin aksine, hâlihazırda gücü ele geçirmiş bir otokratın iktidarına son vermek için inşa ettiğimiz bir demokrasi bloğundan söz ediyoruz. İçinde bulunduğumuz durumun dezavantajları malum. Fakat Millet İttifakı’nın seçmen tabanını genişletmek ve iktidara gelmek için yürüteceğimiz bu seçim kampanyasında halka anlatabileceğimiz çok somut bir durumla karşı karşıyayız: Otokrasi taraftarlarının savunduğu gibi mutlak iktidar sahibi olmak istikrar ve ekonomik başarı doğurmuyor. Keza ülkemizde de gücü tek elde toplayan ve yine de ülkeyi başta ekonomi ve dış politika olmak üzere hezimetten hezimete götüren, iktidar sahibi olan ama ülkeyi yönetemeyen Erdoğan’ın demokrasiyi yok ettiği, otokrat ve ceberrut iktidarının her alanda müthiş bir hayal kırıklığı yarattığı gerçeği ülke siyasetinin ana gündemi hâline geldi.

İnsanlığın siyasi ve toplumsal tarihi halkın iradesini gasp edenler karşısında yürütülmüş onurlu demokrasi mücadelelerinin tarihi. Tarihin bu noktasında da Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet İttifakı olarak bu mücadele bayrağının sorumluluğu bizlerin omzunda. Fakat tarihin farklı sayfalarının da bize öğrettiği gibi demokrasiyi kurtarmak, korumak ve yeniden inşa etmek için birleşen halk kitlelerinin karşısında hiçbir kral, hiçbir diktatör duramamıştır ve duramayacaktır. Yeter ki demokrasi alttan çekilince bütün sütunların birer birer yıkıldığını toplumun bütününe anlatabilelim, bundan kaçınmak için de toplumsal ve siyasal ayrılıkları aşan büyük bir demokrasi cephesi çatısı altında bir araya gelmek zorunda olduğumuzu halkın görmesini sağlayabilelim

İslam Kültürü ve Felsefe Karşıtlığı Prof. Dr. Hasan AYDIN

Son dönemlerde, gerek siyasal, gerekse bilimsel toplantılarda, İslam kültür ve uygarlığının, çeşitli boyutlarıyla yeniden tartışıldığı görülmektedir. Özellikle, ülkemizdeki muhafazakâr iktidarın, geleceği geçmişte arayan tutumunun bunda yadsınamaz bir rolünün olduğunu sanıyorum. Geçmişi araştırmak, nesnel bir değerlendirmeye tabi tutmak, elbette önemlidir; ancak F. W. Nietszche’nin de haklı olarak söylediği gibi, dönüp dolaşıp sürekli tarihe odaklanmak, bir tür gelecek yoksunluğu olarak da görülebilir. Kanımca Türkiye’de böylesi bir sorun bulunmaktadır; son on yıllarda gençlerimizin önüne ideal olarak geçmiş konulmaya çalışılmaktadır. Sunulan geçmişte gerçekçi bir geçmiş değil, idealize edilmiş bir geçmiştir. Geçmişte her şey çok güzelmiş gibi sunulmakta, geçmiş ütopyalaştırılmaktadır. Oysa klasik İslam kültürüne kabaca bakıldığında, Hint, İran ve Helenistik kültürün Süryanilerce İslam dünyasına aktarılmasıyla, 9-12. yüzyıllar arasında başarılı bir uygarlık kurulmuş olsa da, 13. yüzyıllardan sonra bu uygarlık bilgi ve değer üretme dinamizmini yitirmiştir. Hatta bu uygarlığın kurulmasında rolü olan büyük düşünürler, dönemlerinde zındık ve kâfir sayılmışlardır. Kurulan uygarlığın dinamizmini yitirmesinde, kanımca, İslam dünyasında, bilgi ve değer üretiminin önemli bir ayağını oluşturan felsefi düşüncenin krize girmesi yatmaktadır. Bu kriz, görebildiğim kadarıyla hala devam etmektedir. Geçmiş önümüze konularak da aşılabilecek gibi gözükmemektedir; çünkü krizin kökleri geçmişteki zihniyettedir. Bu yüzden, tarihe nesnel ve eleştirel bakmak için, İslam kültür ve uygarlığının felsefeyi krize sokan felsefe karşıtı tutumunu gün ışığına çıkartmak ve uyarıcı olması için sık sık vurgulamak gerekmektedir.

Ben bu yazımda, İslam kültüründe, felsefenin krize girmesine yol açan ve bilgi ve değer üretiminin önünde engel olarak duran, kimi anlayışları yorumsuz sunmaya ve felsefe aleyhine verilmiş kimi fetvaları gün ışığına çıkartmaya çalışacağım.

Kimileri örtmeye çalışsa da, biliyoruz ki,  İslam kültüründe, felsefenin ve felsefeyle ilgilenmenin dinen caiz olmadığı yönünde pek çok fetva vardır. Bu fetvalarda İslam kültürünün aydınlık yüzünü temsil eden ve bugün İslam kültür ve uygarlığı adına adları ön plana çıkarılıp övülen filozoflar ve bilim insanları, genellikle ilhâd, zındık, küfr vb. sözcüklerle bir arada anılırlar. Nitekim büyük fıkıhçılardan Şafii, Ebu Hanife, Maliki, Ahmet b. Hanbel, Zerkeşi, İbn Salah, İbn Nuceym, Şirbini, Buhuti; yine büyük kelamcılardan, Bakillani, Cüveyni, Gazzali, İbn Teymiye vb. felsefeyle uğraşmanın ilhad, zındıklık ve küfür olduğuna hükmeden fetvalar vermişlerdir.  Bu fetvalar, tarihte kalmışa benzememektedir; bu klasik fetvalar yüzünden pek çok İslam devletinde felsefenin fesi bile bulunmamaktadır. Felsefe nispeten Cumhuriyet sonrası Türkiye’de filizlenmiş olsa da, muhafazakâr iktidarın modern bilim ve felsefenin karşında konumlandırdığı “ilimci anlayışıyla” (ilimle anladığım kadarıyla fıkıh kastedilmektedir, bu ilim de kelama bile yer yoktur) onun da tehlike altına girdiğini söylemek gerekir.

İşte size, övünülerek önümüze ideal olarak konulan İslam tarihinden felsefe aleyhine verilmiş fetvalardan yorumsuz örnekler:

a) Erken Dönem Fıkıhçıların Kelam ve Felsefe Karşıtı Fetvaları

“Herevî (H. 481), Zemm el-Kelâm adlı yapıtında, Şafiî’ye şu sözü iliştirir: “Benim kelâm ehl-i (ve felsefe) hakkındaki hükmüm, Ömer’in Sabîğ hakkındaki hükmü gibidir.” Sabîğ, Halife Ömer b. El-Hattâb döneminde Medine’ye gelip, Kur’an’ın kimi müteşabihlerinden, müşkillerinden ya da yaratılışından soru sormaya başlayan birisidir. Onun haberi kendisine ulaştığında Ömer kızar ve onu döver. Basra’ya sürgün edilmesini emreder. Şafiî onun dövülmesinin nedenini yalnızca, şüphe ve bidat izi taşıyan Kur’an’ın müteşabihleri konusundaki sözüne bağlar. Böylece anılan olay, Müslümanlar arasında ayrılık yaratmasından korktuğu Kelâm’ı (ve felsefeyi) yasaklamasının (tahrîm) kanıtı olur.

Zehebî (H. 728) Mizân’da, kelâm (ve felsefe) biliminin yasaklanmasının bir diğer nedeni olarak, bu bilimin, özüyle İslama aykırı olan dehrilerin felsefesinden doğmuş bir ilim olmasını gösterir ve şöyle der: “Kim Kelâm bilimini dikkatlice incelerse, onun içtihadının sünnete muhalif olmaya neden olduğunu, bu yüzden, önceki alimlerin, eskilerin bilimlerini (ilm el-evâ’il) incelemeyi kınadıklarını, kelâm biliminin de, dehri filozofların ilminden yani felsefeden doğmuş bir bilim olduğunu görür. Kim, zekâsıyla peygamberlerin bilimiyle felsefi bilimi uzlaştırmaya çalışırsa, kaçınılmaz olarak birini diğeriyle muhalefet eder.” (…)

Kelâm (ve felsefe) bilimi konusunda akıl yürütmenin yasaklandığına dair bir diğer delil de, kitap ve sünnette bu konuda bir emrin bulunduğunun ve selefin bu konuda araştırma yaptığının rivayet edilmemiş olmasıdır. Şafî aynı şekilde bu delile de işaret ederek Biş el-Merisi (M 825)’ye şöyle demektedir: “Onların çağırdığı şey konusunda, natık kitap, yükümlülüğü ifade eden bir farz, bir sünnet ya da selefin bu konuda araştırtma yaptığı ve soru sorduğuna ilişkin bir rivayet mi var, bana söyleyiniz?” Öyle görünüyor ki, İbn Salâh (1245) mantık bilimini yasaklayan fetvasında bu illete dayanmıştır. Nitekim o, şöyle demektedir: “Şâri onun eğitimini ve öğretimi ile ilgilenmeyi mübah kılmadığı gibi, sahabe, tabiin ve müçtehit imamlardan hiç birisi de bunu mübah görmemiştir.”

Şafiî’nin kelâm (ve felsefe) biliminin yasaklanmasındaki üçüncü delili, kitap ve sünnete muhalif oluşta mantığı peşinden sürüklemesi ya da ikisinin terkine ve unutulmasına neden olmasıdır. Onun şu sözü buna işaret etmektedir: “Kelâm (ve felsefe) erbabı hakkında benim hükmüm şudur: Onlara sopa atmalı, develere bindirip aşiretler ve kabileler arasında dolaştırarak, Kitap ve Sünneti bir yana bırakıp da Kelâma yönelmenin cezası işte budur, diye nida edilmelidir."

Şafiî kelâmı yasaklamakla yetinmeyip, felsefî bilimleri de yasaklamıştır. Ondan şu söz rivayet edilmektedir: “Eğer isim isimlendirilenden, şey şeyden farklıdır diyen bir adam duyarsan, onun zındık olduğuna tanıklık et.”

Aynı şekilde, Ebu Hanife en-Nu’mân b. Sâbit (H. 150)’den de felsefeyi eleştirdiği yönünde sözler aktarılmaktadır. İnsanların kelam konusunda ortaya attıkları, ilinek, cisim gibi konular üzerinde sorulduğunda şöyle dediği belirtilir: “Bunlar felsefenin işaretleridir; bunları terk edip, selefin yoluna dönmen gerekir, onların hepsi sonradan ortaya atılmış şeyler olup, bidattir.”

Mâlik b. Enes (H. 179) kelâm (ve felsefe) bilimini yermekte Şafiî ve Ebu Hanife ile ortaklaşmaktadır. Nitekim kendisine soru sormaya gelen adama şöyle dediği aktarılır: “Öyle sanıyorum ki, sen Amr b. Ubeyd (M. 62)’in ashabındansın; Tanrı, bu kelâm bidatine bulaştığı için onu lanetlemiştir.”

Öyle görünüyor ki, bu hadisçiler ve fıkıhçılar, dine ilişkin bir şeyi tartışırken din hakkında cedeli yasakladığını belirtilen Hz. Muhammed’in bir sözüne dayanarak, tıpkı onun gibi, bu konumda kalmakla yetinmeyi tercih etmektedirler: “Ey ümmet-i Muhammed, gün ışığında yolunuzu şaşırmayınız; ben size bunu mu emrettim, sizi bundan nehyetmedim mi? Bundan önce, bu türden şeyler söyleyenler helak oldu. Hayrının azlığı nedeniyle tartışma ayrılığa yol açar; az bir faydası olsa da tartışma, parçalar, kardeşler arasında düşmanlı meydana getirir… Beni İsraili tartışma, 71 fırkaya, Hıristiyanları ise 72 fırkaya ayırdı. Benim ümmetim ise, 73 fırkaya ayrılacak ve biri hariç diğerleri yolu şaşıracaktır. Kurtuluşa erenler, benim ve ashabımın yolunda olanlardır.”

Horasan fakihi İbn es-Semânî (H. 489) el-İntisâr li-Ehl el-Hadîs adlı yapıtında Ehl-i sünnet ve bid’ata sapanlar (kelamcı ve felsefeci) arasındaki hilafı şöyle diyerek özetler: “Bizimle bid’ate sapanlar arasındaki farkın akıl meselesi olduğunu bil. Onlar, dinlerini ussallar üzerine inşa ettiler. Ussallara tabi olup onun izini sürdüler. Ehl-i Sünnete gelince onlar şöyle dediler: Dinde asıl olan (ona) tabi olmaktır, akıllarda (ona) tabidir. Eğer din makuller üzerine kurulursa, halk vahiy ve nebilerden uzak kalır, böylece emir ve nehyin manası batıl olur ve herkes istediğini söyler. Eğer din ussallar üzerine bina edilirse, bu durumda mü’minlerin bir şeyi akıl edene değin kabul etmeleri caiz olmaz. Biz, dini emirler konusunda bize ulaşan şeyleri genel olarak düşündüğümüzde, Tanrı’nın sıfatları ve insanların ona inanmasıyla ilgili olduğunu görürüz. Bu ise, müslümanlar arasında açıkça bilinmekte, kendi aralarında aktarılmaktadır. Bu konuda ana kaynak ise selefin aktardıklarıdır. Selef ise, kabir azabı, kabirde iki meleğin sualleri, havz, cennet, cehennem, bunların nitelikleri, sırat ve mizan gibi konularda peygambere dayanmışlardır. Bu konuların hakikatini akılla kavramak mümkün değildir. Bu yüzden bize ulaşan emirlere kabul ve iman ile yükümlüyüz. Eğer dinsel emirlerden bir şey duyup aklınla kavrar ve onu anlarsan, bu konuda Tanrı’ya teşekkür et ve bilgi bu kavrayış onun yardımıyladır. Eğer onu kavrayamıyor ve anlayamıyorsan, onu aklına havale etme, ona inan ve tasdik et. Biliriz ki bu kavrayamadığımız şey, Tanrı’nın dilemesi, kudreti ilmiyle ilgilidir. Nitekim tanrı der ki: Sana ruhtan soruyorlar, de ki: O Rabbimin emrindendir, onun hakkında size az bir bilgi verilmiştir.  Yine Tanrı der ki: Onun ilminden ancak dilediği kadarını kuşatabilirsiniz. İşte ehlisünnetin bu bağlamda şöyle demiştir: İslam ancak teslim olmakla gerçekleşir.

Cahız, Halk el-Kur’an ve Gayrihi adlı yapıtında, Ahmet b. Hanbel’in konumunu şöyle izah eder: Kelam (ve felsefe) bilimine ve delilerine karşıydı; zira selef onca bu konulara hiç bulaşmamıştı. Onlara tabi olduğunu söylüyordu. Halkul Kur’an konusundaki selefi tavrı yüzünden Abbasi hükümdarları Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde işkenceye uğradı.

Ebû Hayyan et-Tevhidî, el-İmtia ve el-Mu’anese isimli yapıtında, filozof Matta b. Yunus ile Kadı ve dilbilimci olan Ebi Said es-Seyrafi arasında ilmi mantık ve nahivle alakalı bir tartışma aktarır. Seyrafi’nin en temel dayanağı, eğer bu alet akıl ise, mantıkla, felsefecilerin iddia ettiği gibi, bireylerin doğru ile yanlışı, hayır ile şerri bilemeyeceğidir. İlmi mantığı, Yunanlılar ortaya koymuşlar, kendi dilleriyle ıstılahlarını yaratmışlardır. Bu açıdan Yunan kökenli ve Yunan diline dayalı mantıkla, Türkler, Hintliler, Farslar, Araplar hüküm ortaya koyamazlar. Kaldı ki, Aristonun ortaya koyduğu deliller, tüm milletleri bağlamaz; zira Yunanlılardan ve başkalarından ona karşı çıkanlar da olmuştur. Arapların dili yunanlıların dilinden daha zengindir. (…) Buna dayanarak fıkıhçılar, mantığın ilmi nahve girişine karşı çıktılar ve İbn Salah, Ebu Şâme Abd er-Rahman b. Seyd İsmail ed-Dimaşkî, Nevevî, Badlusî gibi fıkıçılar, mantığın usulü fıkıhta kullanılmasını da reddettiler. İlmi mantığa, köklü eleştirilerden birisi de İbn Teymiye’nin Nasiha Ehl el-İman fi Redd ala Mantık el-Yunan adlı yapıtında bulunmaktadır. Onun nazarında bu bilim, zeki kimsenin kendine ihtiyaç duymadığı hiçbir yararı olmayan bir bilimdir. Ona göre, kelam tanım, türleri, kıyas, burhan ve türleri konusunda mantığa dayanır. Yine buna göre ilim ya tasavvur ya da tasdikten ibarettir. Tasavvura tanımla; tasdike ise kıyasla ulaşılır. İbn Teymiye, mantığın doğru bir temele dayanmadığını düşünür. Zira tasavvurun, sadece tanımla elde edileceği asılsız bir iddiadır. Zira bütün milletlerin bilim insanları ve görüş sahipleri, tanım üzerinde konuşmadan da şeylerin hakikatini bilmekte ve araştırmaktadırlar. Biz biliyoruz ki, fıkıh, tıp, hesap gibi tekil şeylerle ilgilenen bilimlerde tanım olmaksızın tasavvur gerçekleşmektedir. Bu ise tasavvurların tanımlşa oluştuğu iddiasının yanlışlığını gösterir. Ayrıca bu Yunanlılar mantığı kurmadan önce de eşyanın hakikatini bildiklerini gösterir. Tanım, sadece tanımlanan şeyi diğerinden ayırır ve eşyanın hakikatini bilmede işe yaramaz.” (Bkz. Ebu Ali Mulhim, el-Felsefe el-Arabiyye: Müşkilât ve Hulûl, s. 21-23).

b) Gazzali’nin Felsefe Karşıtı Fetvaları

“Birisi dese ki; (Tehafüt el-Felâsife’de) filozofların görüşlerini ayrıntılı olarak açıkladınız. Şu durumda kesin bir biçimde onların kâfir olduklarına ve onlar gibi inananların öldürülmesi gerektiğine hükmeder misiniz?

Deriz ki; üç sorunda onların kâfir olduğuna hükmetmek kaçınılmazdır. İlki, evrenin ve bütün cevherlerin öncesiz (kadim) olduğuna dair görüşleri; ikincisi, Tanrı’nın önceli olan (hadis) tekil ve bireyselleri bilgisiyle kuşatamadığı görüşü; üçüncüsü ise, bedenlerin (cesed) diriltilmesi ve haşrini inkâr etmeleridir. Bu üç sorunda filozofların görüşleri hiçbir suretle İslam ile örtüşmez. Filozoflara inana kişi, peygamberlerin yalancı olduğuna inanmış olur. Zira onlara göre peygamberlerin söyledikleri şeyler, maslahat icabı halk kitlelerine sorunları anlatabilmek için gerçekle ilgisi olmayan temsillerden ibarettir. Oysa bu, hiçbir Müslüman grubun inanmadığı açık bir küfürdür. Bu üç sorunun dışında kalan Tanrının sıfatları konusundaki tasarrufları ile bunların birliğine (tevhid) inanmalarına gelince, bu sorunlardaki görüşleri Mutezile’ye yakındır. Tabii nedenlerin zorunluluğu hakkındaki görüşleri de Mu’tezilenin tevellüd (doğuş) görüşüyle aynıdır. Onlardan naklettiğimiz diğer görüşlerinin hepsi de, İslam mezheplerinin birinin ileri sürdüğü görüşe benzer. Yalnız bu üç esas sorun böyle değildir. Bidat ehlini kâfirlikle suçlayan kişi, bu üç sorunun dışında pek çok sorundan dolayı da filozofların kâfir olduğuna hükmeder. Onlara (bidatlerinden dolayı) küfrü nispet etmeyen kişi ise, filozoflara yalnızca bu üç sorunda küfrü nispet eder. Bize gelince, biz kitabın amacının dışına çıkmamak için şu anda bidat sahiplerinin tekfir ve onların doğru olan ve olmayan görüşlerini incelemeye geçmeyeceğiz. Doğruya ancak Tanrı ulaştırır.” (Bkz. Gazzali, Tehafüt el-Felâsife, s. 204.)

“Burada felsefenin kötü olan ve olmayan kısımları hangileridir; filozoflar hangi sözlerinde tekfir edilirler, hangilerinde edilmezler, hangi hususlarda bidat ehlinden sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar; hakikat ehlinin sözlerinden çalıp batıl iddialarını kabul ettirmek için kendi sözlerinin arasına kattıkları nelerdir; halk onların hakikat diye iddia ettikleri bu sözlerden nasıl nefret etmiştir; hakikat sarrafı olanlar, onların sözlerinden saf hakikati, sahtesinden nasıl ayırt etmişlerdir gibi sorulara yanıt bulmaya çalışacağım. (…) Felsefeyi anladıktan sonra, bir seneye yakın bir zaman, tekrar ederek gaye ve derinliklerini araştırdım, devamlı düşündüm. Nihayet desise, hakikat ve hayallere şüphe bırakmayacak bir şekilde bilimlerine muttali oldum. İşte şimdi, filozofun ve bilimlerinin hikâyesini dinle:

Onları birkaç sınıf, bilimlerini de, birkaç kısım halinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında hakka yakınlık ve uzaklık farkı gözetmeden küfür ve sapkınlık (ilhad) damgası vurmak gerekir. Filozoflar, fırkalarının çokluğuna ve mezheplerinin çeşitliliğine rağmen üç kısma ayrılırlar. Dehirler, Tabiayatçılar ve İlahiyatçılar.

Dehriler, en eski filozoflar zümresidir. Evreni idare eden ve her şeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir. Evrenin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının spermden, spermin de canlıdan meydana geldiğini, böylece ebedi olarak devam ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bunlar zındıktırlar.

Tabiatçılar, en çok doğal evreni, hayvan ve bitkilerin dikkate değer taraflarını araştıran filozoflardır. Onların en çok uğraştığı konu, hayvan uzuvlarının cerrahisidir. Bu çalışmaları sırasında, canlılarda Tanrının yaratışının, kendilerini yaratan, hakim, hadiselerin gaye ve maksatlarına muttali kadir bir Tanrının varlığını itirafa zorlayan eşsiz hususiyetlerini, hikmetinin yüksekliğini gördüler. Anatomi bilimini ve kısımlarını, faydalarının hikmetlerini tetkik eden her insanda, hayvan ve bilhassa insan vücudunu yaratan Tanrının kemaline dair zaruri bir bilgi meydana gelir. Şu kadar var ki, bu filozoflar, tabiatı pek fazla incelediklerinden, mizaç itidalinin, hayvan kuvvetinin teşekkülü üzerinde büyük bir etkinin olduğunu düşündüler. Sonra insanın akıl yetisinin mizaca bağlı olduğunu, mizacın bozulmasıyla bozulduğunu; yok olursa tekrar var olamayacağını zannettiler. İddia ettikleri tarzda hareketle nefsin öldüğüne ve dönmeyeceğine inandılar ve sonuç olarak ahireti inkar ettiler. Cenneti, cehennemi, kıyameti ve hesabı da inkar ettiler. Onlara göre ibadet için sevap, günah için azap yoktur. Nihayet bağlarından çözülüp hayvanlar gibi şehevi arzulara daldılar. Bunlar da zındıktır. Çünkü iman esası Tanrıya ve ahret gününe inanmadır. Hâlbuki onlar, Tanrıya ve sıfatlarına inanmışlarsa da, ahret gününü inkâr etmişlerdir.

İlahiyatçılar, filozofların sonraki grubudur. Aralarında Sokrates, Platon ve Aristoteles vardır. Aristoteles, onlara mantığı yazan, bilimleri geliştiren ve istifade edilir kılan kişidir. Böylece bilgileri anlaşılır hale gelmiştir. Bu filozofların hepsi, anılan iki grubun yani Dehrilerin ve Tabiatçıların görüşlerini reddetmişler ve rezaletlerini başkalarına bırakmayacak şekilde ortaya koymuşlardır. Onları birbiriyle çarpıştırarak Tanrı savaş hususunda müminlere yardım etti mealindeki ayete göre, müminlerin onları reddetmelerine gerek kalmadı. Sonra Aristoteles Platon’u, Sokrates’i ve ondan önceki filozofları, hepsinden uzaklaşıncaya kadar tam manasıyla reddetti. Ancak onların küfürlerinden ve bidatlerinden kötü taraflar kalmıştı; kendilerinden tamamıyla sıyrılmaya güç yetiremedi. Bu nedenle, onları ve İslam filozoflarından Farabi ve İbn Sina diğerleri gibi onları takip edenleri de tekfir etmek lazımdır. Şu da eklenmeli ki, İslam filozoflarından hiçbirisi Aristoteles’in felsefesini bize Farabi ve İbn Sina gibi doğru nakledememiştir. Bu iki filozofun haricindekilerin naklettikleri şeyler, inceleyenlerin kalplerini rahatsız eden hata ve karışıklıklardan salim değildir. Anlaşılmayan bir şey nasıl ret ya da kabul edilir? Aristoteles’in Farabi ve İbn Sina’nın nakillerine göre bilinen bütün felsefesi üç kısma ayrılır; bir kısmı küfrü gerektirir; bir kısmı bidat içerir; bir kısmı da özde inkârı gerektirmez.” (Bkz. Gazzali el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 11-13.)

“Filozofların kitaplarını okumak, içlerinde bulunan desise ve tehlike nedeniyle yasaklanmalıdır. İyi yüzemeyeni nehir kıyısında dolaşmaktan menetmek gerektiği gibi, halkı da bu kitapları okumaktan alıkoymak gerekir. Yine çocukları yılanlardan korumak icap ettiği gibi, kulakları da bu sözlerin tehlikelerinden uzak tutmalıdır.” (Bkz. Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 16).

“Bunların bu şekilde tekfir edilmeleri, küfrün –mesela köle ve hür olma hali gibi- şer’i bir hüküm oluşundandır. Çünkü bir kimseyi tekfir etmenin manası, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve ahrette cehennemde ebedi kalacağına hükmedilmesidir. (…) Zira tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedi kalınmasına hükmedilmesi gibi önemli neticeler doğuran şer’i bir hükümdür.” (Gazzali, Faysal et-Tefrika Bey el-İslam ve ez-Zendaka, s. 137).

c) İbn Salah’ın Felsefe Karşıtı Fetvası

“Soru: (…) İbn Sina’nın eserleriyle uğraşmak, kitaplarını incelemek caiz midir? Yine onun ulemadan olup olmadığına inanmanın hükmü nedir?

Cevap: Bu caiz değildir. Kim bunu yaparsa, dinini yitirir ve büyük bir fitneye maruz kalır. O ulemadan değildir; aksine insan şeytanlarından bir şeytandır. (…)

Soru: Mantık ve felsefe öğrenimi ve öğretimi ile uğraşanlar hakkında ne dersin; mantık biliminin özlü ve ayrıntılı bir biçimde öğrenimi ve öğretimi şeriat açısından mübah mıdır; sahabe, tabiun, selefi salihten müçtehid imamlar felsefe ve mantık öğrenimi ve öğretimi konusunda neler söylemişlerdir; şer’i hükümlerin ispatında mantık biliminin terimlerini kullanmak caiz midir; şer’i hükümlerin buna gereksinimi olup olmadığı konusunda ne diyorsun; mantık ve felsefenin açıkça öğretimini yapanlar karşısında gerekli olan nedir; bir sultan, kendi döneminde kimi şehirlerde (bilâd) kimi şahısların felsefe eğitim ve öğretimiyle uğraştıklarını, kitaplar tasnif ettiklerini ve medreselerde ilim öğrettiklerini görürse ne yapmalıdır; sultanın, bu şehirlerdeki felsefecileri azletmesi ve insanları onların şerrinden koruması gerekir mi?

Cevap: Felsefe aptallığın ve çözülüşün temelidir (üss es-sefeh ve el-inhilal). Tüm sapıklıkların, başkaldırının, zındıklıkların ve yanlışlıkların nedenidir (madde). Felsefeyle uğraşan kişi, şeriatın güzellikleri ve açık kanıtları karşısında kör olur; felsefe öğrenen ve öğreten sapıtır ve haktan uzaklaşıp şeytanı önder edinmiş olur. (…) Mantığa gelince, o da felsefenin girişidir; şerrin girişi de şerdir. Dolayısıyla, onun öğrenim ve öğretimiyle uğraşmak da şer’i olarak caiz değildir. Ne sahabe, ne tabiin ne selefi salihin ne de müçtehit imamlar onu mubah saymışlardır.(…) Şer’i bilimlerdeki araştırmalarda mantık terimlerini kullanmaya gelince, şer’i bilimlerin –Tanrıya hamdolsun ki- mantık ve terimlerine gereksinimi yoktur. Mantıkçıların tanım ve kesin kanıtla (burhan) ilgili iddiaları geçerizdir. Şeriat ve şer’i bilimler tamamlanmıştır; şer’i bilimlerin öncüleri, ortada ne mantık ne de felsefe varken, gerekli olan bilimi bütün derinliği ve ayrıntısıyla ortaya koymuşlardır. Bir yararı olduğunu düşünüp felsefe ve mantıkla uğraşanların, onu öğrenen, öğreten ve bu konuda kitaplar yazanların şerrinden Müslümanları korumak sultana düşer. Sultan bunlarla uğraşanları soruşturup medreseden çıkartmalı, hala aynı şeyle uğraşanlar varsa, onları takip ettirmeli, filozofların inançlarına bağlı olduğunu söyleyenleri ise, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlamalıdır. (Bkz.İbn Salah, Fetavâ İbn Salah, s. 94-97).

d) İbn Teymiye’nin Fetvası

“Felsefecilere gelince onların durumu, Yahudiler ile Hıristiyanların durumundan da kötüdür. Çünkü onlar, berikilerin cehalet ve sapıklığı ile ötekilerin facirlik ve zalimliklerini bir araya getirerek cehalet ve zalimlik alanında Yahudileri ve Hıristiyanları geride bıraktılar. Nedenine gelince onlar, mutluluğu, sadece gerçeği bilmeye bağlı saydılar, insanın varlık alemi ve akıl prensipleri ile uyum içinde bilgi sahibi olmasını mutlu olması için yeterli gördüler. Arkasından da Tanrı’nın zatı, isimleri, sıfatları, melekleri, kitapları, peygamberleri, yarattıkları ve emirleri hakkında çok zayıf bilgilerle yetindiler. Böylece cahillikleri bilgilerinden daha büyük ve sapıklıkları hidayetlerinden daha baskın oldu. Başka bir deyişle, basit cehaletle katmerli cehalet arasında dönüp dolaşır oldular. Çünkü onların tabii bilimler ile matematik alanında söyledikleri sözler nefsin kemalini sağlayamaz, bu konuda yararlı da değildir.” (İbn Teymiye, İman Üzerine, Salih Uçan çevirisi, s. 189).

“Filozoflar, Müslüman değildirler; onlar Yahudi ve Hıristiyan da değildirler; aksine müşriklerin durumu bile onlardan daha iyidir. (…) Kelamcılar, açık sapıklıkları (ihad) ve islama muhalefetleri nedeniyle, evrenin öncesiz olduğu, tanrının tikellere dönük bilgisini yadsıdıkları ve ahreti reddettikleri için onları reddettiler. Bu üç meselede Ebu Hamid el-Gazzali, Tehafüt el-Felasife’de dinsizlikle suçladı.” (Bkz. İbn Teymiye, er-Redd alâ el-Mantık, s. 244).

e) İbn Haldun’un Fetvası

“Felsefenin boş ve yararsızlığı hakkında:  (…) Felsefî bilimler şehirlerde çok yayılmıştır. Bu bilgilerin dine olan zararı büyüktür (…) Bununla beraber, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kur’an yorumbilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilgileri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra, felsefî bilgileri öğrenmeye başlamalıdır. İslamî bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanları azdır.” (İbn Haldun, Mukaddime, cilt: III; Z. K. Ugan çevirisi, s. 112-113).

İslam dünyasında, felsefeye bakış değişti mi? Hiç sanmıyorum. Hatta kimi ilimcilerin bakışının İbn Haldun’dan bile geri olduğunu sanıyorum.

Kaynakça

Ebu Ali Mulhim, el-Felsefe el-Arabiyye: Müşkilât ve Hulûl, s. 21-23

İbn Haldun, Mukaddime, cilt: III; Z. K. Ugan çevirisi, s. 112-113

İbn Teymiye, er-Redd alâ el-Mantık, s. 244

İbn Teymiye, İman Üzerin, Salih Uçan çevirisi, s. 189

İbn Teymiye’nin Nasiha Ehl el-İman fi Redd ala Mantık el-Yunan

İbn Salah, Fetavâ İbn Salah, s. 94-97

Gazzali, Faysal et-Tefrika Bey el-İslam ve ez-Zendaka, s. 137

Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 16

Gazzali, Tehafüt el-Felâsife, s. 204.

6 Eylül 2020 Pazar

Kantarın topuzu kaçmadı mı? CEMİL ÇELİK/06.09.2020

İnönü Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik “Son yıllarda istismar alanına maalesef imam hatipli olmak da girdi. İmam hatipli olmak bayağı prim yapmaya başladı” diyor.

"Ey inananlar! Haydi! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten tanıklar olun. Maide 8 “

Dünya’ya egemen olanların  güç kaybettiği ve çok kutuplu bir sürece girilen bir dönemde, ülkemiz milli savunmada ve egemenlik haklarımızın korunmasında güzel işler yapmaya başladı. Özellikle savunma sanayiinde ortaya koyduğumuz performans dost düşman herkesin dikkatini çekerken, biz de dışa bağımlı savunma ürünleri yerine milli ürünlerimizi geliştirmeye başladık.

Sağlık alanında ortaya konulan performans, özellikle de “pandemi” konusundaki önlemler toplumun büyük kesimi tarafından olumlu bulunuyor. Şüphesiz bu başarılarımızda alanında iyi yetişmiş teknik elemanlarımızın, ileri teknoloji alanında öne çıkan mühendislerimizin, tıp mensupları ve diğer uzmanlarımızın önemli bir paylarının olduğu su götürmez bir gerçektir.

Bunların yanında, aşağıda izah etmeye çalışacağım diğer bazı alanlarda yapılanların günü kurtarsa bile, gelecekte endişeye sebep olabilme potansiyeli taşıdıkları kanaatindeyim.

* * *

2000’li yıllar öncesi Türkiye’de siyaseti yönlendirenlerin en önemli takıntılarından birisi, bürokrasinin her kademesinde görev alacakların mutlaka kendi anlamlandırdıkları cinsten bir Atatürkçülük çizgisinde olması idi. O dönemde bu anlayışın dışında görülenlerin ağızlarıyla kuş tutsalar bile, herhangi bir göreve getirilmedikleri bir süreç yaşadık. O yıllarda üniversitelerde işlerin nasıl yürütüldüğüne bizzat şahit olduk. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün nasıl istismar edildiğini biliyoruz. Öyle ki odasında onlarca Atatürk resmi asanları, yakalarından Atatürk rozetlerini hiç eksik etmeyen uyanıkları unutmadık. Nitekim o yıllar Atatürk istismarcısı birçok insanın üniversite yönetimlerinde üst görevleri işgal ettikleri dönemdi (Bu arada samimi Atatürkçüleri onlardan ayrı tutmak gerekir diye düşünüyorum).

Şimdi iş döndü dolaştı yani keser döndü sap döndü bu sefer de iktidar o günün mağdurlarına nasip oldu. İktidarın yeni sahipleri başlangıçta hak, hukuk ve adaleti elden bırakmamaya, önceki dönemin yaptığı hatalara düşmemeye gayret ettiler. Ancak bu hassasiyet  belirli bir zamana kadar sürdü.

* * *

Bu arada yöneticisi olduğum üniversitede bazı öğretim elemanları, sırf eşlerinin baş örtülü olduğunu ve bu alandaki mağduriyetlerini ileri sürerek akademik kadro taleplerine başladılar. Yeterli akademik çalışmaları olmamasına rağmen... Dolayısıyla dönem değişmiş, daha önceki istismarcılar gibi bu seferde yeni bazı istismarcılar ortaya çıkmaya başlamıştı.

Son yıllarda bu istismar alanına maalesef imam hatipli olmak da girdi. İmam hatipli olmak bayağı prim yapmaya başladı. Siyaseten verilecek görevlerin dağıtımı alakalı alakasız nerdeyse imam hatip kökenli olup olmama üzerine kuruldu. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan okul müdürlerinden, üniversite rektörlerine, YÖK üyeliklerine ve daha bir çok alanda yönetici olmak için imam hatipli olmak tercih edilme kriterlerinin en başına geçti. Elbette ehliyet ve liyakat sahibi imam hatip kökenli, rektör, bilim insanı ve  bürokratlarımız var ve olmalıdır. Bunlar da adalet ve liyakat ölçülerine göre doğal olarak belirli yönetim kademelerinde görev almalıdır. Buna bir sözümüz olamaz. Bu satırların yazarı her ne kadar bu hususu eleştiri konusu yapsa da, ilahiyatçı birçok yakın arkadaşı olan ve onlarla birlikte oturup kalkan birisi olduğunu belirtmemde yarar var. Bu alanda iş öyle bir noktaya taşındı ki kantarın topuzu epey kaçırıldı. Mesela Karadeniz bölgesinde görev yapan dokuz üniversite rektöründen sadece birisi ilahiyatçı değil. Ayrıca üniversite rektörlerinin çok önemli bir bölümü ya imam hatip kökenli ya da ilahiyatçı. Bu durum imam hatiplerle herhangi bir dertleri olmayan kesimlerde de artık bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Bu tür uygulamalar bu alandaki bir karşı duruşa sebep olduğunda, bunun vebalini kimler taşıyacak? Sadece bu günü değil, ülkenin geleceğini de düşünmemiz gerekmiyor mu? Bir ayrışma ve yarılmaya sebebiyet verildiği kimsenin hatırına gelmiyor mu? En azından üniversitelerde yönetim bilimleri, kamu yönetimi, mühendislik ve doğa bilimleri alanında yetişmiş bunca bilim insanımız varken, bu kurumları sadakat düşüncesiyle ilahiyatçılara teslim etmek ne kadar emaneti ehline vermek olarak değerlendirilebilir. Ülkenin sıkıntılı süreçten geçtiği bu dönemde ilahiyatçılar kadar yönetim bilimleri, mühendis, matematikçi, fizikçi ve biyolojistlere, bilgisayar ve diğer bilim alanında yetişmiş olanlara da itibar edilmesi gerekmiyor mu. Ülkemizin daha ileri seviyelere taşınması, bu alanlarda bilim ve teknoloji üretecek kapasitede bilim insanlarının omuzlarında yükselmeyecek mi? Bahse konu bilim alanlarında yönetici belirlerken, yüksek öğretimdeki popülasyonları kadar diğer alanlara da pay ayırmak gerekmez mi? Teknik ağırlıklı üniversitelerin yönetimini ilahiyat kökenlilere vermek, ne kadar akılcı ve sağlıklı oluyor. Bu tür görevlere getirilenlerden akademik altyapısı uygun olmayan bir Allah’ın kulu da biz bu görevler için uygun değiliz yürekliliğini bugüne kadar göstermedi. YÖK ise bu konuda sükut etmeyi yöntem olarak uygun buluyor anlaşılan.

* * *

Kantarın topuzu kaçarsa gelecekte keser bu sefer başkalarının eline geçtiğinde, sızlanmanın faydası olur mu bilmem? Kimseye söyleyecek sözümüz olur mu? Bu ülkede düzgün insanların sadece imam hatiplerden çıktığını düşünüyorsak büyük bir yanılgı içerisindeyiz demek. 

Hatırımda kaldığı kadarıyla 2011 yılında  YÖK’ de sağlık alanında Doçentlik Komisyonlarının belirlendiği  bir toplantıya ben de bir üniversite rektörü olarak katılmıştım. Fetullahcıların (o gün terör örgütü olarak görülmüyorlardı) tüm doçentlik belirleme komisyonlarını kendi adamlarından oluşturmağa çalıştığı bir ortamda bu duruma itiraz etmiştim. “Siz Yüksek Öğretimde bir yarılmaya sebep oluyorsunuz. Bu ayıptır diyerek” o toplantıyı terk etmiştim. Bu anlattığıma o toplantıya katılan üniversite rektörleri ve YÖK çalışanları şahittirler.

Bugün de bunun kadar olmasa bile, böyle bir yanlışlık yapma lüksümüz bulunmuyor. Devlet yönetimi duygularla değil  bilim, ahlak, adalet ve liyakat üzerinde yükselir ve yürütülür. Yapmaya çalıştığım bu  samimi uyarının, dikkate alınacağı hususunda pek umudum olmasa da, en azından gelecek nesiller için  bu dönemin yanlışlıklarına  işaret eden kimse çıkmadı mı diyeceklere sözümüz olsun istedim.

5 Eylül 2020 Cumartesi

Miras, iktidar, gelecek Ali Bayramoğlu/05.09.2020

Türkiye, yeni anayasal düzenle birlikte tarihinin en kötü toplumsal sözleşmelerinden birisine sahip oldu.

Anayasal düzenin öngördüğü iktidar yapısı ve tekelleşmesi, sistem üzerinde ağır bir hegemonya kuruyor. Mevzuatın öngördüğü vatandaşlık hakları, (olabildiğince) özgürlükler düzeni üzerinde bile açık keyfi ve fiili bir baskı oluşuyor.

Bu durumun, farklılaşan, özgül ağırlığı artan toplumsal bir yapı, toplumsal talep ve beklentiler ile tam bir tezat oluşturduğuna şüphe yok.

Siyasi iktidarın örselenmesine yol açan bu tezatın derinleşmesini ise, her zaman olduğu gibi milliyetçilik, yeni bir unsur olarak başarıya endeksli atak dış politika ve (uygun bir konjontür altında) bunları kuşatan geleneksel tehdit/güç söylemi engelliyor.

Bu tablo, elbet, iktidardaki zihniyetin, AK Parti’nin son evresinin eseridir.

Ancak, unutmamak gerekir ki, bu “eser”in temel unsurları ülkedeki yönetim geleneğine, bu anlamda tarihsel bir bagaja dayanıyor.

Nedir bu tarihsel bagaj? Bu bagaj, toplumsal sahada alınan tüm mesafeye, toplumsal farklılıklar arasında yaşanan tüm etkileşim fasıllarına rağmen, Türk toplumunun hala farklı ve yan yana yaşayan cemaatlerden oluşması gerçeğidir.

Bu toplulukçu doku siyasi faaliyeti önemli bir yönüyle,  her topluluğun ya da cemaatin kendi yaşam alanını diğerlerinin aleyhine genişletmesi çabasına dönüştürür. Tüm kesimleri kuşatan bir zihniyet çerçevesi üretir.

Sonuç, kuralsızlık, faydacılık, aidiyet, sadakat üzerine kurulu siyasi ve kurumsal bir işleyiştir.

Bu bütünü, tehdit/tehlike söylemi tamamlar. Bu cemaatçi düzende, tehdit ve tehlike gündelik hayatın bir parçasıdır. Hatta, öteki kimliğin varlığı üzerinden kendi kimliğimizin oluşturucusudur.

Kare hep aynıdır.

Nitekim devlet alanının asker tarafından kontrol, yüksek yargının siyasi merkez ve devlet ideolojisi tarafından dizayn edildiği uzun dönemde, sistemin işleyişi güvensizlik/ sadakat mekanizmasıyla açık bir kimlik hükümranlığına yol açmıştır.

2011’de patlayan Gülenciler-siyasi iktidar kavgası da bu durumun bir diğer, iyice seviye kaybetmiş örneğidir. 

Şimdi aynı işleyiş, 2011-2016 iktidar kavgası üzerinden daha keskinleşmiş biçimde AK Parti iktidarında da devrededir.

Devlet alanını kontrole yönelik iktidar çatışmalarıyla üreyen güvensizlikler, sadakat arayışını mutlaklaştıran bir yapılanmayı bugün anayasal düzeye kadar, bu çerçevede, taşımıştır. Dahası, uygun bir konjonktürle, içerideki öteki ile dışarıdaki öteki meselesi zihinlerde aynı anda siyasileşince, içeride ve dışarıda sonuç veren fetih polikaları devreye girince, anayasal-siyasal düzen bu politikaların aracı olarak algılanmaya ve sıradanlaşmaya yüz tutmuştur.

Sonuç olarak, Türkiye, bugün AK Parti’nin popülist politikaları kadar, toplulukçu bir dokunun siyasal alana yansımasıyla ortaya çıkan bildik bir sorunu solumaktadır.

Bu, zihniyet temelli, aşılması zor bir sorundur.

Buradan çıkış mümkün mü?

Anahtar toplumsal yapıda, onun yaşadığı değişim halindedir.

Altı çizilen bagaj sorun olarak toplumsal kökenli olmakla birlikte, panzehiri de toplumdur. Bugün toplumsal yapı mevcut zihniyet dokusunun tersi istikametinde yol almaktadır. Toplum ile siyaset yapısı arasındaki tezat da bir ölçüde bu istikametten kaynaklanmaktadır.

Sorunun üzerine gitmenin başlangıç noktası, “öteki fikrinin ve fetih duygusunun siyasallaşması “milliyetçi kabarma” olmalıdır.

O zaman, muhalif siyaset, toplumsal katmanları kendisine çekecek, bekacı-milliyetçi dile içeriden alternatif üretmek zorundadır.

4 Eylül 2020 Cuma

Yargıya güven azalıyor, peki AİHM başkanına nasıl güveneceğiz? Mehmet Ocaktan/04.09.2020

Aslında bu yazıya yargının halen içinde bulunduğu perişan halin fotoğrafını çekmek üzere başlamıştım.

Ancak dün Türkiye’ye gelen yeni AİHM Başkanı Robert Spano’nun  İstanbul üniversitesinden fahri doktora unvanı alacak olması, doğrusu kafamı biraz karıştırdı.

Önce Beştepe Külliyesinde yeni adli yıl açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerinden başlayarak hukuki görüntümüze bir bakalım: “Mahkeme salonlarının duvarlarında ‘Adalet mülkün temelidir’ sözü yazar. Hazreti Ömer’e atfedilen bu söz, devletin orduyla değil, parayla değil, petrolle-doğal gazla değil, sanayiyle-ticaretle değil, adaletle yaşadığını belirtiyor.  Çünkü adaleti tam manasıyla tesis ettiğinizde, diğer her şey zaten kendiliğinden gelişecek, yaşayacak, ülkeyi ve toplumu kuşatacaktır.  Tarihin her döneminde adaletin üzerinde en çok durulan ve tartışılan kavram olmasının sebebi de budur.”

Hiç tereddütsüz bu sözler alkışlanır, zaten bu ülkede yaşayan herkesin ortak temennisi de, beklentisi de hukukun üstünlüğüdür, yargının bağımsızlığıdır. Ama gelin görün ki, artık Türkiye’de hukukun üstünlüğü çerçevesinde yargının bağımsız işlediğine, adaletin tecelli ettiğine kimse inanamıyor.

Neden? Çünkü bu ülkede özellikle son yıllarda, telafisi mümkün olmayan öylesine hukuk faciaları yaşanıyor ki insanlar adalete olan güvenlerini de, geleceğe ilişkin umutlarını da kaybediyorlar.

Evet kağıt üzerinde Türkiye bir hukuk devletidir, yargı da bağımsızdır... Ama uygulamada öyle olmadığını Türkiye toplumu da, dünya da çok iyi biliyor. Rahip Brunson’un serbest bırakılma hikayesi hala hafızalarımızda. ABD Başkanı Trump’ın telefon ve hakaret dolu mektupları sonrasında, PKK ve FETÖ’den tutuklanan rahibin alelacele evine gönderilmesini hiçbir hukuksal gerekçeyle izah edemeyiz. 

Hakkında bir kez beraat, iki kez tahliye kararı verilmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hak ihlali kararı vermesine rağmen Osman Kavala 1039 gündür Silivri’de tutulmaya devam ediyor. Aynı şekilde iki kere tahliye edilip, iki kere yeniden tutuklanan ve Yargıtay tarafından verilen müebbet cezası ağır bulunan Ahmet Altan da halen cezaevinde.

AİHM’nin “Tutukluluğu siyasi, tahliye edilmeli” kararına ve tutuklu olduğu davadan tahliye edilmesine rağmen Selahattin Demirtaş da cezaevinde kalmaya devam ediyor...

Bu konuda sayıları ve isimleri arttırmak daha da mümkün. Böyle bir durumda Türkiye’de hukukun üstünlüğünün düzgün işlediğine, yargının bağımsız olduğuna insanları nasıl inandıracağız?

Unutmamak gerekiyor ki hukuk devleti kurallarının işlemediği, yargının bağımsız olmadığı bir ülkede adalete güveni tesis etmek de, Türkiye’nin dünyadaki hukuksal görüntüsünü düzeltmek de mümkün değildir.

Hal böyleyken Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün davetlisi olarak Türkiye’ye gelen AİHM’nin yeni başkanı Robert Spano’nun, hukuksuz olarak KHK ile akademisyenlerin işine son veren İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora unvanı almasını  nasıl bir hukuki vicdanla izah edeceğiz?

Endişeler sadece bununla da sınırlı değil elbette, acaba AİHM başkanı keyfi gazeteci tutuklamalarını, haber sitelerinin sansür edilmesini, televizyonlara kapatma cezası verilmesini, hak ihlallerini, Osman Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel gibi gazetecilerin neden hala cezaevinde tutulduklarını yetkililere sormuş mudur?

Eğer AİHM Başkanı en temel insan hakları değerlerinin altını çizmeyecekse bilinmelidir ki ziyareti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açısından hazin bir görüntü olacaktır.

Mehmet Altan’ın AİHM başkanına yazdığı açık mektuptaki şu satırları, umarız Robert Spano için bir anlam ifade ediyordur: ‘‘Doktora alacağınız üniversite, benim gibi KHK ile atılan akademisyenlerin davalarında ‘davalı kurum’ olarak yer almaktadır. Bu davalar hâlen devam ediyor ve pek muhtemeldir ki sizin başkanı olduğunuz AİHM önüne de gelecektir. Ancak siz o süreçte İstanbul Üniversitesi’nden fahrî doktora diploması almış bir Yargıç olacaksınız. Yüzlerce öğretim görevlisini haksız bir şekilde okuldan atarak işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm eden bir üniversitenin fahrî üyesi olmak bilmiyorum ne kadar övünç verici?”