BİRİNCİ FAZ: BEŞİK ULEMÂSI
Osmanlı’nın çöküş sebepleri arasında
“beşik ulemâsı” da gösterilir. Bu ifade aslında durumun vehametini anlatmak
için biraz abartılı bir ifadedir. Şüphesiz beşikte ulemâ olup ilmî kanaat ve
hüküm veren yoktu. Ancak ehliyet ve liyakat o kadar bozulmuştu ki, babası ulemâ
sınıfından olanlara, doğru düzgün eğitim almasa, gerekli sınavları verip
aşamaları geçmese ya da sadece görünüşte şeklen bunları sağlasa dahi aynı sıfat
verilmekteydi. Bu bozulmanın bir kısmının ise erken dönemlerde başladığı
söylenir. Sebebi nedir denildiğinde ise, ulemâ sınıfının başlangıçta belki
hakkedilmiş itibarı, ancak daha sonra da askerlikten, vergiden vs. bazı
muafiyetlerinin olmasıdır. Bu beladan kurtulmak için çok uğraşılmış, yeni
okullar kurulmuş, kısmen temizlemeye çalışmışsa da tam başarılı olunamamıştır.
Ancak I. Dünya Savaşı’nda her yokluğa rağmen Devleti ayakta tutan cepheden
cepheye doktoruyla, öğretmeniyle, subayıyla koşan, mücadele eden çoğunlukla bu
yeni okullarda okuyan veya mezun olanlardır. Öyle ki, bazı okullarda, bazı
dönemler mezun dahi verilememiştir.
Cumhuriyetle bu ulemâdan tam kurtulamasa
da, artık en azından sistem onların üzerinden yürümemiş, büyük bir eğitim
seferberliği yapılmış, üniversite reformlarıyla belirli bir aşama
kaydedilmiştir. Bu reformlarla ilgili de yapılacak hem de bilimsel eleştiriler
vardır; ancak o bu yazının konusu değildir.
İKİNCİ FAZ: HATIR ULEMÂSI
Bugün en azından beşik ulemâsından
kurtulduğumuz sanılabilir. Dinî alanda babadan oğula geçen dinî unvanları bu
tartışmanın dışında bırakıyorum. Çünkü, zaten bunların bilimle ilgisi pek yok.
Ancak üniversitelerimizde babası, annesi, dayısı, teyzesi, amcası, halası
profesör olan, belirli yakınlıkları bulunanların ancak kendi kabiliyet ve
bilgisi yeterli olmayanların, tüm kriterler zorlanarak ve başarılı adaylar bir
şekilde devre dışı bırakılarak akademiye intisap etmeleri az sayılmayacak bir
durum haline gelmiştir. Yani “hatır ulemâsı”. Bu da, aslında çok da yeni
sayılmaz.
Henüz üniversiteler alt yapısız her yere
kurulmadan önce de, özellikle 1980’lere 90’lara kadar İstanbul aristokrasisi ve
Ankara bürokrasisi seçkinciliği içinde aileden tevarüs ya da grup
dayanışmasıyla elde edilen unvanlar vardı. Bazı anabilim dalları neredeyse aile
topluluğu haline gelmişti. Hatta zaman içinde tıpta uzmanlık sınavı gibi, ales,
dil sınavları gibi bazı sınavların çıkış sebeplerinden biri de bu takdire açık,
hatıra dayalı durumdan kurtulmaktı. Lakin artık bunlar elenmek istenenler için
aşılması zor engeller, hatır ulemaları içinse formalitedir. Burada en kritik
aşama doktora unvanının yozlaşmasıdır. Çünkü, akademik alanda asıl temel olan
ve uluslararası kabule de esas alınan doktoradır. Diğer unvanlar onun üzerine
inşa edilir. En büyük zarar bu alanda verilmiştir. Bol unvan, görünürde çok,
lakin içi boş akademik çalışmalar, ama akademinin itibar ve içeriğinin çöküşe
yaklaşması [Bu konuda ayrıntılı değerlendirme için bkz. Gözler K., Akademinin
Değersizleşmesi Üzerine, https://www.anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm.].
Aslında niteliğinin ne olduğuna
bakılmaksızın skora, puan yarışına dönüşen kriterler, gelinen noktada aslında
gerçek anlamda hakemlik yapılmayan hakemli dergiler, Dünya ölçeğinde bir
akademik kritere dayanmayan unvanlar [https://www.karar.com/gorusler/hirsch-mezarindan-kalkip-hukuk-fakultesine-basvursa-atanamaz-2047457],
seçimi bile sorunlu, gösterişe yönelik kimin kime ne için verdiği bilinen,
herkesin ancak kendi mahallesindekilere verdiği ödüller, törenleri vs. vs.
Bunların sonucunda, belirli yakınlıkların, siyasî grubun, menfaat
birlikteliğinin, şeffaf olmayan dayanışmanın ortaya çıkardığı hatır ulemâsı.
Bu unvanların sahibi ve ait olduğu klan
dışında kimseye faydası olmadığı gibi, toplumu bozma, zarar verme, telef etme
kabiliyeti de oldukça yüksektir. Çünkü, Andre Weil’in dediği gibi “birinci
sınıf adamlar birinci sınıf adamlarla, ikinci sınıf adamlar üçüncü sınıf
adamlarla çalışır”. Birinci sınıf olmayanlar yanlarında hiçbir zaman
kendilerini aşacak adam istemez, kimsenin de önünü, açmaz, zaten açamaz da.
Yani bozulma aşağı doğru gider…
ÜÇÜNCÜ FAZ: MAKAM ULEMÂSI
Bilim, akademik ahlâk, etik ve adalet
duygusu bir kenara bırakılarak, zorlamayla unvan sahibi olmuş ya da bazıları
direnemeyip bunlara def’i bela kabilinden unvan vermiş ise de, en azından az
çok akademik teamül görmüş akademik zevat, tehlikenin farkında olarak, unvanı
aldı bari gitsin, başımıza dert olmasın demişlerdir. Ama cahil cesur olur
kuralı gereğince, aldığı (!) unvanın kendisini birden bilim adamı da yaptığını
sanan hatır ulemâsı, ben de profesörüm neyim eksik diye, yer, kadro, hatta
makam, mevki aramaya başlamıştır.
Bu arkası dolu olmayan unvanlar arttıkça,
bu üniversite ve akademik kurum enflasyonu içinde kütüphanesi, labaratuarı, alt
yapısı eksik veya olmayan, araştırma temeli bulunmayan, bazen gösterişli bina
ve insan yığınlarının üniversite olduğu zannedilmiştir. Ancak, bu yerlere de
yönetici gerekmektedir. Hal böyle olunca da üçüncü faza geçilmiş, “makam
ulemâsı” karşımıza çıkmıştır.
Makam ulemâsı, ilim ve bilim derdinden
önce, bu makamları da yeterli görmeyip bürokrasinin, siyasetin, belki yargının
yüksek mevkilerinde yer arayışına girmiş, bulmuşsa bulmuş, bulamamışsa o
kapıları zorladıkça zorlamış ve sonunda bu kapılar gevşemiştir.
DURUM (AKIL ÖTESİ): GELİNEN NOKTA,
GİDİLEN NOKTA…
Peki bunlar olmuştur da ne olmuştur?
Ülkemizin sosyal sorunlarına çözüm mü üretilmiştir, hukuk fakültelerinde Dünya
hukuk tarihine damga mı vurulmuştur, herkesten önce Dünyanın sorunları mı
çözülmüştür? Hadi bunlar olmadı, ama daha rahat, huzurlu ve iyiye giden özgür
bir akademik ortam mı olmuştur? Olmamış, olamamıştı, olmuyor!... Burada
dışladığımız, ötelediğimiz bazı bilim adamları Dünyanın başka yerlerinde
başarılara imza atmıştır. Yazık! Bu, bugünün sorunu da değildir, dün de
sıkıntılar vardı, bugün de artarak devam ediyor.
Geriye az çok ilmin izzeti, bilimin
haysiyeti duygusuyla çaba gösteren, bu yanlışlığa dikkat çekmeye, engel olmaya
çalışan, üretmeye ayıracağı zamanın bir kısmını da yanlışları engellemeye
ayırmak zorunda kalan, zamanı, sağlığı, sabrı zorlanan, genç akademisyenlere
yol göstermeye, destek olmaya çalışan ne kadar kalmışsa o kadar akademik bir
azınlık kalmıştır.
Aslında bugün Batı da gittikçe bu akademik
tuzağın içine düşmektedir; fakat orada henüz daha bir ölçü korunmaktadır. Biz
ise, yüz yıllardır bunların sonuçlarını yaşıyoruz [Batı ile Doğu arasındaki bu
farklılık, gelişim süreci ve geri kalmamızın sebepleri hakkında derli toplu
bilgi için bkz. Akyol T., Bilim ve Yanılgı, İstanbul 2003]. Eğitimden, gerçek
bilimden ve bilgiden uzaklaşmak sadece otoriterliği doğurur ve bu da mutlak
olarak zarar verir. “Toplum için eğitim olmazsa olmazdır. İlim öğreniminde doğru
metodlar ve doğru bilgi esas alınır. İlmi aktarmanın yolları bilimle
bağdaşmalıdır. Öğrencilere otoriter eğitim dayatmak onlara zarar verir.” [İbni
Haldun, Coğrafya Kaderdir (Yayıma Hazırlayan: Mesud Topal), İstanbul 2021, s.
37].
Bilenlerle bilmeyenleri sadece unvan
aldılar diye aynı kefeye koyduğunuzda, onları hatır için, makam için bir yerde
tuttuğunuzda, topluma ve geleceğe zarar vermekten başka bir şey yapmazsınız.
Beşik ulemâsı, hatır ulemâsı, makam ulemâsı bilgi üretmez, üretemez,
üretememiştir. Toplumlar böyle ilerleyemez, sahici ve gerçek bilgiye ulaşamaz.
İlim Çin’de değil, gözünün önünde olsa uzanıp alamaz. Bilime saygı duyulmazsa
dönüp dolaşıp saygı duymayana zarar verir. Bu beşerî değil, ilâhî öğretiye de
aykırıdır. “Ya Öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın
beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun” [Hz. Muhammed].
Akademi ve üniversite bina değildir, insan
topluluğu değildir, sadece mevzuat hazretleriyle üniversite olunmaz. Unvan da
bir kişiyi bilim insanı, ilim erbabı yapmaz, unvan cahil, bilgisiz birinin
bilgisini artırmaz, sadece cesaretini artırır. Akademi ve üniversite asıl
geleneğiyle, teamülüyle, doğru bir metod ve doğru bir esasla oluşan bilgi
birikimi ve onun aktarımıyla ayakta durur. İlber Ortaylı’nın deyimiyle bu tür
kurumları ayakta tutan yazılı olan değil, asıl yazılı olmayan kurallardır.
Amaç akademide unvan, makam, mevki
üretmekse başarılmıştır; amaç, bilim, bilgi üretmek, ufuk açmak, ışık tutmaksa,
onlar bir yerde biz başka yerde durmaktayız.
*Prof. Dr. Muhammet Özekes, Dokuz
Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.